İnsan Ne Zaman Ma’rûfla Emredip Münkerden Sakındırabilir?

Fizik vücudun tesliminin ardından kişi nefs teslimini gerçekleştirir. Daha sonra irade teslimini gerçekleştirip Allahû Tealâ’nın Zat’ını görür ve Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınır. İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in beyan ettiği: “İnsanların en hayırlısı ma’rûfla emreden ve münkerden sakındıranlardır.” hadîs-i şerifi, bu şekilde yerine gelir. İnsanların en hayırlısı Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı kişilerdir. O noktadan itibaren artık Allahû Tealâ o kişiyi görevli kılmıştır ve kişi emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker yapabilir. Sahâbenin hepsi irşada memur ve mezun kılınmışlar ve en hayırlı ümmet olmuşlardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V):

“Allah’ın rahmeti halifelerimin üzerine olsun.” buyurunca sahâbe sorar: “Sizin halifeleriniz kimlerdir, Ya Resûlullah?” “Sünnetimi ihya edenler ve onu insanlara öğretenlerdir.” (K: Suyûtî, el-Câmi‘u’ssağîr, 1/61; Taberânî, el-Evsat, no. 5842.)

O zaman kişiye düşen, bu zirve noktaya ulaşarak en hayırlılar arasında yerini alabilmektir. 14 asır evvel sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte işte bu seviyeye ulaşmışlardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Benim ümmetimin misali yağmurun misali gibidir. Evveli mi daha hayırlıdır, sonu mu daha hayırlıdır bilinmez (evveli de hayırlıdır, sonu da hayırlıdır).” (K: Tirmizi, Edeb, 81/2869; Ahmet,III, 130.)

Nebîler Sultanı bu hadîs-i şerifinde de ümmetinden evvelkileri de sonrakileri de hayırla müjdelemektedir.

Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 114. âyet-i kerimesinde ehl-i kitaptan da Allah’a ve yevm’il âhire îmân eden, ma’rûfla emreden ve münkerden sakındıran, hayırlarda yarışan sâlihler olduğunu açıkça ifade etmektedir.

ÂLİ İMRÂN - 114 Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir.

Allahû Tealâ, Tevbe-71’de de ma’rûfla emreden ve münkerden sakındıran insanlardan bahsetmektedir.

TEVBE - 71 Ve mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdır. Ma’ruf ile emreder ve münkerden nehyederler (yasaklarlar) ve namazı ikâme ederler ve zekâtı verirler. Allah ve O’nun Resûl'üne itaat ederler. İşte onlar, Allah, onlara rahmet edecek. Muhakkak ki Allah; Azîz’dir, Hakîm’dir.

O halde azîm sahibi olmak isteyen kimsenin ma’rûfla emretmek ve münkerden sakındırmak hedefine ulaşması gerekmektedir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de ma’rûfla emreden ve münkerden sakındıranların insanların en hayırlısı olduğunu ifade etmektedir. Onlar Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olanlardır. Nebîler Sultanı bir diğer hadîsinde bu insanlar için şöyle buyurmaktadır:

“Kur’ân’ı yüklenenler Allah’ın dostlarıdır. Onlara düşmanlık eden Allah’a düşmanlık etmiştir. Onları dost edinen Allah’ı dost edinmiştir.” (K: Buhârî, Firdevs, İbn-i Abbas (R.A) Hazinetül Esrar Sh. 83.)

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

TEVBE - 112 Tövbe edenleri, (Allah’a) kul olanları, hamdedenleri, oruç tutanları veya seyahat edenleri (Allah yolunda hicret edenleri, savaşmak için veya Allah’ın adını yüceltmek, dînini kuvvetlendirmek için, Allah yolunda hizmet için, ilim tahsil etmek için yurtlarından çıkanları, Allah’a ulaştırmak için ruhlarını yola çıkaranları, yeryüzünde ibretle gezip tefekkür edenleri); rükû ve secde edenleri, ma’rufla emredenleri, münkerden nehyedenleri (yasaklayanları), Allah’ın hudutlarını muhafaza edenleri ve mü’minleri müjdele!

LOKMÂN - 17 Ey yavrum, namazı ikame et (namaz kıl)! Ma’ruf ile (irfanla, iyilikle) emret ve münkerden (kötülükten) nehyet (münkeri yasakla, mani ol). Ve sana isabet eden şeylere (musîbetlere) sabret. Muhakkak ki bu, azmedilen (mutlaka yapılması gereken) işlerdendir.

Günümüzde de emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker noktasına ulaşabilecek olan insanlar, mürşidine tâbî olup mürşidinin himmetiyle günbegün zikirlerini arttıran, teslimlerini gerçekleştiren 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlar olacaktır.

Sahâbe Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e bir soru sorar:

“Ey Allah’ın Resûl’ü! Biz dînimizi Senden öğrendik. Bizden sonra insanlar dînini kimden öğrenecekler?” Resûlullah (S.A.V) Efendimiz birbirine yakın iki açıklama ile cevaplandırır: Birincisi: “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz.” (K: İbn Abdilber Camiul-ilim; 11.110, İbn Hazm ahkam 4 c. 82.)

Yine Abdullah b. Abbas (R.A)’dan rivayet olunduğuna göre, Resûlullah (S.A.V) şöyle buyurmuştur:

“Siz (bu sözleri) benden dinliyorsunuz, başkaları sizden dinleyecek ve sonra gelenler de onlardan dinleyecek.” (K: Ebû Dâvûd, “İlim”, 10; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I/321, H.no: 2947; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsât, VI/19, H.no: 5668; Beyhakî, Şuabü’l-îmân, III/249, H.no: 1609.)

Hadîs-i şerifte Resûlullah (S.A.V)’in yıldızlara benzettiği sahâbe başlangıçta ne idiler, sonra nasıl yıldızlar oldular? Evvelâ Kur’ân muhtevası içinde buna bakalım.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den önceki dönemin adı cahiliyye dönemidir. Cahiliyye dönemi kız çocuklarının diri diri gömüldüğü, kabileler arasındaki savaşların ve kan davalarının alabildiğine hüküm sürdüğü, iktisadî açıdan kervanların soyulduğu ve cahiliyye kültürü ile bir yaşantının hâkim olduğu bir dönemdir. Ama Allahû Tealâ cahiliyye döneminde yaşayan Arap bedevîlere, onların içinden Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’i vazifeli kılmıştır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler; ben yine bu dînden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah bu dîni hâkim kılar yahut ben bu uğurda canımı veririm.” (K: Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas,Uyunu’l-eser, 1/132; İbn Kesir, es-Sîretu’n Nebeviye, 1/474; Beyhakî, Delail’u’n-Nübüvve-şamile- 2/63; Taberî, 2/218-220.)

Nebîler Sultanı (S.A.V) Efendimiz, bir diğer hadîs-i şerifinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Allahû Tealâ’nın Benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberlerin kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan havarileri ve ashâbı vardır. Onlardan sonra yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler geldi. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mümindir. Diliyle cihad eden mümindir. Kalbiyle cihad eden de mümindir. Bunun ötesinde ise artık hardal tanesi kadar bile îmân yoktur.” (K: Müslim, Îmân, 20.)

Asaleten devrin imamlığı ile göreve başlayan Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’tan aldığı hidayet tebliğini sahâbeye, çevresindeki insanlara yapmaya başladı. Böylece cahiliyye dönemini yaşayan Arap bedevîler Resûlullah (S.A.V)’ın tebliğine muhatap oldular. Resûlullah (S.A.V)’in tebliğine muhatap olanların içerisinde Hanif dîninden sapan Yahudiler, Nasraniler, Hristiyanlar, Sabiiler ve müşrikler de vardı. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz o dönemde Hanif dîninden sapan, dînde fırkalara ayrılan bu insanlara Allah’tan aldığı emirle hidayeti tebliğ etmeye başladı. Onların içlerinden gerçekten Resûlullah (S.A.V)’e tâbî olanlar; Kur’ân’daki şeriati harfiyen tasdik eden, gözyaşları ile Resûlullah (S.A.V)’in hak peygamber olduğuna îmân edenler olmuştur.

Sahâbeyi sahâbe yapan hanif dîninin bütün safhalarını yerine getirmiş olmalarıdır.

Hanif dîninin 1. safhası Allah’a ulaşmayı dilemektir. Zumer Suresi 17. âyet-i kerimeye göre evvelâ tebliğe muhatap olduktan sonra bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir.

ZUMER - 17 Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Hanif dîninin 2. safhası mürşide tâbî olmaktır. Bütün sahâbe mürşidlerin hası ve en üstün seviyedeki asâleten Devrin İmamı olan Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlardır.

FETİH - 10 Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

MUMTEHİNE - 12 Ey nebî (peygamber)! Mü’min kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinada bulunmamak, evlâtlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak, maruf bir iş konusunda sana asi olmamak üzere, sana tâbî olmak için geldikleri zaman, artık onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).

Ey nebî (peygamber)! Mümin kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinada bulunmamak, evlâtlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak, maruf bir iş konusunda sana âsi olmamak üzere, sana tâbî olmak için geldikleri zaman, artık onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi vadedilen şey semaya gelir. Ben de ashâbım için bir emniyetim. Ben gittim mi onlara vadedilen şey gelecektir. Ashâbım da ümmetim için bir emniyettir. Ashâbım gitti mi ümmetime vadedilen şey gelir.” (K: Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 207.)

Resûlullah (S.A.V)’ın yanı başında, O’nun çevresinde yaşayan, tebliğe muhatap olan ve kalben Allah’a ulaşmayı dileyen kadın erkek herkes, Resûlullah (S.A.V)’e biat etmiş, tâbî olmuşlardır. Böylece Hanif dîninin 2. safhasını da yerine getirmişlerdir.

Asâleten Devrin İmamı Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de de ifade buyurduğu gibi, kendisine tâbî olan (biat eden) sahâbenin hepsinin nefsini 7 kademede tezkiye etmiştir.

BAKARA - 151 Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

Nefs tezkiyesine paralel olarak sahâbenin ruhları da Allah’ın Zat’ına ulaşmıştır. Öyleyse ruhun Allah’ın Zat’ına ulaşması sırasında gök katlarında onlara refakat eden elbetteki asâleten Devrin İmamı Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di. Ruhlarının Allah’a ulaşmasında ve tesliminde bizzat söz sahibiydi.

Hanif dîninin 3. safhası ruhun Allah’a teslimidir. Allahû Tealâ sahâbenin 3. safhayı da yerine getirdiğini Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde ifade etmektedir.

ZUMER - 18 Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

Ahsen olan sözün sahibi Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) idi ve bütün sahâbe O’na tâbî oldular. Böylece hidayete erdiler yani ruhlarını Allah’a teslim ettiler.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifinde buyuruyor ki:

“Yüce Allah dilediği zaman ruhlarınızı alır, dilediği zaman da geri verir.” (K: Nesâî, İmâmet, 47.)

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah da onun ruhunu Kendisine ulaştırmayı diler ve onu mutlaka Kendisine ulaştırır.

Hanif dîninin 4. safhası fizik vücudun Allah’a teslimidir. Sahâbe fizik vücutlarını da Allah’a teslim etmişlerdir. Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesi bunun ispat vasıtasıdır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e hitap ederek şöyle buyurmaktadır:

ÂLİ İMRÂN - 20 Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

Hanif dîninin 5. safhası nefsin teslimidir. Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi sahâbenin nefslerini de Allah’a teslim ettiklerinin ispatıdır. Sahâbenin hepsi ulûl’elbab olmuşlardır.

ZUMER - 18 Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

Ulûl’elbab, sırların sahibi olan kişidir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

ÂLİ İMRÂN - 191 Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.

İşte daimî zikre ulaşan sahâbe böylece nefslerini de Allah’a teslim etmişlerdir.

Hanif dîninin 6. safhası irşada ulaşmaktır. Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesine göre bütün sahâbe irşada ulaşmışlardır.

HUCURÂT - 7 Ve aranızda Allah’ın Resûl'ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.

Âyet-i kerimede geçen fısk, bir insanın Allah’a verdiği yeminlerini yerine getirdikten sonra tekrar dalâlete düşme halidir. Sahâbenin hepsi 6. safhada irşada ulaşmışlardır ve kalpleri 14 kademe müzeyyen olmuştur.

Hanif dîninin 7. safhası iradeyi teslim etmektir. Sahâbe iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir. Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesi ispat vasıtasıdır.

TEVBE - 100 O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan salâh makamında iradesini Allah'a teslim ederek irşada memur ve mezun kılınanlar): Onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden) bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu). Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

İradelerini de teslim eden sahâbe, o cahiliyye karanlıklarının içerisinde iken 7 safhayı yaşamak sureti ile gökteki yıldızlar gibi olmuşlardır. Gökteki yıldızlar gibi olduklarını nereden biliyoruz? Tâbiîn ve tebei-tâbiîn sahâbeye tâbî olmuşlardır. Âyet-i kerime net olarak bunu ifade etmektedir. İşte Resûlullah (S.A.V)’ın hadîsi de bu âyeti teyit etmektedir.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir başka hadîs-i şerifinde de şöyle buyurmuşlardır:

“İslâm garip başladı, garip olarak başladığı yere dönecektir. O gün İslâm’ı yaşayan gariplere müjdeler olsun.” “O garipler kimlerdir?” “Onlar ki insanların ifsat ettiği sünnetimi ıslâh ederler. Ortadan kaldırdıkları sünnetlerimi de yeniden ihya ederler. Sizler bugün sünnetime nasıl sarılıyorsanız onlar da öyle sarılacak olanlardır. Onlar ki insanların arasını ıslâh ederler ve onlar insanlar içinde az bir topluluktur. Onlara buğzedenler sevenlerinden çoktur.” (K: Müslim 232,251. İbn-i Mâce II, 1319) (no: 3987, 3988.)

Görüyoruz ki her kim 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbesinin yaşadığı Kur’ân’daki İslâm’ı yaşarsa onlara müjdeler vardır. Onlar dünyada da ahirette de felâha erecek olanlardır. Oysa bugün yaşanan İslâm’ın beş şartının içerisinde tâbiiyet yoktur yani İslâm’ın 2. safhası yoktur. İslâm’ın 2. safhası yoksa o zaman otomatikman 1. safha da yoktur. Çünkü 1. safha ve 2. safha birbirleri ile bir zincirin halkaları gibi bağlıdır. 1. safha nerede varsa 2. safha olmak zorundadır. Onun için dikkat edin, Resûlullah (S.A.V) 1. safhayı söylemiyor ama hadîs-i şerifin içerisinde gizli olarak barındırıyor: “Benim sahâbem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız hidayete erersiniz.”

Kur’ân-ı Kerim âyetlerine baktığımız zaman tâbiiyetin var olabilmesi için mutlak surette hanif dînin 1. safhası olan Allah’a ulaşmayı dilemek lâzımdır. 1. safha olmadan 2. safhanın olduğunu iddia eden insanlar tâbiiyetle bir şey yaşayamazlar, hidayete eremezler. Hidayete erebilmeleri için olmazsa olmaz şart, 1. safhanın varlığıdır. Her devirde devamlı olarak ezelî ve ebedî düşman olan iblis, insan ve cin şeytanları kullanarak Allah’ın resûllerine olmadık iftiralarda bulunmuştur. Ama onunla mücâdelede Allah dostları hep var olacaktır.

“Her asırda ümmetimden Allah’a itaat ve hayırda yarışanlar bulunacaktır.” hadîs-i şerifi de bu hakikate ışık tutmaktadır. (K: Elbanî, Nasuriddin, Silsiletu’l-Ehadîsi’s-Sahiha, Beyrut, 1991, V, 7.)

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Hikmet sahibi âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (K: Tirmizî, İlim 19; Ebû Dâvûd, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime 17.)

Nebîler Sultanı’nın bir başka hadîs-i şerifi de âlimlerin kendisine tâbî olunan velî mürşidler olduğunu ifade etmektedir. Hikmet sahibi âlimler hemen hemen fıkıh açısından nebîler gibidir. Hikmete ulaşabilmek için en alt seviyede daimî zikre ulaşmak gerekir. Öyleyse hikmet sahibi âlim en alt seviyede daimî zikrin sahibidir. Ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ifade ettiği “hikmet sahibi âlim” aslında bir velî mürşiddir. Çünkü Rabbimiz Bakara Suresinin 269. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

BAKARA - 269 (Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse böylece ona çok hayır verilmiştir. Ve ulûl elbabtan başkası tezekkür edemez.

Hikmetin üç kademesi vardır:

1. kademe: Ulûl’elbab.

2. kademe: İhlâs.

3. kademe: Salâh.

Aslında hikmet verilen kişiler, hikmetin bu üç kademesinden birindedir. Bakara-269’da da hikmet verilen bir kişiden bahsediliyor ki bu, aslında Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı bir velî mürşiddir. Kişinin hikmet sahibi âlimi mutlaka sorması ve ona tâbî olması gerekir.

Nebîler Sultanı, Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın Nebîlerine (Peygamberlerine) en yakın olanlar; cihad ehli ile ilim ehlidir.” (K: (fakih vel mütefakkih 1/35)Ravi- Hatip Bağdadi İshak, bin Abdullah’a isnad.)

Cihad ehli: Mürşidine tâbî olan ve Allah’a teslim olmak isteyen kişidir. İlim ehli ise Allahû Tealâ’nın irşadla vazifeli kıldığı -irşada memur ve mezun kıldığı- kişidir. Nebîlerin varisleri ilim ehli, hikmet sahibi âlimlerdir. Cihad ehli ise sahâbeyi temsil etmektedir. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’na yakın olan sahâbe Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamışlardır.

Allahû Tealâ’nın kendilerine şeriat kitabı verdiği nebîler, aynı zamanda Allah’ın resûlleridir. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman nebîler arasında fetret dönemi vardır. Allahû Tealâ her kavme nebî tayin etmediği gibi her zaman parçasında da nebî göndermemiştir. Örneğin: Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz ile Hz. İsa (A.S) arasında 600 yıllık bir dönem söz konusudur. Bu süre içerisinde Allahû Tealâ hiçbir peygamber tayin etmemiştir. Fakat nebîlerin olmadığı dönemlerde her kavme, her devirde art arda (arası kesilmeksizin) kavim resûlleri göndermiş ve onları kendi lisanlarıyla Allah’ın âyetlerini kavimlerine tilâvet etsinler, açıklasınlar diye velî resûller olarak vazifeli kılmıştır. İlim ehli yani ilim sahiplerine baktığımız zaman bu velî resûlleri görüyoruz.

Allahû Tealâ nebîlerini 5 görevle vazifeli kılmıştır.

BAKARA - 151 Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

Allahû Tealâ kavim resûllerini (velî resûllerini) ise 4 görevle vazifeli kılmıştır.

CUMA - 2 Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler.

Beşinci görev sadece devrin imamlarına aittir. İşte nebîlerin olmadığı dönemlerde, kavim resûlleri arasından Allahû Tealâ’nın seçtiği sadece bir kişi vardır ki bu vekâleten devrin imamıdır. Allahû Tealâ onu Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi 5 görevle vazifeli kılmıştır. Bu resûller, Allahû Tealâ’nın kendisine ilim verdiği velî resûlleridir. Âli İmrân Suresinin 18. âyet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

ÂLİ İMRÂN - 18 Allah, şehâdet (şahitlik) etti: Muhakkak ki O'ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle kâim oldular (şahit oldular) ki, O'ndan başka ilâh yoktur, (O) Azîz'dir, Hakîm'dir.

İlim sahipleri Allah’ın Zat’ına şahittir, melekler de şahittir. Allahû Tealâ’nın her kavimde vazifeli kıldığı, Allah’ın Zat’ına şahit olan ilim sahibi velî resûller, kendi kavimleri arasında adaletle emrederler.

A'RÂF - 181 Ve yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, Hakk’a (Allah’a) ulaştırırlar ve onunla adaletle hükmederler.

Adaletle emredenler, aynı zamanda Hakk’a ulaştıranlardır ve onlar aynı zamanda ilim sahipleridir. Öyleyse ilim sahipleri, Allah’ın Peygamberine en yakın kişilerdir. Bu kişilerden insanları hidayete erdiren devrin imamı peygambere en yakın olandır. Şu anda içinde bulunduğumuz hidayet çağında Devrin İmamı Mehdi (A.S), Vekâleten Devrin İmamı’dır ve Allahû Tealâ’nın kendisine en üst düzeyde ilim verdiği Allah’ın Velî Resûl’üdür.

Allahû Tealâ tarafından irşada memur ve mezun kılınanlar, velî mürşidlerdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifinde onları cihad ehli olarak tarif ediyor. Kişinin nefsine karşı cihad-ı ekberi başarabilmesi, 7 safha 4 teslimi yaşamasına bağlıdır ve 28 basamaklık İslâm merdiveninin yükselme ve yücelme basamaklarını tamamen geçmesi gerekmektedir. Cihadın neticesinin nefs ile cihad olduğunu Allahû Tealâ Ankebût Suresinin 5, 6. âyet-i kerimelerinde ifade etmektedir.

ANKEBÛT - 5 Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

ANKEBÛT - 6 Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).

Cihad ehli, nefsi ile cihad-ı ekberi gerçekleştiren insanlardır. Peygamberlere en yakın olan ikinci grubu cihad ehli oluşturur. İster küçük cihad olsun ister büyük cihad olsun, cihadın başarılabilmesi için mutlaka başımızda Allah’ın tayin ettiği vazifelinin olması gerekir. Bu cihad-ı ekberde kumandan mürşiddir. Allah yolundaki savaşlarda Allah’ın tayin ettiği kumandandır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Sevap kazanmak için her konuda aracı olunuz. Allah, Peygamberinin dilinden dilediği hükmünü verecektir.” (K: Ebû Dâvûd, Edeb: 72; Müslim, Birr: 61.)

14. basamakta mürşide tâbiiyetle nefse karşı olan cihad, nefs tezkiyesi başlar. Kişi günbegün zikrini artırır. Bu zikir artışlarına paralel olarak nefsteki tezkiye kademelerinde ilerler ve ruhu seyr-i sülûkla gök katlarını birer birer aşar. Emmare’de iken ruh 1. gök katına, Levvame’de iken 2. gök katına, Mülhime’de 3. gök katına, Mutmainne’de 4. gök katına, Radiye’de 5. gök katına, Mardiyye’de 6. gök katına ve Nefs-i Tezkiye’de ruh 7. gök katına ulaşır. Sonuçta 7 âlemi geçerek ruh Allah’ın Zat’ına ulaşır ve kişi ermiş evliyadan olur.

Buraya kadar nefsinin manevî kalbindeki aydınlanma %51’e ulaşmıştır. Fakat hâlâ %49 karanlıkla karşı karşıyadır. Bu noktada cihad-ı ekberi başarabilmiş midir? Hayır. Kişi zikir artışları ile fenâ, beka, zühd kademesini ve 25. basamakta fizik vücudun Allah’a teslim edildiği kademeyi aşar. Bu kademede nefsinin manevî kalbinde nurlanma %81’e ulaşır. Henüz %19 karanlık vardır. Nefsine karşı cihadı başarabilmiş midir? Henüz başaramamıştır. Daimî zikre ulaştığı zaman 26. basamakta kişinin kalbi afetlerden tamamen temizlenir ve nefsinin manevî kalbinde %100 nurlanma tahakkuk eder. 27. basamakta ihlâs kademesini bitirir ve böylece kalbi 14 kademe müzeyyen olur. Salâh kademesinde ise Allahû Tealâ o kişinin kalbini, 5 kademe daha müzeyyen olmasını sağlamak suretiyle irşada memur ve mezun kılar. Bunlar velî mürşidlerdir.

Velî mürşidler cihad ehlidir; nefsine karşı cihad-ı ekberi başarabilen bir insandır. Fakat kişi liyakatine paralel olarak Allah’a giden yolda belli bir seviyededir. Cihadın hangi bölümünde ise ona göre Allah’ın Peygamberine yakındır. Cihad-ı ekberi başarmışsa yakın olan 2. grubun içerisinde yer alır ama Allah’ın peygamberlerine en yakın olanlar, Allah’ın velî resûlleridir. Onlar ilim ehlidir, ilim sahipleridir.

Nitekim hadîs-i şerifte zikredildiği gibi âlimler, Resûlullah’ın varisleridir. Hangi âlimler? Ulûl’elbab, ihlâs ve salâh kademesindeki hikmet sahibi âlimler. Yoksa el yazması kitaplardan zanlarla ilim öğreten, insanların kendilerine âlim dediği âlimler değildir. Ne zaman kişi irşada memur ve mezun kılınırsa artık hikmetin ötesini de Allahû Tealâ o kişiye öğretmeye başlar. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz hikmet sahibi miydi? Elbette. Hikmet sahibi olduğunu nereden biliyoruz? Hem âyetler söylüyor hem de hadîs-i şerifinde Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor: “Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” Öyleyse Resûlullah (S.A.V) Efendimiz daimî zikirde idi ve daimî zikirde olması sebebiyle devamlı olarak kalbi Allah’ın zikri ile atıyordu.

Peki, ötesi var mıdır? Elbette, iradesini Allahû Tealâ’ya teslim eden Resûlullah (S.A.V) Efendimiz tesbihteydi. Normal tesbih dizaynı içerisinde değil, tasarrufta olan bir dizayn içerisinde bulunuyordu. İşte hadîs-i şerifte zikredilen iki grup, cihad ehli ve ilim ehli de iradelerini Allah’a teslim ettikleri zaman Allahû Tealâ’nın tesbihe ulaştırdığı kişilerden olurlar. Öyleyse hadîsle âyetler beraberce mütâlaa edildiğinde görüyoruz ki; mutlak suretle kişinin o seviyeye ulaşabilmesi için 7 safha ve 4 teslimi yaşaması lâzımdır.

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın ilim ehli kılmadığı ama bir ilim üzere olanlar; yani ilimlerini yaşamadıkları için Kur’ân-ı Kerim ölçülerine göre faydasız ilmin sahipleri olan insanlar Allahû Tealâ’nın dalâlette bıraktığı kişilerdir.

CÂSİYE - 23 Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Allahû Tealâ’nın hassalarına engel koyduğu kişiler, bir ilim üzerine dalâlette kalmışlardır. Bu ilim faydasız ilimdir. Kendileri sağır, dilsiz ve kördür. Nefslerini ilâh edinmişler ama bir ilmin sahibi olmuşlardır. O halde Allah’ın ilim sahibi kıldığı kişiler vardır, bir de Allah’a ulaşmayı dilemeden el yazması kitaplardan ilim sahibi olmuş ama ilmine rağmen Allah’ın dalâlette bıraktığı, faydasız ilmin sahibi olan kişiler vardır.