Zikirden Yüz Çevirenler Fıska Düşen Kimselerdir.

İblisin fıska düşürdüğü insanların en temel hataları zikirden yüz çevirmeleridir. Çünkü kişi Allah’ı çok zikretmezse îmândan uzaklaşır. Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi iblisle mücâdele edip: “Seni zikir silahıyla mahvedeceğim.” diyeceğine, iblise birebir kısas uygulayacağına, gevşeklik gösterirse zikir azalması tahakkuk eder ve yavaş yavaş yozlaşma başlar. İbadetlerde de tembellik başlar. Çünkü zikir yoksa ibadetlerden hoşlanmak söz konusu değildir. Artık kişi, zikri giderek azaldığı için evvelden Allah’ın Resûl’ü vasıtasıyla kazandığı Allah’ın ikramlarını bir mirasyedi gibi tamamen tüketir. Kişi için kazanılanlar bitince negatife geçilir ve şeytan ona yaptıklarını güzel göstermeye başlar; en sonunda da Allahû Tealâ o kişinin kalbine küfrü tab eder.

Allahû Tealâ’nın Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’de örnek gösterdiği yegâne vasıta emir, zikirdir.

AHZÂB - 21 Andolsun ki, sizin için ve Allah’a ve ahiret gününe (Allah’a ulaşma gününe) ulaşmayı dileyen ve Allah’ı çok zikredenler için, Allah’ın Resûl’ünde güzel bir örnek vardır.

Bir insan gerçekten Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e uymak istiyorsa Allah’ı çok zikredenlerden olmak durumundadır. İblisin insanları zikirden alıkoyarken kullandığı taktikleri Kur’ân-ı Kerim âyetleri ile incelemek lâzımdır. İblisin insanları yoldan çevirmek (fıska düşürmek) için kullandığı vasıtaların başında dünya hayatı gelir. Hicr Suresinin 39. ve 40. âyetleri bu konuya ışık tutmaktadır.

HİCR - 39 (İblis şöyle) dedi: “Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım.”

HİCR - 40 “Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”

Allahû Tealâ Nahl-106’da fıska düşen kişinin durumunu, Nahl-107’de de fıskın nedenini açıklamaktadır.

NAHL - 106 Kalbi îmânla mutmain olmuş olduğu halde zorlanan kimse hariç, fakat kim îmânından (hidayete erdikten) sonra Allah’ı inkâr ederse ve kim küfre göğüs açarsa (irşad makamından şüphe edip fıska düşerse, kişinin küfrü talebi sebebiyle, Allahû Tealâ, onun göğsünü küfre açar, şerheder), artık Allah’tan bir gazap onların üzerinedir ve onlar için azîm azap vardır.

NAHL - 107 İşte bu, onların dünya hayatını, ahiret hayatına göre daha çok sevmeleri ve Allah’ın, kâfir kavmi hidayete erdirmemesi sebebiyledir.

Tevbe Suresinin 24. âyet-i kerimesinde insanların hangi sebeplerle fıska düştükleri bir kere daha açıklanmaktadır.

TEVBE - 24 De ki: “Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler, Allah’tan ve O’nun Resûl'ünden ve O’nun (Allah’ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise artık Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah, fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez.”

İnsanları şeytana götüren babaları, evlâtları, eşleri, aşiretleri, malları, ticaretleri ve evleri gibi sebeplerdir. Ama bunlar aynı zamanda Allah’a yaklaştıran sebepler de olabilirler. İblis çok kurnaz bir mahlûktur. İblisin insana karşı babasını, eşini, evlâdını, mallarını ve birçok şeyi kullanmasındaki tek gayesi o kişiyi zikirden alıkoymaktır.

Allahû Tealâ Munâfikûn Suresinin 9. âyet-i kerimesinde: “Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın.” buyurmaktadır.

MUNÂFİKÛN - 9 Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Ve kim bunu yaparsa, o taktirde işte onlar, onlar hüsranda olanlardır.

Dünya hayatının peşine takılan insanlara bakıldığında “iş, iş” diye tutturan insanlar çoğu zaman namaz kılmaya bile fırsat bulamadıklarını söylerler. Günümüzde “fast food (hızlı yemek)” denilen bir yemek şekli vardır. Çünkü insanlar işleri sebebiyle oturup yemek yemeye bile fırsat bulamamaktadırlar. Hâlbuki Allahû Tealâ’nın duasıyla başlanan ve zikirle yenen bir yemeğin insana verdiği haz, sıhhat çok farklıdır. Aksi takdirde fast food hastalıkların kökenini oluşturmaktadır.

Bazı insanlar: “Biz bu dünya hayatına niye geldik?” diye bir sual sorarlar. Bu sualin tek cevabı: “Bizi Allahû Tealâ buraya gönderdi. Biz insanlar Allah içiniz, Allah’a teslim olmaya geldik.” şeklindedir. Askerlerin askerlik yapmak üzere bulundukları şehirden başka bir şehre gitmeleri gibi, insanları da Allahû Tealâ katından dünyaya bu kulluk vazifesini yapmaları için göndermiştir. Bu kulluğun muhtevasında Allah’a teslim olmak; 7 safha ve 4 teslimi gerçekleştirmek vardır.

ZÂRİYÂT - 56 Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

Ömür sermayesi herkes için bellidir; ne bir saniye ileri ne de bir saniye geri gidebilir. Allahû Tealâ herkese hangi ömür sermayesini vermişse, hangi rızkı takdir etmişse o rızkı (dünya hayatını) verir. Ama ölümden sonraki hayat için Allah’ın böyle bir garantisi yoktur. Herkes dünya hayatında ne ekerse âhirette onu biçer.

Allahû Tealâ Hûd Suresinde dünyayı isteyene dünyayı vereceğini ifade etmektedir.

HÛD - 15 Kim dünya hayatını ve onun ziynetini (süsünü) isterse (istedi ise) onların amellerini(n karşılığını) orada, onlara öderiz (veririz). Ve onlara, orada (karşılıkları) eksiltilmez.

İnsanların bir kısmı âhireti dünya için kullanırlar. Doğru olan ise dünyayı âhiret için kullanmaktır. Dünya, Allahû Tealâ’nın bize verdiği görevi yerine getirmek için bir mekândır; bir vasıtadır. İnsanların görevi, 7 safha ve 4 teslimi yaşayarak kâmil insan olmaktır. Allahû Tealâ’nın herkesten istediği budur.

Allahû Tealâ şeytan ve nefsimizin engellerine karşı bizi yalnız bırakmaz; devamlı yardımıyla destekler; katından yardımcılarını gönderir. Allahû Tealâ’nın katından gönderdiği hidayetçiler, resûller, nezirler âyetleri tilâvet ederler.

BAKARA - 151 Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.

Resûllerin tilâvet ettiği âyetlerin yani zikrin muhtevasında hep Allah’a ulaşmayı dilemek vardır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi için zikir, “Allah” isminin kalpte tekrarıdır. Zikir, insanın Allah ile ilişkisinde Allahû Tealâ’nın bir farz emridir. Eğer kişi çok zikir yaptım diye düşünüyorsa hemen hizmetlerine, amellerine, Allah için ve Allah’ın diğer kulları için neler yaptığına bakmalıdır. Çok zikreden bir insanın hizmetinin ve amellerinin artması lâzımdır, çok hizmet eden bir insanın da iç dünyasında zikri artmalıdır. Zikir ve ameller (hizmet) birbirine bağlı iki kavramdır. Bu nedenle Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Zikreden değil, şükreden kalp.” buyurmuştur. İnsanların vazifesi her halükârda bu muhtevayı tutturmaktır.

Nebîler Sultanı bir başka hadîs-i şerifinde şöyle buyurmuşlardır:

“Zikir meclisleri cennet bahçeleridir. Sabah ve akşam zikir meclislerine devam ediniz. Nefsinizi zikre alıştırın. Her kim Allah’ın yanında kendi mevkiini ve derecesini bilmek isterse Allahû Tealâ’ya kendi kalbinde ne kadar yer verdiğine dikkat etsin. Çünkü siz Allah’a kalbinizde ne kadar tazim ile zikir ve tefekkür ile yer verirseniz, Allah da size o nispette mevki verir.” (K: Tirmizi 532 (3510); Hakim, Müstedrek (1/494); Ebu Ya’la, Müsned 3/390 (1865.)

İnsanlar içinde bulunduğumuz dinamik hayatta yerlerinde saymazlar. Her insan devamlı olarak ya yükselir ya da alçalır. Bazı insanlar: “Ben şu anda yapmam gereken şeyleri yapmıyorum ama kimseye de bir kötülüğüm yok.” derler ve “Öyleyse her şey yolunda.” diye düşünürler. Ama aslında her şey yolunda değildir. Kişi zikretmediği zaman deracat kaybeder. Çünkü Allahû Tealâ Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde zikri bütün insanlara farz kılmıştır.

MUZZEMMİL - 8 Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

Allahû Tealâ Ahzâb Suresinin 41. âyet-i kerimesinde: “Allah’ı çok zikirle zikredin.” buyurmaktadır. Çok zikir, günün yarısından daha fazla (en az 12-13 saatlik) zikri ifade etmektedir. Münâfıklıktan kurtulmak isteyen bir kişinin de en az 12 saat ve daha fazlasını zikirle geçirerek çok zikredenlerden biri olması lâzımdır.

AHZÂB - 41 Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.

Günün yarısından fazlasını zikirle geçirmek kişiyi zâhid kılar. Fakat ne yazık ki şeytan, dünya hayatını insanlara peşkeş çekmektedir. Özellikle fıska düşenlerin dünyaya çok rağbetkâr oldukları görülmektedir. Dünyalık peşine düşen kişi âhiretine zarar verir. Hâlbuki âhiretin peşine düşen, dünyasına da fayda sağlar. Allahû Tealâ bir kişinin 3-4 saatlik zikri karşılığında dünya saadetinin yarısını o kişiye hibe etmektedir. Eğer kişi zikretmeyip dünya peşine düşerse Allahû Tealâ onu 3. kat cennete ulaştırmaz. Zikirle her iki dünya hayatı da mamur edilebilirken, dünyalık peşine düşüldüğü zaman iki dünya da mahvolur. Kişinin mukayeseyi çok iyi yapması gerekir ki hedefine ulaşabilsin.

İblisin kişi üzerindeki negatif tesir sahası, kişinin kalbindeki karanlıkların artışı ile orantılıdır. Allah’ın kişi üzerindeki tecelliyeti ise ancak zikrin artışıyla mümkündür. Allah’a ulaşmayı dileyerek mürşidine tâbî olan kişinin görevi zikrini arttırmasıdır.

Zikre karşı isteksizlik hâli bir belirtidir. İblis özellikle kişi zikretmesin diye o tembelliği, iştiyaksizliği vermektedir. Böyle bir hâl söz konusu olduğu zaman kişinin hemen mürşidine ulaşması gerekir. Bütün insanları ateş bataklığından kurtaran Allah’ın vazifeli kıldığı resûlüdür, hak mürşiddir. Günbegün zikri azalan kişi: “Şimdi ben hangi yüzle mürşidime durumumu anlatacağım?” diye düşünür, iblis ona bu şekilde sûret-i Hakk’tan görünerek vesvese verir. Kısacası o kişiyi bu noktaya sürükleyen iblistir, daha sonra kişiye vesvese vererek mürşidine ulaşmaması için durumu daha vahim hale getiren yine iblistir. Aklına böylesi bir düşünce gelen kişinin hemen mürşidine durumunu arz etmesi lâzımdır ki Allah’ın yardımı resûlü üzerinden kişiye gelir, kişi yeni bir zikir artışı ile yoluna devam eder.

Zikir, Allah’ın emrettiği vasıta emirlerin sultanıdır. Zikirsiz bir nefs tezkiyesi ve nefs tasfiyesi yoktur. Nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yoksa kişi iblisin hegamonyası altında bir hayat sürer, hep huzursuz ve mutsuz yaşar. Hâlbuki Allah’ın bütün insanlardan istediği tek şey âhiret ve dünya saadetine ulaşmalarıdır. Âhiret ve dünya saadetine ulaşmanın olmazsa olmaz şartı da zikir artışıdır.

Kişinin ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra, “Ben bugün zikrimi arttırabildim mi?” diye düşünerek devamlı kendisini hesaba çekmesi lâzımdır. Kişi hizmete karşı olan iştiyakına, dergâh toplantılarına iştirak edip etmediğine, aktivitelere katılmak isteyip istemediğine vs. bakarak zikrini arttırıp arttırmadığını anlayabilir.

“Ben 12 saatten daha fazla zikrediyorum.” diyen kişinin hâl ve hareketleri, davranış biçimleri olması gerektiği gibi değilse kişi yanılgı içindedir. Bir nevî zikir ellidir; zikir ehli değildir. Günün 12 saat ve daha fazlasını zikirle geçiren kişi devamlı olarak Allah yolunda bir hizmet yarışının içerisinde olur.

O halde herkes kendi iç dünyasını kontrol etmeli ve kendisine sualler sormalıdır: “Acaba Allah’ın en büyük nimeti olan Allah’ın Resûl’ü, Kur’ân âyetleri ile her şeyi alternatifi olmayan bir öğreti ile açıklarken, bu ilmin kadrini kıymetini bilmemiz ve zikrimizi günbegün arttırmamız gerekirken şeytanın iç dünyamıza verdiği vesveseye uyarak yozlaşmak niçin? Neden Allah’ın sevgili bir kulu olmak için bir gayretin içerisinde değiliz? Mürşidimize olan sevgimiz, kardeşlerimize olan bağlılığımız, zikir ve hizmetimiz günbegün artıyor mu? Allah yolunda acaba daha ne yapabilirim diye bir düşünce devamlı aklımızdan geçiyor mu?” Kişi bu suallere iç dünyasından samimiyetle pozitif cevap alıyorsa gerçekten Allah yolunda olan birisidir, Allah’ın bir sevgilisidir; mürşidinin himmetiyle zikrini de arttıracaktır ve dik yokuşu geçecektir; fizik vücudunu da Allah’a teslim edecektir. Allahû Tealâ onu muhsinlerden kılacaktır. Allahû Tealâ abesle iştigal etmez. Allah yolunda yaptıklarınızın karşılığını Allah’tan almamanız mümkün değildir.

Allah’ın şu dünya üzerine gönderdiği en sevgili kullar, Allah’ın peygamberleridir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde:

“Peygamberlerin malı yoktur. Peygamberlerin malı sadakadır.” buyurmaktadır.

Allah’ın indinde en sevgili kullar Allah’ın peygamberleriyse ve onların dünya malına karşı bir talebi söz konusu değilse buradan alınması gereken dersler vardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîs-i şerifte de buyuruyor ki:

“İki kişi var ki gıpta edilmesi gereken: Allah kendisine mal vermiş, devamlı olarak Allah yolunda harcayan. Allah kendisine ilim vermiş, devamlı olarak Allah yolunda tüketen.”

Eğer kişi malını ve ilmini Allah yolunda kullanıyorsa gıpta edilecek bir durumdadır. Ama kişinin malı nefsini şişirirse, iç dünyasında böbürlenip dışarıya karşı kibirlenirse o kişinin yolu yavaş yavaş iblise doğru kaymaktadır. İblis Allah’ın huzurunda, emre isyan etmesi hasebiyle fıska düşerek kibirlenenlerden olmuştur. Kendi suçu olan bu negatif davranışı Allahû Tealâ’ya yüklemektedir.

Allahû Tealâ, vazettiği kanunlarla bütün hükümlerini Kur’ân-ı Kerim’e koymuştur. 7 safha, 4 teslimi yaşayanlarla Allah arasında sadece mükâfata ve ikrama dayalı bir ilişki vardır. Bu kişiler diğer insanlar tarafından da sevilir, huzurlu mutlu bir hayatları vardır. Ama Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanların Allah ile ilişkilerinde devamlı cezaya dayalı bir hayat vardır ki; onlar diğer insanlarla da devamlı kavga içerisindedir. Akıl sahibi olan her insan huzur ve mutluluk içerisinde yaşayan, herkes tarafından sevilen kişi olmak ister. İşte bunun yolu Allah’a ulaşmayı dileyerek, Allahû Tealâ’nın bizim için tayin ettiği mürşide râm olmaktan geçer. Mürşidine tâbî olan kişi ise zikirle hedefine ulaşacaktır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), zikrin önemine dair hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Size çalışmalarınızın en hayırlısını, Allah indinde en temiz olanını, derecelerinizi en fazla yükseltenini ve sizin için altın ve gümüş infâk etmekten, düşmanlarınızla savaş meydanlarında karşılaşıp boyun vurmanızdan ve onların sizin boyunlarınızı Allah yolunda vurmalarından daha hayırlı bir çalışmadan haber vereyim mi? İşte o Allah’ı zikretmektir.”

“Allah’ın azabından Allah’ı zikretmekten daha fazla hiçbir şey sizi kurtaramaz.”

“Kul şeytandan Allah’ı zikretmekle korunur.”

“Sahip olduklarınızın en faziletlisi Allah’ı zikreden dil, şükreden kalp, îmânında yardımcı olan eştir.”

“Allah’ı öyle çok zikredin ki insanlar size deli desinler.”

“Münâfıklıktan kurtulmanın yegâne vasıtası zikirdir.”

Allah’a giden yolda hangi basamakta, hangi safhada olursak olalım; görüyoruz ki bu basamaklara, safhalara zikirsiz ulaşmak mümkün değildir. Fakat ne yazık ki bugünkü dîn tatbikatında zikrin esamesi bile yoktur. İslâm’ın 5 şartının muhtevası içinde Allah’a ulaşmak ve nefs tezkiyesini gerçekleştirecek vasıta olan zikir bulunmamaktadır. İslâm’ın 5 şartıyla fizik vücudun Allah’a kul olması da mümkün değildir.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:

“Dünyada zühd sahibi olmak, kalbi ve bedeni rahatlatır. Dünyaya rağbet ise kalbi ve bedeni yorar.” (K: C. Sağir-4594.)

Hadîste geçen fizik bedenimizdir ve fizik beden zahirî âleme aittir.

HİCR - 26 Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

Şems Suresinin 7. âyet-i kerimesine göre bir de berzah âlemine ait olan nefsimiz vardır.

ŞEMS - 7 Nefse ve onu (7 kademede ahsene dönüşecek şekilde) sevva edene (dizayn edene) (andolsun).

Hadîste nefs “kalp” ile ifade edilmiştir. Üçüncü vücudumuz olan, Allahû Tealâ’nın bize üfürdüğü ruh ise Secde Suresinin 9. âyet-i kerimesinde zikredilmektedir.

SECDE - 9 Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

O halde insanoğlunun önünde iki seçenek vardır. Kişi ya dünya hayatını ya da Allah’ın Zat’ını dileyecektir. Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

YÛNUS - 7 Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemeyen, aynı zamanda dünya hayatını isteyen insanlar âyetlerden gâfildirler.

Hadîste zikredildiği gibi dünyaya rağbet yani kalben dünyayı istemek hem bedeni yorar hem de kalbi yorar. Ama bu bedenî ve kalbî yorgunluktan kurtulmak ancak dünyada zühd sahibi olmak ile mümkündür.

“Allah katında kıyâmet gününde kulların hangisinin derecesi daha faziletlidir?” sorusuna Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) şu cevabı verdi:

“Allah’ı çok zikredenlerdir.” Sahâbe: “Ya Resûlullah, Allah yolunda cihad eden gâzi ile ilgili ne buyurursunuz?” diye sorduğunda Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Kâfirler ve müşrikler içerisinde kılıcı ile kırılıncaya kadar ve kana bulanıncaya kadar savaşsa da şüphesiz ki Allah’ı çok zikredenlerin derecesi ondan daha faziletli olur.” (K: Tirmizi), Ayrıca: “İnsanlardan derecesi en yüksek olanlar, Allah’ı zikredenlerdir. (C.1,S.74/13).” buyurdu.

Öyleyse insanı Allah katında kıymetli kılan en büyük ibadet, Allah’ı zikretmektir. Allahû Tealâ mahlûkatın içerisinde en şerefli varlık olarak insanı yaratmıştır. İnsandan başka yaratılan her şey insan içindir ama insan da Allah içindir.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde:

“Allahû Tealâ zulmü kendisine yasak (haram) kıldığı gibi size de haram kıldı.” buyurmaktadır.

İnsanda şerrin odağı ve zulmün kaynağı olan bir nefs vardır. Allah için olabilmek bu nefsi tezkiye ve tasfiye etmeyi gerektirmektedir. Bunun için tek vasıta zikirdir. Allahû Tealâ ne kendimize ne de başkalarına zulmetmemizi ister. Nefsin, kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık gibi 19 afeti vardır. Ama ruhta kin ve nefretin karşılığında sevgi, küfrün karşılığında îmân, yalanın karşısında doğruluk, haksızlık ve zulmün karşılığında adalet vardır. Allahû Tealâ “El Hakk” ve El Adl” esmasının sahibidir. Elbette zulümden münezzehtir. O halde Allah’ın temel emrine uymak istiyorsak yapmamız gereken, nefsi 7 kademede tezkiye ve tasfiye etmek suretiyle zulümden berî kılmak ve adalet standartlarına ulaştırmaktır. 7 kademelik tezkiye, zulüm afetini kontrol altına alır. 7 kademelik tasfiye nefsi bütün afetlerden temizler; aynı zamanda kalbi faziletlerle müzeyyen kılar.

Bir insan Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve O’nun yetiştirdiği sahâbe gibi 7 safha ve 4 teslimi yaşarsa Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınırsa o kişinin artık serbest iradesi yoktur. O kişi Allah’ın emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir yapıya sahiptir. Allah’ın emriyle iş gören bir insanın ne kendisine ne de başkalarına zulmetmesi mümkün değildir.

Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 58. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

NİSÂ - 58 Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.

Başlangıç noktasında ruh emanettir. Ruh Allah’a teslim olduktan sonra fizik beden emanet olur. Fizik beden Allah’a teslim olduktan sonra nefs emanet olur. Nefs Allah’a teslim olduktan sonra irade emanet olur. İrade emanetini de Allaha teslim ettikten sonra, o kişi bütün emanetlerini sahibi olan Allah’a iade (teslim) etmiştir. Bir insan emanetlerin tesliminden sonra, insanlar arasında hükmettiğinde Allahû Tealâ ona adaletle hükmetmesini emreder.

Teslimler nefs tezkiyesi ve tasfiyesi ile gerçekleşir. Nefsi tezkiye ve tasfiye etmek ise Allah’ın en büyük ibadeti olan zikir ile mümkündür. Zikrin dışında insanı Allah katında en zirve noktaya ulaştıran başka bir vasıta yoktur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Âlimin mürekkebi şehidin kanından eftaldir.”

Şehit, Allah yolunda ölen kişidir. Ama âlim, Allahû Tealâ’nın zikriyle 7 safha 4 teslimi yaşayan kişidir. Âlimin vasfı zikretmesidir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîsinde de:

“Âlimin uykusu cahilin ibadetinden iyidir.” buyurmaktadır.

Cahil, henüz zikir standartlarına ulaşmayan kişidir. Namaz kılar, oruç tutar, İslâm’ın 5 şartını yerine getirir ama zikir standardına ulaşmadığı için cahildir. Aynı cinsten şeyler birbiri ile mukayese edilebilir. Yani burada âlimin uykusu cahilin ibadeti ile kıyaslanmaktadır. Bu durumda âlimin de uykuda ibadet yapması gereklidir. Uykuda yapılabilen bir tek ibadet vardır; o da zikirdir. Yani âlimin uykudayken yaptığı zikir, cahilin ibadetinden kesinlikle iyidir. Buradan âlimi belirleyen temel vasfın zikir olduğu neticesine ulaşılmaktadır.

Kişi ile Allah arasındaki 28 basamaklık İslâm merdiveni boyunca zikir de artarak bir seyir takip eder. En başta bütün insanlar olayları yaşarlar. Bütün olaylar Allah’ın ya takdiri ya da müsaadesi ile oluşur. Bir olay ister Allah’ın takdiri ile olsun ister Allah’ın müsaadesi ile olsun, her iki halde de İlâhi İrade duruma hâkimdir. Bu durumda etrafımızda vücut bulan olaylar sebepsiz ve boşuna değildir. Etrafımızda gerçekleşen hâdiseler Allah’ın bize bir mesajıdır. Bir nevi perde arkasından konuşmasıdır.

Günümüzde İslâm âleminin başına birtakım felâketler gelmektedir. Allahû Tealâ bir şeylerin yanlış olduğu, eksik yapıldığı mesajını vermektedir. Dünya üzerindeki İslâm ülkelerinin yaşadıkları olaylara bakıldığında bu ülkelerin Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamadığı açıkça görülmektedir. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 139. âyet-i kerimesinde diyor ki: “Eğer mümin iseniz, îmân ettiyseniz en üstün olan sizsiniz.”

ÂLİ İMRÂN - 139 Ve gevşemeyin ve mahzun olmayın! Eğer mü'min iseniz, üstün olan sizsiniz.

Eğer İslâm âlemi için devamlı olarak mağlubiyet varsa o zaman bir şeyler eksik demektir. Îmân eden kişi en üstün olacağına göre demek ki bu insanlar îmân ettiklerini düşünüyorlar ama gerçekte îmân etmiyorlar. Bu çatışmalar ve felâketler, Allah’ın İslâm âlemine mesajıdır. Allahû Tealâ: “Hayır, siz olduğunuz yerde değilsiniz.” demektedir.

Kim olursa olsun bir insanın etrafında vücuda gelen hiçbir olay boşuna değildir. Allahû Tealâ olaylarla ve de katından gönderdiği hidayetçilerle insanlara mesaj vermektedir.

İSRÂ - 15 Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

Herkesin etrafında cereyan eden olaylar karşısında sergilediği bir davranış biçimi vardır. Allah, davranış biçimleri açısından başkalarına zulmedenleri seçmez. Çünkü Allahû Tealâ: “Zulmü Kendime haram kıldım. Size de yasaklıyorum.” buyurmaktadır.

Bir insanın kendisine zulmetmesi ile bir başka insana zulmetmesi arasında fark vardır. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemediği takdirde sadece kendisine zulmeden birisidir ve derecat kaybeder. Ama başkasının hidayetine mâni olmuyorsa onlara zulmetmez. Fakat kişi hem kendisi Allah’a ulaşmayı dilemeyip hem de başkasının dilemesine mâni oluyorsa o zaman Nisâ Suresinin 167, 168 ve 169. âyet-i kerimelerinde ifade edildiği gibi başkalarına da zulmeden bir insandır.

NİSÂ - 167 Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

NİSÂ - 168 Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

NİSÂ - 169 Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

İşte olaylar karşısındaki davranış biçimlerine göre başkalarına zulmedenleri yani başkasının hidayetine mâni olanları Allahû Tealâ seçmez. Çünkü başkasına zulüm söz konusu olduğunda kul hakkı devreye girmektedir. Maddî ve manevî olmak üzere iki şekilde kul hakkı vardır. Manevî kul hakkı başkasının hidayetine mâni olmamaktır, onların hidayetine vesile olmaktır. Maddî olan kul hakkı ise zekâtı Allahû Tealâ’nın belirlediği ölçü içerisinde vermektir.

Hz. Ebû Bekir (R.A): “Siz namaz kılmazsanız, oruç tutmazsanız bunlar sizinle Allah arasındaki olaylardır. Ama zekât vermezseniz ve başkasının hidayetine mâni olursanız size savaş açarım.” demiştir. Çünkü zekât başkasının hakkıdır. Başkasının hakkı gasp edildiği zaman Allahû Tealâ’nın kanunları, sünnetullah devreye girmektedir. Dikkat edilmelidir ki Hz. Ebû Bekir (R.A): “Zekât vermeyenlere savaş açarım.” demektedir. Doğal olarak başkasının hidayetine vesile olmak yerine mâni olanlar da manevî kul hakkını gasp etmektedirler. Onlar, Allah katında seçilmeyenlerdir.

Başkalarının hidayetine mâni olanlar, Kur’ân-ı Kerim’de çeşitli vasıflarla tarif edilmişlerdir. Onların Kur’ân’daki adı taguttur; cin ve insan şeytanlardır, mücrimlerdir, sâdat ve küberâdır, fesat çıkaranlardır, âyetleri gizleyenlerdir, âyetlerle alay edenlerdir.

Başkalarına zulmedenler dışında geri kalan insanların hepsi Allah tarafından seçilir. Aslında seçilenlerin hepsi nefslerine zulmetmektedir. Ama Allahû Tealâ başkasına zulmetmemelerini asıl ölçü olarak koymuş ve başkasına zulmü haram kılmıştır. Allahû Tealâ seçtiği insanları musîbetlerle imtihan eder. İmtihan edilen bu insanlar nefslerine tâbî olup kendi nefslerine zulmedince şerr işlerler, derecat kaybederler. Ama Allahû Tealâ onların da idrakine varabilmeleri için kazandıkları şerrlerden bir kısmını onlara tattırır ki akıllarını başlarına alsınlar.

Bir kısım musîbetler vardır ki Allah yoluna girmeyen kişiler için günahlara kefarettir. Bir kısım musîbetler vardır ki hedefi ibret (ders) vermektir.

BAKARA - 155 Ve sizi mutlaka korku ve açlıktan ve mal, can ve ürün eksikliğinden imtihan ederiz. Ve sabredenleri müjdele.

İşte seçilmesine rağmen henüz Allah yoluna girmeyen, nefslerine zulmeden insanlar başta olmak üzere hepimiz imtihandayız. Bakara-155’teki her olay, musîbet şeklinde bizlere yansımaktadır. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesinde de şöyle buyurmaktadır:

BAKARA - 156 Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Başlangıç noktasında Allah’a ulaşmayı dilememiş olan bir insan, hidayetçi ona tebliğ yaptığında Allahû Tealâ’nın kendisine ulaştırdığı musîbetten gerekli dersi almışsa: “Evet, ben Allah içinim.” deyip sonra da Allah’a ulaşmayı dilemektedir.

Duhân Suresinin 10, 11, 12, 13, 14. âyetlerinde Allahû Tealâ bir hakikati ifade etmektedir.

DUHÂN - 10 Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.

DUHÂN - 11 (O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.

DUHÂN - 12 Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.

DUHÂN - 13 Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.

DUHÂN - 14 Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.

İnsan nefsine tâbî olduğu zaman şerr işler. Şerr işlediğinde derecat kaybeder ama aynı zamanda ruh da nefse azap eder. İşte insanları saran elîm azap budur. Ama âyet-i kerimede elîm azabı yaşayanlar mümin olduklarını söylüyorlar. Allahû Tealâ da bu azabın ibret almaları için olduğunu ama ibret almadıklarını ifade etmektedir. Demek ki o musîbetler ibret almamız içindir. Bir taraftan olayların muhtevasından ibret alıp ders çıkartmamız, öbür taraftan da hidayetçinin bize hidayet tebliğini yapmasıyla davete icabet etmemiz bizi bir sonuca ulaştırır. Bu nedenle Bakara-156’da musîbet isabet ettiği zaman: “Biz Allah içiniz.” demektedirler. Yani hem musîbetlerden gerekli dersi almışlar hem de hidayetçinin tebliğine, davetine uyarak, ikisini birleştirerek Allah’a ulaşmayı dilemişler. İşte Allahû Tealâ, kalbinde Allah’a ulaşma talebi gördüğü bu insanlar için ruhlarını teslim edene kadar olan aşamaları Kendisi gerçekleştirir.

14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), âhir zamanı anlatırken Dabbet’ûl Arz’ı âhir zamanda vuku bulacak bir olay olarak tarif etmiştir. Allahû Tealâ Neml Suresinin 81, 82 ve 83. âyet-i kerimelerinde şöyle buyurmaktadır:

NEML - 80 Muhakkak ki sen, ölülere işittiremezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da (Allah’ın) davetini işittiremezsin.

NEML - 81 Ve sen, körleri dalâletlerinden (çevirip) hidayete erdirecek değilsin. Sen, ancak âyetlerimize inananlara işittirebilirsin. İşte onlar, teslim olanlardır.

NEML - 82 Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.

Demek ki bir tarafta Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in, öbür tarafta da Allahû Tealâ’nın daveti var. İşte Allah’ın davetine icabet etmeyenler, Neml-80 ve 81’de ölü, sağır, kör ve dilsiz olarak tarif edilmektedir. Ölü, sağır, dilsiz ve kör olan bir insan elbette mürşide tâbî olmayacaktır yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in davetine de icabet etmeyecektir. Eskiden yaşayan Allah’ın bir evliyası diyor ki:

“Deme ki bu zamanda bir kâmil mürşid var mı acep?’ Bu sözü söyleyen henüz olmamış ehl-i edep.”

Bazı insanlar diyorlar ki: “Evliya eskidendi. Şimdi bu zamanda artık evliya nerede? Evliya görmek istiyorsan türbelere gideceksin. Artık hayatta evliya yok.” Allah dostu da: “Bu sözü söyleyenler henüz olmamış ehl-i edep.” demektedir. Yani bu sözü söyleyenlerin Allah’a ulaşmayı dilemedikleri ortaya çıkmaktadır. Aslında insanlar kendi sözleriyle, hangi dizayn içinde olduklarını tarif etmektedirler. Bu nedenle Muhammed Suresinde Allahû Tealâ münâfıklardan bahsederken diyor ki:

MUHAMMED - 30 Ve eğer biz dileseydik, onları sana mutlaka gösterirdik. O zaman sen onları simalarından muhakkak tanırdın. Ve sen onları mutlaka sözlerinin imasından da tanırsın. Ve Allah sizin amellerinizi bilir.

Kişinin konuşması muhakkak ki kişiyi ele vermektedir. O zaman “Evliya eskidendi. Mürşid mi? Tâbiiyeti nereden çıkartıyorsunuz?” diyen bir insan henüz ehl-i edep olmamıştır. Edep ehlinden olsaydı, Allah’a ulaşmayı dilemiş olacaktı ve ondan sonrasını Allah gerçekleştirecekti. Kişinin yapacağı sadece edep ehlinden olmayı yani Allah’ı dilemektir. Sonrasında Allahû Tealâ onu da tedip eder (edeplendirir), gereken vasfa ulaştırır, ruhunu Kendisine ulaştırır ve 7 kademede o kişinin nefsini tezkiye eder.

Allahû Tealâ Kasas-50’de hevâsına tâbî olan insanları tarif etmektedir.

KASAS - 50 Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

Hevasına tâbî olan kişi, hevasını ilâh edinen kişidir

CÂSİYE - 23 Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“İlmi rivayet edenlerden değil, ilme riayet edenlerden olunuz.”

Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi ilim sahipleri ilmi rivayet ederler ama ilme riayet etmezler yani ilimleri vardır ve o ilmi yaşamazlar. Onlar faydasız ilim sahipleridir. Eğer bir ilim sahibine fayda vermiyorsa o zaman o ilim zarar verir. Günümüzde gerçekten kendileri hidayette olmamasına rağmen, başkalarının hidayetlerine mâni olan insanlar sahip oldukları faydasız ilimle kendilerine devamlı zarar vermektedirler. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in varisi, vekâleten Devrin İmamı, zalim olmalarına rağmen devamlı olarak onları da tebliğle uyarmaktadır.

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde insan için çalışmasından başka bir şey olmadığını ifade etmektedir.

NECM - 39 Ve insan için, çalışmasından başka bir şey yoktur.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) de:

“Allah katında çalışmaların en sevimlisi hangisidir?” sualine cevap olarak: “Dilin Allah’ı zikretmeye devam ettiği halde ölmendir.” buyurmaktadır.

Demek ki çalışmaların içerisinde de en güzeli yine zikirdir. İslâm, ruhun, fizik vücudun nefsin ve iradenin Allah’a teslimidir demiştik. Zikir olmadan bu teslimleri gerçekleştirebilmek mümkün değildir. İnsan tek başına bir hedefe ulaşamaz. Üç vücut bir ahenk içerisinde, bir denge içerisindedir, hepsinin ayrı ayrı vazifeleri vardır. Ruh Allah’ı temsil eder; Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allah’ın bütün emirlerini nefs ve fizik vücuda ulaştırır. Fizik vücut Allah’tan aldığı emirleri yerine getirmek suretiyle nefsi gıdalandırır, infâk eder ve nefs tezkiyesini sağlar. Nefs kendisine düşeni yapması halinde Allahû Tealâ’nın emirlerine itaat, yasak ettiği fiilleri işlememe noktasına ulaşır. İşte insan bir üçlü denge içerisinde yaratılmıştır. Ancak Kur’ân’ın bütününe tâbî olması halinde Allahû Tealâ’nın reçetesini tatbik ederek âhiret ve dünya saadetine ulaşacaktır. Bizim için en güzel örnek olan sahâbe de Âli İmrân Suresinin 119. âyet-i kerimesinde zikredildiği gibi Kur’ân’ın bütününe tâbî olmuştur.

ÂLİ İMRÂN - 119 İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

“Ben sadece ibadetlerimi yerine getiririm. Nefs ve ruh beni ilgilendirmez.” diyen bir insan, sadece bir takım ibadetlerle Allahû Tealâ’nın farz kıldığı 7 safhada kul olmayı gerçekleştiremez. Zikrin ve Allah’a ulaşma dileğinin devrede olması lâzımdır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de neyi vazetmişse hepsi insan için hayatî öneme haizdir. Hepsi gereklidir; fazlalık, boş söz ve eksiklik yoktur. Allah’ın öğrettikleriyle 7 safha 4 teslimi yaşamamız hâlinde en güzele ulaşacağımız beyan edilmektedir.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:

“Dünyadan rağbetini kes ki Allah seni sevsin. İnsanların elindekinden rağbetini kes ki insanlar seni sevsin.” (K: Kütüb-i Sitte, Hadisler 7205, Ravi: Sehl İbnu Sa’d es-Sâidî; Semerkand Kırk Hadîs-i Şerif Kitabı.)

Allah’a ulaşmayı dilemeyen herkes dünya hayatını dilemektedir. Bir üçüncü alternatif söz konusu değildir. Allah’a ulaşmayı dilemek, dünya hayatına rağbetimizi kesmenin giriş kapısıdır. Lâkin tamamıyla dünya hayatından rağbetimizi kesmek daimî zikirle mümkündür. Şeytan, nefsin manevî kalbindeki 19 afete negatif istikamette tesir etmek suretiyle bizi dünya hayatına çağırır ve bu afetlerin hepsinin talepleri de negatiftir. İşte bu açıdan Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Dünyadan rağbetini kes ki Allah seni sevsin.” buyurmuştur.

Kadın olsun erkek olsun, herkes dünya hayatına insan kimliğiyle gelir. 3 vücut ve serbest iradenin sahibi insan muhakkak ki tebliğe muhatap olur. Bu tebliğ, hidayet tebliğidir. Allah’ın katından gelen hidayetçinin: “Allah’a ulaşmayı dile. Dilersen bu senin için cennet müjdesidir. Dilemediğin takdirde gideceğin yer cehennemdir.” tebliğine muhatap olan kişi kendi iradesini kullanarak ya dünya hayatını diler veya Allah’ın likasını diler. Dünya hayatını dilerse şeytanın kulluğuna devam eder. Allah’ın likasını dilerse şeytana kul olmaktan kendisini kurtarır ve Allah’ın kulları arasına girer.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu minvalde şöyle buyurmuşlardır:

“Allahû Tealâ insanları Kendi likasıyla dünya hayatı arasında serbest bıraktı. Ama Allah’a ulaşmayı dileyen kullar Allah’ın likasını seçti.”

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in dönemindeki en güzide topluluk Resûlullah (S.A.V)’in yetiştirdiği sahâbedir. Sahâbe başlangıç noktasında cahiliyye âdetleri üzere bir hayat yaşıyordu. Kız çocuklarını diri diri gömen, kabile hayatı yaşayan sahâbe arasındaki kabile savaşları her türlü cahiliyye âdetinin hükümfermâ olduğu bir hayat söz konusuydu. Ama Allahû Tealâ Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i nübüvvetle ve bu nübüvvetin bütün insanlara ulaştırılması babında risâletle vazifeli kıldıktan sonra, cahiliyye dönemini yaşayan Arap bedevîler hidayetle dîne muhatap oldular. Böylece sahâbe dediğimiz kişiler serbest iradeleriyle Allah’a kalben yöneldiler. O’na ulaşmayı dilediler ve taguta kul olmaktan içtinap ettiler, Allah’a kul oldular. Allahû Tealâ sahâbe için şöyle buyurmaktadır:

ZUMER - 17 Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Yaratılış gayemiz Allah’a ulaşmayı dileyerek Allah’a kul olmaktır.

ZÂRİYÂT - 56 Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

Öyleyse başlangıç noktasında dalâlet standartları içinde hayata başlayan herkes, aslında Allah’a kul değil, şeytana kul durumundadır. İşte şeytana kul durumunda olan bu insanların kendi hallerine bırakılması elbette söz konusu değildir. Çünkü Allahû Tealâ insanı boşuna yaratmamış ve başıboş da bırakmamıştır. Katından devamlı olarak, ardı arkası kesilmeksizin her kavmin içerisinden o kavmin ana lisanıyla Allah’ın âyetlerini ve hidayeti tebliğ eden hidayetçiler göndermiştir. Hidayete muhatap olan kişinin Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul oluş hakikatinin ispatı Zumer Suresinin 17. âyet-i kerimesidir.

İşte Allah’a ulaşmayı dilemek kişinin dünya hayatından rağbetini kesmeye başlaması demektir. Bütünüyle kesmiş midir? Elbette kesmemiştir. Bunun için nefsini Allah’a teslim etmesi lâzımdır. Çünkü berzah âlemine ait olan nefsin manevî kalbinde 19 tane afet vardır ve bu sebeple şeytan devamlı olarak negatif istikamette tesir etmek suretiyle bize dünya hayatını peşkeş çekmekte, dünya hayatını cazip göstermektedir. Nefsimizin bütün arzu ve istekleri dünya hayatına dönüktür. İşte secde emrine âsi olan iblis, Allah’ın huzurundan kovulduktan sonra Allah’tan aldığı müsaade gereğince bakın ne söylemektedir:

HİCR - 39 (İblis şöyle) dedi: “Rabbim, beni azdırmandan dolayı, onlara mutlaka yeryüzünde (azgınlığı) süsleyeceğim ve mutlaka onların hepsini azdıracağım.”

HİCR - 40 “Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.”

Burada dikkat etmemiz gereken nokta, iblisin dünya hayatını süsleyerek dünya hayatını insanlara empoze etmesidir. İnsan hidayet davetine muhatap olduğu zaman da iblisin daveti dünya hayatınadır. Ama bu davetini doğrudan doğruya değil, dolaylı olarak söyler. Ruhun talebi olan dünya hayatında Allah’a ulaşmayı gizleyerek: “Ruh insana hayat verir, ruh vücuttan çıkınca kişi ölür. Ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır. Hayattayken insan ruhunun Allah’a ulaşması yoktur.” der. İnsanlar bu durumda Allah’a ulaşmayı istemez. İbrâhîm Suresinin 22. âyet-i kerimesi bu konuda çok mânidardır.

İBRÂHÎM - 22 Şeytan, emir yerine getirildiği zaman şöyle dedi: “Muhakkak ki; Allah, size “hak olan vaadini” vaadetti. Ve ben de size vaadettim. Fakat ben, vaadimden döndüm. Ve ben, sizin üzerinizde bir güce (sultanlığa, yaptırım gücüne) sahip değilim. Sadece sizi davet ettim. Böylece siz, bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın! Kendinizi kınayın! Ve ben, sizin yardımcınız değilim. Siz de, benim yardımcım değilsiniz. Gerçekten ben, sizin beni ortak koşmanızı daha önce de inkâr ettim. Muhakkak ki; zalimlere acı azap vardır.”

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

ÂLİ İMRÂN - 134 Onlar (muttekîler), bollukta ve darlıkta (Allah için) infâk ederler (verirler) ve onlar öfkelerini yutanlardır (tutanlardır) ve insanları affedenlerdir. Ve Allah, muhsinleri sever.

Âyet-i kerimde ifade edildiği gibi, Allahû Tealâ fizik vücudunu Kendisine teslim eden muhsin kullarını sevmektedir. Bu sevgiden daha ötede bir sevgi de vardır ve bu, daimî zikre ulaşıldığında gerçekleşen bir olgudur. O halde Allah’ın bizleri pek çok sevmesini istiyorsak 4 teslimi de sahâbe gibi yerine getirmemiz gerekmektedir.

Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı, tebliğle görevli olan herkesin, özellikle peygamberlerin söylediği bir hakikat vardır: “Biz tebliğimize karşı sizden bir ücret istemiyoruz. Bizim ücretimiz Allah’a aittir.”

İşte insanların bu noktada olabilmesi için mutlak surette ihlâs kademesini tamamlamış, Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınmış olması gerekir. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuda pek çok örnek vardır. Allahû Tealâ Nuh (A.S) için şöyle buyurmaktadır:

HÛD - 29 Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.

Neden Nuh (A.S) bu kadar kesin konuşmuştur? Çünkü Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde ezelî ve ebedî bir tek dîn olduğunu ve bu dînin şeriatının da tek olduğunu beyan etmektedir.

ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Âyet-i kerimenin son kısmı açıklamak istediğimiz mesajı ifade etmektedir. İşte Allah’ın verdiği söz muhtevası içerisinde Nuh (A.S) da bu gerçeği bir kere daha zikretmek üzere: “Ben bu âmenû olanları, Allah’a ulaşmayı dileyenleri yanımdan kovamam. Çünkü Allah onlara, onları mutlaka Kendisine ulaştıracağına dair söz vermiş.” demektedir. Allah’ın sözünde hulf yoktur, Allah katında söz değiştirilmez.

KAF - 29 “Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.”

Sadece Nuh (A.S) değil, Allahû Tealâ’nın ne kadar resûlü, nebîsi varsa kavimlerine hep tebliğ ederken: “Biz sizden bir mal, ücret istemiyoruz.” buyurmuşlardır. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Furkân Suresinin 57. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

FURKÂN - 57 De ki: “Ben sizden onun için (tebliğ için) dileyen kimsenin, Rabbine ulaştıran bir yol edinmesinden başka bir ecir (karşılık) istemiyorum.”

İster velî resûl olsun ister nebî resûl olsun, onların birinci görevleri Allah’ın âyetlerini tilâvet etmektir. Âyetlerin tilâveti aynı zamanda muhataba bir nasihattir, bir öğüttür.

MUZZEMMİL - 19 Muhakkak ki bu, hatırlatmadır (öğüttür). Artık kim dilerse, Rabbine (ölmeden önce ruhunu) ulaştıran bir yol ittihaz eder (yol edinir).

O halde Rabb’e yol tutanlar kimlerdir? Rabb’e yol tutanlar; dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Tebliğe muhatap olan kişi kalben Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ anında o kişi üzerinde Rahîm esmasıyla tecelli eder. Rahîm esmasının tecellisine mazhar olan kişiye Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesine göre peş peşe 7 tane furkan verir. Daha sonra Allahû Tealâ verdiği söz gereğince o kişide Allah’a ulaşmaya engel olan ne varsa hepsini önünden kaldırır ve Allah’a ulaştırmaya vesile olan ne varsa onları da devreye koymak suretiyle o kişiyi mutlaka Allah Kendisine ulaştırmanın yolunu açar. Kişi 12 tane ihsanla mürşidine tâbî olur. Mürşidin dergâhından Devrin İmamı’nın ana dergâhına yeryüzünün sathına paralel bir sebîl vardır. İşte o Allah’a ulaştıran bir sebîldir. Allahû Tealâ da âyet-i kerimede diyor ki: “Bunlar size bir nasihattir. Dileyen Rabbine giden bir sebîl tutar.”

Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Rabbine giden bir yol tutan kişidir. Allahû Tealâ en genel mânâda bu kanunu, Kur’ân-ı Kerim’in kalbi Yâsîn Suresinde dile getirmektedir.

YÂSÎN - 13 Ve onlara, o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti.

YÂSÎN - 14 Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: "Muhakkak ki biz, size gönderilmiş resûlleriz." dediler.

YÂSÎN - 20 Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. "Ey kavmim, (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!" dedi.

YÂSÎN - 21 (Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve onlar, mehdilerdir (hidayete ermiş ve hidayete erdirenlerdir).

İnsanların diğer insanlarla olan ilişkilerindeki anlaşmazlıklar karşılıklı menfaat çatışmasından kaynaklanmaktadır. Ama eğer karşı karşıya gelen iki taraftan bir tanesi dünyadan rağbetini kesmiş, başkasının elindekine göz dikmeyen daimî zikirde birisiyse o zaman onun için bir problem yoktur, o kesinlikle karşısındaki kişiyi de dost edinir. Hiçbir zaman onunla karşı karşıya geldiğinde negatif bir düşüncenin içine düşmez. “Onun bende şöyle bir menfaati var.” gibi bir düşüncenin sahibi olmaz. O Allah içindir, hayatını Allah’a vakfetmiştir.

Öyleyse şu neticeye ulaşıyoruz: İnsanların elindekinden rağbeti kesmek ancak ihlâsla mümkündür. Sahip olduğumuz her şey Allah’tandır. O her şeyin sahibidir. Biz insanlar ihtiyaç içinde olan kullarız. İhtiyacımız olan her şeyi bize temin eden, sağlayan bizi yaratan Rabbimizdir. İşte bu açıdan ister maddî ister manevî, hangi istikamette ihtiyacımız varsa onu Rabbimizden talep etmemiz lâzımdır. Eğer ihtiyacımız bir başkası tarafından sağlanırsa da aslında onlar Rabbimizden bize ulaşana vasıta olmuşlardır, yine veren Allah’tır.

Şu dünya hayatında bizler aslında Allah adına bir alışverişteyiz: Allah için almak, Allah için vermek. Biz verdiğimiz zaman Allah adıyla veririz, başkasından aldığımız zaman da Allah adıyla alırız. İşte bu daimî zikrin kesin işaretini ifade eder. Bu standart içerisinde hayatımıza devam edersek o zaman hadîs-i şerifin bütününün mânâsına varan, hadîs-i şerifi yaşayan birisi oluruz.

O halde hadîs-i şerifi hayata geçirmek nefsin teslimi ve ihlâsa ulaşmakla, 7 safha ve 4 teslimle mümkündür. 19 afetten kurtulup nefsin kalbine 19 fazileti yerleştirdiğimizde kalbimizden kaynaklanan artık pozitiftir ve sadece insanların mutluluğuna dönük taleplerimiz söz konusudur. İster dünyaya dönük ister insanların elindekine dönük bir talep artık olmayacaktır. O zaman hem Allah bizi sevecek hem de kullar bizi sevecektir.