HİCR - 26 Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

ŞEMS - 7 Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

SECDE - 9 Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

TÎN - 4 Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.

TÎN - 5 Sonra onu, esfeli safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) iade ettik (çevirdik).

A'RÂF - 172 Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

MÂİDE - 7 Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

YÛNUS - 7 Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

YÛNUS - 8 İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

MUDDESSİR - 38 Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

MUDDESSİR - 39 Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

MUDDESSİR - 40 Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

ANKEBÛT - 5 Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

ANKEBÛT - 6 Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).

FÂTIR - 18 Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).

MÂİDE - 105 Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

EN'ÂM - 152 Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

DUHÂN - 10 Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

DUHÂN - 11 (O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

DUHÂN - 12 Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

DUHÂN - 13 Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

MUZZEMMİL - 19 Muhakkak ki bu, hatırlatmadır (öğüttür). Artık kim dilerse, Rabbine (ölmeden önce ruhunu) ulaştıran bir yol ittihaz eder (yol edinir).

DUHÂN - 14 Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

MU'MİNÛN - 102 O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.

MU'MİNÛN - 103 Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

BAKARA - 45 (Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

MÂİDE - 35 Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

MUZZEMMİL - 8 Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

8.8 Mürşidsiz hiç kimse nefsini tezkiye edemez.

Evvelâ tezkiyenin muhatabı olan insana, Kur’ân gözlükleriyle yakından bakalım. Kur’ân’a göre en şerefli varlık olan insan, Allah tarafından 3 tane vücutla yaratılmıştır.

1- İçinde yaşadığımız bu zahirî âleme ait olan bir fizik bedenimiz vardır.

2- Dizayn edilen, inşa edilen bir nefsimiz vardır.

3- Allah’tan bize üfürülmüş olan bir ruhumuz vardır.

Yaratılış standardına baktığımız zaman görüyoruz ki; ruh tamamen nurlardan müteşekkildir. Ruhun kalbinde 19 tane haslet vardır. Ama nefs, tamamen karanlıktan müteşekkildir ve nefsin manevî kalbinde de 19 tane afet vardır. Nefsin kalbindeki afetleri şöyle sayabiliriz:

1- Kin ve nefret

2- Küfür

3- Yalan

4- Haksızlık ve zulüm

5- Haset ve düşmanlık

6- Cehalet

7- Cimrilik

8- Öfke

9- İsyan

10- Sabırsızlık

11- Kibir ve gurur

12- Hırs ve şehvet

13- Nankörlük

14- Zan

15- Gıybet

16- İptilâlar

17- Vefasızlık

18- Mürailik

19- Fitne ve fesat

Bu 19 afetin tamamı, insanların nefsinde vardır. Sadece; afetlerin dağılımları insanlara göre farklılık arz eder. 19 tane afetin nefsimizin manevî kalbinde var olması hasebiyle, nefsimiz geceyi andıran zifiri bir karanlıkla temsil edilmektedir. Ruhumuzun yapısında ise nefsimizdeki 19 afete karşılık gelen 19 tane haslet yer almaktadır.

1- Kin ve nefret afetine karşılık sevgi,

2- Küfür afetine karşılık îmân,

3- Yalan afetine karşılık doğruluk,

4- Haksızlık ve zulüm afetine karşlık adalet,

5- Haset ve düşmanlık afetine karşılık edep,

6- Cehalet afetine karşılık ilim,

7- Cimrilik afetine karşılık cömertlik,

8- Öfke afetine karşılık sükûnet,

9- İsyan afetine karşılık itaat,

10- Sabırsızlık afetine karşılık sabır,

11- Kibir ve gurur afetine karşılık tevazu,

12- Hırs ve şehvet afetine karşılık kanaat,

13- Nankörlük afetine karşılık şükür,

14- Zan afetine karşılık hakikat,

15- Dedikodu afetine karşılık ketumiyet,

16- İptilâlar afetine karşılık fazilet,

17- Vefasızlık afetine karşılık vefa,

18- Mürailik afetine karşılık samimiyet,

19- Fitne ve fesat afetine karşılık tevhid.

Kalbindeki 19 haslet sebebiyle, ruhumuz gündüzü andırır. Öyleyse ruhumuz tekâmülün en üst noktasında olan, Allah’ın bizdeki bir emanetidir. Nefsimiz ise en iptidai standartlar içinde yaratılmıştır. Allahû Tealâ, Tin Suresinde şöyle buyurmaktadır:

Öyleyse bu 19 afetle mücehhez olan, gece karanlığını andıran nefsimiz, belli bir takvim yani belli bir zaman dilimi içerisinde ahsene ulaşabilir. Yani gece, gündüz olabilir. Allahû Tealâ bizden, gecenin gündüz olmasını ister. Ruhumuz, zaten gündüzü temsil etmektedir. Ama nefs Allah’ın kendisine tebliğ ettiğini yerine getirmezse, o zaman en aşağıların aşağısına, esfel-i sâfilin standartlarına ulaşacaktır. O halde hepimiz, nefsimizi ahsene ulaştırmakla görevliyiz.

Halk arasında “Ne zamandan beri Müslümansın?” denildiğinde, hepimizin bir cevabı vardır: “Kâlû Belâ gününden beri.” Acaba Kâlû Belâ günü nedir? Allahû Tealâ, A’raf Suresinde şöyle buyurmaktadır:

Allahû Tealâ, bu konunun devamını Maide Suresinde açıklamaktadır.

Bu âyette bahsedilen misak, irademizin misakidir. “İşittik ve itaat ettik demiştiniz.” şeklinde bahsedilen, ruhumuzun Allah’a verdiği misak, fizik bedenimizin Allah’a verdiği ahd ve nefsimizin Allah’a verdiği yemindir. Bundan sonra İlâhî İrade bizim cüz’i irademizden Allahû Tealâ’ya teslim olacağına dair misak almıştır.

1- Ruhumuzun misaki; dünya hayatında Allah’a teslim olmaktır.

2- Fizik bedenimizin ahdi, dünya hayatında Allah’a teslim olmaktır.

3- Nefsimizin yemini, dünya hayatında Allah’a teslim olmaktır.

4- İrademizin misaki, dünya hayatında irademizi Allah’a teslim etmektir.

Misak, ahd ve yemin… Üçü de teslimle noktalanmaktadır. Demek ki; nefsimizin Allah’a verdiği bir yemin vardır ve bu yemin teslimle gerçekleşmektedir. Ruhun Allah’a teslimi, nefsin tezkiyesine bağlıdır. Fizik bedenin ve nefsin Allah’a teslimi, nefsimizin tasfiyesine bağlıdır. Yani ruhun Allah’a teslimi için nefsin 7 kademede tezkiye olması lâzımdır. Daha sonra da tasfiye edilmesi söz konusudur.

Öyleyse nefsin 7 kademede tezkiyesi üzerimize farzdır. Allahû Tealâ hepimizin nefs tezkiyesini gerçekleştirmesini ister. Hiç kimse Allah’tan 12 ihsan ve 7 ni’meti almadan nefs tezkiyesine başlayamaz, nefs tezkiyesini gerçekleştiremez. Nefs tezkiyesi olmazsa, ruh da Allah’ın Zat’ına ulaşmaz.

Bütün nefsler cehennemde rehine midirler?

Öyleyse kazançları sebebiyle nefsler rehinedirler. Allahû Tealâ şöyle devam etmektedir.

Öyleyse nefsin yeminini yerine getirebilmemiz, Allah’a ulaşmayı dilememize bağlıdır. Çünkü bütün nefsler, kazançları sebebiyle rehinedirler.

Nefsleri iki gruba ayırabiliriz.

1- Kazançları sebebiyle rehine olanlar (Yunus-8): Bunlar, yeminlerini yerine getirmeyenlerdir. Özelliklerine baktığımız zaman görüyoruz ki; onlar Allah’a ulaşmayı dilemezler, dünya hayatını dilerler ve ondan razıdırlar. Aynı zamanda Allah’ın âyetlerinden gâfildirler. Bunlar, kazançlar› sebebiyle rehinedirler ve gidecekleri yer ateştir.

2- Yeminlerini yerine getirip, cennete gidenler: Dünya hayatını dilemeyip, Allah’ın Zat’ını dileyerek âyetlere yakîn sahibi olanlardır. Bunlar yeminlerini yerine getirmişlerdir. Öyleyse herşeyin başı, Allah’a ulaşmayı dilemektir.

Neden kişi kendi nefsi için cihad eder? Çünkü ezelde Allah’a verdiği yemini yerine getirir. Tıpkı Fatır Suresinde olduğu gibi.

Öyleyse nefsimizin Allah’a verdiği yeminin muhtevası içerisinde tezkiye de, tasfiye de vardır. Tezkiye, nefsimizin yarıdan fazlasının aydınlanmasıdır. Tasfiyenin başlangıcı ise nefsimizin yüzde 100 aydınlanmasıdır. Nefsimiz yüzde 100 nurlanmalıdır ki; Allah’a teslim olabilsin. Öyleyse nefs tezkiyesi, üzerimize farzdır. Allahû Tealâ, Maide Suresinde bunu bir kere daha ifade etmektedir.

Hidayette olabilmek, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. Kurtuluşun olmazsa olmaz şartı, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Allahû Tealâ, Maide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde, misaki yerine getirebilmemiz için mutlaka nefsimizin yeminini yerine getirmemiz gerektiğini söylemekteydi. En’am Suresinde ise şöyle buyurmaktadır:

Allahû Tealâ, nefs tezkiyesini üzerimize 3 kere farz kılmıştır. Fizik bedenimizin Allah’a kul olmasını da 3 kere üzerimize farz kılmıştır. Ama ruhumuzun Allah’a ulaşmasını tam 9 kere üzerimize farz kılmıştır. Bu farzları yerine getirmek kesinlikle gereklidir. Aksi takdirde hiç kimsenin Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm’ı yaşaması mümkün değildir. Günümüzdeki İslâm tatbikatında, insanlar farzları unutmuş durumdadır. İslâm’ın 7 safhasından bahis yoktur. 7 safhadan geriye kalan, sadece İslâm’ın posasıdır. İnsanlar İslâm’ın 5 şartıyla oyalanıyorlar ve kurtuluşa ulaşacaklarını zannediyorlar ama bu mümkün değildir.

Allah’ın yarattığı en şerefli varlık insandır ve Allah’ın, insan için bir tek dileği vardır; ahiret saadeti ve dünya saadeti. Kâinat, bütünüyle insan içindir. Nasıl insandan başka herşey insan içinse, insan da Allah içindir. Öyleyse biz, Allah içiniz.İnsanın dışındaki herşey ise insan içindir. Allah için olmak, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan bir olgudur.

28 basamaklık İslâm merdivenine baktığımız zaman görüyoruz ki; başlangıç noktasında olaylar vardır. Herkes olayları yaşar. Herkes olayları değerlendirir ve ona göre olaylar karşısındaki tavrını ortaya koyar. İşte bu tavra göre Allahû Tealâ insanların bir kısmını seçer, bir kısmını ise seçmez. Kim kendisi Allah’a ulaşmayı dilemiyor, başkalarının da dilemesine mâni oluyorsa, işte onlar Allah tarafından seçilmeyenlerdir. Bunlar kalbinde zeyg olanlardır, kalbi hasta olanlardır. Bunlar 2. basamakta hayatlarını tüketirler ve gidecekleri yer de ne yazık ki cennet değildir. Geri kalan insanlar ise Allahû Tealâ tarafından seçilirler. Ama Allah, seçilenleri de musîbetlerle imtihan eder. O musîbetlerin herbiri, Allah’a ulaşmayı dilememiz için bir sebeptir. Duhan olayını hatırlayalım:

Bu duhan, fitnenin kendisidir. Ahir zamanda fitnenin bütün dünyayı saracağı bir durumu ifade etmektedir. Çünkü insanların yüzde 90’dan fazlası Allah’a ulaşmayı dilememekte, sadece yüzde 10’undan daha azının oluşturduğu azınlık bir grup dilemektedir. İşte mevcut insanların yüzde 90’dan fazlasının Allah’a ulaşmayı dilemeyip küfürde birleşmeleri, bu duhan fitnesini vücuda getirmektedir. Duhan fitnesinin mevcudiyetinde insanların ne dediğine bakıyoruz:

Allahû Tealâ tarafından insanlar senede iki defa musîbetlerle imtihan edilirler. Allah tarafından seçilen kişiler için her olay, Allah’a ulaşmayı dilemenin bir sebebi olarak ve bir öğüt olarak karşımıza çıkar. Her olay bir öğüttür. Her âyet bir öğüttür. Öğütten gerekli dersi alırız veya almayız. Öğütten gerekli dersi almak, Allah’a ulaşmayı dilemek demektir. İşte Allahû Tealâ, Muzemmil Suresinde buyuruyor ki:

İşte eğer insanlar öğüt almış olsalar, Allah’a ulaşmayı dileyeceklerdi. Dilemiş olsalardı, resûle ulaşacaklardı. Belli ki; Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için de resûlden yüz çevirerek ona “öğretilmiş ve deli” demektedirler.

Hanif dîninin Arapça lisandaki karşılığı olan İslâm dîninin olmazsa olmaz şartı, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Kurtuluşun yegâne anahtarı bu dilektir. İşte her kim 3. basamakta Allah’a ulaşmayı dilerse, Allahû Tealâ’nın da bir garantisi devreye girer. Allah’ın 99 esmasından bir tanesi olan Er Rahmân esması ile Allah o kişinin üzerine tecelli eder. Bu tecelli nedeniyle Allahû Tealâ, o kişiye rahmetini göndermeye başlar ve rahmetiyle 7 tane furkan verir.

Başlangıçta tebliğe muhatab olduktan sonra tebliğe ilgisiz kalanların hassalarına, tebliğciyi yalanlayanların uzuvlarına Allahû Tealâ engeller koyar. Bu engelleri olan insanların kalpleri mühürlüdür. Kalblerinin içinde, idrake mâni olan engel (ekinnet) vardır. Kulaklarında vakra vardır; işitemezler. İşitme hassaları mühürlüdür. Gözlerinde hicab-ı mesture vardır; göremezler. Basar hassaları üzerinde de “gışavet” adlı perde vardır. Bu engellerin varlığı sebebiyle irşad kademesini göremezler, sözlerini işitemezler ve idrak edemezler.

Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye Rahmân esmasıyla tecelli ettikten sonra kişiye peş peşe 7 tane furkan verir.

1- Kişinin baş gözünün üzerindeki hicab-ı mestureyi alır.

2- Basar hassası üzerindeki gışavet adlı perdeyi alır.

3- Kulaklarındaki vakrayı alır.

4- İşitme hassasının üzerindeki mührü alır.

5- Kalbin mührünü açar.

6- Kalpteki ekinneti dışarı alır.

7- İdraki gerçekleştiren kompüter sistemini, ihbatı kalbe koyar. Artık kişi görür, işitir ve de akleder.

4. basamakta Allah, Rahmân esmasıyla üzerimize tecelli etmişti. 5. basamakta hicab-ı mestureyi ve gışaveti, 6. basamakta vakrayı ve işitme hassası üzerindeki mührü almıştı. 7. basamakta da kalbin mührünü açmış, ekinneti alıp yerine ihbat koymuştu. İşte kişi, Allah’tan aldığı bu 7 furkanla 7. basamağa ulaşmıştır.

Kişiye her furkan verilişinde, bir kısım günahları örtülür. Böylece Allah, 7 furkanın sahibi olan insanı, sevapları günahlarından fazla olan bir konuma getirir. Bu da o kişinin cennete gitmesini sağlar. Çünkü Allahû Tealâ, cennete gidebilmenin ölçüsünü Kur’ân-ı Kerim’de vermiştir: Günahları sevaplarından fazla olanların gideceği yer cehennem, sevapları günahlarından fazla olanların gideceği yer ise cennettir.

Böylece Allahû Tealâ, 7 tane furkanla kişiye 1. cenneti garanti olarak verir.

8. basamakta Allahû Tealâ, kişinin kalbine hidayetle ulaşır (Tegabun-11).

9. basamakta Allahû Tealâ, kişinin kalbini Kendisine çevirir (Kaf-33).

10. basamakta Allahû Tealâ, kişinin göğsünden kalbine rahmet yolu açar (En’am-125).

11. basamakta Allah’ın nuru o kişiye ulaşır (Zumer-22).

12. basamakta kişinin kalbine ulaşan yüzde 2’lik nur, kişiyi huşûya ulaştırır (Hadid-16).

13. basamakta kişi, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazı kılar ve Allahû Tealâ’dan mürşidini ister.

Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Bakara Suresine göre Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece vesileyi Allah’tan isteyen kişi huşû sahibi ise, Allahû Tealâ ona mürşidini mutlak olarak gösterir. 14. basamakta kişi Allah’ın gösterdiği mürşide tâbî olur. O noktaya kadar Allah’tan 12 tane ihsan alan kişi, mürşide tâbî olduğu zaman da Allah’tan 7 tane ni’met alır.

1. ni’met, Mu’min Suresine göre devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip yerleşmesidir. Kalbine îmân yazılan kişi, artık îmânı ziyadeleşen, artan bir kişidir. Çünkü daha evvel Allah’a ulaşmayı dilediği an, zaten mü’min olmuştu. Ama kalbine Allah’ın îmânı yazmasıyla, îmânı ziyadeleşen, îmânı artan birisi olmuştur.

2. ni’met, Allahû Tealâ’nın Mücâdele Suresine göre o kişinin kalbine îmânı yazmasıdır.

3. ni’met, Allahû Tealâ’nın, kişinin o güne kadar işlemiş olduğu günahları Furkan Suresine göre sevaba çevirmesidir. Ayrıca Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesine göre kişinin derecat sistemi değişir. Kişi artık 1’e 10 değil, nefs kademelerindeki aklanmaya paralel 1’e 100’den 700’e varan derecat almaya başlar.

4. ni’met, ruhun fizik bedenden ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşmasıdır.

5. ni’met, kişinin nefs tezkiyesine başlamasıdır.

6. ni’met, kalpteki karanlıkların azalmasına paralel olarak, iradenin de güçlenmeye başlamasıdır.

7. ni’met, fizik bedenin şeytana karşı güçlenmeye başlamasıdır.

Böylece 12 ihsan ve 7 ni’metle o kişi, nefs tezkiyesine başlar. Ruhun Allah’a ulaşması, nefs tezkiyesine bağlıdır. Ama Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman nefs tezkiyesini gerçekleştiren yegâne vasıtanın da zikir olduğu net olarak karşımıza çıkmaktadır.

12 ihsan ve 7 ni’metle kişi zikretmeye başlar. Nefs-i Emmare’de kalbinde yüzde 7 fazl birikimine karşılık, kişinin ruhu 1. gök katına yükselir. Kişi zikrini artırır ve Nefs-i Levvame’de, zikre paralel olarak kalbinde biriken fazılların miktarı yüzde 7 daha artar. Bu yüzde 7 fazl birikimine karşılık, kişinin ruhu da 2. gök katına yükselir. 1. gök katında secde yapan ruh, 2. gök katında suvarılma havuzlarına ulaşır. Kişi Nefs-i Mülhime’ye ulaştığı zaman, ruhu da 3. gök katına ulaşır. Daha sonra ruh Mihenk Menfezi vasıtasıyla 3. gök katından 4. gök katına geçer. Zikrimizi artırırız ve Nefs-i Mutmainne’ye ulaşırız. 4. gök katındaki Mescid-i Aksa’nın aslı vardır. Nefsimiz mutmainne kademesini geçince ruhumuz 4. gök katına Mescid-i Aksa’ya yükselir. Ruh da Mescid-i Aksa’da secde eder. Zikrin artışına paralel olarak yüzde 7 fazl birikimi daha gerçekleştiği zaman Nefs-i Radiye kademesindeyiz ve ruhumuz da 5. gök katında Mescid-il Haram’ın aslına ulaşır. Bu camide secde ederiz. Daha sonra Nefs-i Mardiyye’e geliriz, ruhumuz 6. gök katı olan nurlanma katındadır. Nefs-i Tezkiye’de ise ruhumuz 7. gök katına ulaşır ve 7 âlemi geçer.

1. âlem: Kader Hücreleri

2. âlem: Ümmülkitap

3. âlem: Kudret denizi

4. âlem: Makam-ı Mahmud

5. âlem: Divan-ı Salihîn

6. âlem: Zikir hücreleri

7. âlem: İndi İlâhi

Ruhumuz bu 7 âlemi geçtikten sonra varlıklar âleminin son sınırı olan Sidretül Münteha’ya ve bu son ağacı da aşmak suretiyle Yokluk’ta Allah’ın Zat’ına ulaşır. Böylece 7 kademede nefs tezkiyesini gerçekleştirmiş oluruz. Ruhumuz Allah’ın Zat’ına ulaşır. Fizik bedenimiz ise Allah’ın evvab kulları arasına girer.

Nefs tezkiyesi farzdır ve Allahû Tealâ bütün insanlara nefs tezkiyesini, Allah’a ulaşmayı dilemenin karşılığında garanti etmiştir. Kim Allah’a ulaşmayı diler ve ömür sermayesi vefa ederse, söylediğimiz bu standart içinde Allahû Tealâ onu bu hedefe ulaştırır. Allahû Tealâ bu standarttaki kişinin nefsini, 7 kademede tezkiye edeceğini kesin şekilde söylemektedir.

Öyleyse nefs tezkiyesi, sadece Allah’a ulaşmayı dilemenin karşılığında elde edilir ve bu dilek kişiye, ahiret hayatında 3. kat cenneti, dünya saadetinin ise yarısını sağlar.

Şimdi günümüz İslâm tatbikatına; “Acaba uygulamada nefs tezkiyesi var mıdır?” diye bakıyoruz. Hayır, yoktur. İnsanlar diyorlar ki: “Tamam, âyetlerde nefs tezkiyesi geçiyor. Ama nefs tezkiyesi olmasa da insanlar kurtuluşa ulaşır. Bu, fazladan bir şeydir.” Dolayısıyla günümüz İslâm tatbikatında, insanlar tarafından nefs tezkiyesi bilinmiyor. Bilmedikleri için de yapmak istemiyorlar, yaşamıyorlar. Ama hem ahiret saadetinin hem dünya saadetinin odak noktasında, nefs tezkiyesinin olduğu gâyet açık ortadadır.

Allah’a ulaşmayı dilemediğimiz takdirde ahiret saadeti söz konusu değildir. Mürşidimize tâbî olup nefs tezkiyesini gerçekleştirmediğimiz takdirde dünya saadetinin yarısına ulaşmamız da mümkün değildir.