15.4 Herşeyin bir kaderle yaratılması

Allahû Tealâ, herşeyin bir kaderle yaratıldığını Kamer Suresinde şöyle ifade etmektedir:

KAMER - 49 Muhakkak ki Biz, herşeyi, bir kaderle (takdir edilmiş olarak) yarattık.

Herşeyin bir kaderle yaratılması: Kendi serbest irademizin standartları içerisinde işlediğimiz olayın da bir kader boyutu vardır. Bu kader boyutu, “nasip” şeklinde gerçekleşir. Diyelim ki; insanlar yarışa giriyorlar. Ama sadece 3 kişi dereceye girecektir. Dereceye girebilmek için, 3 kişi değil belki 100 kişi yarışmaktadır. Ama Allahû Tealâ dereceyi 3 kişiye nasip kılmıştır. İşte 100 kişi, birinci, ikinci ve üçüncü dereceye girebilmek için yarışıyor. Fakat Allahû Tealâ sadece üçüne nasip ediyor. Nasip olayında, kader devreye girmiştir. Ama kaderin devreye girişi, liyakat oranında gerçekleşmiştir.

Buna bir misâl daha verelim. Üniversite imtihanına giren öğrencileri düşünelim. Bir öğrenci çok çalışmıştır, diğeri çalışmamıştır. Oysa ikisi de üniversiteye giriş imtihanı kazanmak istemektedir. İmtihanı kazanan kişi açısından olay kaderdir. Her ne kadar olay serbest iradenin standartları içerisinde oluşmuşsa da, bu da bir kaderdir. Kazanan kişi için de Allah’ın nasibi devreye girmiştir. Ama bu nasip, o kişinin liyakatına paralel olarak devreye girmiştir. Öyleyse kişi çalışmıştır, çalışmanın karşılığında liyakatı artmıştır. Allahû Tealâ da kaderi ile devreye girmek suretiyle, ona o sonucu nasip kılmıştır. O halde serbest iradenin meydana getirdiği kaza olayında da kader unsuru yine devreye girmektedir ama buradaki adı nasiptir.

Şimdi olaya daha detaylı bakalım. Kişi, söylediğimiz gibi üniversiteye giriş imtihanına giriyor ve kazanmak istiyor. Ancak kontenjan belli. Diyelim ki; imtihana 1 milyon kişi girmiştir, bunlardan 500 bin kişi üniversiteye alınacaktır. İmtihana giren 1 milyon kişi de o 500 bin kişi içerisinde yer almak istemektedir. Ama sonuçta 500 bin kişi elenecektir. O elenenlerin elenmesinde yine kader devreye girmiştir. Liyakatleri yetmediği için elenmişlerdir. Kazanan 500 bin kişi için de yine onların serbest irade standartları içerisinde kader devreye girmiştir. Olay kazadır ama kaza, nasip şeklinde sonuçlanmıştır. Kişinin niyeti ile nasibi çakışmıştır. 500 bin kişi için niyet ile nasip çakışmıştır, 500 bin kişi için ise niyet ile nasip çakışmamıştır. Yani liyakatleri yeterli olmadığı için Allah onlara kazanmayı nasip etmemiştir.

Meselâ bir kişi, bir başkasını öldürmeye niyet ediyor. Ama başka olaylar devreye giriyor ve öldüremiyor. Nasip gerçekleşmiyor. Öldürmüş olsaydı, o negatif olayın sonuçlarının cezasını alacaktı. Ama Allahû Tealâ nasip kılmıyor. O kişinin o konuda negatif sonuca ulaşmasına müsaade etmiyor, onu koruyor. Niyet ile nasibi çakışmıyor. Bir başka kişi de adam öldürmeye niyet ediyor. Gerçekten yaptığı plan çerçevesinde adamı öldürüyor. Allahû Tealâ o kişinin o adamı serbest iradesinin dahli ile öldürmesine müsaade ettiyse, bu o kişiye nasip olmuşsa, o kişi negatif liyakatin sahibi demektir. Ve o olay böylece gerçekleşmiştir.

Öyleyse serbest irademizle vücuda getirdiğimiz her olay bir kazadır. Ama kazanın da kader boyutu, “nasip” şeklinde tecelli eder. Dolayısıyla serbest irademizle vücuda getirdiğimiz ve kaza olan birçok olayda, neticeye ulaşmak isteyip de ulaşamadığımız noktalarda liyakat eksikliği söz konusudur. Bu, negatif istikamette de pozitif istikamette de olabilir. Kamer Suresinin 49. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın “Hiç şüphesiz Biz, herşeyi kader ile yarattık.” demesi boşuna değildir.

Demek ki; öncelikle kaza ve kader konusunu bilmemiz lâzımdır. Kader, kaza unsurunda da devreye girmektedir. Ama kazada kaderin devreye girişi, nasip şeklinde tecelli eder. Nasibin de yüzde 100 kişinin liyakatine bağımlı bir netice olduğunu kesinlikle bilmemiz lâzımdır.

Biz, bunlarır Devrin İmamı’ndan öğrendik. O da Allah’tan öğrendi. Bunları insanlara anlattığımız zaman insanlar çoğunlukla karşı çıkıyorlar ve diyorlar ki: “Sizin anlattıklarınızı biz bilmiyoruz, başkaları da bilmiyor. Siz yeni şeyler söylüyorsunuz.” Tabiî ki böyle diyecekler. Çünkü insanlar, Kur’ân’daki İslâm’ı unutmuşlar.

Peki; insanların İslâm’ı unuttukları böyle bir dönemde ne olmuştur? Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm’ı kendisine öğrettiği Devrin İmamını, Hidayet Çağı’nın Önderi Devrin İmamı’nı vazifeli kılmış, göndermiştir. O; Allah’ın öğretisiyle, o güzellikleri insanlara ulaştırmak istemektedir.

14 asır evvel bunların hepsi sahâbe tarafından yaşanmasına rağmen, bugün unutulmuştur. Birçok kişi bize: “Eski köye, yeni adet getiriyorsunuz.” demektedir. Hayır. Eski köye, yeni adet değil; “yeni köye, eski adet” demek daha doğru olur. Çünkü 1400 yıl evvel bu söylediklerimizin hepsi sahâbe tarafından yaşanmış olup bunlar âyetlerle ispat edilmiş durumdadır.

Devrin İmamı’nın bizlere öğrettiği İslâm’ın 7 safhasını, âyetlerle birer birer ispat ediyoruz. Bugün de o âyetlerin ışığında, ikinci asr-ı saadeti yaşamanın gayreti içerisinde, Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbîyiz. 14 asır evvel sahâbe, bugünkü İslâm tatbikatında olduğu gibi İslâm’ın 5 şartına değil; Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbîydiler.

Eğer bugün insanlar, Kur’ân-ı Kerim’i unutmuş ve İslâm’ın 5 şartına endekslenmişlerse, onunla kimse kurtuluşa ulaşamıyorsa ve kurtuluşun, şeytan tarafından tamamen insanların elinden alındığı bir dönemde, Hidayet Çağı’nda, Allahû Tealâ ni’meti olan Devrin İmamı ile bizlere sesleniyor ve bu güzellikleri bizlere sunuyorsa; karşı çıkmamız mı lâzım, yoksa o ni’mete karşı sürekli hamd ve şükür içerisinde mi olmamız lâzımdır?