Hidayet nedir?
Hidayet nedir?
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
ÂLİ İMRÂN - 73 Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah'a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz'in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm'dir (en iyi bilendir).
“innel hudâ hudallâhi: Muhakkak ki hidayet, Allah’a ulaşmaktır.”
BAKARA - 120 Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.
“inne hudâllâhi huvel hudâ: Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (var ya) işte o, hidayettir.”
Öyleyse hidayet Allah’a ulaşmaktır ve hidayetin muhatabı insandır. Zikir ehli, Allah’ın âyetleriyle Allah’tan aldığı hidayet tarifini bize ulaştırmaktadır. O zaman akla şu sual gelebilir: Hidayetin muhatabı insansa insan nasıl Allah’a ulaşacaktır? Allah’tan bize üfürülen ruh bizim ruhumuz değildir, Allah’ın ruhudur. Üfürüldüğü noktadan itibaren bizde olduğu için Allah’ın bizdeki bir emanetidir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, bu emanetin Allah’a ulaştırılması halinde hidayetin gerçekleşebileceğini bize açıklamaktadır.
Ruhun Allah’a ulaştırılması Allah’ın ermiş evliyasından olmaktır, Allah’ın dostu olmaktır. Bu açıdan Allahû Tealâ’nın nübüvvetle vazifeli kıldığı bütün peygamberler, Allahû Tealâ’nın hidayetle vazifeli kıldığı bütün kavim resûlleri, bütün velî mürşidler insanları Allah’a davet ederler, Allah’a çağırırlar. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
YÛSUF - 108 De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Başkalarını hidayete çağıran kimseye, kendisine tâbî olanların sevabı gibi sevap verilir; bununla beraber, onların sevabından da hiçbir şey eksilmez. Başkalarını dalâlete çağıran kimseye de ona itaat edenlerin günahı kadar günah verilir; bununla beraber ona itaat edenlerin günahlarından hiçbir şey eksilmez.” (K: Müslim, İlim 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 15; İbni Mâce, Mukaddime 14; İbn Mâce, Sünnet 14; İbn Kesîr, Tefsir, IV, 258.)
Bu hadîs-i şerif, Nisa Suresinin 85. âyet-i kerimesiyle yüzde yüz örtüşmektedir.
NİSÂ - 85 Kim güzel bir şefaatle (iyilik yapılmasına) yardım ederse, ondan (o iyilikten) onun bir nasibi olur. Ve kim kötü bir şefaatle (günah işlenmesine) yardım ederse onun da ondan (o şerden) bir payı olur. Ve Allah, herşeye mukayyet olandır (gözetendir).
Bu âyet-i kerimeyi işaret eden bir diğer hadîs-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’a yemin ederim ki; senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (K: Buharî 7/3468, Müslim 2406/34.)
Kur’ân-ı Kerim’e göre başlangıçta bütün insanlar dalâlettedir. Allahû Tealâ En’âm Suresinin 77, Şuarâ Suresinin 20 ve de Duhâ Suresinin 7. âyet-i kerimesinde ulûl’azm peygamberlerin durumunu bizlere açıklamakta ve onların da başlangıç noktasında dalâlette olduğunu göstermektedir.
EN'ÂM - 77 Ay’ı doğarken görünce: “Benim Rabbim bu.” dedi. Fakat kaybolunca: “Eğer Rabbim beni hidayete erdirmezse, mutlaka dalâletteki kavimden olurum.” dedi.
ŞUARÂ - 20 Musa (A.S): “Onu yaptığım zaman ben, dalâlette olanlardandım.” dedi.
DUHÂ - 7 Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.
Allahû Tealâ dalâlette olanlara katından hidayetçiler göndermektedir. Kâinatı yoktan var eden Rabbimiz, herkes için yaratılış dîni olarak hanif dînini seçmiştir. 7 safha ve 4 teslimden oluşan hanif dîni, 7 safha hidayeti içermektedir. Hidayet, Allah’ın katından gelen hidayetçilerin hidayeti tebliğ etmesiyle başlar.
Allahû Tealâ Enbiyâ Suresinde nübüvvetle vazifeli kıldığı bütün nebîlerin, hidayetle ilgili olan görevini şöyle açıklamaktadır:
ENBİYÂ - 73 Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.
Bütün peygamberler, Allah tarafından hidayetle görevli imamlardır. Onlar asâleten devrin imamları olmaları hasebiyle hidayete erdirenlerdir. Hepsi Allah’ın tasarrufundadır. Sadece nebîler mi hidayete erdirirler? Hayır. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman görüyoruz ki her dönemde, her kavimde nebî yoktur. Allahû Tealâ “El Hakk” esması gereğince hakkı hak sahibine teslim ettiğine ve mutlak adaleti yerine getirdiğine göre, nebîlerin olmadığı zaman dilimi içerisinde de onların mirasını devralan birilerinin olması lâzımdır. İşte Kur’ân-ı Kerim buna da cevap vermektedir.
Nebîlerin olmadığı dönemlerde her kavmin içerisinde o kavmin ana lisanıyla hidayeti tebliğ eden Allah’ın velî resûlleri vardır. Ve her dönemde Allahû Tealâ’nın velî resûller arasından seçtiği devrin imamı vardır. Allahû Tealâ buyuruyor ki:
SECDE - 24 Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Bütün peygamberler kavimlerine ve diğer bütün insanlara hidayeti tebliğ etmişlerdir. Vazifeli velî resûller de insanlara, kavimlerine hidayeti tebliğ etmişlerdir. Hidayet dînin tamamıdır. Hidayet yoksa dîn yoktur. Her devirde insanları hidayete ulaştıranlar vardır.
Her kim hidayetçiye tâbî olursa ancak o, dalâleten kurtulur.
ÂLİ İMRÂN - 164 Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
CUMA - 2 Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.
NAHL - 36 Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).
Hidayete çağıranların başında Allah’ın nebîleri gelir. Onlardan sonra her kavimde o kavmin ana lisanıyla âyetleri tebliğ eden, hidayeti tebliğ eden kavim resûlleri gelir. Onların bulunmadığı yerde yine devrin imamına bağlı Allahû Tealâ’nın vazifeli kıldığı velî mürşidler vardır. Onlar da hidayetin tebliğcileridir.
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ithafen şöyle buyurmaktadır:
MU'MİNÛN - 73 Ve muhakkak ki; sen, mutlaka onları Sıratı Mustakîm'e davet ediyorsun.
Nebîler Sultanı Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:
“…kim cahiliye davasını iddia ederse (cahiliye sistemlerini müdafaa ederse) kuşkusuz ki o, cehennemlik kimselerdendir. Bunun üzerine bir adam: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Bu kimse namaz kılsa da oruç tutsa da aynı mıdır?” diye sordu. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurdu: “Namaz kılsa da oruç tutsa da durum aynıdır. Siz Allah’ın davasına, Allah’a davet ediniz. Çünkü Allah sizi Müslümanlar, mü’minler ve Allah’ın kulları diye isimlendirmiştir.” (K: Tirmizi 3022, Ahmed bin Hanbel Müsned 16042, Hakim Müstedrek, İbni Hibban.)
O halde görüyoruz ki her devirde Allah’ın nebîleri ve velî mürşidleri insanlara Allah’ın hakikatlerini anlatmışlar ve bütün insanları Allah’a davet etmişlerdir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) Veda Hutbesi’nde konuşmasını tamamlarken de şöyle buyurmuşlardır:
“Burada hazır bulunanlar, burada bulunmayanlara tebliğ etsin. Belki burada bulunan kimse, burada olmadığı hâlde bunu daha iyi anlayacak bir kimseye tebliğ etmiş olur.” (K: Buhârî, İlim, 9, 67.)
23 sene boyunca Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ve O’na tâbî olan sahâbe (Yusûf-108’de olduğu gibi), devamlı olarak basiret üzere (Allah’ın Zat’ını görerek) insanları Allah’a davet etmişler, hidayete çağırmışlardır.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
A'RÂF - 181 Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakk’a (Allah’a) ulaştırırlar ve onunla adaletle hükmederler.
Âyet-i kerimeden de anlaşılıyor ki Hakk’a ulaştıran ve Hakk’a ulaşan birileri vardır. Her devirde devrin imamı, o devirde yaşayan insanları Hakk’a ulaştırmakla vazifelidir. Ve onlar yaşadıkları dönemlerde adaletle emretmektedirler. Resûl insanları: “Ey insanlar! Duyduk duymadık demeyin, Allah’a ulaşmayı dileyin. Bu sizin için cennet müjdesidir. Dilemediğiniz takdirde gideceğiniz yer cehennemdir.” diyerek uyarmaktadır. Allahû Tealâ da Kur’ân-ı Kerim’inde: “Bütün bunlardan gerekli dersi alarak hâlâ kendilerine düşeni yapmayacaklar mı, mümin olmayacaklar mı?” diye sormaktadır.