HİCR - 26 Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

ŞEMS - 7 Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

SECDE - 9 Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

A'RÂF - 188 De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.”

KASAS - 68 Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.

NİSÂ - 78 Nerede olursanız olun, ölüm size ulaşır. Hatta sağlam kalelerde olsanız bile. Eğer onlara bir iyilik isabet ederse: “Bu Allah’tandır.” derler. Ve eğer onlara bir kötülük isabet ederse: “Bu sendendir.” derler. De ki: “Hepsi Allah’ın katındandır.” Artık bu topluluğa ne oluyor ki söz anlamaya yanaşmıyorlar?

NİSÂ - 79 Sana iyilikten (hasenatdan) ne isabet ederse, işte o Allah’tandır. Ve sana kötülükten (seyyiattan) ne isabet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir (derecat kaybedecek bir şey yapmandan dolayıdır). Ve seni, insanlara Resûl olarak gönderdik ve şahit olarak Allah yeter.

15.3 Kader sebebiyle hiç kimse derecat kaybedemez.

Kader nedir?

Serbest irademizin dahli olmadan, başka bir iradenin vücuda getirdiği ve bize tesir eden bütün olaylar kaderdir. Böyle bir olayda kişinin iradesinin etkisi olmayacaktır. Kişinin iradesi devrede değilse, kendi iradesinin dışındaki 3 iradeden biri devrede demektir: İlâhi İrade, Küllî İrade veya başkalarının cüz’i iradesi.

Olay kişinin cüz’i iradesinin dışında hangi iradeden kaynaklanırsa kaynaklansın, o kişi kendisine tesir eden bu olaylardan asla derecat kaybedemez. Bu sebeple evrensel bir kanun olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz: Kader sebebiyle kimse derecat kaybedemez. Kader sebebiyle kimse cehenneme gidemez.

İşte Devrin İmamı’nın Allah’tan aldığı öğretiyle bizlere öğrettiği dînin hakikatleri bunlardır. Ama günümüzde dînî yaşantılarını Allah’ın öğretisi ile Kur’ân-ı Kerim’den değil de, el yazması kitaplardan elde ettikleri emaniyye bilgilerle sürdürenler, bu hakikatlerden habersizdirler. Ve ne yazık ki; hep huzursuz ve mutsuz bir yaşantı ile hayatlarına devam etmektedirler.

Bu, Allah’ın sonsuz bir lütfu ve keremidir… Düşünebiliyor musunuz? Allah’ın insan için öngördüğü şey, ahiret ve dünya saadetidir ve kişinin ahiret ve dünya saadeti kendi elindedir. Çünkü kişi Allah’ın kendisine verdiği serbest iradeyle Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde, Allahû Tealâ ahiret saadetini ona garanti eder. Serbest iradesiyle Allah’ın kendisine farz kıldığı nefs tezkiyesini gerçekleştirdiği takdirde ise Allahû Tealâ, dünya saadetinin de yarısını garanti eder. Kişinin, nefsini tasfiye etmesi halinde ise bu dünya kendisi için artık bir cennettir. Ama kişi, Allah’ın verdiği serbest iradeyi Allah’ın emrettiği standart içinde kullanmazsa ahiret hayatında cezaya çarptırılması, bu dünyada da huzursuz,mutsuz ve azap içinde bir hayat sürmesi kaçınılmazdır.

Allahû Tealâ insanı boşuna yaratmamış, başıboş bırakmamıştır. İnsan 3 vücutla yaratılmıştır. Fizik bedenimiz, bu zahirî âleme aittir.

Üfürülen bir emanet olan ruhumuz, dizayn edilen ve berzah âlemine ait olan nefsimiz, nefs ve ruhumuz için mekân olan ve bu zahirî âleme ait fizik bedenimizden oluşan bir üçlü ile Allahû Tealâ tarafından yaratılmışız. Ayrıca Allah bize bir cüz’i irade (serbest irade) vermiştir. Bize verdiği cüz’i irade, nefsin afetlerine karşı koyan gücün adıdır. Eğer irademizi kullanamazsak, otomatikman hayatımızı nefsimizin manevî kalbinde mevcut olan 19 tane afetin standartları içerisinde geçireceğimiz için ahiret hayatında gideceğimiz yer cehennemdir. Bu dünyada da huzursuz ve mutsuz bir hayat yaşarız. Allahû Tealâ’nın bizlere verdiği o cüz’i iradeyi kullanır da, emir ve nehiylere itaat ve itibar edersek, o zaman ahiret hayatında yerimiz cennettir. Bu dünyada da günbegün huzur ve mutluluğu en üst boyutlarda yaşamaya başlarız.

Öyleyse iki kaynaktan elde ettiğimiz dereceler; yani kaza ve kader sebebiyle kazandığımız dereceler, ahiret saadetimiz ve dünya saadetimiz için çok önemlidir. Söylediğimiz gibi; bize derecat kaybettiren, sadece ve sadece nefsimizdir. Cüz’i irademizle vücuda getirdiğimiz şerr fiillerden dolayı derecat kaybederiz ve bizi cehenneme götüren, cehennemlik yapan unsur da negatif derecelerdir. Bu dünyada huzursuz ve mutsuz olmamızın sebebi de yine kazandığımız negatif derecelerdir.

Mutsuz ve huzursuz olan insanlar, huzursuzluk ve mutsuzluklarını hep başkalarının üzerine atarlar. Ve mutsuzluklarını hep dışarıdaki birtakım sebeplere bağlarlar. Halbuki bütün insanlar için evrensel kanun şudur: Huzursuzluk ve mutsuzluk, sadece insanın kendisindendir. Kişinin Allah’ın verdiği serbest iradeyi, Allah’ın emrettiği biçimde kullanması halinde Allah’ın ahiret saadeti mutlak o kişinin olacaktır. Dünya saadeti de günbegün artar bazda yükselecek ve kişinin daimî zikre ulaşması halinde Allah onu dünya saadetinin en üst boyutlarına ulaştıracaktır.

Kader sebebiyle bize ulaşan bütün olaylarda ya bir fayda vardır ya da bir hayır vardır. Diyelim ki; kişi hayır işliyor. Bize bir televizyon hediye ediyor. O kişi, o hayrı işlediği için derecat kazanacaktır. Ama biz de, bir dünyevî faydaya ulaşacağız. Bu durumda biz ne derecat kazanırız ne de derecat kaybederiz. Ama bir faydaya ulaşmış oluruz. Diyelim ki; kişi, bizim evimizdeki televizyonu çaldı. Çalması sebebiyle hakkımızı gaspettiği için o kişi derecat kaybeder. Onun kaybettiği derecatı da biz kazanırız.

Bizim dışımızdaki insanlar, iki şekilde davranabilir; ya bize bir fayda ulaştırabilirler ya da bir hayır ulaştırabilirler. Bize bir zarar ulaştırmaları halinde o, bizim için hayırdır. Bize ulaştırdıkları ve onlar için hayır olan davranış ise bizim için faydaya dönüşür.

Dışımızdaki İlâhi İrade, Küllî İrade veya başkasının cüz’i iradesi, bize ya fayda ya da hayır ulaştırır. Fayda, dünyevî mutluluğa sebeptir. Hayır, uhrevî mutluluğa sebeptir. Demek ki; dışımızdaki herkes bizim mutluluğumuz için çalışmaktadır. Herkes, bizim mutluluğumuz için vardır. O zaman bu hakikati biliyorsak, herkesi dost edinmemiz gerekmez mi? Herkes bizim mutluluğumuz için varsa onlarla dost ilişkiler içerisinde, sevgiye dayalı bir bağ ve ilişki içinde olmamız gerekmez mi?

Birkaç misâl verelim.

1- İlâhi İrade, bizim için hastalık takdir ediyor. Hastalık bir kaderdir. Biz belli bir süre çalışamıyoruz. O süre boyunca sağlığımız olsaydı çalışacaktık, bir faydaya ulaşacaktık. Ancak zararımız söz konusudur. O hastalık bir kader olduğu için kesinlikle derecat kazanırız. Allahû Tealâ, birinin kalbine ilham verir ve o, bize ihtiyacımız olan bir hediyeyi verir; faydaya ulaşırız. Demek ki; iki türlü de olabilir. İlâhi İrade hangi olayı vücuda getirirse getirsin, bizim için ya hayırdır ya da bir faydadır.

2- Gelelim Küllî İrade’ye; yani Allah’ın sonsuz kompüter sistemine. Tarlaya ekin ekmişiz. Ama Küllî İrade devreye girmiş ve dolu yağdırmış. Ekinimiz tarumar olmuş, zarara uğramışız. İşte o uğradığımız zarar miktarınca, biz hayır kazanmışızdır. Allahû Tealâ, bizim derecat sistemimize pozitif dereceler yazar. Ya da ekin ekmişiz ve ummadığımız bir dizayn içerisinde, normalden çok ötede bir verim almışız. Böylece Allahû Tealâ, bizi bir faydaya ulaştırmış. Yani Küllî İrade devreye girmiş ve biz faydaya ulaşmışız. Öyleyse gördük ki; Küllî İrade sebebiyle de hiçbir zaman derecat kaybedemeyiz. Ya bir dünyevî faydaya ulaşırız ya da Allahû Tealâ bizi uhrevî bir derecat kazanımına ulaştırır.

3- Dışımızdaki nefs sahibi insanlar, nefsleriyle de ruhlarıyla da davranabilirler. Diyelim ki; bize bir zarar verdiler. Az evvel söylediğimiz gibi; bir kişi evimizin önünde duran arabamızı çalıyor. O arabanın günlük rayiç bedeli neyse, o kadar zarara uğruyoruz. Biz zarara uğruyoruz ama o kişi derecat kaybediyor. Yani o kişinin kaybettiği derecatı, biz kazanıyoruz. Malımız gasp edilmesine rağmen, Allahû Tealâ, onun karşılığında bize derecat kazandırmaktadır. Biz o arabayı hayır işlemek üzere hediye de edebilirdik. O zaman da aynı derecatı kazanacaktık. Ama Allahû Tealâ, bizim elimizle değil de başkasının eliyle bu hayrı bize ulaştırmak istiyor ve bunu gerçekleştiriyor. Her ikisi de aslında hayırdır. Ya da Allahû Tealâ, bir başkasının kalbine ilhamını verir ve o kişi bir hayır işlemek için bize bir araba hediye etmek ister. Sonuçta o, derecat kazanır. Ama biz de bir faydaya ulaşırız. Yani bizim derecat kaybetmemiz asla mümkün değildir.

Kaza ve kader ilişkisi içerisinde insanlar, sadece kendi serbest iradeleriyle işledikleri şerrlerden dolayı derecat kaybedebilirler. Kader sebebiyle derecat kaybı mümkün değildir.

Biliyorsunuz ki; Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Allah’ın tasarrufundaydı. Bu yüzden kendi cüz’i iradesi söz konusu değildi. Allahû Tealâ, birçok âyet-i kerimede bu konudan bahsetmektedir.

İlâhi İrade Peygamber Efendimiz (S.A.V)’de tecelli etmektedir. İlâhi İrade O’nda tecelli ettiğine göre, O’nun serbest iradesi yoktur. Serbest iradesi yoksa o kişi için derecat kaybı veya kazancı da söz konusu değildir. Çünkü derecat kaybı veya kazancı, kişinin kendi serbest iradesinin mahsulüdür, serbest iradenin vücuda getirdiği olaylarda geçerlidir. Ama tasarrufta olan Devrin İmamı Peygamber Efendimiz (S.A.V) söz konusu ise o zaman İlâhi İrade’nin O’nda tecelli etmesi hasebiyle, O’nun kendisi için bir zarar veya fayda oluşturması mümkün değildir. O’nun için herşey, vehbîdir, Allah’ın bir bağışıdır, ikramıdır. Tasarrufta olan Allah’ın bütün resûlleri için olay aynıdır.

Öyleyse ister kavim resûlleri, ister devrin imamları söz konusu olsun, onların serbest iradesinden bahsedilemez. Çünkü kavim resûlleri de iradelerini Allahû Tealâya teslim etmişlerdir. Devrin imamı, Allah’ın İlâhi İradesi’nin tasarrufundadır. İlâhi İrade’ye teslim olan kavmin resûlleri ve tasarrufta olan devrin imamı için bir serbest iradeden bahsedilemeyeceği için onlar için kayıp ve kazanç da söz konusu değildir. Onlar için herşey vehbî standartlarda gerçekleşir.

Velî mürşidlere gelince onların hepsi, kendi gayretleri ile İslâm merdiveninin basamaklarını birer birer tırmanacaklardır. Daimî zikre de kesbî olarak ulaşacaklar, 7 safhanın tamamını da kesbî standartlar içerisinde bir bir gerçekleştireceklerdir.

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de Nisa-78’de münafıklardan bahsetmektedir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’ın tasarrufundadır. Allah’ın kendisine yaptırdığını yapar. Şerrin Allah’tan olması, kesinlikle söz konusu değildir. Ama münafıkların kendi idrak ölçüleri içerisindeki hayır ve şerr söz konusudur. Allahû Tealâ da onların gözlükleriyle olaya bakmakta ve resûlü için: “Sizin, Benim tasarrufumda olan resûlüm için hayır ve şerr olarak gördüğünüz herşey, Bendendir. Hayır da şerr de Allah’tandır.” demektedir. Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

Öyleyse âmentu şerhinde yer alan “Hayır da şerr de Allah’tandır.” ifadesi, kesinlikle yanlıştır, Kur’ân-ı Kerim’e uymamaktadır. Efendimiz’in Allah’tan aldığı öğreti ile mutlaka şu şekilde düzeltilmesi lâzımdır: Hayır, Allah’tandır. Şerr, bizim nefsimizdendir. Serbest irademizin ve nefsimizin dışında hiç kimse, bize derecat kaybettiremez. Derecat kaybı, sadece ve sadece nefsimizden kaynaklanır.

Çok basit başka misâller de verelim.

1- Kişi, tabancayı alıyor, şarjörünü koyuyor ve pusuda bekliyor. Hasmı, karşıdan geliyor ve tam geçeceği sırada şarjörü üzerine boşaltıyor, adamı öldürüyor. Ölen adam için ölüm bir kaderdir. Mekân ve zaman koordinatları, Allah’ın tayin ettiği şekilde gerçekleşmiştir. Ama ölüme sebep olan kişi, kendi serbest iradesini kullanıp bu olayı taammüden gerçekleştirdiği için o kişi için olay bir kazadır. Öyleyse, ölen insan açısından bu olay, bir kaderdir. Ama ölüme sebebiyet veren kişi açısından bu olay kazadır.

2- Başka bir misâl daha verelim. Yine aynı kişi oradan geçiyor. Ama bir başka kişi de elindeki tabancasını temizliyor. Kazara tabanca elinden düşüyor ve tetik bir yere çarpınca, silâh ateşleniyor. Silâhtan çıkan kurşun, o sırada yoldan geçmekte olan kişiye isabet ediyor ve kişi ölüyor. Ölen insan için olay yine kaderdir. Mekân ve zaman koordinatları kesinleşmiştir. Ama ölüme sebebiyet veren insan için de olay bir kaderdir. Çünkü taammüden o adamı öldürmeye niyet etmemiştir. Bu olay kazaen gerçekleşmiştir. Dolayısıyla kendi serbest iradesinin dahli olmadığı için bu da bir kaderdir. Hem ölüme sebebiyet verme açısından kaderdir hem ölen kişi açısından kaderdir. Öldüren kişi yine de bir suç işlemiş olabilir. Belki tedbirsizlik sebebiyle, dikkatli davranmamasından dolayı ona bir şeyler söylenebilir. Ama yine de her ikisi açısından da olay kesinlikle bir kaderdir.