NİSÂ - 125 Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.

YÂSÎN - 60 Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

YÂSÎN - 61 Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

ÂLİ İMRÂN - 20 Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: “Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik.” O kitab verilenlere ve ümmîlere: “Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah'a) teslim ettiniz mi?” de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

ÂLİ İMRÂN - 134 Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.

TEGÂBUN - 11 Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

KAF - 33 Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

EN'ÂM - 125 Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.

İSRÂ - 53 Ve kullarıma de ki: “En güzeli (sözü) söylesinler!” Muhakkak ki şeytan, onların aralarını bozar (fesat çıkarır). Muhakkak ki o, insana apaçık düşmandır.

MUCÂDELE - 22 Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

ÂLİ İMRÂN - 103 Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.

ÂLİ İMRÂN - 119 İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

NİSÂ - 36 Ve Allah'a kul olun. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve ana-babaya, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa (eşlere), yolda kalmışa ve elinizin altında sahip olduklarınıza (köleye, cariyeye, işçilere) ihsanla davranın. Muhakkak ki Allah, kibirli olan ve övünen kimseleri sevmez.

MÂİDE - 2 Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşıp teslim olmayı dileyenler)! Allah’ın (koyduğu) şeriat hükümlerine, Haram ay’a, (hediye olarak Kâbe’ye gönderilen) kurbanlıklara, gerdanlıklı (boyunları bağlı) kurbanlık develere, Rabb’lerinden bir fazl ve (O’nun) rızasını isteyerek, Beyt-el Haram’a gelenlerin güvenliğine saygısızlık etmeyin. Ve ihramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-il Haram’dan alıkoymalarından (çevirmelerinden) dolayı bir kavme beslediğiniz kin, sakın sizi haddi aşmaya sevk etmesin. Birr ve takva üzerine yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun. Muhakkak ki Allah ikâbı (azâbı) şiddetli olandır.

“Gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (K: Müslim, Birr 106).

“Bir mümin kulun sırf Allah rızasını talep etmek için yuttuğu bir öfke yudumundan Allah katında sevap bakımından daha büyük bir yudum yoktur.” (K: ibn Mace, Cilt10, Syf.462.)

“En hayırlı yudum öfkesini yutandır.” buyuruyordu. İşte burada da gerçek pehlivanın öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kişi olduğu açıkça ifade edilmektedir. Gerçek pehlivanın Kur’ân-ı Kerim’deki adı muhsindir. Allahû Tealâ herkesin bu hedefe ulaşmasını ister. Çok çok zikirle kalbimiz ancak %91 aydınlanır ve kalbi %91 aydınlanan bir insan öfkesini yutabilen insandır.

“Lâ tağdab: Öfkelenme.” (K: Buhârî, Edeb, 76.)

“Allah, muhakkak surette kötülüğü affeden kişiyi aziz kılar (şerefini arttırır).” (K: Müsned, II, 235, 238.)

“…kul başkalarının hatalarını affettikçe Allah da onun şerefini yükseltir...” (K: Müslim, Birr, 69; Tirmizî, Birr,82.)

“Ey Ademoğlu! İnfâk et ki (malını hayır yolunda sarf et ki) sana da infâk olunsun (Allah sana karşılığını hem bu dünyada ve hem de ahirette versin).” (K: Buharî, Müslim.)

“Allah için tevazu gösteren kişiyi Allah ancak yüceltir.” (K: Müslim, Birr.)

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta, birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman bu sebeple diğer uzuvlar da uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (K: Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.)

Ebû Hureyre (R.A)’dan rivayet edildiğine göre, sahâbeden birisi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelmiş ve talepte bulunmuştu. Peygamber Efendimiz (S.A.V) kendisine kısaca: “Muhsin kul ol.” buyurmuştu. Sahâbe: “Ya Resûlullah! Muhsin kul olduğumu nasıl bileceğim?” deyince, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz: “Komşularına sor. Eğer onlar senin muhsin olduğunu söylüyorlarsa sen iyi bir kimsesin. Eğer kötü olduğunu söylüyorlarsa o zaman sen kötü bir kimsesin.” demişti. (K: İbn-i Mâce, Zühd 25.)

“Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve âhiret gününe îmân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kimse ya hayır söylesin veya sussun.” (K: Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75; Tirmizi, Kıyâmet 51 (2502); Buhâri 5559; Müslim 67; Tirmizî 2424; Ebu Davut 4487; Ibni Mâce 3961; Ahmet b. Hanbel Cüz2 Sayfa 267, 4339.)

“Size oruç, namaz ve sadakadan daha faziletli olan şeyi bildireyim mi?” diye sordu. Sahâbe: “Elbette, Ey Allah’ın Resûl’ü!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah şöyle buyurdu: “İki kişinin arasını düzeltmektir. İki kişinin arasını bozmak ise îmânı kökünden kazır.” (K: Ebû Dâvûd, Edeb, 50; T2509 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 56.)

“Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız.”

“Kim bir Müslüman’ın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse Allah da onun kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa Allah da dünya ve âhirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslüman’ın ayıbını örterse Allah da dünya ve âhirette onun ayıplarını örter. Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece Allah da onun yardımcısı olur.” (K: Ebû Dâvûd, Edeb, 60, Müslim, Zikr 37-38.)

25. BASAMAK 4. SAFHA MUHSİNLER MAKAMI Fizik Vücudun Allah’a Teslimi

İslâm merdivenin 25. basamağı Muhsinler Makamı’dır, velâyetin 4. kademesini ifade etmektedir. Bu noktada kişi fizik vücudunu Allah’a teslim etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de fizik vücut teslimini gerçekleştiren kişiye “muhsin kul” denmektedir.

Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi, manevî hayatımız Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. Bir insan Allah’a mülâki olmayı dilemedikçe cehennemden kurtulması mümkün değildir. Dilerse bir süre sonra Allahû Tealâ onu mutlaka mürşidine ulaştırır. Mürşidine ulaşınca vücudundan ayrılan ruhu, neticede mutlaka Allah’a ulaşır. O kişinin 7-8 aylık bir ömrü varsa bu mutlaka gerçekleşir. Fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi ve neticede iradenin teslimi bundan sonraki kademeleri ifade eder.

Fizik vücudun teslimi bir dik yokuştur. Çünkü ruhun Allah’a ulaştığı noktada kişinin üzerinden Allah’ın koruyucu kalkanı kalkar. Allah’ın verdiği söz buraya kadardır (Şûrâ-13). Artık kişi yeni bir tevekkül aşamasındadır. Allah’ın yardımıyla fizik vücudunu da Allah’a teslim edeceğine dair kesin bir îmânın sahibi olmak zorundadır. Fizik vücut teslimi, günün 18 saatini zikirle geçirmekle mümkündür.

Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ, bütün fizik vücutları Allah’a kul olmaya çağırmaktadır. Allah’a kul olmak; fizik vücudu Allah’a teslim etmektir. Teslim, kayıtsız şartsız Allah’a bağlığı ifade eder. Ve Allah’ın bütün emirlerine itaat eden, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir insan oluşur. Burası, fizik vücudumuzun Allah’a teslim edildiği noktadır.

Bütün sahâbe fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişlerdir.

Allahû Tealâ fizik vücutlarını teslim edenlerin özelliklerini şöyle ifade etmektedir:

Âyet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere fizik vücut teslimi yapanlar (muhsinler), takva sahipleridir yani Allah’a ulaşmayı dilemişlerdir, mürşidlerine tâbî olmuşlardır, ruhlarını Allah’a teslim etmişlerdir. Onlar öfkelerini yutanlardır, bollukta ve darlıkta infâk edenlerdir ve de insanları affedenlerdir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), hadîslerinde muhsinlerin bu özelliklerini dile getirmiştir.

Bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:

Hadîste zikredilen kişi, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen yani öfkesini yutabilen kişidir. Kur’ân-ı Kerim’e göre bir insan fizik vücudunu Allahû Tealâ’ya teslim ettiği zaman öfkesini yutma derecesine ulaşır. Öyleyse fizik vücudunu teslim eden, diğer bir ifadeyle kendi nefsini yenebilen insan gerçek pehlivandır. Kişinin öfkesini yuttuğu, nefsine hâkim olduğu, gerçek pehlivan olduğu nokta 25. basamaktır.

İbn-i Ömer’den rivayet edilen bir hadîste buyuruluyor ki:

Fizik vücut teslimini gerçekleştirmek isteyen kişi bir tevekkülün sahibi olmalıdır: “Ben kalben talep ettim; ruhumu Allah Kendisine ulaştırdı, verdiği sözü yerine getirdi. Allahû Tealâ bundan sonra da fizik vücudumu teslim etmemi sağlayacaktır.” demelidir. O kişi fizik vücut teslimini gerçekleştirmek istediği zaman Allahû Tealâ’yı kendisine vekil tayin eder. Bu noktadan itibaren yapması gereken şey günbegün zikrini artırmaktır. Çok zikir fizik vücut teslimi için yetmez, çok çok zikir yapması lâzımdır. Çok çok zikrin mânâsı 18 saatlik zikirdir. Ve 18 saatlik zikirle o kişinin kalbine ulaşan nur miktarı %91’dir, kişi bu nurlanma ile fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Fizik vücut başlangıç noktasında ahsen değildir. Ama %91’lik nurla kişinin kalbinde aydınlanma oluştuğu zaman fizik vücut da o noktadan itibaren ahsen olur. Allah’ın bütün emirlerine itaat eden ve yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir yapıya sahip olur. Nefsi teslim olabildi mi? Hayır. Nefs de artık emanettir. Ancak daimî zikre ulaşınca nefs de teslim olacaktır.

İnsan bu noktaya nasıl ulaşır? Evvelâ olayları yaşar, olayları değerlendirir. Olayları yaşayan ve olayları değerlendiren insanlardan bir kısmını Allah seçmez. Allah’ın seçmedikleri, kendileri hidayeti dilemedikleri gibi başkasının hidayetine mâni olan insanlardır. Ve bunların kalbi Allah tarafından tabedilir. Geri kalan tüm insanlar Allah tarafından seçilir ama seçilenleri de Allahû Tealâ musîbetlerle imtihan eder. Musîbetlerle imtihan ettiklerinden her kim Allah’a ulaşmayı kalben dilerse 4. basamakta Allah Rahîm esması ile o kişiye tecelli eder. Allahû Tealâ o insanlara peş peşe 5, 6 ve 7. basamaklarda furkanlar verir. Allahû Tealâ 7 furkanla desteklenen bu kişinin kalbine hidayetle ulaşır.

Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesine göre, Allah o kişinin kalbini Kendisine çevirir.

Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin göğsünden kalbine En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesine göre rahmet yolu açar.

Göğsü şerh edilen kişi göğsünden kalbine rahmet yolu açılan kişidir. Kalbine rahmet yolu açılan bir insan 6 tane kalp şartının sahibi olmuştur.

1- Fıkıh hassasının mühürü açılmıştır.

2- Kalpteki ekinnet alınmıştır.

3- Kalbe ihbat konmuştur.

4- Allah kalbe hidayetle ulaşmıştır.

5- Kalbi Kendisine çevirmiştir.

6- Kalbe giden rahmetin yolunu açmıştır.

Kalp şartlarının sahibi olması nedeniyle kişi zikretmeye başladığı zaman, bu zikir Allah’ın katından rahmeti göğsüne getirir. Zikir bir şifredir. %2’lik rahmet nuru, açılan rahmet yolundan kalbe ulaştığı zaman aynı anda %2’lik zulmet de kalpten çıkar. Böylece o kişinin kalbi %2’lik bir aydınlanmaya ulaşır. Allahû Tealâ, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazı ile mürşidini talep etmesi halinde bu kişiye mürşidini gösterir. Ve mürşidine tâbî olan kişiyi 7 nimetle destekler. 7 tane furkan, 12 tane ihsan ve 7 tane nimetle desteklenen bu insana Allahû Tealâ vasıta emirleri sevdirir. O kişi namaz kılar, oruç tutar, zekât verir, hacca gider ve bunların hepsini kolaylıklar içerisinde gerçekleştirir. Çünkü bu amelleri Allahû Tealâ ona sevdirmiştir. Vasıta emirler içerisinde en büyük ibadet zikirdir. Zikir ibadetlerin sultanıdır. Nefs tezkiyesini sağlayan yegâne vasıtadır.

Zikir artışları ile kişi Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye ve Nefs-i Tezkiye kademelerini bir bir geçer. Her nefs kademesinde ruh da bir gök katı yükselir. Sonuçta ruh Allah’ın Zat’ına ulaştığı zaman nefs de 7 kademede tezkiye olur ve nefsin kalbi başlangıç noktasında %100 karanlık iken, nefs tezkiyesi gerçekleştiği zaman %51 aydınlanma ile o kişi ermiş evliyadan olur. Bu nokta kişinin evvâb kul olduğu noktadır. Muhsin kul olmak, kalpte %91’lik bir aydınlanma gerektirir.

Ermiş evliya olan kişi henüz gerçek pehlivan değildir, henüz evvâb kuldur. Gerçek pehlivan olabilmesi için öfkesini yutabilmesi, muhsin kul olması lâzımdır. Muhsin kul olabilmesi için fenâ kademesini, beka kademesini, zühd kademesini ve teslim kademesini zikir artışlarıyla geçmesi gerekir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsinde:

Sahâbeden birisi bir gün Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e gelerek: “Yâ Resûlullah! Bana kısa bir nasihatte bulunun. Uzun olmasın. Tâ ki nasihatinizi unutmayayım.” der ve bu sözünü birkaç kez tekrarlar. Samimi bir hâl içinde unutkan halini dile getirerek nasihat isteyen bu sahâbeye Resûl-i Ekrem kısa bir nasihat ile cevap verir:

Âlî İmrân-134’de muhsin kulun bir diğer özelliği de insanları affetmek olarak ifade edilmiştir. Bu kişi kendisine yapılan kötülükler karşısında asla kin, nefret ya da intikam hissine kapılmaz. Nefsindeki afetler %81 oranında azaldığı cihetle hep affeden hüvyetindedir. Bollukta da darlıkta da infâk etmek bu kişinin bir diğer özelliğidir. Bu kişi aynı zamanda tevazunun da sahibidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu minval üzere şöyle buyurmuşlardır:

Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz bir diğer hadîs-i şerifinde de buyuruyor ki:

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bize bu hadîste şu mesajı vermek istemiştir: Müminlerin birbirlerini sevmesi, birbirlerine acıması, birbirlerini kollaması, ancak muhsin kul olmaları ile mümkündür. Kim fizik vücudunu Allahû Tealâ’ya teslim ederse gerçekten o diğer mümin kardeşine bu şekilde davranabilen birisidir. Bir insanın bu noktaya gelebilmesi için fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi gerekmektedir.

Fizik vücudun teslimi için nefs tezkiyesi şarttır. Nefs tezkiyesini gerçekleştiren ise Allah’tır. Bu, Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye Allah’ın özel bir armağanıdır. Ama Allahû Tealâ sözünü yerine getirdikten sonra kişiden koruyucu kalkanını kaldırır. O kişinin nefsinin manevî kalbinde %51 aydınlık, %49 karanlıkla şeytan serbest kalır, koruyucu kalkan kalkar. O kişi kendi gayreti oranında hedeflere ulaşır. Kişi, zikrini günbegün artırdığı zaman fenâ kademesinde %10, beka kademesinde %10, zühd kademesinde %10, teslim kademesinde %10’luk fazl artışlarıyla kalbi toplam %40 aydınlanır. Önceki %51 aydınlığa ilâveten %40 aydınlık ile o kişinin kalbi %91 aydınlanmış, kişi muhsin kul olmuştur ve hadîste zikredilen halleri kazanmıştır. Dolayısıyla o kişi, başkaları için yaşayan birisi olmuştur. Allahû Tealâ’nın emir ve yasaklarına tamamen uygun bir hayat yaşamaktadır.

İnsan sosyal bir varlık olması hasebiyle diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır. Etrafında Nefs-i Emmare’de olan yüzlerce, binlerce insan olabilir. Ama o, başkalarından kendisine ulaşan hatalar karşısında evvelâ öfkesini yutar, daha sonra affeder. Çünkü o kişi fizik vücudunu Allah’a teslim ederek %91 oranında güzel ahlâkın sahibi olmuştur.

Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

Müminlerin birbirlerine karşı olan davranışlarının bu şekle gelebilmesi için fizik vücutlarını mutlaka Allahû Tealâ’ya teslim etmeleri gerekmektedir.

Benzer bir hadîste de buyuruluyor ki:

Hadîs-i şerifte çarpıcı iki esas vardır:

1- Allah’a ve yevm’il âhire îmân etmek.

2- Başkaları için yaşamak.

Mürşidimize tâbî olduğumuz gün yevm’il evvelse ruhun Allah’a ulaşma günü yevm’il âhirdir. Eğer fizik vücudumuzu teslim etme talebinde bulunduğumuz gün yevm’il evvelse fizik vücudumuzu teslim ettiğimiz gün yevm’il âhirdir. Eğer nefsimizin teslimi için talepte bulunduğumuz gün yevm’il evvelse nefsin tesliminin gerçekleştiği an yevm’il âhirdir. Allah’ın kalplerine îmân yazdığı kişiler, Allah’a ve yevm’il âhire îmân eden kişilerdir. Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

Öyleyse bu âyet-i kerime, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîste devamlı olarak işaret ettiği kişilerin, kalplerine Allahû Tealâ’nın îmânı yazdığı kişiler olduğunu (hak müminler olduğunu) ispatlamaktadır.

14 asır evvel bu hadîs-i şerifin muhatabı olanlar sahâbeydi. Ama Resûlullah’ın sözleri de hadîsleri de evrenseldir. Çünkü Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz hadîsleri değerlendirme ölçüsü olarak: “Hadîslerim tartışma konusu olduğu zaman Kur’ân-ı Kerim’e bakınız, Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir hadîsim olamaz.” buyurmaktadır. O halde hadîs-i şerifi Kur’ân âyetleriyle karşılaştırdığımızda da A’dan Z’ye kadar Kur’ân’la yüzde yüz bir beraberlik, bir mutabakat içerisinde olduğunu görüyoruz.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de salt Allah’a inancı sebebiyle mümin olup da kurtuluşa eremeyenlerden bahsetmektedir. Bir de hadîste zikredildiği gibi Allah’a inanmayla birlikte yevm’il âhire îmân eden yani Allah’a ulaşmayı dileyen hak müminlerden de bahsetmektedir. Öyleyse Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kimse hak müminlerdendir. Hak müminlere Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsteki öğüdü, komşuya eziyet etmemektir. Hak müminlerin içinde yer aldığı topluluk elbette hak müminlerdir. Yani hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz (S.A.V) kardeşlerimize eziyet etmememizi ve birbirine kırgın olan insanların aralarını da düzeltmemizi emretmektedir.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

İşte Allah’ın nimetiyle, Allah’ın kalplerimizi birleştirmesiyle biz müminler kardeşiz. İlk etapta bizimle diğer kardeşlerimiz arasında kesinlikle üzerinde durmamız gereken şey, bizden onlara zarar ulaşmamasıdır. Biz onlara eziyet etmemeliyiz, davranışlarımızla onları mutsuz kılmamalıyız. Mutsuz kılmazsak görevimiz burada biter mi? Hayır. Hadîsin devamında başka bir şey daha söylenmektedir: “Allah’a ve âhiret gününe îmân eden, misafirine ikramda bulunsun.”

Öyleyse birincisinde içinde yer aldığımız hak müminlerden oluşan topluma, her birisine eziyet etmememiz, ikincisinde onlara ikramda bulunmamız emredilmektedir. Yani devamlı verenlerden, başkalarının mutluluğu için daima gayret edenlerden olmamız gerekmektedir. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz bu istikamette: “Mümine eziyet etme, kâfire de komşuluk etme.” buyurmuşlardır.

Ebu’d-Derdâ’dan nakledildiğine göre Resûlullah (S.A.V):

Bir diğer hadîsinde de Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

Öyleyse mümin kulun vasfı, kardeşini seven kişi olmasıdır. Seven sevdiğine devamlı verendir, ikramda bulunandır. Sevgi fedakârlıktır, sevgi hediyeleşmedir, sevgi yardımlaşmadır. O halde Allah’a ve âhiret gününe îmân eden mümin hep ikramda bulunmalı, başkalarıyla yardımlaşmalıdır.

Allah’a ulaşmayı dilemenin akabinde Allah’ın yardımı ve garantisi ile birinci emanet olan ruh Allah’a teslim edilir. Ancak fizik vücut teslimi hedefine giden yol mümin kardeşimize ikram etmekten geçer, mümin kardeşimizi sevmekten geçer. Hem seveceğiz hem de sevginin bir belirtisi olacak. O da nedir? İkram etmektir. Onun için Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki: “Allah’a ve âhiret gününe îmân eden kişi misafirine ikramda bulunsun.”

Aslında hepimiz bir diğeri için bir misafir hükmündedir. Allahû Tealâ’nın nimetleri açısından meseleye bakarsak Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Müminler Allah’ın nimetlerine karşı birer konuktur (misafirdir).” Öyleyse biz hepimiz Allahû Tealâ’nın misafirleriysek dışımızdaki insanlar da bizim misafirimizdir. Bu gözle baktığımız zaman herkese kesinlikle yardım etmemiz gerekir. Allahû Tealâ net olarak bunu ifade etmektedir.

İhsanla davranmak sevmeyi gerektirir. Allahû Tealâ etrafımızdaki herkese vermemizi emreder. Allahû Tealâ kibirli olan ve övünen kimseleri sevmez ama muhsinleri sever. Dikkat ederseniz, devamlı bir infâk olayı söz konusudur. Dışımızdaki insanlara karşı öfkemizi yutmak, onların bize karşı olan davranışlarını affetmek ve bizim onlara karşı nefsanî davranışlarımızı frenlemekle gerçekleşir. Allahû Tealâ böyle bir davranış sergilememizi emreder. Nefs afetleri bir ikram mıdır? Elbette. Bir hatalı durum söz konusu olduğunda siz Rabbinizden bir imtihan olduğunu kabul ediyorsunuz ve de o yanlış davranışı affediyorsunuz. O halde hepimizin kesinlikle böyle olması gerekir. Muhsinlerin temel vasfı ikramda bulunmaktır. Devamlı ikram Allahû Tealâ’nın kesin emridir ve Rabbimiz bunu Kur’ân âyetlerinde dile getirmiştir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifin son kısmında şöyle buyuruyordu: “Allah’a ve yevmil âhire îmân eden kimse ya hayır söylesin veya sussun.”

İnsanla Allah arasında Allahû Tealâ’nın dizayn ettiği 28 basamaklık İslâm merdiveninin 22. basamağında ruh Allah’a teslim olur. Allahû Tealâ’nın bize verdiği görev, biz ve diğer insanlar arasındaki davranış biçimleri açısından Hakk’ı tavsiye etmektir. Hakk’a ulaşınca Hakk’ı tavsiye edeceğiz. Hakk’ı tavsiye etmek hayır mıdır? Elbette. İnsanların hidayetine vesile olmak, insanları hidayete çağırmak ve o istikamette hayır kazanmak.

Öyleyse devamlı olarak insanları Allah’a ulaşmayı dilemeye çağırmalıyız. Bunu yapmıyorsak susmalıyız. Zira dilimizi hayırda kullanmak durumundayız. Hayatımızda hayır ve şerr vardır. Eğer Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Hayrı konuşun veya susun.” diyorsa bunun mânâsı dil ile şerr işlemememizdir. Dil ile şerr işleme olayı devreye girdiği zaman bunun başında en büyük afet olarak dedikodu vardır.

Dedikodu insanlardan bahsetmektir, onları küçültmektir, onlara karşı böbürlenmektir ve onların kusurlarını orada burada anlatmaktır. Dedikodu bir hastalıktır, Allah’tan bahsetmek ise şifadır. Öyleyse Allah’tan bahsetmek, insanları Allah’a çağırmak, Allah’ın zikrini konuşmak hayırdır ve şifadır ama insanlardan bahsetmek ise kesinlikle hastalıktır. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz: bu sebeple: “Dilinizi hayırda kullanın, şerr istikametinde kullanmayın.” buyurmuşlardır.

Hayır, bize derecat kazandıran her şeydir. Şerr, bize derecat kaybettiren her şeydir. Derecat kaybetmek, derecat kazanmak çok mu önemlidir? Elbette. Dünya hayatı bir imtihan yeridir. Dünya, âhiret için bir tarladır. Dolayısıyla asıl âhiret için hazırlık yapmak zorundayız. Âhirette kurtuluşun en alt seviyesi hayırların şerrlerden fazla olmasıyla mümkündür. Ancak hayırları şerrlerinden fazla olan insanlar cennete gidebilir ve bu açıdan derecat kazanmak çok önemli bir olaydır. Hayır işlediğimiz zaman derecat kazanırız, şerr işlediğimiz zaman derecat kaybederiz. Hayırlı bir niyet kuvveden fiile çıkmadığı takdirde bile Allahû Tealâ bir pozitif derecat yazar. Bir şerr fiili niyet edip de yapmadığımız takdirde Allahû Tealâ ona da derecat yazar.

O halde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîs-i şerifine göre, hak müminlerden olduktan sonra başkaları için yaşamak hedefiyle hep bir hizmetin içerisinde olmamız lâzımdır. Her şeyden evvel insanlara eziyet etmeyeceğiz, başkalarının mutluluğu için çalışacağız. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz: “Kendin için istediğini kardeşin için istemedikçe asla îmânın kemâline eremezsin.” buyurmaktadır. Kendimiz için ne istiyoruz? Mutlu olmak istiyoruz. Kendimiz için ne istemiyoruz? Bize eziyet edilmesini istemiyoruz. Bize eziyet edilmesini istemiyorsak biz de başkalarına eziyet etmeyeceğiz. Mutlu olmak istiyorsak başkalarının da mutlu olması için çalışacağız, hizmet edeceğiz. “Komşuna eziyet etme.” hadîsine göre Allahû Tealâ’nın yasakladığı zulmü işlememeli, onlara zulmetmemeliyiz.

Allahû Tealâ Mâide-2’de buyuruyor ki: Birr ve takva üzerine yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır:

Biz insanlar sosyal mahlûk olarak diğer insanlarla birlikte yaşarız. Birimiz diğeri için hayra veya şerre sebep olabiliriz. Hayra vesile olduğumuz zaman, o hayrı işlediğimizden dolayı biz de pay sahibi oluruz. Biz başkasının şerr işlemesine sebep olursak oradan da bir pay sahibi oluruz. O halde bize düşen devamlı başkalarının hayrına vesile olmak, sebep olmaktır. Başkalarının hayrına vesile olmak, sebep olmak istiyorsak devamlı hayır işlememiz lâzımdır.

Yunus Emre ne diyordu?

“Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek.”

Bütün bu âyet-i kerimelerden ve hadîslerden de anlaşılıyor ki hepimize Allah’ın emirlerine itaat, mahlûkata şefkat, dışımızdaki herkesi sevmemiz emredilmektedir. Seviyorsak eziyet etmeyeceğiz, seviyorsak dilimizle onlara zarar vermeyeceğiz, seviyorsak devamlı onlara ikramda bulunacağız, onları mutlu kılacağız, onların mutluluğu için çalışacağız. Allah’ın Resûl’ünün de beyan ettiği muhteva bu istikamettedir. O halde devamlı başkaları için çalışacağız. Kırmayacağız, kırılmayacağız.