12.3 Herşeyin günah olduğu bir sistemde, Allah ile olan ilişkilerde bile zorlamalar emredilmektedir.

Namaz kılmayan insanın zorlanması, oruç tutmayan insanın zorlanması ve zorlanmanın arkasından ceza tatbik edilmesi sanki bir emirmiş gibi telâkki edilmiştir.

Birkaç yıl evvel, bir ramazan günü bir üniversitenin restoran kapısı kırılmış ve içeride yemek yiyenler dövülmüştür. Böyle bir olayın tahakkuku ne ifade eder? İslâm’ı yaşamayan -ki İslâm yüzde 100 tasavvufa eşittir- tasavvufu yaşayamayan insanlar, orucun bir zevk olduğunu da hiçbir zaman yaşayamayacaklar. Onlara göre oruç, Allahû Tealâ’nın kendilerini açlıkla imtihan etmesidir, bir nevi işkencedir. Hele sigara da içiyorlarsa, orucun işkence hüviyetine girişi kesindir.

Öyleyse bu insanlar, “Mademki biz Allah’ın emrini yerine getiriyoruz, bu açlık işkencesine katlanıyoruz; herkes bu işkenceye katlanmalıdır, katlanmayanı cezalandırırız.” şeklinde bir düşüncenin sahipleridir. Bu düşünce ise sadece insanları taassubun karanlıklarına iter ve neticede insanları İslâm’a ısındırma yerine İslâm’dan kaçırma söz konusu olur. Ve hem kendilerine, hem de İslâm’ı tebliğ (!) ettiklerini düşündükleri insanlara yazık ederler.

Hiç zannedilir mi ki; o oruç tutmamaları dolayısıyla dayak yiyen insanlar oruca yaklaşsınlar. Aksine kaçacaklardır. Ama eğer o döven kardeşlerimiz, 14 asır evvelki İslâm’ı yani tasavvufu yaşayıp oruç tutmanın ne kadar büyük bir zevk olduğunu yaşasalardı, hiçbir zaman o insanlara karşı husumet duymayacaklardı. O insanlara karşı düşmanlık da beslemeyeceklerdi. Onlara oruç tutmanın ne kadar büyük bir zevk olduğunu sadece anlatacaklardı. Ve bu büyük zevki onların da yaşamaları için onları teşvik edip örnek olacaklardı. Muhtemeldir ki; o zaman, o oruç tutmayan insanlardan da bir kısmı oruç tutmaya başlayacaklardı.

Öyleyse bu güzelliklerin yaşanması varken insanları zorla bir şeyler yapmaya itmek, insanları Allah ile olan ilişkilerinde de cezalandırmak; Allah’ın emretmediği, yasak ettiği bir şeydir. Böyle bir durumda kul hakkı doğar, insanlar bu istikamette huzursuz olurlar ve Allah’ın güzelliklerine yaklaştırmak şöyle dursun, O’ndan uzaklaşırlar.

Bir insan oruç tutmadığı zaman kul hakkı doğmaz. Çünkü oruç tutmayan insan başkasına değil kendine zulmetmiştir. Allah’la kendi arasında olan bir suç işlemiştir. Burada cezalandırma hakkı Allah’ındır, kulun değildir. Bu sebeple kim oruç tutmuyor diye bir insanı cezalandırırsa, bu noktada kul hakkı doğar. Cezalandıran derecat kaybeder, kul hakkı sebebiyle cezalandırılan derecat kazanır. Yani cezalandıran günah işlemiş olur, cezalandırılan ise bu haksız fiilden kazandığı derecat sebebiyle hayra ulaşır.

Ortaçağdaki Hristiyan engizisyon işkencelerini tasvip eden, uygun gören var mı? Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinde kişinin günah işlemesi halinde onu cezalandırmak, engizisyona göre çok hafif bir ceza olmasına rağmen, engizisyonla aynı istikamettedir. Yani haksız fiildir. Böyle bir cezalandırmaya muhatap olan kişinin İslâm’a yaklaşması beklenemez.

Oysaki ne yapmak lâzımdır? İnsanlara tatlı dille, güler yüzle ve örnek insan olarak yaklaşmak lâzımdır. Böyle yapmak lâzımdır ki insanlar Allah’ı sevsinler, Allah’a âşık olsunlar ve Allah’a hayran olsunlar.