Yedinci safha takva: İradenin Allah’a teslimi.
Allahû Tealâ 7. safhadaki takvanın sahibi olabilmek için iradenin de Allah’a teslim edilmesi gerektiğini Âli İmrân Suresinin 76. âyet-i kerimesinde ifade etmektedir.
ÂLİ İMRÂN - 76 Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) ahdini yerine getirir ve takva sahibi olursa, o taktirde muhakkak ki Allah, takva sahiplerini sever.
Kim ahdine vefa eder ve takva sahibi olursa o, Allah’ın bir sevgilisidir. İradesini de Allah’a teslim etmiştir ve serbest irade sahibi insanlar için Allahû Tealâ’nın kesbî olarak ulaştırmak istediği son hedefi burasıdır. Allahû Tealâ bunu herkese farz kılmıştır.
ÂLİ İMRÂN - 102 Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!
Allahû Tealâ burada: “Teslim olmadan evvel ölmeyin.” buyurduğuna göre irademizi de Allah’a teslim edip 7 safha takvanın sahibi olmamızı emretmektedir. Bu 7 safha takva elbette bizi her türlü sıkıntıdan ve zarardan kurtaracaktır. Allah’ın bu güzelliğine kişinin ulaşabilmesi, yine o kişinin kendisine düşeni yapıp daimî zikre ulaşmasına bağlıdır. Dolayısıyla bizler için en öncelikli hedef daimî zikre ulaşmak, nefsimizi Allah’a teslim etmek ve Allah’ın bir dostu olmaktır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allahû Tealâ’dan naklen diyor ki:
“Allahû Tealâ şöyle buyurdu: ‘Yaklaşanlar, kendilerine farz kıldığım ibadetlerin edasında olduğu kadar hiçbir şeyde Bana yaklaşamazlar. Gerçekten bir kul Bana nafilelerle de yaklaşır. Böylece Bana yaklaşanı severim. Sevince de kulağı olurum, dili olurum. Öyle ki kulum Benimle işitir, Benimle görür, Benimle konuşur, Benimle tutar, Benimle yürür.’” (K: Buhârî, Rikak 38; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042; Ramuz 330.)
Bu hadîs-i şerif de doğrudan doğruya tasarrufu anlatmaktadır. Her devirde Allah’ın tasarrufunda olan devrin imamı vardır. Nebîlerin yaşadığı zamanlarda Allah’ın tasarrufunda olan devrin imamı, Allah’ın peygamberleridir. Nebîlerin olmadığı fetret dönemlerinde kavim resûlleri arasından Allahû Tealâ’nın seçip, vekâleten devrin imamı olarak tayin ettiği resûller vardır. Günümüzde de vekâleten devrin imamı Mehdi Resûl’dür. Mehdi Resûl’den evvel 13. asrın müceddidi Saidi Nursî Hazretleri vardı. Ondan evvel de Halid-i Bağdadî Hazretleri vardı. Silsileyi meratipte, her dönemde her 100 yılda Allahû Tealâ’nın dîni ikame etmek üzere hidayetle vazifeli kıldığı bir devrin imamı mutlaka vardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) Mehdi idi ve Asâleten Devrin İmamı’ydı.
Allahû Tealâ Enbiyâ Suresinin 73. âyet-i kerimesinde asâleten devrin imamlarını anlatmaktadır:
ENBİYÂ - 73 Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.
Allahû Tealâ Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde de şöyle buyurmaktadır:
SECDE - 24 Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Öyleyse günümüzde de devrin imamı vardır. Allah’ın hanif dînini yaşamak isteyen herkesin mutlaka devrin imamına ârif olması gerekmektedir. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Size ruh verenler gelecek. Onları arayın bulun. Kim zamanın imamına ârif olmazsa o cahiliyye standartlarıyla ölür.” buyurmaktadır.
Devrin imamına ârif olmak için kişiye düşen, mutlaka ve mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemektir. Çünkü devrin imamı hidayete erdirendir. Hidayet, insan ruhunun dünya hayatında Allah’a ulaşmasıdır. Kişi mürşidine tâbî olduğu takdirde, Allahû Tealâ devrin imamının ruhunu bir nimet olarak o kişinin başının üzerine ulaştıracaktır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Bu ümmet içerisinde kırk kişi İbrâhîm meşrebi üzerinde, yedi kişi Musa meşrebi üzerinde, üç kişi İsa meşrebi üzerinde, bir kişi de Muhammed meşrebi üzerinde bulunur. Bunlar mertebelerine göre insanların efendisidir.” (K: Müsned, c.5, s.322; Keşfül hafa, c.1, s.23, h.35.)
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîsinde de:“Her devirde beni temsil eden bir kişi vardır.” buyurmaktadır. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i temsil eden bir kişi, O’nun bütün mirasını devralan, vekâleten devrin imamıdır.
Bu iki hadîs-i şerifte de her devirde tasarruf rızasının sahibi olan devrin imamına işaret edilmektedir.
Şu anda vekâleten Devrin İmamı olan Allah’ın Resûl’ü Mehdi (A.S)’a itaat eden Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e itaat etmiş gibidir. İtaat etmeyen de O’na âsi olmuş gibidir. Yani bu dönemde Mehdi (A.S)’a karşı çıkanlar, 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e karşı çıkanlarla aynı kategoride mütâlaa edilir. Ama bugün O’nunla birlikte dînî hayatı yaşayan, en üst seviyede tatbik eden kişi Ebû Bekir Sıddık (R.A) gibidir. O halde her halükârda bizler mutlak surette Resûlullah’ı temsilen bir kişi olan devrin imamına ârif olmalıyız, onu bulmalıyız.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) iki ayrı hadîste: “Devrin imamına ârif olmayan kişi cahiliyye standartlarıyla ölür.” ve “Her asırda dîni ikame edecek bir kişi mutlaka Allah beas eder.” buyurmaktadır. Her asırda dîni ikame etmek üzere beas edilen kişi vekâleten devrin imamıdır. O Allah’tan aldığı öğretiyi insanlara ulaştırmaktadır; Allah’ın söylediğini söyleyen, yaptırdığını yapan, Allah’ın tasarrufunda olan kişidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Allah’a yemin ederim ki, Allah bu dîni mutlaka tamamlayacaktır.” (K: Buharî, Menakıb, 25, Menakıbu’l-Ensar, 29, İkrah, 1; Ebû Dâvud, Cihad, 107.)
O halde görüyoruz ki Allahû Tealâ nurunu içinde bulunduğumuz ahir zamanda Devrin İmamı Mehdi (A.S) ile tamamlayacaktır.
Allah ile işiten, konuşan, tutan, yürüyen kişi devrin imamıdır.
Her dönemde devrin imamı Allah’ın tasarrufundadır demiştik. Hakk aşığı Yunus Emre’nin: “O ne derse ben yaparım. Ama ben ne dersem O yapar.” sözü de tasarrufu ifade etmektedir. Kendisi tasarrufta olduğu için Allah ne derse Yunus onu yapmaktadır. Zaten Allah’ın söylettirdiğini söylediği için Yunus ne derse Allah da onu yapmaktadır.
Günümüzde de Mehdi (A.S), Vekâleten Devrin İmamı olması hasebiyle Allah’ın tasarrufundadır. Hadîs-i şerifte geçen “Benimle işitir, Benimle görür, Benimle konuşur, Benimle tutar, benimle yürür.” sözleri, A’dan Z’ye kadar tasarrufu anlatmaktadır.
Allahû Tealâ A’râf Suresinin 188. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
A'RÂF - 188 De ki: “Allah’ın dilemesi hariç, ben kendime fayda veya zarar verecek güce malik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim, hayrı mutlaka çoğaltırdım, bana bir kötülük dokunmazdı. Ben ancak mü’min olan kavim için bir nezir (uyaran) ve müjdeleyiciyim.”
Âyet-i kerimede geçen ifadelerden tasarrufta olan devrin imamının serbest iradesinin olmadığı; Allah’ın İlâhi İradesi ile hareket ettiği net olarak anlaşılmaktadır. O, Allah’ın İlâhi İradesi ile hareket ettiğine göre Allah’ın tasarrufundadır. Gerçekten gaybı bilen Allah’tır. Ama Allahû Tealâ gaybı dilediğine bildirir. Nasıl bildirir? Allahû Tealâ, seçtiği resûllerden bir tanesine dilediği gaybı bildirdiğini beyan etmektedir.
ÂLİ İMRÂN - 179 Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.
CİNN - 26 O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz).
CİNN - 27 Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder ki,
Kimse gaybı bilmez ama Allahû Teala gaybı dilediği kullarına bildirir ki; o dilediği kul tasarrufuna aldığı kuldur. O zaman bu âyet-i kerimeler de net olarak hadîs-i şerifle örtüşmektedir. Dileme ve irade açısından tasarrufu anlatmaktadırlar. Tasarruftan bahseden bir başka âyet-i kerime de Enfâl Suresinin 17. âyet-i kerimesidir.
ENFÂL - 17 Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.
Burada Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir avuç kumu yerden alıp düşmanın üzerine attığı zaman Allahû Tealâ: “Onu sen atmadın, Biz attık.” demektedir. Bu atılmanın bir ahsen belâ olduğu da net olarak ifade edilmektedir. Burada tasarrufta olan devrin imamı imtihan vesilesidir. Tasarrufta olan devrin imamı, 7 safha 4 teslimi gerçekleştirmiştir. Yetmez, Allahû Tealâ onu risâletle vazifeli kılmıştır. Sonra da risâletle vazifeli kıldığı resûller arasından, onu tasarruf rızasının sahibi olarak Kendine seçmiştir.
Öyleyse dikkat edin, tasarrufta olan devrin imamı bizim için bir imtihansa o ahsen bir imtihan, ahsen bir belâdır. Çünkü devrin imamının kendisi zaten ahsendir.
Allahû Tealâ Zumer-18’de sahâbeyi tarif ederken şöyle buyurmaktadır:
ZUMER - 18 Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).
14 asır evvel ahsen söz, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in sözüydü. Çünkü O, Allah’ın kendisine söylettirdiğini söylüyordu. Günümüzde ise ahsen söz, âlemler için hidayetçi olarak tayin edilen, vekâleten Devrin İmamı, Mehdi (A.S)’ın sözüdür. Çünkü O, Allah’ın kendisine söylettirdiğini söyler. Yani ahsen söz, Allah’ın sözüdür. Allahû Tealâ imtihanını bir vasıtayla (tasarrufta olan vekâleten devrin imamı ile) gerçekleştirmektedir.
Fitneyi oluşturan insanlar, Allah’ın Resûl’ü hakkında ulu orta, ileri geri konuşan kişilerdir. Fitnenin üreticileri onlardır. Oysa Allahû Tealâ’nın Kendisine teslim aldığı, risâletle vazifeli kıldığı, tasarrufuna aldığı devrin imamı kendisinden bir söz söyleyemez. Kendisine ne zarar ne de fayda verebilir. Hiçbir şey yapamaz. Sadece Allahû Tealâ’nın söylediğini söyleyen, yaptırdığını yapan Allah’ın tasarrufunda olan birisidir. Allah’ın tasarrufunda olması hasebiyle o ahsendir ve ahsen belâyı oluşturur.
NİSÂ - 80 Kim Resûl'e itaat ederse, böylece andolsun ki Allah'a itaat etmiş olur. Ve kim yüz çevirirse, o taktirde Biz seni, onların üzerine muhafız olarak göndermedik.
Âyet-i kerimede ifade edilen resûl, Allah’ın tasarrufuna aldığı resûldür. Her devirde vekâleten devrin imamı, Allah’ın tasarrufunda olan resûldür. Kim resûle itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. Çünkü o Allah’ın kendisine söylettiğini söylediği için o söze uyarak itaat eden, Allah’a itaat etmiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Kıyâmet günü Allahû Teâlâ şöyle buyurur: Celâlim hakkı için Bana itaat maksadıyla birbirlerini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bugün, onları gölgemde gölgelendireceğim, onları muhâfaza edeceğim.” (K: Müslim, Birr, 37.)
Bugün de Allah’a itaat edenler, Allah’a ulaşmayı dileyerek resûle itaat edenlerdir. Resûl’ün emrine uyup zikrini günbegün arttırarak 7 safha 4 teslimi yaşama gayretinde olanlardır. Nasıl 14 asır evvel sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile bir asr-ı saadeti yaşamışlarsa günümüzde de Mehdi (A.S)’la birlikte bir asr-ı saadet devri olacaktır ve bütün insanlar Kur’ân ahlâkını Mehdi (A.S)’dan öğreneceklerdir. İslâm Birliği, Mehdi (A.S) ve Hz. İsa (A.S)’ın birlikte dînleri birleştirmesiyle gerçekleşecektir. O zaman insanlar tek dîn olan, Allah’ın dînini idrak edeceklerdir. Herkesin Allah’a ulaşmayı dilemesi 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını kazanmalarını sağlayacaktır. İşte bu şartlarda bir asr-ı saadet gerçekleşecektir. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Nimeti şükür ile bağlayınız. Şükretmezseniz nimet elden gider.” buyurmaktadır. Nasıl şükredeceğimiz Bakara-152’de tarif edilmektedir.
BAKARA - 152 Öyle ise Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim. Ve Bana şükredin ve Beni inkâr etmeyin.
Şükre giden yol zikirden geçmektedir. Sürekli zikrimizi arttırmamız gerekmektedir. Fıska düşenler birden o noktaya gelmezler. Fısktan evvel yavaş yavaş zikir azalması gerçekleşir. Zikir azalması, yozlaşmaya, yozlaşma hizmetteki tembelliğe ve en sonunda fitnenin elebaşı olma noktasına götürmektedir. Bu süreci iblis yavaş yavaş kişi fark etmeden gerçekleştirir.
Allahû Tealâ Cinn Suresinin 21. âyet-i kerimesinde de tasarruftan bahsetmektedir:
CİNN - 21 De ki: “Muhakkak ki ben, size bir zarar verme ve sizi irşad etme gücüne malik (sahip) değilim.”
Devrin imamı Allahû Tealâ’nın kendisine söylediğini söyleyen, yaptırdığını yapan olması hasebiyle, kimseye zarar verici olamaz. İrşad etme gücüne de sahip değildir. Elbette o, Allah’ın irşad etmesi ile irşad eder. Allahû Tealâ, Kasas-56’da Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e şöyle buyurmaktadır:
KASAS - 56 Muhakkak ki sen, sevdiğin kişiyi hidayete erdiremezsin (onun ruhunu Allah’a ulaştıramazsın). Fakat Allah, dilediğini hidayete erdirir. Ve O, muhtedileri (hidayete erenleri) daha iyi bilir.
Resûl, Allah’tan aldığı emre uygun olarak hidayeti tebliğ eder. Serbest iradenin sahibi olan insan, kalben Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde Allahû Tealâ Şurâ-13’te verdiği söz gereğince o kişiyi Kendisine mutlaka ulaştırır.
ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
Bir insan Peygamberin en sevdiği dahi olsa kalben Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allah o kişinin kalbinde o talebi görmediği sürece hiçbir zaman ona furkanları vermeyecektir. Furkanların sahibi olmayan bir insan Allah’a göre sağır, dilsiz ve kördür. Sağır, dilsiz ve kör olan bir kişinin Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmesi zaten mümkün değildir. Bu şartlarda sahip olduğu ilmi de yaşayamaz ve sahip olduğu ilim faydasız ilimdir.
O halde önümüzdeki örnek her daim devrin imamıdır. İrşad kademesinin en üzerinde, en üstünde olandır ve Allah’ın en sevdiği kuldur. Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifinde: “Kim zamanın imamına ârif olmazsa o cahiliyye standartlarında ölür.” buyurmaktadır. Zamanın imamı her devirde dîni ikame edecek olan kişidir. 14 asır evvel zamanın imamı Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di. Bu nedenle Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i tasarrufta olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e açıklıyordu.
Kıyâme Suresi 16, 17, 18, 19. âyetlerine bakıldığında net olarak bu durum görülmektedir.
KIYÂME - 16 O’na (Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemeye), acele ederek, O’nunla (Cebrail (A.S) ile beraber) dilini hareket ettirme.
KIYÂME - 17 Muhakkak ki O’nun toplanması ve okunması Bize aittir.
KIYÂME - 18 Öyleyse O’nu okuduğumuz zaman, artık O’nun (Kur’ân’ın) okunuşuna tâbî ol.
KIYÂME - 19 Sonra O’nun beyanı (açıklanması) muhakkak ki Bize aittir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsleri Kur’ân âyetleri ışığında incelendiği zaman âyetlerle %100 örtüştüğü görülmektedir. Günümüz geleneksel dîn tatbikatında Allah’a ulaşma dileği olmadığı için tâbiiyet de yoktur. Doğal olarak sonraki safhaların hiçbirisi de yoktur. İslâm’ın 5 şartını yerine getirerek kendini Sıratı Mustakîm’de zannedenler ne yazık ki aldanmaktadırlar. Bu aldanıştan, bu şeytanî tuzaktan, bid’atlerden oluşan dîn tatbikatından kurtulmak hidayetle gönderilen resûlün tebliğini kabul edip davetine icabet ederek, Allah’a ulaşmayı dileyerek mümkündür. O zaman kişi Allah’ın hakikatleri ile Allah’ın dînini yaşayabilir. Allah’ın en çok sevdiği ile birlikte olmak bir mazhariyettir, bir şereftir, bir güzelliktir, bir mutluluktur, bir huzurdur.