MÂÛN - 4 İşte o namaz kılanlara yazıklar olsun.

MÂÛN - 5 Onlar ki, namazlarından gâfil olanlardır.

A'RÂF - 205 Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile zikret. Ve gâfillerden olma.

MUZZEMMİL - 8 Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

HİCR - 9 Muhakkak ki zikri (Kur'ân-ı Kerim’i), Biz indirdik. O'nun koruyucuları (da) mutlaka Biziz.

BAKARA - 42 Ve hakkı bâtıl ile karıştırmayın (örtmeyin) ve hakkı gizlemeyin. Ve (çünkü) siz biliyorsunuz.

İSRÂ - 15 Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

ÂLİ İMRÂN - 119 İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

RA'D - 28 Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?

ZUMER - 18 Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

RÛM - 8 Onlar, kendi nefsleri hakkında tefekkür etmiyorlar mı (düşünmüyorlar mı)? Allah gökleri ve yeri ve ikisinin arasındaki şeyleri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre ile yarattı. Ve muhakkak ki insanların çoğu, Rab’lerine mülâki olmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) inkar edenlerdir.

RA'D - 2 Görmekte olduğunuz semaları (gök katlarını) direksiz olarak yükselten Allah’tır. Sonra arşa istiva etti. Ve Güneş'i ve Ay'ı emri altına aldı. Hepsi belirlenmiş bir süreye kadar akıp gider. İşleri düzenleyip idare eder. Âyetleri ayrı ayrı açıklar ki; böylece Rabbinize mülâki olmaya (ölmeden evvel ruhunuzu Allah’a ulaştırmaya) yakîn hasıl edersiniz.

MUHAMMED - 24 Hâlâ Kur’ân’ı tefekkür etmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?

YÛNUS - 57 Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.

“Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki o iyi olduğunda vücudun tamamı iyi olur. O bozulduğu zaman vücudun tamamı bozulur. Haberiniz olsun o kalptir.” (K: Müslim, II, 1219 vd.; Buharî, İman, 39.)

“Her kulun bir yüzünde iki gözü vardır ki onlarla dünyevî olan şeyleri görür. Bir de kalbinde iki gözü vardır ki onlarla uhrevî (manevî) olan şeyleri görür. Eğer Allah bir kula hayrı dilerse kalbinde olan gözlerini açar; onlarla o kuluna gayben vadettiği şeyleri görür. O zaman gaybî bir vesileyle (kalp gözüyle), gaybî olan şeye îmân eder.” (K: Kenz’ül-ummâl, Hadis: 3043.)

“Müminin ferasetinden çekininiz; çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” hadîs-i şerifi de daimî zikirde olan kişinin olaylara Allah’ın penceresinden baktığının çok açık bir delilidir. (K: Tirmizî, Hicr Suresinin tefsiri, 6.)

“Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.” buyurarak, İslâm’da sadece huzura ve mutluluğa yer olduğunu açıkça ifade etmiştir. (K: İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.)

“Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir.” (K: Keşf’ul Hafâ.)

“Rabbim fizik vücudumu ahsen yarattığın gibi benim nefsimi de ahsen kıl.”

“Benim gözlerim uyur ama kalbim uyumaz.” buyurmaktadır.

“Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu: Nefsine arif olan Rabbine arif olur.” (K: Aclunî, Keşfül-Hâfâ II/343 (2532)

“İyi bilin ki kalp afetlerden sâlim olmadıkça kişi şerrden emin olamaz.”

Zikir Niçin Önemlidir?

Kur’ân âyetlerinin tilâveti bir zikirdir demiştik ve bu tilâveti gerçekleştiren Allah’ın Resûl’üdür. Allah Resûl’ünün birinci görevi zikirdir; Kur’ân âyetlerinin tilâveti ile gerçekleşen bir zikir.

İslâm’ın 1. safhası Kur’ân âyetlerinin tilâvetiyle gerçekleşen bir zikirdir. İslâm’ın 2. safhası mürşide tâbiiyet; hacet namazı ile gerçekleşen bir zikirdir. Hacet namazıyla gereken zikri yapmadığımız takdirde huşûya ulaşamayız. Huşûya ulaşmazsak, hacet namazı -namaz bir zikirdir- kıldığımız takdirde Allahû Tealâ’nın bize mürşid göstermesi mümkün değildir. İslâm’ın 3. safhası olan nefs tezkiyesi Allah isminin kalpte tekrarıyla gerçekleşen bir zikirdir.

Kısacası Allahû Tealâ’nın farz kıldığı Hanif dîni, Arapça adı ile İslâm’ı zikirsiz yaşamak mümkün değildir. Ondan sonraki safhalar zaten Allah isminin tekrarı ile olan zikirle devam eder ve irade tesliminden sonra ise bu zikir yerini tesbihe terk eder. Cüz’î irade kontrolü dışında yapılan zikirlere “tesbih” denir. Kişi iradesini Allah’a teslim ettiği zaman önceden iradesiyle yaptığı Allah isminin tekrarı, gayri iradî olarak gerçekleşen bir olay olur ve artık küllî irade kontrolünde gerçekleşir. Eğer kişi kavim resûlü veya nebî ise o da İlahî İrade’nin kontrolünde zikrini gerçekleştirmektedir. O halde zikirsiz dîni yaşamak mümkün değildir ve Allahû Tealâ daimî zikri farz kılmıştır.

Resûl, Kur’ân’ı tilâvet ettiği zaman ona karşı çıkanlar için Kur’ân tilâveti bir zikir değildir. Tilâvete karşı çıkanlar için hacet namazıyla mürşidi Allah’tan sormak da bir zikir değildir. Âyetlerin tilâvetiyle yapılan zikir hedefine ulaşmadığı takdirde Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli etmez.

Nebîler Sultanı Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:

Allahû Tealâ tarafından en şerefli varlık olarak yaratılan insanoğlu 3 vücut, sebest irade ve akıldan mücehhezdir. Hadîs-i şerifte konu olan kalp, fizik vücudumuzun kalbi midir? Hayır. Fizik vücudumuzun kalbinin temiz kanı vücuda pompalayan ve kirli kanı çeken iki özelliği vardır. Atardamarla temiz kanı vücuda dağıtır. Toplardamarla da kirli kanı çeker ve devamlı olarak hayatımız için gerekli olan kanı temizlemek suretiyle görevini yerine getirir. Hadîste konu olan kalp, ruhun kalbi de değildir. Çünkü ruhun kalbinin bozulması söz konusu değildir. Ruhun kalbi tamamen hasletlerden müteşekkildir. Öyleyse söz konusu olan nefsimizin manevî kalbidir. Nefsimizin manevî kalbi iyi olur, tamamen nurlarla dolar ve daimî zikre ulaşırsa vücudun bütün azaları artık Allah içindir.

Herkes tebliğe muhatap olur ve herkese mutlaka Allah’ın âyetleri okunur. Kendisine tebliğ yapılan kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse Allahû Tealâ hassalarına engeller koyar. Eğer irşad kademesini yalanlarsa, karşı çıkarsa o zaman da Allahû Tealâ uzuvlarına engeller koyar. Bunun mânâsı: Kalp ifratta yani bozuk olur ve vücudun diğer azalarının da kalbe tâbî olması sebebiyle tamamı ile Allah yolunda değildir. Allahû Tealâ ister hassalara ister uzuvlarına engeller koysun, her iki durumda da vücudun tamamı bozulur. Her iki halde de kalp artık ölü vaziyettedir, faal halde değildir. Ama fizik beden kendine has bir takım ibadetleri yerine getirir. Böylesi bir kalbin sahibi olan insan namaz kılar. Allahû Tealâ Mâûn Suresinde bu insanların kıldığı namazdan bahsetmektedir.

Bu âyetlerde namaz kılanlar kıldıkları namazın idrakinde değillerdir. Namaz kılarlar ama o namazda kalp yoktur. Kalp o namaza dâhil değildir. Çünkü o, namazı Allah’a ulaşma dileğiyle yerine getirmemektedir. Kalp tamamen bozuk durumdadır. Kalbin bozulduğu bir muhtevada vücudun diğer azaları da kendisine düşeni yapamaz. Çünkü vücudun diğer azaları kalbe göre hareket eder.

Bir de fesat çıkaranlar vardır. Kişi kendisi hidayette olmadığı gibi, başkalarının da hidayetine mâni olursa Allahû Tealâ o kişinin kalbini yeryüzünde fesat çıkarması sebebiyle tab eder. Onlar, kalpleri tamamen bir daha dönülmeyecek bir noktaya ulaşmış olan insanlardır.

Bir cehrî zikir bir de hafî zikir vardır. Allahû Tealâ âyet-i kerimede hafî zikir yapmamızı emretmektedir.

Zikrin Allah’ın ismiyle gerçekleşmesi gerektiğini de Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesi bize bildirmektedir.

Öyleyse Kur’ân tilâveti ile hiç kimse daimî zikre ulaşamaz. Namaz zikriyle de hiç kimse daimî zikre ulaşamaz. Ama insan hayatta kaldığı süre içerisinde kalbi atar ve kalbimizin ritmik atışlarına paralel iç sesimizle yani kalbimizin sesiyle Allah ismini tekrar etmemizi Allahû Tealâ farz kılmıştır. Bunu daimî yaptığımız takdirde daimî zikre ulaşmışızdır. Ancak daimî zikirle nefsimizi Allah’a teslim edebiliriz. Allahû Tealâ biz insanlardan hayattayken ruhen Allah’a ulaşmayı dilememizi ister ve bizler bu dileğin sahibi olduğumuz takdirde ulaştırma işlemini gerçekleştirecek olan Allah’tır. Rabbimiz sadece bir tek dileğimize bakar. Allahû Tealâ zahirî âleme ait olan fizik vücudumuzu da teslim etmemizi istemektedir. Bunu da Rabbimiz zikre bağlamıştır; hem de 18 saat zikre. Allahû Tealâ nefsimizin teslimini ise daimî zikre bağlamıştır.

Daimî zikirde olan kişi, kalp gözü ve kalp kulağı açılan kişidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu istikamette şöyle buyurmaktadır:

Bütün bu âyet ve hadîslerin ışığında görüyoruz ki zikir, çok zikir ve de daimî zikir vardır. Ondan sonra irade teslimiyle kişi zaten artık zikrin ötesine yani tesbihe geçer. Ama gelin görün ki günümüz İslâm tatbikatında zikir yoktur. Âyetlerin tilâvetiyle yapılan birinci çeşit zikir yoktur. Çünkü günümüz dîn öğretisinde dünya hayatını yaşarken insan ruhunun Allah’a ulaşması olan hidayet öğretilmiyor, öğrenilmiyor. Öğrenilmediği için öğretilmiyor, öğretilmediği için de geleneksel dîn tatbikatı içerisinde Allah’a ulaşmayı dilemek yoktur. Dilemeyince de Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli etmez, onlara furkanları vermez. Furkanları vermediğine göre tersi işlem söz konusudur. Yani Allah onların hassalarına engeller koyar, uzuvlarına engeller koyar, bu insanlar o zaman sağır, dilsiz ve kördürler. Sağır, dilsiz ve kör olan bu insanlar Kur’ân âyetlerini tilâvet ettiklerinde Kur’ân kursaklarından geçmez yani onlar işitemezler.

Kur’ân âyetlerini hiç kimse kapsam ve muhteva olarak asla değiştiremez. Kur’ân-ı Kerim’e kimse ne bir âyet ilâve edebilir ne de O’ndan bir âyeti çıkartabilir. Çünkü O, Allah’ın koruması altındadır.

Ama insanlar Kur’ân âyetlerinde Allah’ın vermek istediği mesajı kendi yorumlarıyla değiştirebilirler. Bugün geleneksel dîn tatbikatında Kur’ân’da mevcut olmasına rağmen birçok kavram tatbikattan çıkartılmıştır. Ne yazık ki bugün yaşanan İslâm, Kur’ân’daki İslâm’dan tamamen uzaktır. Ve bugün dînde olmamasına rağmen insanların sonradan kendi zanları ile dîne ilâve ettikleri birçok bid’at vardır. Kur’ân kursaklarından geçmeyen insanlar, Kur’ân’a ilâveler yapmamışlar ama bu insanlara iblisin negatif tesirlerle yazdırdığı dîn kitaplarındaki birçok zanlar sayesinde hakkı batılla karıştırmışlar ve Kur’ân’ı Kerim’e aykırı, yanlış yorumlar yaparak âyetleri gizlemektedirler, ketmetmektedirler.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

Bunları yapan kişiler, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının dilemesine de mâni olan insanlardır. Dîni öğreten ve Kur’ân’ı Kerim kursaklarından geçmeyen insanlardır. Bunun için de âyetlerden gâfillerdir. Hâlbuki dîn demek; âyetleri, Kur’ân’ı Kerim’i yaşamak demektir. Ama kendilerine Kur’ân’dan dîn öğretilmediği için ve onlar insanların yazdığı kitaplardan dîn öğrendikleri için doğal olarak o öğrendikleri geleneksel dîn tatbikatını insanlara anlatmaktadırlar. İşte bu sebeple ne dîn öğreticileri ne de dîn öğrettikleri insanlar kurtuluşa ulaşabileceklerdir. Ama fitnenin her tarafı sardığı, Kur’ân’ın rafa kaldırıldığı, Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanmadığı bu dönemde Allahû Tealâ Resûl’ünü hidayetle göndermiştir. Resûl; içinde bulunduğumuz hidayet çağında Devrin İmamı Mehdi (A.S)’dır. O, Allah’ın tasarrufunda, Allah’tan aldığı öğretiyle kavramları bir bir aslî yerlerine oturtmaktadır. Hadîs-i şerifte sözü edilen cihad da bu kavramlardan bir tanesidir. İnsanlar, 14 asır sonra bugün ne yazık ki nefsle cihadı unutmuşlardır.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in beyan ettiği gibi, Kur’ân’ı Kerim bir lâfzî mânâ ve 7 ruh üzere indirilmiştir. Kur’ân’ı Kerim’in lâfzî mânâsı mutlak surette kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesiyle gerçekleşir. Kişinin tek başına kendi aklıyla bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir.

Allahû Tealâ insanı yaratandır. İnsanı yaratan Rabbimiz, insanı en iyi bilendir. Ona verdiği hanif fıtratıyla tek başına hiçbir zaman hakikati elde edemeyeceğini bildiği için: “Resûl göndermezsem azap etmem, kitap göndermezsem azap etmem.” buyurmaktadır.

Dolayısıyla zahirî standartlar içinde Allahû Tealâ nimetini, göndermiş olduğu şeriat kitapları ve bu şeriat kitaplarını açıklayan resûlleriyle kesinlikle tamamlayacaktır. Serbest irade sahibi insan ya resûlün tebliğine uyarak hidayeti diler, kurtuluşa ulaşır ya da Allah’a ulaşmayı dilemez. Dilemediği takdirde cezayı hak eder, dilediği takdirde Allahû Tealâ’nın mükâfatını kazanır.

Huzur ve mutluluğun yegâne adresi dîndir. Huzur ve mutluluğun yegâne kaynağı Kur’ân’dır, Allah’ın kitaplarıdır. Huzur ve mutluluğun yegâne adresi bu kitapları Allah’ın öğretisiyle bizlere açıklayan Allah’ın Resûl’üne tâbiiyettir, onlarla birlikte bir dîni hayatı yaşamaktır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V):

Resûl tebliğe başladığı zaman, âyetleri tilâvet ettiği zaman kişi Resûl’ün tebliğine uyar da Allah’a ulaşmayı dilerse istisnasız Allah’ın ona bir vaadi vardır. O kişinin ruhunu Allah Kendisine mutlak surette ulaştırır. Allahû Tealâ Şûrâ-13’de söz vermiştir. Allah’ın katında söz değiştirilmez.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

Âlim kişinin uykudayken yapabileceği yegâne ibadet zikirdir. Cahil; Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi de olsa o da namaz kılar, namaz da bir zikirdir. Ama derecat açısından mukayese edilirse Allah’a ulaşmayı dileyip mürşidine tâbî olan kişinin kazancı bir iyiliğe karşılık 1’e 700’dür. Zikrettiği her saniye 700 kat derecat kazanır. Mürşide ulaşmayan kişinin bir iyiliğe karşılık kazancı ise 1’e 10’dur. Öyleyse Resûllulah (S.A.V), âlimin uykusunun cahilin ibadetinden derecat bakımından çok daha üstün olduğunu ifade etmektedir.

Daimî zikir Kur’ân’daki âyetlerde ve Resûlullah’ın hadîslerinde yer almasına rağmen günümüz dîn tatbikatından kaldırılmışsa eksik bir dîn tatbikatıyla karşı karşıyayız demektir. Eksik dîn tatbikatından kurtulabilmek için kişinin İslâm’ın 5 şartına ilâveten, hidayetin giriş kapısı olan Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzımdır. Bu İslâm’ın 1. safhasıdır. Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde eğer zikretmeye de başlarsa mutlak surette Allah onu mürşide ulaştırır.

İslâm’ın safhaları şu sırayla yaşanır:

1- Allah’a ulaşmayı dilemek.

2- Mürşide tâbiiyeti gerçekleştirmek.

3- Ruhun Allah’a teslimi.

4- Fizik vücut teslimi.

5- Nefs teslimi.

6- İrşada ulaşmak.

7- İradenin teslimi.

Böylece en alt seviyeden en zirve noktaya 7 safha 4 teslimi yaşamak suretiyle kişi ulaşır, kâmil insan olur.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki:

Yaratılış açısından insan en şerefli varlıktır. Ruh ahsendir fakat ahsen olmayan ve ahsen olmasını Allah’ın bizden istediği fizik vücut, nefs ve iradedir. Fizik vücut teslimiyle fizik vücut ahsen olur. Nefsin teslimiyle nefs ahsen olur. İradenin teslimiyle irade ahsen olur. Allahû Tealâ bütün bunları Kur’ân-ı Kerim’de bir bir açıklamıştır.

Bizler için en güzel örnek olan Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve en güzide öğrencileri sahâbedir. Onlar Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde bizlere öğretildiği gibi Kitab’ın bütününe tâbî olmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerim’in bütününe tâbî olan sahâbe âmenû olmuş yani Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir. Ve kalpleri Allah’ın zikri ile mutmain olmuştur. Onlar daimî zikrin de sahipleridir.

O halde en güzel örnek olan Resûlullah’ın güzide sahâbeleri Kitab’ın bütününe tâbî oldularsa, onlar bizim için örnekse o örneğe uyarak bizim de Kitab’ın bütününe tâbî olmamız lâzımdır. Ancak Kitab’ın bütününe tâbî olmanın yolu daimî zikirden geçer.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

Gözler uyurken kalbin uyumaması kalbin zikirde olduğunu göstermektedir. Kişinin, Resûllullah (S.A.V) gibi uykudayken de zikredebilmesi için mutlaka nefsini de Allah’a teslim etmesi lâzımdır.

Nefsini teslim eden kişi, ulûl’elbab kademesine ulaşır. Ulûl’elbab kademesindeki kişi daimî zikirdedir. Daimî zikir ile kalbindeki %9 karanlığı da çok kısa zamanda temizler. Böylece kalp 7 kademede müzeyyen olur. Kalbi 7 kademede müzeyyen olan bir insanın gözleri yatakta uyur ama kalbi uyumaz. O, devamlı olarak Allahû Tealâ’yı zikreden birisidir. Nitekim yatağına girerken zikir ile girer, sabahleyin kalktığı zaman da zikir ile uyanır. Zikir ile girip zikir ile uyandığı için gece boyunca hep ibadet halindedir. O sebeple Resûlullah (S.A.V): “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir.” buyurmuştur.

Öyleyse Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in ulaşmamızı istediği hedef, nefsin de Allah’a teslimidir. Bir insan, nefsi Allah’a teslim olduğunda dünya saadetinin %100’üne sahip olur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

Daimî zikir sahibi kişi, nefsinde hiç afet kalmadığı cihetle nefsini bilen kişidir. Hadîs-i şeriften de anlaşıldığı üzere bu kişi Rabbine de arif olur. Fakat vücutta olan nefsimizin manevî kalbi tab edilirse, bir daha açılmayacak duruma gelirse o zaman vücudun hepsi bütünüyle gider. Öyleyse kalbin bütünüyle ıslâh olması, Allahû Tealâ’nın bütün emirlerine itaat etmesi ve yasak ettiği fiilleri işlememesi için bize düşen görev, Allah’a ulaşmayı dileyerek 12 ihsanla mürşidimize tâbî olmak ve Kur’ân’ın bütününü hayatımıza tatbik etmektir.

Allahû Tealâ en şerefli varlık olarak yarattığı insanı, âhiret ve dünya saadetine ulaştırmak için katından bütün emirlerini muhtevasına alan ve yasakların hepsini içeren kitaplar ve bu kitapları öğreten resûller gönderir. Her devirde yaşayan insanların içerisinde Devrin İmamı mutlaka vardır. Nebîlerin yaşadığı dönemde asâleten Devrin İmamı Allah’ın peygamberidir, nebîlerin olmadığı dönemlerde ise Allahû Tealâ vazifeli kıldığı resûllerinin arasından bir tanesini vekâleten Devrin İmamı olarak seçer. Allahû Tealâ bu resûlleri beş tane görevle vazifeli kılmıştır. Birinci görev âyetleri tilâvet etmek, âyetleri açıklamaktır. Âyetlerin açıklanmasında en önemli faktör, Allah’ın bize üfürdüğü ruh emanetinin hayattayken sahibi olan Allah’a ulaştırılması, teslim edilmesidir. Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın bu istikamette uyarıları vardır.

İster devrin imamı olsun ister kavim resûlü olsun ister Allah’ın irşadla vazifeli kıldığı birisi olsun, birinci görev olan âyetlerin tilâvetinden murat, onların dünya hayatını yaşarken Allah’a mülâki olmaya yakîn hâsıl etmeleridir.

Allahû Tealâ Muhammed Suresinin 24. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

Tefekkür: Fikir îmâl etmek, aklın standartları içerisinde bir sonuca ulaşmaktır.

Tezekkür: Tefekkürün bittiği noktada Allah’ın yardımıyla yeni bir ufkun açılmasını ifade eder. Tedebbür ise tedbir almaktan gelir. Allah’ın emrini yerine getirmektir.

İşte eğer birisi tedebbür ve tefekkür etmiyorsa, tedbir almıyorsa Allah’ın emrini yerine getirmiyorsa o zaman onun kalbi kilitlidir. O kalp tab edilmiştir. O kalp hastadır, bozuktur. Kalbin şifaya kavuşması ve hastalıklarından kurtulması için ne lâzımdır? Allahû Tealâ bu sualin cevabını Yûnus Suresinin 57. âyet-i kerimesinde vermektedir.

Kur’ân-ı Kerim öğüttür, şifadır, hidayettir ve rahmettir. Kişi Allah’a ulaşmayı dileyip mürşidine ihsanla tâbî olduktan sonra zikirle nefs tezkiyesine, ıslâh-ı nefse başladığı takdirde kalpteki hastalıklar şifaya kavuşur. Allahû Tealâ bu talebi o kişinin kalbinde görür görmez harekete geçecektir.

Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde Allahû Tealâ ona 7 tane furkan verir, bahsettiğimiz tüm engelleri kaldırır ve art arda ihsanlarını ulaştırır. %2’lik rahmet nuru kalpte yerleşince kişi huşû sahibi olur ve Allahû Tealâ ona mürşidini gösterir. Akabinde ihsanla mürşidine tâbî olan bir insan, Allah’tan 7 nimet alır ve Allahû Tealâ vasıta emirleri kendisine sevdirir. En üst seviyede severek yerine getirdiği vasıta emir zikirdir.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifinde buyuruyor ki:

Afetlerden sâlim olabilmesi için kalbin afetlerden tamamen temizlenmesi lâzımdır. Neyle temizlenir? Daimî zikirle. O zaman daimî zikirde olan bir insan şerrden emindir. Çünkü şeytan nefsin afetlerine, karanlıklarına tesir edebilir ama bu kişinin kalbinde artık afetler yoktur. Bu afetlerin yerine ruhtaki hasletler, fazilet olarak gelmiş yerleşmiştir. Kişi 19 tane faziletin sahibi olmuştur. Şeytan faziletlere pençelerini geçiremez.

O zaman hadîs-i şerifin mânâsına varıyoruz: Kişi daimî zikirle şeytana açılan fücur kapısını ilelebet kapatır, takva kapısı ise devamlı açık kalacaktır. Açık olan kapıdan kişinin kalbi Allah tarafından devamlı beslenir, faziletlerle donanan bir insan sadece faziletlerin gereği olan davranışları sergiler. O noktadan itibaren sonsuz bir huzur ve mutluluk içerisinde hayatına devam eder.

Öyleyse âyetler ve hadîsleri birlikte mütâlaa ettiğimiz zaman net bir tabloyla karşılaşıyoruz. Hadîs bize çok önemli bir hedefi gösteriyor. O hedef daimî zikir hedefidir. Kalbin tamamen ıslâh olmasıdır. Kalbin tamamen tasfiye olmasıdır ve vücudun azalarının hepsinin Allah için görev yapmasıdır.