Risâlet kıyâmet gününe kadar devam edecektir.

Allahû Tealâ, Nahl-36’da her kavimde velî resûllerini vazifeli kıldığını ifade etmektedir.

NAHL - 36 Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Allahû Tealâ İbrâhîm-4’te her kavimde o kavmin ana lisanıyla konuşan, Allah’ın âyetlerini tilâvet eden mutlaka bir resûlü olduğunu belirtmektedir.

İBRÂHÎM - 4 Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir.

Nübüvvetin Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile sona erdiği Ahzâb-40’da kesin olarak ifade edildiğine göre, Nahl-36 ve İbrâhîm-4’te işaret edilen resûller velî resûllerdir. Her zaman parçasında nebîler yoktur. Nebîler arasında fetret dönemleri vardır. İsa (A.S) ile Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz arasında geçen 600 yıllık dönemde bir nebî resûlden bahsetmek mümkün değildir. Ama bu süre içerisinde de havarilerin risâletle vazifeli olduğunu Allahû Tealâ Yâsîn Suresinin 13, 14, 15, 16, 17, 20 ve 21. âyetlerinde zikretmektedir.

YÂSÎN - 13 Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti.

YÂSÎN - 14 Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: "Muhakkak ki biz, size gönderilmiş resûlleriz." dediler.

YÂSÎN - 15 Dediler ki: "Siz, bizim gibi beşerden başka bir şey değilsiniz. Ve Rahmân bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."

YÂSÎN - 16 (Resûller) dediler ki: "Bizim, gerçekten size gönderilmiş resûller olduğumuzu Rabbimiz biliyor."

YÂSÎN - 17 Ve bizim üzerimizde açıkça tebliğden (bildirmekten) başka bir şey (sorumluluk) yoktur.

YÂSÎN - 20 Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!" dedi.

YÂSÎN - 21 (Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve onlar, mehdilerdir (hidayete ermiş ve hidayete erdirenlerdir).

Şu anda da her kavmin içerisinde tıpkı havariler gibi kesinlikle bu görevi yerine getiren Allah’ın velî resûlleri vardır. Bakara Suresinin 87. ve Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimelerinde de her zaman diliminde birbiri ardınca, arkası kesilmeksizin resûllerin geldiğine dair işaret verilmektedir.

BAKARA - 87 Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.

MU'MİNÛN - 44 Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

Bütün bu âyetlerin ışığında Ümmet-i Muhammed’in içerisinde Allah tarafından risâletle vazifeli kılınan velîler olduğu neticesine ulaşılmaktadır.

Kasas-68’de ise risâletin yaradılıştan seçildiği ifade edilmektedir.

KASAS - 68 Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.

Demek ki risâletle vazifeli olan her velî resûl yaratılıştan seçilmektedir. Yani Allahû Tealâ 7 safha ve 4 teslimi onlar için vehbî standartlarda gerçekleştirecektir. Velâyet kesbîdir ama velâyetin ötesinde bir de vehbî olan risâlet vardır. Allah dilediğini yaratır ve resûl olarak seçer. Resûllerin seçimi yaratılıştan gerçekleşir; onlar için irade ve serbestlik söz konusu değildir. Allahû Tealâ risâletle vazifeli kıldığı resûlüne hanif dîninin muhtevası olan, 7 safha ve 4 teslimi, vehbî standartlar altında yaşattırır. Risâletle vazifeli kişi kendi kesbî gayreti ile daimî zikre, irşada ulaşmamış; kendi gayreti ile irşada memur ve mezun kılınmamıştır. Hepsini vehbî olarak Allah ona yaşattırır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Benden sonra Nebîler gelmeyecek. Nübüvvet Benimle sona ermiştir ama Benden sonra halifeler, imamlar gelecek. Onlara itaat eden Bana itaat etmiştir. Onlara âsi olan Bana âsi olmuştur.” (K: Sahih Buhari 9. cilt 1409. hadîs.)

Benzer bir hadîsinde de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Şu muhakkaktır ki Benden sonra peygamber yoktur. Ama halîfeler gelecek, hem de çok olacaklardır.” Ashâb: “O durumda bize ne emredersin?” diye sordular. “Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız bey’ati tutun. Onlara haklarını verin. Çünkü Allah, halka gözetmelerini istediği şeyden soracaktır.” (K. Buhârî, Enbiyâ 5; Müslim, İmâre 44, hadîs no: 1842; İbn Mâce, Cihad 42, hadîs no: 2871; Ahmed bin Hanbel, 2/97.)

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde, kıyâmet günü bütün insanları imamları ile çağıracağını ifade etmektedir.

İSRÂ - 71 O gün bütün insanları, (Allah’ın tayin ettiği) imamları ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz).

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) de 14 asır evvelden devrin imamına ârif olmayanların cahiliyye standartlarında olduğunu söylemektedir. Öyleyse hadîs-i şerif bugüne ışık tutacak olan çok önemli mesajlar vermektedir.

İslâm’ın beş şartını tatbik edenlere, dîni yaşadığını iddia edenlere, hidayet üzere olduğunu söyleyenlere soruyoruz:

“Dîn, âhiret ve dünya saadetidir. Siz mutlu musunuz?” Cevap geliyor: “Hayır.”

“Dîn, Devrin İmamı’na ârif olmaktır. Siz Devrin İmamı’na tâbî misiniz?” Cevap geliyor: “Hayır.”

“Dîn kurtuluşa ulaşmanın yegâne anahtarıdır; Allah’a ulaşmayı dilemektir. Siz diliyor musunuz?” Cevap: “Hayır.”

Kurtuluşa müteallik olan bütün suallere “hayır” cevabı geliyor. İnsanların yazdığı el yazması kitaplardan öğrendikleri, bid’atlere dayalı olan bir dîn tatbikatının içerisinde sadece “Biz İslâm’ın beş şartını yerine getiriyoruz.” dediklerini görüyoruz. Ama Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki biz dînimizi Allah’ın Resûl’ünden, Mehdi (A.S)’dan öğrendik. Biz dînimizi insanların zanları ile değil, Allahû Tealâ’nın evrensel hükümleri olan Kur’ân-ı Kerim âyetlerinden öğrendik. Biz ezelî ve ebedî sadece bir tek dînin olduğunu, Allahû Tealâ’nın tüm insanlar için bu dîni seçtiğini, bu dînden razı olduğunu öğrendik. Biz dînimizin dışında başka bir dîn olmadığını, başka dînin mensupları olduğunu zanneden insanların gerçekten hanif dîninden sapan insanlar olduğunu öğrendik. Ve biz o kardeşlerimize sesleniyoruz: Siz de Allah’a ulaşmayı dileyin, siz de dileyin ki Allah’ın size bahşettiği o mutluluğu, o zevki yaşayın.

İşte o mutluluğu yaşadığınız zaman, “Hanif dîninin (Arapça adıyla İslâm) sizlere bahşettiği güzellikleri bugüne kadar neden biz yaşamadık?” diye hayıflanacağınızı göreceksiniz.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu minval üzere buyuruyor ki:

“Kim benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle beraber olur.” (K: Tirmizi, Sünen, İlim, 39/16.)

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’ın tasarrufundaydı. Allahû Tealâ’nın tasarrufunda olan Peygamber Efendimiz (S.A.V) sadece vahye tâbî idi. Bu vahyin dışında bir şeyi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söylemiş olması mümkün değildir.

NECM - 2 Sahibiniz dalâlete düşmedi ve azmadı.

NECM - 3 Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.

Bu âyet-i kerimelerin ışığında hadîslerin de vahiy olduğunu bilmemiz lâzımdır. Vahyin vahye uymaması mümkün değildir. Hadîsler vahiyse bu vahiy olan hadîslerin Kur’ân âyetlerine %100 uyması söz konusudur. Çünkü Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 82. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

NİSÂ - 82 Onlar hâlâ Kur'ân'ı tedebbür etmezler (düşünmezler) mi? Ve eğer Allah'tan başkasının katından olsaydı, onun içinde mutlaka pekçok ihtilâf bulurlardı.

Kur’ân-ı Kerim’in her âyet-i kerimesi vahiydir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Allah’ın tasarrufunda olması hasebiyle söylediği hadîsler de vahiydir. Vahiy olan hadîslerin de Kur’ân-ı Kerim’e %100 uyması gerekmektedir. Bu sebeple birisi size Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bir hadîs söylerse mutlaka Kur’ân-ı Kerim’le karşılaştırın. Kur’ân-ı Kerim’e uymadığı takdirde onun mevzu hadîs olduğunu söyleyin.

Günümüz İslâm tatbikatına baktığımız zaman İslâm’ın 5 şartının bir hadîse dayandırıldığını görüyoruz. Bunun yanında bu hadîsi Kur’ân-ı Kerim’le karşılaştırdığımızda ise Kur’ân-ı Kerim’e uymadığı ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar İslâm’ın 5 şartı vasıta emirlerin bir kısmını ifade etse de eksik olması nedeniyle doğru değildir. Bunun nedeni Kur’ân’ın bütününü kapsamamasıdır.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’a ulaşma dileğini bize farz kılmasına rağmen İslâm’ın 5 şartı içinde Allah’a ulaşmayı dilemek yer almamaktadır. İslâm’ın 5 şartı içinde tâbiiyet yoktur. İşte konumuz olan hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V) açıkça onu ifade etmektedir. “Benden sonra nebî gelmeyecek; âlimler gelecek, halifeler gelecek. Onlara tâbî olan bana tâbî olur. Onlara asî olan bana asî olur.” Eğer bu hadîs Kur’ân’ın bütününe uyuyorsa ve günümüzde insanlar Allahû Tealâ’nın kendileri için tayin ettiği mürşidi, âlimleri ve devrin imamı olan halifeyi sormuyor, öğrenmiyorlarsa o zaman Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamıyorlar demektir. Her devirde Peygamber Efedimiz (S.A.V)’in mirasını devralan halife ve o halifeye bağlı olan Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı âlimler vardır. Hadîste de ifade edildiği gibi, Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayabilmek her devirde halifeye ve o halifeye bağlı olan Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı âlimlere tâbî olmakla mümkündür.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Size ruh verenler gelecek, onları arayıp bulun. Kim zamanın imamına tâbî olmazsa cahiliyet üzere ölür.” (K: Sahihi Müslim 58, hadîs no. 1851.)

Hadîs-i şerifte de ifade edildiği gibi zamanın imamına tâbî olmak kesin bir Kur’ân hükmüdür.

ÂLİ İMRÂN - 164 Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

Kim tâbiiyetini gerçekleştirirse Allah o kişiyi katından eğitilmiş bir ruhla (devrin imamının ruhu) destekler.

Mucâdele-22’de bu ruhtan söz edilmektedir.

MUCÂDELE - 22 Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

“ve eyyedehum bi rûhin minhu: Ve onları Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir).”

Kıyâmet günü bütün insanlar imamları ile çağırılacaktır.

İSRÂ - 71 O gün bütün insanları, (Allah’ın tayin ettiği) imamları ile çağırırız. O zaman kitabı sağdan verilen kimseler, böylece kitaplarını okurlar. Ve (onlara) zerre kadar zulmedilmez (haksızlığa uğratılmaz).

İşte her kim zamanın imamına tâbî olursa Allah o kişinin başının üzerine devrin imamının ruhunu gönderir ve o kişiyi bu ruhla destekler. Kişinin ruhu, Allah’a ulaşmayı dileyerek 12 ihsanla tâbiiyetini gerçekleştirdiği gün vücudundan ayrılarak Allah’a doğru yola çıkar.

Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi insanla Allah arasında Allahû Tealâ’nın dizayn ettiği 28 basamaklık İslâm’ın yükselme ve yücelme merdiveni vardır. Allah’ın üfürdüğü ruh Allah’a aittir ve emr âlemindeki Sıratı Mustakîm üzerinden bir yolculuk yapar. 7 tane gök katı yükseldikten sonra 7 âlem geçerek yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşır. Allah’ın Zat’ında yol biter. Ruhun hidayeti yükselme basamaklarını oluşturur ama yol bitmesine rağmen kemâlât burada tamamlanmaz. İnsanla Allah arasındaki İslâm merdiveni yücelme basamaklarını da ihtiva eder. 7 tane yücelme basamağı, velâyet kademesi vardır. Kişinin bunları bir bir aşması gerekir. En sonunda kişi velâyet basamaklarının sonuncusu olan salâh makamına ulaşır. Bu makamda Allahû Tealâ kişiye Zat’ını gösterir. Allah’ın Zat’ını gören kişi Rabbimiz tarafından irşada memur ve mezun kılınır. İrşada memur ve mezun kılınan kişi hikmet sahibi bir âlimdir, Allah’ın velî mürşididir. Salâh makamının bir sonraki safhasında kavim resûlleri vardır. İşte her devirde o resûllerden biri tasarruf rızasının sahibi olur. (salâhın 7. kademesi) ve vekâleten devrin imamlığı görevini yerine getirir. Nebîlerin (peygamberlerin) olduğu devrelerde o devirdeki nebî asaleten devrin imamıdır.

Öyleyse bu hadîs-i şerifin gereğinin yerine getirilmesi bir zorunluluktur. Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazı kılarak bütün insanların devrin imamını Allah’tan sorması gerekmektedir. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Size ruh verenler gelecek. Onları arayın bulun.” buyurmaktadır. Ruh verenler her devirde hayy olan devrin imamlarıdır. Ne yazık ki günümüzde bu Kur’ân gerçeği de yalanlanmaktadır.

14 asıl evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile hem açık şirkin kapısı kapanmıştır hem de sahâbe Allah’a ulaşmayı diledikleri için Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesine göre gizli şirkten ve de şeytana kul olmaktan kendilerini kurtarmışlardır.

ZUMER - 17 Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Sahâbeden sonra günümüz dîn tatbikâtına baktığımızda ise şeytanın çok çalışıp her yolu denediğini ve İslâm âlemini İslâm’ın 5 şartına bağladığını görmekteyiz. Herkes dîni İslâm’ın 5 şartından ibaret zannetmektedir. Hâlbuki İslâm’ın 5 şartı hiç kimseyi gizli şirkten kurtaramaz çünkü muhtevasında kalben Allah’a ulaşmayı dilemek yoktur. Bu sebeple sadece İslâm’ın 5 şartına riayet eden kişi gizli şirktedir.

Duhân-12’ye göre insanlar: “Rabbimiz bizden bu azabı kaldır. Biz müminleriz.” dediklerine göre, hak olmayan bu müminler gizli şirkte olanlardır. Kalben Allah’a ulaşmayı dilememiş kişiler, kalben Allah’a ulaşmayı dilemiş olsalardı hak mümin olacaklardı ve azap kendilerini sarmayacaktı.

DUHÂN - 12 Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

Hak müminlerden olabilmenin olmazsa olmaz şartını Allahû Tealâ şöyle ifade etmektedir:

ENFÂL - 29 Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

Âyet-i kerimenin başında âmenû olanların henüz takva sahibi olmadığı belirtilmektedir. Takva sahibi olmak ne sağlar? Takva sahibi olmak kişiyi açık ve gizli şirkten berî kılar. Allahû Tealâ bu konuyu Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde şöyle açıklamaktadır:

RÛM - 31 O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

Âyet-i kerimenin son bölümünden takva sahiplerinin müşrik olmadığı yani şirkin içinde bulunmadığı anlaşılmaktadır. Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de takva kavramıyla anlattığı herkes, kesinlikle açık ve gizli şirkten berîdir. Buna karşın, her âmenû olan kişi açık ve gizli şirkten berî değildir.

Kur’ân-ı Kerim’e göre müminler iki gruba ayrılmaktadır:

Birinci grup: Kalben Allah’a ulaşmayı dileyen hak müminler; onlar gizli ve açık şirkten berîdirler.

İkinci grup: Henüz kalben Allah’a ulaşmayı dilememiş, İslâm’ın 5 şartına bağlanan, Allah’a inanan, hak olmayan müminler gizli şirkten berî değildir.

Görüyoruz ki henüz Allah’a ulaşmayı dilememiş kişiler hem gizli şirkten hem de azaptan kurtulamamaktadır. Günümüz dîn tatbikatında öğretilenler ne yazık ki Kur’ân-ı Kerim’e dayalı bir öğretiyi muhtevasına almamaktadır. İnsanlar dînlerini Kur’ân-ı Kerim’den değil de sonradan Kur’ân’ın yerine ikame edilen el yazması kitaplardan öğrendikleri için tamamen zanlara dayalı bir dîn tatbikatı bütün İslâm ülkelerinde hâkim olmuştur. Böyle bir geleneksel dîn tatbikatıyla kimsenin kurtuluşa ulaşabilmesi mümkün değildir. Kurtuluşun olmazsa olmaz şartı Kur’ân’a dayalı dîni öğrenmektir. Allahû Tealâ dînin yegâne kaynağının Kur’ân olduğunu ifade etmektedir. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) de Veda Hutbesi’nde bütün insanlığa hitap ederek gerekli mesajı vermiştir: “Ben size Allah’ın Kitabı’nı ve sünnetimi bırakıyorum.”

Ve benzer bir hadîsinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın Kitab’ı Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberinin sünnetidir.” (K: Sünen-i Tirmizi C.5, S.663.)

Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

YÛNUS - 57 Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.

ÂLİ İMRÂN - 81 Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah'ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O'na mutlaka îmân edeceksiniz ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

O halde her devirde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sünnetini A’dan Z’ye kadar hayata geçiren, aşağıdaki hadîs-i şerifte beyan edildiği gibi ehl-i beyttir:

“Sizlere hukuku ağır iki kıymetli emanet bırakıyorum. Birincisi Allah’ın Kitabı’dır. O’nda nur ve hidayet vardır. Allah’ın Kitab’ına sımsıkı sarılın. Onunla meşgul olun, onu öğrenin, öğretin. İkinci emanet ehl-i beytimdir. Ehl-i beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım.” (K: Müslim, Sahih, Fedâilu’s-Sahâbe, 36, 20407 (6175); Nesâî, Sünen-i Kübrâ, Menâkıb, 9.)

Bütün bu âyet ve hadîslerde ifade edildiği gibi bütün insanlar için Kur’ân’ın bütününe tâbî olmak asıldır. Her kim Kur’ân’ın bütününü yaşamak istiyorsa zamanın imamına tâbî olmak zorundadır. Her kim Allah’a ulaşmayı dileyerek zamanın imamına tâbî olmuşsa o kişi takva sahibidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Benim için insanların en yakını ve en sevgilisi her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun takva sahibi (muttaki) olanlardır.” (K: Ebu Davud 1; Tirmizi 19 Mukaddime 17; Ahmed, Müsned, V, 235; ibnu Hıbbân, Sahih, II, 414-415; Ali el-Muttakî, Kenz, III, 91.)

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de kimden muttaki (takva sahibi) olarak bahsediyorsa o kişi kesinlikle kurtuluştadır. Takvanın negatif istikamette kullanıldığı hiçbir âyet söz konusu değildir.