ÂLİ İMRÂN - 104 Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.
ÂLİ İMRÂN - 110 Siz, insanlar için çıkarılmış (seçilmiş) olan, ümmetin hayırlı kişileri oldunuz. Mâruf ile emredersiniz ve münkerden nehy edersiniz (men edersiniz). Ve siz, Allah'a îmân ediyorsunuz. Eğer kitap ehli de îmân etselerdi elbette onlar için hayırlı olurdu. Onlardan bir kısmı mü'mindir ve onların çoğu da fâsıklardır.
YÛNUS - 44 Muhakkak ki Allah, insanlara (hiç)bir şeyle (asla) zulmetmez. Lâkin insanlar, kendi nefslerine zulmederler.
NİSÂ - 167 Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.
NİSÂ - 168 Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.
NİSÂ - 169 Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
ASR - 1 Asra yemin olsun.
ASR - 2 Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.
ASR - 3 Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.
BAKARA - 286 Allah kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.
ÂLİ İMRÂN - 134 Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.
“Ey Allah’ın Resûl’ü! Allah’ın nazarında insanların en hayırlısı kimlerdir?” diye sorulduğunda: “En hayırlınız emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker yapanlardır. Emri bil ma’rûf nehy-i anil münker yapmazsanız; Allah size azap gönderir. Dua etseniz dahi dualarınızı kabul etmez.” şeklinde cevap buyurmuşlardır. (K: Sünen-i Tirmizi, İst.1401, c. IV, sh. 468 K. Fiten: 9 Had. No: 2169. Ayrıca İmam Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, c. V, sh. 388; Ebû Dâvud, Melâhim 16.)
“Emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker terk edilince müminin heybeti zail olur.”
“Muhakkak benden sonra bir takım topluluklar sizlere gelerek ilim talep edeceklerdir. Sizler onlara merhaba edip selâmlayınız ve onlara ilim öğretiniz.” (K: İbn Mâce, “Mukaddime,” 22.)
“Sadakanın en faziletlisi bir Müslümanın ilim öğrenmesi, sonra da o ilmi Müslüman kardeşine öğretmesidir.” (K: İbn Mâce, “Mukaddime,” 20.)
“Onlar Allah yolunda hiçbir kınayanın kınamasından, dedikodusundan korkmayan İslâm ahalisidir.” (K: Sünnen-i İbn-i Mace-10-259.)
“Ümmetimden Allah’ın emrini yerine getiren bir topluluk sürekli bulunacaktır. Onları aşağılayan veya onlara muhalefet edenler, onlara asla zarar veremeyecektir. Öyle ki Allah’ın kıyâmet emri gelinceye kadar bu topluluk insanlara karşı muzaffer kalacaktır.” (K: Buhâri, Menâkıb 28, Tevhid 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/101; Ebu Dâvud, Fiten 1, 4252; Tirmizî, Fiten 51, 2229; İbn Mâce, Mukaddime 1, 10, Fiten 9, 3952; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/278, 279.)
Kur’ân-ı Kerim ve Sahih Hadîslerde İrşada Memur ve Mezun Kılınanlar
Hadîs-i şerifte buyuruluyor ki:
Benzer bir hadîste de şöyle buyurulmaktadır:
Kur’ân’da 7 safha ve 4 teslimin dizaynı içerisinde emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker yapabilecek hak sahipleri 7. safhada iradesini Allah’a teslim eden; Allah’ın Zat’ını kendilerine gösterdiği ve Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınanlardır. Hadîs-i şerif de bunu ifade etmektedir. İnsanların en hayırlısı Allah’ın nazarında 7 safha ve 4 teslimi yaşayan, Kur’ân ahlâkıyla, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanan, iradesini de Allah’a teslim eden, Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı, Allah’ın emriyle iş görenlerdir.
Bir evvelki basamakta da ifade ettiğimiz gibi elbette daha alt seviyede de emr-i bil ma’rûf nehy-i anil münker yapılabilir. Kişi bildiğini başkasına öğretmekle vazifelidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
Yaşadığımız hayata bakıldığı zaman öğrenmek ve öğretmek olmak üzere iki tane esas faktör görülmektedir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir diğer hadîsinde: “En hayırlınız Kur’ân-ı Kerim’i öğrenen ve öğretendir.” buyurmaktadır, “Kim bildiğiyle amel ederse Allahû Tealâ ona bilmediklerini de öğretir.” En iyi öğrenme yolu başkalarına öğretmektir.
Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 104. âyet-i kerimesinde ma’rûfla emredip münkerle nehyetmeyi emretmektedir.
Âli İmrân Suresinin 110. âyet-i kerimesinde de insanları hayra çağıran, ma’rûf ile emreden, kötülüklerden alıkoyan bir ümmet anlatılmaktadır.
Hayra çağırabilmek için hidayete ermiş olmak, irfanla emredebilmek için irfanın sahibi olmak, kötülüklerden alıkoyabilmek için de nefsteki kötü afetlerden kurtulmuş olmak lâzımdır. Bu açıdan bakıldığında insanlarla Allah arasında Allah’ın vazettiği 28 basamaklık bir İslâm merdiveni, yükselme ve yücelme basamakları vardır.
Başlangıç noktasında bütün insanlar olayları yaşarlar. Allahû Tealâ insanları olaylara muhatap kıldığı gibi, aynı zamanda katından resûller, hidayetçiler göndermektedir. Allahû Tealâ’nın hidayetçilerine verdiği temel görev, insanları Allah’a davet etmektir. Hidayetçiler Allah’ın âyetlerini tilâvet ederler. Tilâvet edilen âyetlerin muhtevasında hep Allah’a ulaşmayı dilemek vardır. Âyetlerin tilâvetinden murat, insanların kalben Allah’a ulaşmayı dilemeleridir. Allah’a davet etmenin muhtevasında herkesin Allah’a ulaşmayı dilemesi söz konusudur. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde: “Mümin zulmetmez ve mümin kardeşini başkasının zulüm ve tecavüzüne de bırakmaz.” buyurmaktadır.
Dîn, insanın Allah ile ve sosyal hayatı paylaştığı; diğer insanlarla ilişkilerinin bütününü muhtevasına alan sistemdir. Nasıl Allah’ın bizim üzerimizde hakkı varsa etrafımızdaki insanların da üzerimizde hakkı vardır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de ifade buyurduğu gibi: “Mümin zulmetmediği gibi onu başkasının zulmüne de terk etmez.”
Kişi başkalarına zulmetmediği gibi etrafındaki insanları da başkalarının zulmüne terk etmemelidir. Etrafımızdaki insanlar için zulüm söz konusuysa onlara kesinlikle yardım etmek durumundayız. Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 44. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
Şerrin kaynağı insanın nefsidir. En hayırlı kişiler başkalarını kötülüklerden alıkoyan, nefslerindeki kötü afetlerden kurtulmalarına yardımcı olan mürşidlerdir. Bu durumda herkes en alt seviyede bir başkasının zarar görmemesi, zulme uğramaması için ona yardım etmekle mükelleftir.
Allahû Tealâ’nın devamlı olarak nazar ettiği yer kulun kalbidir. Allah kişinin kalbine bakarak o kişiyle ilişkilerini değerlendirir ve bu değerlendirme neticesinde insanlar iki gruba ayrılırlar. Kalbî yapıları sebebiyle kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının da dilemesine mâni olan insanlar Allahû Tealâ tarafından seçilmezler. Onlar hem kendi nefslerine zulmederler hem de etraftaki insanlara zulmederler.
Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 167, 168, 169. âyetlerinde bu insanlardan bahsetmektedir.
Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının da dilemesine mâni olan insanlar dışında bütün insanları seçer. Ama seçilen insanları istisnasız musîbetlerle imtihana tâbî tutar. Eğer kişi seçilen ve henüz Allah’a ulaşmayı dilemeyen birisiyse başına gelen her hâdisede, Allah’ın vücuda getirdiği musîbetlerden muradı o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesini sağlamaktır. Allahû Tealâ bu olayları bir zulüm olarak değil; ders alınması için vücuda getirir. Oluşan her olay ya Allah’ın takdir-i ilâhisidir ya da Allah’ın müsaadesiyle gerçekleşir. Allah’ın müsaadesiyle gerçekleşen bir olayda da İlâhi İrade devrededir. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez.” denir. İşte Allah’ın muradı, kişinin gerekli dersi almak suretiyle el açıp Allah’a ulaşmayı dilemesidir.
Kişi Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ anında yardım elini uzatır; 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını o kişiye hibe eder.
Allahû Tealâ, Kendisine ulaşmayı dileyen kişiye 4. basamakta Rahîm esması ile tecelli eder. Peş peşe furkanlar vermek suretiyle onu huşû sahibi kılar ve mürşidini gösterir. Kişi Allah’ın verdiği ihsanlarla mürşide tâbî olur. Kişinin içteki düşmanı nefstir; dıştaki düşmanı ise iblistir. Allahû Tealâ kişinin sadece Allah’a ulaşmayı dilemesi ile iç ve dış düşmana karşı onu adeta bir koruyucu fanus içerisine alır. Şeytanla arasındaki bağı keser, üzerindeki negatif tesirini sıfırlar. İçteki düşman nefs, Allah’ın bütün emirlerine isyan eden, yasak ettiği fiilleri işlemek isteyen bir yapıya sahiptir. Ama Allahû Tealâ bu noktada kişiye vasıta emirleri sevdirir ve yasak olan fiilleri kerih gösterir. Böylece kişi güle oynaya, huzur ve mutlulukla 7-8 aylık bir süre içerisinde nefs tezkiyesini gerçekleştirir ve emanet olan ruhu Allah’a teslim eder (21. basamak). Artık kişi Allah’ın ermiş evliyasından biri olur. Buraya kadarı İlm’el yakîn standartları içerisinde gerçekleşir.
Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi, henüz hadîs-i şerifte ifade edildiği gibi irfanla emreden durumunda değildir; irfanın sahibi olmamıştır. Ama kişi, zikrini günbegün arttırırsa ve Allah dilerse o kişiye Kur’ân-ı Kerim’in ruhu olan irfanı da bahşedebilir. Allahû Tealâ, kalp gözü ve kalp kulağını açarak irfanı nasip eder. Allah’ın irfan nasip ettiği bir kişi, irfanı ait olduğu seviye itibarıyla insanlara verebilir. Henüz bu kişi hikmetin sahibi değildir. Çünkü hikmet sahibi olabilmesi mutlak suretle o kişinin daimî zikrine bağlıdır. Bu nokta kişi için ruhun Allah’a teslimi ile daimî zikir arasındaki bir geçiş köprüsü gibidir ve her an onu bekleyen bir risk vardır.
Kişinin zikrinin artmaması, Allah’ın emir ve nehiylerine dört elle sarılmaması, hizmetlerde tembellik söz konusu olursa o zaman yozlaşma başlar. Yozlaşmanın neticesinde iblis, onu kendisine doğru çeker ve sonuçta o kişi fıska bile düşebilir. Fıska düşen bir insan, Allah’ın mürşidiyle birlikte ona vermiş olduğu bütün sermayeyi tüketir. Artık küfür onun kalbine tab edildiği noktada, o kişi şeytanın yaptırdıklarını güzel gören birisidir.
Ruhunu Allah’a teslim eden kişi, onu bekleyen bu riski devre dışı bırakabilmek için daimî zikre ulaşma çabası içinde yoluna devam etmelidir. Kişi, 25. basamakta fizik vücudunu Allah’a teslim etmelidir. Bu gerçekten dik bir yokuştur. Çünkü ruhun teslimi ile birlikte Allah koruyucu kalkanını kaldırmıştır. Artık şeytan da nefs de serbesttir. Bundan sonra Allahû Tealâ kişiye gayreti oranında yardım eder. Her ne kadar kişinin kalbi %51 oranında nurlanmışsa da %49 karanlıktır. Şeytan, %49 karanlığa tesir etmek suretiyle onu tekrar alaşağı etmek ister. Kişi kalbindeki %51 nurlanma ile şeytana karşı sıkı bir mücâdele içerisinde olmalıdır. Bunun gerçekleşebilmesi bu kişinin zikrini ve hizmetini arttırmasına bağlıdır. Zikir ve hizmet artışı birbiriyle sıkı bir illiyet rabıtası içerisindedir. Zikir artarsa hizmet artar; hizmet artarsa zikir artar. Bu noktada kişinin kendisini Allah’a hasretmesi, Allah’a vermesi gerekmektedir.
Vel Asr Suresinde Allahû Tealâ’nın ruhunu Allah’a teslim eden kişiye tevdî ettiği görev, Hakk’ı tavsiye etmektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
Hakk’ı tavsiye etmek, Hakk’a ulaşanların görevidir. Kişi ruhunu Allah’a teslim ettiği noktadan itibaren Hakk’ı tavsiye edecektir. Her devirde Allah dostları vardır. Onlar, Allah’ın emirlerini yerine getirirler ve başka insanlara da Hakk’ı tavsiye ederler.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu insanların özelliklerini şöyle dile getirmiştir:
İnsan sosyal bir mahlûktur. Güzel ahlâkın esası başkaları için yaşamaktır. Güzel ahlâkın esası başkaları için yaşamaksa ruhunu Allah’a ulaştıran kişi, diğer insanlarla olan ilişkilerinde çevresindeki insanlara ne verebileceğini düşünmelidir. Bu kişi bazen bir selâmla, bir hediyeyle ya da bir güçlüğünü gidererek, yolundaki bir dikeni kaldırarak, bilmediği bir şeyi öğreterek sürekli etrafındaki insanlar için kafasını meşgul etmelidir. Başkaları için yaşamalıdır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
Buradan anlıyoruz ki dünya var oldukça Allah’ın güzelliklerini yaşayan insanlar da hep var olacaktır. Sayıları ne kadar az olsa da onlar kıyâmete kadar Allah’ın emirlerini yerine getirecek ve insanları da Allah’ın yoluna davet edeceklerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de fizik vücudunu Allah’a teslim edenlerin ismi “muhsinler” olarak verilmektedir. Muhsin olmak üzerimize farz kılınmıştır. Muhsin kelimesi “ihsan eden, veren” anlamındadır. Allah ihsan edicidir, verendir. Bu noktadaki kişi de hep veren taraf olmalıdır ki “muhsin” vasfını kazansın. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde: “Veren el, alan elden üstündür.” buyurmaktadır. Kişi ihtiyaç sahipleri için devamlı veren el olmalıdır. Eğer bir insan: “Benim neyim var ki neyi vereceğim? Şunum olsaydı, bunum olsaydı verirdim.” diyorsa bu, tamamen nefsinin hevasından kaynaklanan bir zandır. Kişi ruhunu Allah’a teslim ettiği zaman, sadece ve sadece sahip olduklarını Allah için kullanarak başkalarının hizmetine sunduğu takdirde onunla fizik vücudunu Allah’a teslim edeceğini bilmelidir. Ve kişi: “Şu anda bu şartları bana veren Rabbim, benim bu şartlarla muhsin olmamı istiyor.” düşüncesinin sahibi olmalıdır. Çünkü Allahû Tealâ fizik vücudun teslimini üzerimize farz kılmıştır. Allahû Tealâ Bakara-286’da: “Allah, kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz).” buyurarak genel hükmünü ifade etmektedir.
Bir insan kesinlikle fizik vücut teslimini yerine getirebilecek potansiyelin sahibidir ki; Allah bize bunu farz kılmaktadır. Eğer kişi bu farzı vaktinde yerine getirmediyse kendisine verilenleri Allah istikametinde kullanmamıştır. Çünkü vaktinde yerine getirilmeyen emir yapılmamış demektir. Her şeyin Allah katında bir zamanı vardır. Kişi bu noktada dört elle o emri yerine getirmenin gayreti içerisinde olmalıdır. Bütün olanaklarını seferber etmesine, var gücü ile çalışmasına rağmen sonuca ulaşamıyorsa Allahû Tealâ mutlaka onu Allah’ın Resûl’ü ile birlikte sonuca ulaştıracaktır. Mürşidine ulaştığı takdirde, Allah onu başka yardımlarla destekleyecektir. Kendisine düşeni yaptığı takdirde emri yerine getirmemesi mümkün değildir.
Kişi fizik vücudun teslimine gerçekten iştiyak sahibi ise gayretini arttırmalıdır; zikrini arttırmalıdır. Fizik vücut teslimi dik bir yokuş gibidir ama kişi, sahâbe ve diğer örnek insanlar nasıl fizik vücutlarını Allah’a teslim ettilerse kendisinin de teslim edebileceğini bilmelidir.
Fizik vücudun Allah’a teslimi ile Allahû Tealâ gerçekten büyük bir ihsanda bulunmaktadır. Çünkü iblis, fizik vücudu Allah’ın emrinde olan bir kişinin vücudunu artık kullanamaz. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 134. âyet-i kerimesinde muhsinlerin tarifini vermektedir.