16 BİD’AT TÖVBE-İ NASUH
Tövbe; yapılan günahlardan sonra pişmanlık duyarak, bir daha o günahı işlememek demektir. Günahlar, hep nefsimizin talepleridir. Nefsimiz, baştan sona karanlıklardan müteşekkildir. Nefsimizin manevî kalbinde 19 tane hastalık vardır.
1- Kin ve nefret,
2- Küfür,
3- Yalan,
4- Haksızlık ve zulüm,
5- Haset ve düşmanlık,
6- Cehalet,
7- Cimrilik,
8- Öfke ve gayz,
9- İsyan,
10- Sabırsızlık,
11- Kibir ve gurur,
12- Hırs ve şehvet,
13- Nankörlük,
14- Zan,
15- Dedikodu, gıybet,
16- İptilâlar,
17- Vefasızlık,
18- Mürailik,
19- Fitne ve fesattır.
İblis, işte bu afetlere yüzde 100 tesir ederek nefsimizi kandırmaya çalışır. Nefs de aklı ikna ederse, o zaman şerr işler ve derecat kaybederiz. Allahû Tealâ, kaybettiğimiz derecelerin kazanılması istikametinde bize tövbeyi nasip kılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’i incelediğimiz an görüyoruz ki; kişi yaptığı günahın arkasından farkına vararak hemen istiğfarda bulunur da Allahû Tealâ onun tövbesini kabul ederse, o günahı işlememiş kabul edilir. Ama Allah’ın bu tövbeyi kabul edeceğine dair bir garantisi yoktur. Allahû Tealâ, Nisa Suresinin 17. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
NİSÂ - 17 Fakat Allah'ın kabul edeceği tövbe, cahillik ile bir kötülük yapıp sonra, hemen tövbe edenler içindir ki, işte onlar, Allah’ın, tövbelerini kabul ettiği kimselerdir. Ve Allah Alîm'dir, Hakîm'dir.
Kim bir münferit günahından dolayı Allahû Tealâ’dan tövbe-i istiğfarda bulunur da, Allahû Tealâ onun tövbesini kabul ederse, kişi o günahı işlememiş kabul edilir ve o günahı silinir.
Kişi mürşid önünde tövbe-i istiğfarda bulunursa, Allahû Tealâ onu affeder. Ama kişinin tövbesine bir de mürşidinin mağfiret talebi eklenirse, Allahû Tealâ o kişiyi iki kere affeder; yani günahlarını sevaba çevirir.
Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Teala bir üçüncü tövbeden bahsetmektedir. 28 basamaklık bir İslâm merdiveninde, 27. basamakta ihlâs makamına ulaşan kişiyi, Allahû Tealâ Tövbe-i Nasuh’a davet eder. Ve onun günahlarını örter. Daha sonra o kişinin günahlarını sevaba çevirir. Allah’ın davetiyle seher vaktinde olan Tövbe-i Nasuh’ta kulun af talebinde bulunması, evvelâ günahların örtülmesi, daha sonra da onların sevaba çevrilmesi şeklinde tahakkuk eder.
Günah deyince orada duralım. Huzursuzluk ve mutsuzluk, nefsimizin bize yaptırdığı şerr fiillerden kaynaklanır. Azap, bunun cezasıdır. Vicdan azabı da kabir azabı da cehennem azabı da, nefsimizle işlediğimiz günahların bedelinin ödenmesidir. Tövbe, bu bakımdan bizim hayatımızda çok önemlidir. Allah’ın bütün resûlleri, kavimlerini tövbeye çağırmışlardır. Allah da resûllerini, kullarının tövbesini kabul etmek üzere gönderir. Nisa Suresinin 64. âyet-i kerimesinde şu neticeyi görüyoruz:
NİSÂ - 64 Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.
Nefsine tâbî olan herkes nefsine zulmeder. Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ gönderdiği resûle seslenmektedir.
KASAS - 50 Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.
Burada görüldüğü gibi resûle tâbî olmayan, kendi nefsine zulmeder ve o kişi dalâlettedir. Onun gideceği yer de cehennemdir. Bir kişi farkına varıp da, “Bütün şerr fiiller nefsimden kaynaklanıyor.” diye düşünse bile, bunlardan kurtulabilmesi mutlaka resûle itaat etmesine bağlıdır. Resûle itaat etmedikçe, nefs tezkiyesini başarmak mümkün değildir.