TEVBE - 32 (Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.
ZÂRİYÂT - 56 Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.
FURKÂN - 30 Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.
NİSÂ - 80 Kim Resûl'e itaat ederse, böylece andolsun ki Allah'a itaat etmiş olur. Ve kim yüz çevirirse, o taktirde Biz seni, onların üzerine muhafız olarak göndermedik.
ÂLİ İMRÂN - 81 Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
AHZÂB - 7 O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.
AHZÂB - 40 Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.
HACC - 52 Senden önce gönderdiğimiz (hiç)bir resûl ve nebî yoktur ki; (bir şey) temenni ettiği (dilediği) zaman şeytan, onun temenni ettiği şeye, (yalan) ilka etmemiş (ulaştırmamış) olsun. Fakat Allah, şeytanın ilka ettiği şeyi nesheder (kaldırır, yok eder). Sonra Allah, âyetlerini muhkem kılar (sağlamlaştırır). Ve Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir (ilim ve hikmet sahibidir).
ÂLİ İMRÂN - 179 Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.
CİNN - 26 O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz).
CİNN - 27 Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder ki,
FURKÂN - 27 Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.
ZUMER - 71 Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.
İSRÂ - 15 Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.
KASAS - 47 Ve eğer elleriyle takdim ettikleri (yaptıkları) sebebiyle onlara bir musîbet isabet ederse: "Rabbimiz keşke bize bir resûl gönderseydin böylece biz, Senin âyetlerine tâbî olur ve mü’minlerden olurduk." diyecek olmasalardı (seni Nebî-Resûl olarak göndermezdik).
ANKEBÛT - 23 Allah’ın âyetlerini ve O’na (Allah’a) mülâki olmayı (ruhlarını hayatta iken Allah’a ulaştırmayı) inkâr edenler; işte onlar, rahmetimden ümidi kestiler. Ve işte onlar ki; onlar için elîm azap vardır.
ZUMER - 65 Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: “Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” diye vahyolundu.
TEVBE - 33 Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.
BAKARA - 135 Ve dediler ki: “Yahudi veya hristiyan olun ki, hidayete eresiniz.” De ki: “Hayır. İbrâhîm’in dîni haniftir (hidayete ermiştir).” Ve o, müşriklerden olmadı.”
A'RÂF - 188 De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.”
ENFÂL - 17 Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.
FETİH - 10 Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
ZUMER - 18 Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
KEHF - 110 De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı) dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.”
FURKÂN - 27 Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.
FURKÂN - 28 Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.
FURKÂN - 29 Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.
FURKÂN - 30 Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.
“Mehdi (A.S), benim soyumdandır. Benim sünnetim üzere mücâdele verir; Benim vahiy üzere mücâdele verdiğim gibi.” buyuruyordu.
“Eş şeriati akvali, et tariki efali, elmarifeti ekvali el hakikati esrari: “Şeriat sözlerimdir, tarikat fiillerimdir, marifet tavırlarımdır, hakikat sırlarımdır.” (K: Acluni, Keşfu’l-hafa, 2/4.)
“Ben ancak bir insanım, size dîninizle ilgili bir şey emredersem onu alın. Kendi görüşüme göre bir şey emredersem (unutmayın ki) ben ancak bir insanım.” (K: Müslim, Fedail, 140.)
“Sizden sonra bir resûlümüz gelecek, sizdekini tasdik edecek.”
O Resûl:
● Musa (A.S) ve tâbiinlerinin yaşadığı 7 safha ve 4 teslimi Tevrat âyetleriyle,
● İsa (A.S) ve havarilerinin birlikte yaşadığı 7 safha ve 4 teslimi İncil âyetleriyle,
● Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’le sahâbenin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’ı (7 safha ve 4 teslimi) yine Kur’ân âyetleriyle tasdik edecektir.
Allahû Tealâ nasıl Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le şeriat kitaplarını tamamlamışsa nurunu da Mehdi (A.S)’la tamamlayacaktır.
Kur’ân-ı Kerim’in son şeriat kitabı olması ve Allah tarafından koruma altına alınması sebebiyle, Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra şeriatla görevli olarak ikinci bir nebînin gelmesi artık mümkün değildir. Ancak Allahû Tealâ’nın şeriat kitaplarını verdiği peygamberlerin olmadığı dönemde, o şeriat kitaplarındakini tasdik etmek üzere Allahû Tealâ âhir zamanda Asrın Müceddidini vazifeli kılmıştır. Hz. İsa gelmeden evvel Yahudiler 7 safha ve 4 teslimden uzaklaşıp Tevrat’ı unutmuşlardır. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz gelmeden evvel Hristiyanlar İncil’deki 7 safha ve 4 teslimi unutmuşlar ve dînde fırkalara ayrılmışlardır. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 1400 yıl sonra İslâm âlemi de dînde fırkalara ayrılmış 7 safha ve 4 teslimi unutmuştur.
Hâlbuki Hanif dîni yaratılış dînidir ve Allahû Tealâ bu sebeple herkesi hanif fıtratıyla yaratmıştır. Hanif fıtratındaki muhteva, tek Allah’a inanmak ve Allah’a teslim olmaktır. Zâriyât Suresinin 56. âyet-i kerimesine baktığımız zaman yaratılış hedefimizin Allah’a kul olmak olduğunu görürüz.
Allah’a kul olmak: 28 basamaklık bir İslâm merdiveninde yükselme ve yücelme basamakları içerisinde 7 safha 4 teslimle ruhumuzu, fizik vücudumuzu, nefsimizi ve irademizi Rabbimize teslim etmektir. Öyleyse âhir zamanda ulûl’azîm nebîlerinin kendisine yardım ettiği Resûl, hidayetle vazifeli olan Mehdi (A.S)’dır. O Resûl, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in: “Ümmetimin en hayırlısıdır.” diye buyurduğu, Hidayet Çağı’nın önderidir.
“Bizimle insanlar nasıl şirkten kurtuldularsa O’nunla da fitneden kurtulacaklardır.” hadîsinde beyan buyrulduğu üzere, insanların o en büyük fitneden kurtuluşu Mehdi (A.S) ile gerçekleşecektir. Onun döneminde insanlar dîni, insanların yazdığı el yazması kitaplardan öğrendikleri için Kur’ân rafa kaldırılmıştır. Kur’ân’ın tatbikattan kaldırıldığı bir dönem içinde bulunduğumuzu söyleyen Hidayet Çağı’ndaki Devrin İmamı’dır.
Âyet-i kerimede: “Ya Rabbim! Benim kavmim bu Kur’ân’dan ayrıldı. Bu Kur’ân’ı terk etti.” diye buyuran Resûl, Mehdi Resûl’dür. Allahû Tealâ insanları bu fitneden kurtarmak üzere resûlünü hidayetle vazifeli kılmıştır. Allahû Tealâ Resûl’ünü gönderdiğine göre, herkesin resûle itaat etmesi asıldır. Resûle itaat, Nisâ Suresinin 80. âyet-i kerimesinde beyan buyrulduğu gibi Allah’a itaattir.
Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde zikredilen Resûl’ün Peygamber Efendimiz (S.A.V) olduğunu ifade edenlere, Ahzâb Suresinin 7. âyet-i kerimesi cevap vermektedir. Bu âyette misak alınan Nebîler arasında Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in olduğunu Allahû Tealâ bizzat Kendisi beyan etmektedir.
O halde misak alınan nebîlerin arasında Peygamber Efendimiz (S.A.V) varsa ve kendisinden sonra gelen Resûl’ün şeriat sahibi bir resûl olmadığı kaydedilmişse, bu Resûl’ün Peygamber Efendimiz (S.A.V) olması mümkün değildir. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Son Nebî İmam’dır. Risâlet, Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’le sona ermemiştir. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’le sona eren Ahzâb Suresinin 40. âyet-i kerimesinde zikredilen nübüvvettir.
Nübüvvet ve risâlet birbirinden farklıdır. Hacc Suresinin 52. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ nübüvvetin ve risâletin birbirinden farklı olduğunu beyan etmektedir.
Her nebî Allah’ın resûlüdür ama her resûl nebî değildir. Bu gerçekten hareketle, Hacc Suresinin 52. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ hem resûlü hem nebîyi zikretmektedir. Hitam bulan nübüvvettir. Bu sebeple Resûlullah (S.A.V) Efendimiz Hatem’ul Enbiyâ’dır. Risâlet kıyâmet gününe kadar devam edecektir ve özellikle içinde bulunduğumuz hidayet çağında, her kavmin içerisinde o kavmin ana lisanıyla risâleti tebliğ eden velî resûller vardır. Bu resûllerin arasından Allahû Tealâ’nın Âli İmrân Suresinin 179. âyet-i kerimesine göre seçtiği vekâleten Devrin İmamı, Allah’ın Kendisine gaybı bildirdiği Resûl, tasarruf rızasının sahibidir.
Cinn Suresinin 26, 27. âyet-i kerimesinde ise yine aynı gerçek vurgulanmıştır.
Allah’tan başka gaybı bilen yoktur ama gaybı bilen Rabbimiz dilediği kuluna gaybı bildirir. Ve böylece Allah’ın gaybı kendisine bildirdiği kul da gaybı, Allah’ın bilişiyle bilir. İşte günümüzde Hidayet Çağı’nda Allah’ın bilişiyle gaybı bilen, bize söyleyen, her söylediği zamanı geldikçe mutlaka tahakkuk eden, Allah’ın Resûl’ü Mehdi (A.S)’dır. O, Allahû Tealâ’nın tasarrufundadır, Allah’ın kendisine yaptırdığını yapar. Yunus Emre ne diyordu? Diyordu ki: “O ne derse ben yaparım. Ben ne dersem O yapar.”
O halde bir takım el yazması kitaplardan dîn öğrenen günümüz profesörleri, dîni Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmedikleri için, sadece kendi zanlarına dayalı bir dîn tatbikatı içerisindedirler. Bu insanlar Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’den kaynaklanan hadîsleri de gerçek mânâsıyla bilmedikleri gibi, diğer âyetleri de kesinlikle bilmemektedirler. Allahû Tealâ bu gibi insanlara “Ümmî” diyor yani “Kitab’ı bilmeyenler.”
Kitab’ı bilmeyen bu insanlar Mehdi Resûl’e karşı cephe almışlardır. Allah’ın tasarrufunda olan Resûl, Kur’ân’da mevcut olan 7 safha 4 teslimden oluşan İslâm’ın, onlar tarafından bilinmediğini, âyetlere yakîn sahibi olmadıklarını onlara söylemiştir. Allah’ın Resûl’üne tuzak kuranlara, Rabbimiz de onların tuzağıyla tuzak kurarak cevap vermiş ve Duhân Suresinin 11, 12, 13 ve 14. âyetlerinde zikredilen Resûl’ün Devrin İmamı Mehdi (A.S) olduğunu bütün Türkiye halkına ispat etmiştir.
Dabbe’nin ortaya çıkması, günümüzde emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münkerin terk edildiği bir zamanı kesinlikle ifade etmektedir. İnsanlar dîni Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmediği için, 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlar hemen hemen yok gibidir. Emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münkeri yapanlar, 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlardır. Eğer 7 safha ve 4 teslim tatbikatta yoksa doğal olarak emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münkeri yapacak olan insanlar da yoktur. İşte böylesi bir zaman diliminde; Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanmadığı, Kur’ân’ın unutulduğu bir vakitte Allahû Tealâ Müslümanlarda bozulan bu dîn tatbikatını tekrar aslî yörüngesine oturtmak üzere Resûl’ünü hidayetle vazifeli kılmıştır. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’a yemin ederim ki ya ma’rûfla emreder, münkerden nehyedersiniz. Eğer böyle yapmazsanız Allah size mutlaka azap gönderir. O azabın kalkması için üzerinizden Allah’a dua edersiniz, Allahû Tealâ duanızı kabul etmez.”
O halde görüyoruz ki Kur’ân’ın insan hayatına tatbiki, insanların Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmelerinin olmazsa olmaz şartı emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker yapan, kısacası tebliğ yapan, Allah tarafından vazifeli olan hidayetçilerle mümkündür. Tebliğ yapan, Allah’a ulaşmaya davet etmeyen hiç kimse yoksa, elbette o insanların kendi zanlarıyla Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmeleri mümkün değildir. Şu anda İslâm’ın 5 şartının muhtevası içerisinde Allah’a ulaşmayı dilemek yoktur. Nefs tezkiyesinin yegâne vasıtası zikir yoktur. Geri kalan sadece fizik vücudun yerine getirmesi gereken bir takım vasıta emirler yani İslâm’ın 5 şartıdır. İşte Resûlullah (S.A.V) Efendimiz 14 asır evvelinden buna işaret buyurmuştur: “Lâkin bilmedikleri cihetle müşrik olurlar.” Şu anda İslâm’ın 5 şartını yerine getirip, Allah’a ulaşmayı dileğini yerine getirmeyen insanlar gizli şirkin içindedirler.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz bu kişiler için: “Müşrik olurlar, okumalarına ve ilimlerine bedel rızık alırlar. Dünyayı dîn karşılığında yerler. İşte bunlar kör deccâlin avanesidir.” buyurmaktadır. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvelinden bugünü haber vermiştir. Furkân Suresine baktığımız zaman cehenneme mahkûm olan zalimlerin, dünya hayatında karşılaştıkları Allah’ın Resûl’ü akıllarına geliyor ve diyorlar ki: “Keşke biz resûlle birlikte bir yol tutsaydık.”
O halde resûl gelmiş, onlara tebliğ yapmıştır. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 71. âyet-i kerimesinde bu konuyu ifade etmektedir.
Allahû Tealâ İsrâ Suresinin 15. âyet-i kerimesinde: “Ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ.” diye kanunu bildiriyorsa ve: “Resûl göndermedikçe azap etmeyiz.” diyorsa, o zaman kesinlikle bütün insanlara resûllerin gönderilmesi Allah tarafından haktır ve farzdır.
Bu âyet-i kerimedeki muhtevaya baktığımızda görüyoruz ki; Allahû Tealâ’nın etrafımızda bize isabet ettirdiği musîbetler boşuna değildir. Musîbetlerden murat, âyette de zikredildiği gibi, bizim Rabbimizden resûlü dilememizdir, resûl âyetleri tilâvet ettiği zaman işitmemizdir. Biz onu işittikten sonra kalben Allah’a ulaşmayı dilememizdir. Allahû Tealâ mesajları bu şekilde ifade etmektedir.
Allah’ın halifesi Mehdi Resûl, “Allah’a ulaşmayı dileyin.” tebliğini yıllardır yapmasına rağmen insanlar alışageldikleri geleneksel dîn tatbikatının üzerinden ayrılmak istemiyorlar ve diyorlar ki: “Ruh vücuttan çıkınca kişi ölür. İnsan ruhu ancak ölümle Allah’a ulaşır. İnsan ruhunun hayattayken Allah’a ulaşması yoktur.” Buna o kadar inanıyorlar ki; bu inanan insanlar elbette Allah’a ulaşmayı dilemezler. İşte o zaman da Ankebût Suresinin 23. âyet-i kerimesi hükümferma olur.
Bu âyet-i kerime gereğince Allah’ın rahmetinden ümit kesenler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Onlar cennetlik amel işlerler ama cehenneme gidecekler.” buyurmaktadır. İslâm’ın 5 şartı olan namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şehâdet getirmek cennetlik amallerdir. Bunları yaptıkları takdirde deracat kazanırlar ama ölüme kadar Allahû Tealâ onları bekletir. Allah’a ulaşmayı dilemedikleri takdirde, Zumer Suresinin 65. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi kişinin amelleri boşa gider.
İslâm âlemi için artık açık şirk söz konusu değildir. Fakat Resûlullah (S.A.V)’in “Ümmetim için en çok korktuğum şey gizli şirk.” buyurduğu gibi, onlar için gizli şirk söz konusudur. İşte hidayetin kaybolduğu, Kur’ân’ın tatbikattan kaldırıldığı bir dönemde Resûl’ünü hidayetle ve hak dînle gönderen Allah, mutlaka hidayeti ve hak dîni insanlara tebliğ edecektir.
Buradaki müşrikler, tebliğe muhatap olmalarına rağmen Allah’a ulaşmayı dilemeyip hevasına tâbî olan, gizli şirk içinde olanlardır. Hanif dîninin 3 özelliğinden bir tanesi Allah’ın tekliğidir. Açık ve gizli şirkten berî olmaktır. Ümmeti Muhammed için açık şirk kapısı kapalıdır. Kelime-i şehâdetle bu tahakkuk eder ama gizli şirk kapısının da kapanabilmesi, kalben Rabbimize ulaşabilmeyi dilememizle mümkündür. O zaman açık ve gizli şirkten berî olan bir insan ruhunu, fizik vücudunu, nefsini ve iradesini Allah’a teslim edebilir. Ruhumuzun Allah’a teslimini gerçekleştiren Allahû Tealâ’dır. Allah’ın bütün insanlardan istediği, açık şirkten ve gizli şirkten berî olmaktır. İşte babamız İbrâhîm’in hanif dînini yaşamak ancak bu şekilde mümkündür.
Açık şirkin söz konusu olmaması, Allah’ın Ümmeti Muhammed’e bir ikramıdır. Ama Rabbimizin bize farz kıldığı, gizli şirkten berî olmak kaydıyla yukarıya doğru tırmanabilmemizdir. İslâm merdiveninde yükselmek söz konusudur ve bu da ancak Allah’a ulaşmayı dilemekle mümkündür. Allah’a ulaşmayı dilediğimiz takdirde Allahû Tealâ güzelliklerini bizlere kavuşturacaktır.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz:
Bu hadîs-i şeriften Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünneti ile aldığı vahiy arasında yüzde yüz bir ilişki olduğu anlaşılmaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ruhunu, fizik bedenini nefsini, iradesini Allah’a teslim etmiş, 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayarak Allah’ın tasarrufuna girmiştir. O’nun sünneti, sahâbenin yaşadığı 7 safha ve 4 teslimden oluşan Kur’ân’daki İslam’dır.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Allah’ın tasarrufundadır; aklını da Allah’a teslim etmiştir. Allahû Tealâ A’râf Suresinin 188. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
Burada Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in iradesinin Allah’a teslim olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Aklın, Allah’a teslim olduğu Enfâl Suresinin 17. âyet-i kerimesinden anlaşılmaktadır.
Fizik beden aklın kumandasındadır. Fizik beden, aklın emri ile bir ameli yapar. Ama Allahû Tealâ burada Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e buyuruyor ki: “Onu sen atmadın, biz attık.”
O halde aklın da Allah’a teslim olduğu açıkça ortadadır. Allahû Tealâ Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
Enfâl-17 ve Fetih-10, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in Allah’ın tasarrufunda olduğunu kesin olarak göstermektedir. O, Allah Kendisine neyi söylettiriyorsa sadece onu söylüyordu. Bu da vahiydir. Cebrail (A.S)’ın kendisine 23 sene boyunca indirdiği, âyet âyet getirdiği kalbindeki Kur’ân-ı Kerim’i okuyordu. Bu sebeple Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ahsendir. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde bu konuyu açıklamaktadır.
Kur’ân-ı Kerim’de: “Ben bana vahyedilene uyarım.” ifadesi görülmektedir. Allahû Tealâ, Kehf Suresinin 110. âyet-i kerimesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V) için buyuruyor ki:
Peygamber Efendimiz (S.A.V), 23 sene boyunca vahiy üzere mücâdele vererek Kur’ân’daki İslâm’ı sahâbeye öğretmiştir.
Hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
Allahû Tealâ her konuda: “Dînde fırkalara ayrılmayın ve Allah’a şirk koşmayın.” buyurmaktadır. Şirk koşmamak, vahdet akidesini; fırkalara ayrılmamak da tevhidi ifade etmektedir. İşte bu standart içerisinde dînin tek şeriati Kur’ân, Allah’ın vahyidir. Bu şeriatin muhtevasında 7 safha ve 4 teslim vardır. Hanif dîninin bütün muhtevasını (7 safha ve 4 teslimi) kapsayan Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın koruması altındadır. 14 asır evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, vahiy üzere mücâdele vermiştir. Bu vahiy, Kur’ân-ı Kerim’dir. Hadîsler de Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in Kur’ân âyetlerinin açıklamasıdır ve tamamlayıcı bir dizayn ifade ederler. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsleri için şöyle buyurmaktadır: “Bir gün benim hadîslerim tartışma konusu olacak. Tartışma konusu olduğu günlerde Kur’ân-ı Kerim’e bakınız. Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir hadîsim olamaz.”
O halde hadîsler ile dîn öğretmeye çalışanlar evvelâ Kur’ân-ı Kerim’i bilmek durumundadırlar. Çünkü bir hadîsle dîn anlatabilmek mutlaka o hadîsin Kur’ân-ı Kerim’le karşılaştırılmasını, Kur’ân-ı Kerim’e uygunsa mutlaka onun devreye konulmasını gerektirmektedir. Eğer Kur’ân-ı Kerim’e aykırıysa, uygunluk sağlanmıyorsa o hadîsin kesinlikle devre dışı olması lâzımdır. İşte Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz vahiy üzere bir mücâdele gerçekleştirmiş, 14 asır evvel sahâbeyle birlikte Kur’ân’daki 7 safha 4 teslimden oluşan İslâm’ı yaşamıştır.
O halde görüyoruz ki Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in hadîs-i şerifindeki vahiy, Kur’ân-ı Kerim’dir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünneti de Kur’ân-ı Kerim’in tatbikata geçirilmiş halidir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
14 asır evvel sahâbenin hepsi, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamışlardır. İslâm’ın yaşanmadığı bu dönemde de devrin imamı, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünneti üzere mücâdele vermektedir. Tekrar insanları Allah’a ulaşmayı dilemeye, mürşide tâbî olmaya, ruhu, fizik bedeni, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeye davet etmektedir. Devrin İmamı Mehdi (A.S): “Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayın.” demektedir.
Ne yazık ki günümüzde birçok kişi sanki Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetini, Kur’ân-ı Kerim’in dışında başka bir şeymiş gibi düşünmektedir. 14 asır evvel bir tek kaynak olan Kur’ân-ı Kerim vardı. Bir tek olan Kur’ân-ı Kerim Allah’ın koruması altında olduğuna göre tekrar ezelî ve ebedî olan Babamız Hz. İbrâhîm’in Hanif dînini, o yegâne dîni yaşamak isteyen insanların, Evlâd-ı Resûl olan Mehdi (A.S)’a kulak vermeleri gerekmektedir. 14 asır evvel sahâbe nasıl asr-ı saadeti yaşadıysa günümüz insanı da Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamak suretiyle ikinci asr-ı saadeti yaşayacaktır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de sahâbeye “sabikûn-el evvelîn,” Hidayet Çağı’nın önderi Mehdi (A.S)’ın tâbiînlerine de “sabikûn-el ahirîn” demektedir. Sabikûn-el evvelîn de sabikûn-el ahirîn de Kur’ân’daki İslâm’ı yaşanlardır.
Sünnet, Kur’ân’da vahiyle sabit olan 7 safha ve 4 teslimdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in vahiy üzere mücâdele verdiği gibi Mehdi (A.S) da O’nun sünnetine uyarak vahiy üzere mücâdele vermektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir başka hadîs-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır: “Bir zaman gelecek ki Kur’ân-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olacaktır.”
İşte Mehdi (A.S), hadîste bildirildiği gibi Kur’ân-ı Kerim’in tatbikatta olmadığı (yaşanmadığı) bu dönemde Kur’ân âyetleri olan vahiyle vahiy üzere mücâdele vermektedir. İnsanlar Kur’ân-ı Kerim’i terk ettikleri için hadîste ifade edildiği gibi Kur’ân-ı Kerim bir vadide, insanlarsa başka bir vadidedir.
Kur’ân-ı Kerim’in yaşanmadığını söyleyen içinde bulunduğumuz Hidayet Çağı’nın önderi, Devrin İmamı’dır. Allahû Tealâ Furkân Suresinde bu konuyu ifade etmektedir.
Bu âyet-i kerimelerden de anlaşıldığı üzere, günümüzde Kur’ân-ı Kerim terk edilmiştir. Devrin imamı 14 asır evvel sahâbenin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanmadığını insanlara açıklamaktadır.
Allahû Tealâ Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Duhân-10’da emrediyor, diyor ki: “Semânın apaçık bir dumanla kapladığı günleri kalp gözüyle gözetle.” Peygamber Efendimiz 14 asır evvel kalp gözüyle bugünleri gözetliyor ve buyuruyor ki: “Bu zamanlar, ilmin insanlardan kapıp kaçırıldığı anlardır.”
Sahâbeden bir tanesi soruyor: “Ey Allah’ın Resûl’ü, biz kesinlikle Kur’ân-ı Kerim’i okuyacağız, çocuklarımıza okutacağız, kadınlarımıza okutacağız ve biz Kur’ân-ı Kerim üzerine muhafız olacağız.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) gülümseyerek cevap veriyor: “Ey Lebid, ben seni fakihlerden sanıyordum. Şu anda şu Nasranî ve Yahudilerin elindeki Tevrat ve İncil’e bak! Ellerinde Tevrat ve İncil var ama uygulamadıkları için onların ne işine yarıyor?”
İşte günümüzde de bu standart yaşanmaktadır. Semânın apaçık bir dumanla kaplandığı şu günlerde, Kur’ân-ı Kerim insanların elinde ama onlar Kur’ân-ı Kerim’i yaşamıyorlar. Oysaki Allahû Tealâ Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamak üzere hidayet çağının önderi vekâleten devrin imamını göndermiştir.