16.1 Nefs tezkiyesinin mürşid önünde yapılan tövbeyle başlaması

14 asır evvel sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e ihsanla tâbî olup önünde tövbe ettiler.

HÛD - 112 Artık sen, sana tövbe ederek, tâbî olanlarla birlikte emrolunduğun gibi istikamet üzere ol. Ve azgınlık yapmayın (aşırı gitmeyin). Muhakkak ki O, yaptıklarınızı görendir.

Hiç kimse tek başına nefsini tezkiye edemez. Nefs tezkiyesinin başlangıcı tövbedir. Allahû Tealâ, Furkan Suresinde buyuruyor ki:

FURKÂN - 70 Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

Burada ikinci çeşit tövbeyi görüyoruz: Mürşidin önünde yapılan tövbe. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in döneminde, Resûlullah tebliğine başladığı an, her yaşta insanlar vardı. İhtiyarlar da vardı, gençler de vardı. İşte Allah’ın Resûl’ünün tebliğini duyan bu ihtiyarlar: “Ey Allah’ın Resûl’ü, artık bizim kurtuluşa ulaşabilmemiz istikametinde hayır işleyebilecek zamanımız kalmadı. Zaten bir ayağımız çukurda. Ne olacak? Biz bugüne kadar hep nefsimize uyarak hayatımızı geçirdik, bizim için artık kurtuluş yok gibi.” diyorlardı. Bunun üzerine Allahû Tealâ Zumer Suresinin 53. âyet-i kerimesinde şöyle buyurdu:

ZUMER - 53 De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."

Günahın büyüklüğü ne olursa olsun Allah’ın affı, kişinin işlediği günahlardan daima daha büyüktür. O sebeple büyük kutsî hadîste Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki: “Allah’ın rahmeti, gazabını geçmiştir.” O halde hiçbir kulun işlediği günah, Allah’ın affından büyük olamaz! Bu sebeple Allahû Tealâ: “Benim rahmetimden ümit kesmeyiniz!” buyurmaktadır.

Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

İnsanlar, kulvara eşit şartlarda girerler. Ama Allah insanlardan bir kısmını seçer, bir kısmını ise seçmez. Allah’ın seçmedikleri, Allah’ın müteşabih âyetlerini fitne vesilesi yaparak insanları birbirinden ayıranlar ve kalplerinde hastalık olanlardır. Allahû Tealâ kalbinde zeyg olanları, kalbi hasta olanları asla seçmez.

Allahû Tealâ: “Onların kalplerinde zeyg vardır.” diyor. Müteşabih âyetleri fitne vesilesi yapanlar da kendi kafalarından Allah’ın âyetlerini yorumlayanlardır. Böylece kalbinde zeyg olanlar, müteşabih âyetleri insanları birbirine düşürmek için kullanırlar. Hâlbuki mürşide tâbî olup âyetlerin mânâsını mürşidlerine sorsalar, bu tuzağa düşmezler. Ancak bu insanlar, mürşide tâbî olmayı da asla kabul etmezler.

Al-i İmran Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

ÂLİ İMRÂN - 7 Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).

Müteşabih âyetleri ancak ulûl’elbab bilir. Onlar, Allah bildirdiği için bilirler. Allahû Tealâ kalpleri kasitun olanlar için de şöyle buyurmaktadır:

HADÎD - 16 Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.