Duhân Fitnesi
Duman anlamına gelen Duhân fitnesi, dînde fırkalara ayrılmaktan kaynaklanan fitnenin her tarafı sarmasıdır. İşte Deccâl fitnesi ve Duhân fitnesinin olduğu dönemde Dabbet’ül Arz da çıkacaktır.
DUHÂN - 10 Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.
DUHÂN - 11 (O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.
DUHÂN - 12 Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.
DUHÂN - 13 Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.
DUHÂN - 14 Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.
DUHÂN - 15 Muhakkak ki Biz, azabı biraz kaldırsak (bile), şüphesiz ki siz (şirke) dönecek olanlarsınız.
Dabbet’ül Arz ile ilgili âyet-i kerime şöyledir:
NEML - 82 Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.
İnsanların âyetlere yakîn sahibi olmaması, Allah’a ulaşma dileğinin dîn tatbikatından kaldırılması sebebiyledir. Evet, dîn tatbikatında, İslâm’ın 5 şartının muhtevası içerisinde Allah’a ulaşmayı dilemek yoktur. Dilemek olmayınca geri kalan safhaların hiçbirisinin olması mümkün değildir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Dabbet’ül Arz hakkında: “Çıkacak olan kıyâmet alâmetlerinden ilki Güneş’in batıdan doğmasıyla bir kuşluk vakti dabbenin insanlara karşı zuhurudur. Bu iki alâmetten biri arkadaşından evvel olur. Akabinde diğeri onu mutlaka takip eder, zahire gelir.” buyurmaktadır.
Hadîs, Güneş’in batıdan doğmasıyla Dabbet’ül Arz’ın birbiriyle ilişki içerisinde olduğunu beyan etmektedir. Kur’ân’da dabbenin geçtiği âyet-i kerime olan Neml Suresinin 82. âyet-i kerimesinde: “Söz vuku bulunca.” cümlesindeki bu çağ, hidayet çağı mânâsına gelmektedir. Hidayet çağında vukû bulan Duhân fitnesine işaret edilmektedir.
Âyette “dabbe” kelimesi ile neyin kastedildiğini Kur’ân’ın diğer âyetlerine baktığımız zaman anlamak mümkündür. “Kavl; söz, kitap” gibi farklı mânâlara geldiği gibi, en çoğunlukla bu mânâda kullanılmaktadır. Bakara Suresinin 263. âyet-i kerimesinde “söz” anlamında kullanılan kavl, Neml Suresinin 48. âyet-i kerimesinde “kitap” anlamında, Secde Suresinin 13. âyet-i kerimesinde “azap” mânâsında kullanılmıştır. Bunları yan yana getirdiğimiz zaman günümüz hidayet çağına işaret edildiği net olarak anlaşılmaktadır.
BAKARA - 263 Güzel bir söz ve mağfiret (bağışlayıp iyi davranma), arkasından eza gelen (başa kakılan) bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Gani’dir, Halîm’dir.
NEML - 82 Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.
SECDE - 13 Ve eğer dileseydik, bütün nefslere kendi hidayetlerini elbette verirdik (herkesi hidayete erdirirdik). Fakat Benim: "Mutlaka cehennemi, tamamen cinlerden ve insanlardan dolduracağım." sözü(m) hak oldu.
Günümüzde Devrin İmamı’nın, tebliğe başladığı zamandan bugüne kadar olan öğretilerinde tebliğe ilgisiz kalanlar, tebliği yalanlayanlar ve tebliğe karşı çıkanlar olmak üzere üç grup insan söz konusudur. Bunun yanında dördüncü grup ise tebliğe muhatap olduktan sonra Allah’a ulaşmayı dileyip 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlardır.
İşte Dabbet’ül Arz’dan insanlara, Allah’ın âyetlerine yakîn sahibi olmadığını söyleyen Hidayet Çağı’nın Önderi, Devrin İmamı Mehdi Resûl’dür. Dabbe hakkındaki bu bilgiler, uydudan yayın yapan bir kanalı bir bütün olarak bizlere ifade etmektedir. Neml Suresindeki “dabbe” kelimesi hafif yürüyen, debelenen olarak açıklanıp, hareketli, canlı bir varlık mânâsına gelmektedir. Ayrıca yerden yukarıya yükseltilmiş, çıkartılmış sesli bir cihaz mânâsına da gelmektedir. Etrafa belli mesajları yayan bu konuşmalar, tüm insanlığa yönelik olan bir mesajı ifade etmektedir.
Bütün bunları birleştirdiğimiz an dabbe, günümüz teknolojisinin bir ürünü olan, uydudan yayın yapan televizyon olarak karşımıza çıkmaktadır. Televizyon, hareketli görüntüleri frekansları belli bir bilgi akışı içerisinde sağlayan teknik bir cihazdır. Âhir zaman işaretlerinden olan, yerden mamur olan bu dabbe insanlarla konuşmaktadır. Bu televizyonda Allah’ın Resûl’ü konuşarak tüm insanlığa seslenmektedir. Çünkü O, sadece kendi kavminin resûlü değil, bütün insanlığa Allah tarafından gönderilen, vazifeli kılınan hidayetçidir ve şu anda her ülkede o ülkenin lisanıyla konuşan bir televizyon mutlaka vardır. Dolayısıyla Efendimiz’in sözlerinin insanlara ulaştırılması âyet-i kerimeyle birebir örtüşmektedir.
Hz. Ali’den nakledilen bir hadîs-i şerifte: “Kuyruğu olan bir dabbe değil, sakalı olan bir dabbedir.” diyerek bir erkek olduğuna işaret edilmiştir. Hz. Ali ve Ebul Hüveyr (R.A)’dan kaynaklanan hadîs-i şerif ise şöyledir: “Hz. Musa’nın asası ve Hz. Süleyman’nın mührüyle çıkacak, Hz. Süleyman’ın mührüyle müminlerin yüzünü ağartacak, Hz. Musa’nın âsasıyla da kâfirlerin burnunu kıracaktır.”
Hz. Musa’nın âsası ile Hz. İsa geldiği zaman Deccâl’in ortadan kaldırılacağını ifade etmiştik. İşte o kâfirlerin burnunun kırılması, onların kökünün kazınmasıyla gerçekleşir. Dabbet’ül Arz’la birlikte olan Güneş’in batıdan doğması Devrin İmamı’nın bu uydudan tebliğ yapmasına işaret etmektedir. Böylece Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in buyurduğu “Güneş’in batıdan doğmasıyla.” sözü tahakkuk etmiştir. Öyleyse bütün bu işaretleri yan yana getirdiğimiz zaman karşımıza 14. asır çıkmaktadır. Devrin İmamı Mehdi Resûl’ün (Hidayet Çağı’nın Önderi) içinde bulunduğumuz hidayet çağındaki görevi: Dînlerin birleştirilmesi, İslâm birliğinin kurulması, Kur’ân ahlâkının bütün dünya insanına ulaştırılmasıdır. Allahû Tealâ bu görevlerin hepsini günümüzde Devrin İmamı’na vermiştir. İslâm Âlemi’nin beklediği Mehdi (A.S), Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in müjdelediği Devrin Ahmedi’dir.
Hz. İsa ile birlikte dînleri birleştirecek olan Resûl, Allah’ın emriyle, Allah’ın tasarrufunda tebliğ yapmaktadır. İnsanlara bildirdiği, Kur’ân’da unutulan Allahû Tealâ’nın hakikatleridir.
Ulûl’Azm nebîlerin yardım ettiği resûl, Peygamber Efendimiz (S.A.V) değildir.
Biliyorsunuz ki Kur’ân-ı Kerim, evvelin de kitabıdır, âhirin de kitabıdır, ânın da kitabıdır. Nübüvvet Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’le son bulmuştur. Ulûl’azm nebîlerinin âhir zamanda geldiği zaman kendisine yardım edilmesini istediği ve buna dair Allahû Tealâ’nın kendilerinden misak aldığı muhtevayı Rabbimiz, Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde ifade etmektedir.
ÂLİ İMRÂN - 81 Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.