4.2 Nebîlerin varisi her devirde devrin imamlarıdır. Allahû Tealâ dîni ehli zikirden öğrenmemizi farz kılmıştır.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, bir başka hadîsinde: “Âlimler; resûllerin, nebîlerin varisleridir.” buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra nebî gelmeyeceğine göre, kıyâmet gününe kadar nebîlerin varisi olarak insanlarla Allah arasında elçilik görevini yapan, devrin imamı ve kavim resûlleri olacaktır.

Allahû Tealâ her dönemde kavim resûllerinden bir tanesini devrin imamı olarak seçer. Bu konu şöyle açıklanmaktadır:

ÂLİ İMRÂN - 179 Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.

Her dönemde tasarruf rızasının sahibi olan ve nebîlerin varisi olarak görev yapan, o devrin bir imamı vardır. O, Allahû Tealâ’nın bu âyet-i kerimede ifade buyrulduğu gibi, seçip kendisine gaybı bildirdiği kişidir. Allahû Tealâ Secde Suresinde bu velî imamlardan bahsetmektedir.

SECDE - 24 Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

Her devirde, devrin imamı tüm insanlar için Rabbi ile insanlar arasında bir elçidir, bir resûldür. Ve o, Hatemul Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in birinci derecede varisidir. Devrin imamının 1. görevi “Allah’a ulaşmayı dileyin.” diyerek İslâm’ın birinci safhasını tebliğ etmektir. 2. görevi, Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesine göre ihsanla mürşide tâbî olanların, ıslâh edici amellere başlayanların nefsini tezkiye etmektir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmaktadır: “Size ruh verenler gelecek, onları arayın bulun. Kim zamanın imamına ârif olmazsa, o cahiliyye standartlarıyla ölür.” Öyleyse burada aynı hadîsi destekleyen mahiyette mutlaka devrin imamına ârif olmamız gerekmektedir. Hakikat böyle iken, günümüzde mürşide bağlanmak, tövbe etmek, Allah’ın Kur’ân’daki İslâm’ın yaşamak dururken, mürşide tâbî olmayı şirk addedenlerin delilleri, sadece şeytanın bir tuzağıdır. Diyorlar ki: “Kul ile Allah arasına kimse giremez. İslâm’da ruhban sınıfı yoktur.” Oysa kul ile Allah arasına bizzat Allah, “vazifeli” tayin etmektedir.

Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de bu meyanda birçok âyet-i kerimesi vardır. İnsanı Allah’a ulaştıracak hidayetçileri, Allah Kur’ân-ı Kerim’de tayin etmiştir. Ve bütün insanların önüne, insanları Allah’a ârif kılacak sebepler koymuştur Bu sebeplerin başında, Allah’ın âyetlerini tilâvet eden devrin imamı ve kavim resûlleri vardır. Allahû Tealâ, insanlar için olan hedefini öğretecek kitaplar indirmiştir. Bunların yanında insana, Allah’ın davetini anlayacak bir akıl vermiştir. Ve bunları Allah yolunda kullanmamızı istemektedir.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ile peygamberlik son bulmuştur. Fakat insanların Allah’a karşı sorumlulukları kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Akıllı olup bulûğa eren herkes, Allah’ı tanımak ve yaradılışın hedefine uygun olarak O’na kul olmakla sorumludur. Çünkü Allahû Tealâ buyuruyor ki:

ZÂRİYÂT - 56 Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

Allahû Tealâ, Hatemul Enbiya Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’den sonra gelecek nesilleri kendi hallerine, başı boş bırakmamıştır. Onları Allah’a davet edecek, Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’ini onlara öğretecek ve İlâhî ahlâkı yaşamada onlara yol gösterecek, örnek olacak velî resûlleri her kavimde devamlı vazifeli kılmıştır.

NAHL - 36 Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Allahû Tealâ’ya ne kadar hamdetsek, şükretsek azdır ki; her devirde kavim resûlleri arasından seçtiği devrin imamını, yeryüzünde Kendisini temsil edecek bir standart içerisinde halife olarak tayin etmektedir. Ve Hz. Âdem (A.S)’dan kıyâmet gününe kadar yeryüzünde mutlaka her devirde, devrin imamı, Allah’ın halifesi olmuştur ve olacaktır.

BAKARA - 30 Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın hükümlerini icra eden, onları yaşayan ve diğer insanlara öğreten, peygamberler ve onlardan sonrada her devirde de Allah’ın seçtiği velî resûller vardır. Her devirde kavim resûllerinden bir kişiyi Allahû Tealâ devrin imamı olarak seçer. (Secde Suresinin 24. âyeti kerimesi). Allahû Tealâ bilmediğimiz şeyleri mutlaka ehli zikre sormamızı emretmektedir. Her devirdeki devrin imamı, ehli zikirdir. Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

NAHL - 43 Ve Biz, senden önce, kendilerine vahyettiğimiz ricalden (erkeklerden) başkasını (resûl olarak) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o taktirde zikir ehline (daimi zikir sahiplerine) sorun!

NAHL - 44 Beyyinelerle (ispat vasıtaları ile) ve semavî kitaplarla (resûller gönderdik) onlara indirilenleri, insanlara beyan etmen (açıklaman) için sana da zikri (Kur’ân-ı Kerim’i) indirdik. Umulur ki böylece onlar, tefekkür ederler.

Bu âyet-i kerimede açıklananlar, nebî imamlardır. Ama Enbiya Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ aynı konuyu bir kere daha şöyle dile getirmektedir:

ENBİYÂ - 7 Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.

Öyleyse dîni, zikir ehlinden öğrenmemiz gerekir.

1. Birinci derecede ehli zikir, devrin imamıdır.

2. İkinci derecede ehli zikir, her kavme ardı arkası kesilmeksizin gönderilen kavmin velî resûlleridir.

3. Üçüncü derecede ehli zikir, irade teslimini gerçekleştiren ve Yüce Rabbimiz tarafından irşada memur ve mezun kılınan velî mürşidlerdir.

4. Dördüncü derecede ehli zikir; iradesini Allah’a teslim etmiş, ma’rufla emreden, münkerden sakındıran, Allah’ın velî mürşidleridir.

5. Beşinci derecede ehli zikir, henüz irade teslimini gerçekleştirmemiş sâlihlerdir.

6. Altıncı derecede ehli zikir, ulûl’elbab olanlardır.

7. Yedinci derecede ehli zikir, Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili gerçekleştirmeyen, fizik vücudunu Allah’a teslim edenlerdir.

Birinci ve ikinci derecede ehli zikir olan devrin imamı ve kavim resûlleri, hadîs-i şerifte beyan edildiği gibi âlimlerdir. Bu kişiler “Âlimler, Rabbinizle sizin aranızda elçilik görevi yaparlar.” hadîs-i şerifine yüzde 100 uygun düşmektedir. Öyleyse, hem Allahû Tealâ Kendisiyle insanlar arasında emriyle imamlar tayin etmiş hem de “Bilmediklerinizi ehli zikre sorun!” emriyle dîni muhakkak ki ehli zikirden öğrenmemizi farz kılmıştır.

Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de “ulûl’emr” olarak adlandırdığı kişilere dîn işlerinde uyulmasını, itaat edilmesi gerektiğini açıklamaktadır.

NİSÂ - 59 Ey âmenû olanlar (îmân edenler)! Allah’a ve Resûl’e ve sizden olan idarecilere (emir verme yetkisinin sahiplerine) itaat edin. Bundan sonra eğer bir hususta ihtilâfa düşerseniz, o taktirde Allah’a ve ahiret gününe îmân ediyorsanız, onu Allah’a ve Resûl’üne götürün. Bu daha hayırlıdır ve tevîl (yorum) bakımından en güzelidir.

Öyleyse her devirde devrin imamı vardır. Her devirde kavim resûlleri vardır ve her devirde Allahû Tealâ’nın hüküm sahibi, dîn işinde yetkili kıldığı ulûl’emr yani emir sahipleri olan idareciler vardır. Hâl böyleyken, Allahû Tealâ müşide tâbî olmayı farz kılarken, insanların hiçbir delile dayanmadan “Kul ile Allah arasına kimse giremez.” hurafesiyle hareket etmeleri, anlaşılır şey değildir.

İnsanla Allah arasındaki 28 basamaklık İslâm merdiveninin 1. basamağında herkes olayları yaşar, 2. basamağında olayları değerlendirir. Bir kısım insanlar Allahû Tealâ tarafından seçilmezler. Allahû Tealâ tarafından seçilmeyenler, yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Onlar, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başka insanları da Allah’ın yolundan saptırırlar. Bunlar uzak bir dalâlet içindedirler. Allahû Tealâ: “Onlar için mağfiret söz konusu değildir.” buyurmaktadır. Nisa Suresinde Allahû Tealâ, insanları hidayetten men edenlerin bağışlanmayacağını açıkça ifade etmektedir.

NİSÂ - 167 Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

NİSÂ - 168 Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

NİSÂ - 169 Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

Bu uzak dalâlet içinde olan ve diğer insanları Allah’ın yolundan men edenleri Allahû Tealâ seçmez. Geri kalan bütün insanlar seçilir ama seçilenler de Allah tarafından musîbetlerle imtihan olunur ve imtihan olanlardan küçük bir kısım Allah’a ulaşmayı dilerler. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

BAKARA - 156 Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Musîbetlerle imtihan olunanlar arasından Allah için olduğunun idrakine ulaşan ve mutlaka Allah’a dönecek olan, Allah’a vasıl olacak olan kişiler söz konusudur. Bunlar Allah’a ulaşmayı dileyen ve 3. basamağa ulaşanlardır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse; Allahû Tealâ da vaadi gereği Rahmân esması ile o kişinin üzerine tecelli eder. Ne yazıktır ki insanlar dîni Kur’ân-ı Kerim’den değil de insanların eliyle yazdıkları kitaplardan öğrendikleri için, gerçeğin farkında değiller. “Kul ile Allah arasına kimse giremez.” diyen bu zavallılar, Allah ile kul arasında gerçek engelin ne olduğunu bilmiyorlar. Kul ile Allah arasında en büyük engel, insanın kendi nefsidir.