23. BASAMAK BEKA MAKAMI
28 basamaklık İslâm merdiveninin 23. basamağı Beka Makamı’dır, velâyet (evliyalık) kademelerinin ikincisidir.
Fenâ makamında ruh Allah’ın Zat’ında ifnâ olmuş, yok olmuştur. Nefsin kalbindeki nurlar %51’den 61’e kadar bu makamda yükselir. İşte bu %61’e nura ulaşılan nokta bekabillah olunan noktadır. Ruh Allah’ın Zat’ında bâki olmamıştır; Allah ile birlikte bâki olmuştur. Yani Allahû Tealâ İndi İlâhi’de bu ruha bir taht ihsan etmiştir.
En’âm Suresinin 127. âyet-i kerimesinde Allah’ın katındaki bir teslim yurdundan bahsedilmektedir.
EN'ÂM - 127 Rab’lerinin katında onlar için selâm yurdu (teslim yurdu) vardır. Yapmış olduklarından dolayı, O (Allah), onların dostudur.
Bu âyet-i kerimede geçen selâm (teslim) yurdu, Kur’ân-ı Kerim’de bir taht üzerinde bâki kalmak şeklinde dizayn edilmiştir. Allahû Tealâ bu tahtlardan şöyle söz etmektedir:
VÂKIA - 15 Altın ile örülmüş, mücevherlerle (inci ve yakutla) süslenmiş tahtlar üzerinde.
VÂKIA - 16 Onların üzerinde karşılıklı olarak yaslananlar onlardır (mukarrebun olanlardır).
YÂSÎN - 56 Onlar ve eşleri, gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmış olanlardır.
İNSÂN (DEHR) - 13 Orada tahtlar üzerinde yaslanırlar. Orada güneş (şiddetli sıcak) ve şiddetli dondurucu soğuk görmezler.
MUTAFFİFÎN - 23 Tahtlar üzerinde (oturup) seyrederler.
MUTAFFİFÎN - 35 Tahtlar üzerinde (oturup) seyrederler.
Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlara İndi İlâhi’de altın tahtlar vardır. Orada karşılıklı olarak otururlar.”
İşte bu altın tahtların ihsan edildiği kişiler, orada sonsuza kadar bâki olacakları için bu makama “bekabillah” denir. Yunus Emre: “Lâ mekâna kavm oldum: Mekânsızlığın ahalisinden oldum.” buyurarak bekabillah’ı işaret etmiştir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Müminler cennete girdiklerinde: ‘Selâm size! Tertemiz oldunuz. Artık ebedî olarak burada kalın.’ denilir.” (K: Tirmizi, Cennet, 23; İbn Mace, Zühd, 39.)
Benzer bir hadîste de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah, kullarına cennette selâm verir ve onlara: ‘Selâm size.’ der. Bu, Allah’ın rahmeti ve bereketidir.” (K: Müslim, Îmân, 296; Tirmizi, Cennet, 18.)
Bu hadîs-i şerifte ifade edilen selâm, En’âm Suresinin 127. âyet-i kerimesinde zikredilen selâm yurdu ile örtüşmektedir. Beka’ya ulaşan ruh, Allah ile bâki olmuştur. Ebedî olarak Allah’ın kendisine ihsan ettiği tahtta kalacaktır.
Allahû Tealâ Yûnus-25’te bütün insanlığı selâm yurduna (dâris selâma) davet etmektedir.
YÛNUS - 25 Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.
Selâm yurduna ulaşanlar için Allah’ın müjdeleri vardır.
YÛNUS - 26 Onlar için Ahsenül hüsna (Allah'ın Zat'ına ulaşmak) ve ziyadesi (daha fazlası, Allah'ın cemalini görmek) vardır. Onların yüzlerini bir keder kaplamaz ve bir zillet (küçük düşme, hakirlik) yoktur. İşte onlar, cennet halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır.
NAHL - 96 Sizin yanınızda olan şeyler biter. Allah’ın indinde (katında) olan şeyler bakidir (tükenmez). Ve sabredenleri, yapmış oldukları amellerin ecirlerini (bedellerini), mutlaka daha güzeli ile mükâfatlandıracağız (karşılığını vereceğiz).
Görüyoruz ki selâm yurduna ulaşmak bütün insanlık için Allah’ın güzelliklerinin habercisidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şeriflerinde bu minval üzere şöyle buyurmuşlardır:
“Cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın kalbinden geçmeyen nimetler vardır.” (K: Buhari, Tefsir, 32; Müslim, Îmân, 312.)
“Kim Allah’a teslim olarak ölürse onun ecri Allah’a aittir. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (K: Buhari, Rikak, 42; Müslim, Îmân, 192.)
Peygamber Efendimiz (S.A.V), hadîs-i şeriflerinde bekaya ulaşanları böyle müjdelemektedir. Bu basamakta olan kişilerin gideceği cennet, üçüncü kat cennettir. Kur’ân-ı Kerim’deki ifadesiyle “Cenneti Huld” dur.
FURKÂN - 15 De ki: “Bu mu daha hayırlıdır, yoksa muttakilere (takva sahiplerine) vaadedilen, onlar için bir ceza (mükâfat) ve dönüş yeri olan 'Cenneti Huld' mu (ebedî cennet mi)?”
Bekabillah makamına ulaşan kişi, Kur’ân ölçülerine göre güzel ahlâkın da sahibidir. Nefsin hâkimiyeti bu noktada yarıdan aşağıya düşmüştür. Kişi zikretmeye devam ettikçe davranışları her geçen gün daha da güzele doğru gidecektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu noktadaki insanlara şöyle işaret etmektedir:
“Güzel ahlâk hataları eritir; suyun buzu erittiği gibi. Fenâ ahlâk da ameli bozar; sirkenin balı bozduğu gibi.” (K: İbni Abbas (R.A) Rumuzul Hadîs Syf-215; Câmius Sağir 1, S. 97/4.)
Güzel ahlâkın temeli başkaları için yaşamaktır yani Allah için yaşamaktır. En zirve noktada Allah için yaşamak ise daimî zikirle mümkün olan bir olgudur. Nefsimizin manevî kalbindeki afetlerin hepsi kötü huylardır, kötü ahlâkın temsilcileridir. Ama ne zaman daimî zikirle bu afetlerin yerine ruhtaki hasletleri faziletler olarak kalbimize monte edersek o zaman gerçekten güzel ahlâkın sahibi oluruz. Kişi kalbinde faziletlerin sahibi olduğu zaman güzel ahlâk hataları eritir; suyun buzu erittiği gibi. Çünkü artık o kişinin hata işlemesi mümkün değildir. Tabiî ki bu daimî zikirde neticelenen bir olgudur ama daha evvelinden de kişi nefsinin manevî kalbini hangi oranda tezkiye etmişse o oranda güzel ahlâkın sahibidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Kıyâmet günü müminin terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey yoktur.” (K: Tirmizî (2003); Ebu Davud (4799); Ahmed (5/451); Humeydî (394); Beğavî, Şerhu’s-Sünne (13/78, 79); İbn Hıbban.) (1920.)
Fenâ makamında Allahû Tealâ bizi %51 oranında güzel ahlâkın sahibi kılar. Burası ruhun Allah’a ulaştığı, nefsin de tezkiye olduğu noktadır. %51 oranında nefsimizin manevî kalbindeki karanlıklar, fenâ ahlâkın temsilcileri olan afetler azalmış, Allah’ın nurları (faziletleri) gelip kalbimize yerleşmiştir. Bekabillah’ta bu nurlar %61’e çıkmıştır. Bizim yapmamız gereken hatalar, suyun buzu erittiği gibi %61 oranında erimiştir.
Âyetlere baktığımız zaman net olarak şunu görüyoruz: Eğer kişi hevasına tâbî olur, nefsini tezkiye ve tasfiye etmezse ameli boşa gider. Nefsin manevî kalbinde afetler var oldukça o afetlerden kaynaklanan talepler tamamen dünyaya dönüktür. Allahû Tealâ da: “Dünyayı isteyenin ameli boşa gider.” buyurmaktadır.
KEHF - 103 De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”
KEHF - 104 Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
KEHF - 105 İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
Amelin bozulmasının, amelin boşa gitmesinin sebebi kötü ahlâktır. Burada âyet-i kerimede zikredilen insanlar, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının dilemesine mâni olan insanlardır. Yani hiçbir zaman nefs tezkiyesi ve tasfiyesini yapmayacak olan insanlardır.
BAKARA - 8 Ve insanlardan bir kısmı derler ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşacağı güne) îmân ettik.” Ve onlar mü’min değillerdir.
BAKARA - 9 (Zannederler ki) Allah’ı ve âmenû olanları aldatırlar. Ve onlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar ve farkında da olmazlar.
İnsanlar: “Dîni biz öğretiriz.” derler ama öğrettikleri dîn tatbikatı ne yazık ki eksiktir. Kendileri onunla kurtuluşa ulaşmadıkları gibi başkalarının da dilemesine mâni oldukları için onlara zulmederler. Yani Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Onların kalplerinde kötü huylar vardır. O kötü huylar sebebiyle bunlar fenâ ahlâkın sahibidirler. Yaptıkları her fiil karşılığında kalplerinin fücur kapısı açıktır, oradan devamlı şeytan üfürmektedir ve kalplerine karanlıklarını göndermektedir. Günbegün o insanların kalbi daha da kararır. Onlar fesat çıkaranların ta kendileridir ama farkında değillerdir, şuurlanmazlar. Allahû Tealâ bu insanlar için şöyle buyurmaktadır:
BAKARA - 10 Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır. Allah da bu sebeple onların hastalığını arttırdı. Tekzip etmiş olmaları (Allah’a ulaşmayı yalanlamaları) sebebiyle onlar için elîm bir azap vardır.
BAKARA - 11 Onlara (Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için, kalpleri engelli ve başkalarını hidayetten men ettikleri için Allah’ın hastalıklarını artırdığı insanlara): “Yeryüzünde fesat çıkarmayın (başkalarını Allah'ın yolundan men etmeyin)!” denildiği zaman: “Biz sadece ıslâh ediciyiz.” dediler.
BAKARA - 12 Gerçekten onlar, fesat çıkaranlar, onlar değil mi? Ve lâkin farkında değiller.
Eğer kişi nefsini tezkiye ve tasfiye etmezse nefsinin manevî kalbindeki afetler sebebiyle ve o afetlerin günbegün daha da kararması sebebiyle yaptığı ameller bozulur, ifsad olur, Allah katında boşa gider.
Bir gün sahâbe gelip: “Ya Resûllullah! İnsanlar cennete en çok neden dolayı girer?” diye soruyorlar.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Allah’a karşı takvalı olmak ve güzel ahlâk.” (K: Tirmizî (2005); Ahmed (2/291, 392, 442); İbn Mace (4246) İbn Hıbban (1923) Hâkim (4/324).
Kişi tebliğe muhatap olduğu an Allah’a ulaşmayı diler, hemen davete icabet ederse Allahû Tealâ da verdiği söz gereğince -Enfâl-29’a göre- peş peşe ona furkanlar verir. Eğer engeller varsa hassalar ve uzuvlar üzerindeki engelleri kaldırır. Onu 7 furkanın sahibi kılar ve o kişi gerçekten artık gören, işiten ve akleden birisi olur. Zâhire göre dirilmiştir ama bâtına göre henüz dirilme tamamlanmamıştır.
ENFÂL - 29 Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
Dalâletteyken ölü olan kalbin sahibini diriltmek üzere Allahû Tealâ o kalbe hidayetle ulaşır. Şeytana dönük olan kalbi Kendisine çevirir. Kalbe giren rahmetin yolunu açar ve o kişi zikretmeye başladığı an, Allah’ın katından rahmet o kişinin kalbine gelir ve kalbine gelen rahmetle o kişi nurun sahibi olur ve %2’lik huşûya ulaşır. Huşû sahibi olmak çok önemlidir. Çünkü ancak huşû sahiplerine Allahû Tealâ, hacet namazını kılmaları halinde mürşid gösterir. Buraya kadar verdiği 12 tane ihsanla mürşide tâbî olan kişiye Allahû Tealâ 7 tane nimet verir.
1. nimet: Devrin imamının ruhunun o kişinin başının üzerine gelip yerleşmesidir.
2. nimet: Allah’ın o kişinin kalbine îmânı yazmasıdır.
3. nimet: O güne kadar işlenen bütün günahların sevaba çevrilmesidir.
4. nimet: Ruhun vücuttan ayrılıp ait olduğu Sıratı Mustakîm’de seyr-i sülûka başlamasıdır, ruhun hidayetinin başlamasıdır.
5. nimet: O kişinin nefs tezkiyesine başlamasıdır (nefsin hidayeti).
6. nimet: O kişinin iradesinin güçlenmeye başlamasıdır (iradenin hidayeti).
7. nimet: Fizik vücut da güçlenir (fizik vücudun hidayeti).
Kısacası mürşide tâbiiyetle dört hidayet birden başlar. Dört hidayet demek aynı zamanda 4 teslim demektir. Ruhun hidayeti ruhun Allah’a teslimidir. Fizik vücudun hidayeti fizik vücudun Allah’a teslimidir. Nefsin hidayeti nefsin Allah’a teslimidir. İradenin hidayeti iradenin Allah’a teslimidir. Dört teslimin başlangıç noktası burada gerçekleşir.
Allahû Tealâ Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye, Tezkiye kademelerini zikir artışlarıyla bir bir o kişiye nasip kılar. Bunlara paralel olarak ruh da gök katlarında yükselir ve göğün 7. katında 7 âlemi geçtikten sonra yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşır.
Bu noktada nefsin manevî kalbinde de %51 aydınlanma olmuştur. Bu, Allahû Tealâ’nın bir ikramıdır yani o kişiyi Allahû Tealâ bir dilekle %51 güzel ahlâkın sahibi kılmıştır. Güzel ahlâk o kişinin yapması gereken hataları, kötü huylarını, kötü davranışlarını suyun buzu erittiği gibi eritir.
Dolayısıyla insanoğlu kendi seçimini kendisi yapmak zorundadır. Ya Allah’a ulaşmayı dileyecek, Allah’a giden yolu seçecek, Allah’ın yardımıyla güzel ahlâkın sahibi olacak, Kur’ân ahlâkıyla; Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanacak ya da kesinlikle dünya hayatını seçecektir. Dünya hayatını seçerse hastalıkların şifaya kavuşamaması bir yana, devamlı olarak kişinin hastalıkları artacak ve kötü ahlâk sebebiyle dünyada da âhirette de saadet ve huzura ulaşamayacaktır. Böyle bir kişi, “Ne kendi eyledi rahat ne âleme verdi huzur. Çekti öldü gitti, dayansın ehl-i kubur.” ifadesinin muhatabıdır. Fenâ ahlâkın sahibi olan kişi kendisi rahat etmediği gibi, başkasına da rahatlık vermez. Başkasını da devamlı huzursuz ve mutsuz eder. Çünkü sosyal bir varlık olan insan diğer insanlarla birlikte yaşar. Kendisi huzursuz ve mutsuzsa, kendisi kötü kokunun sahibiyse onun yaydığı kötü kokudan etraftaki insanlar da rahatsız olur.
Buna dair şehzade örneği şöyledir: Babası devamlı olarak “Evlâdım! Allah’a karşı kulluk görevlerini yerine getir, namaz kıl.” derken, oğlu da devamlı olarak babasının bu tebliğine karşılık “Her koyun kendi bacağından asılır.” deyip kulak asmıyormuş. Günün birinde baba bir koyunu kesmiş ve oğlunun yattığı yerin yanı başına bir direk dikmiş, koyunu kestikten sonra iç organlarını çıkartmadan yaz sıcağında o direğe asmış. Çok kısa zamanda da koyun cesedi etrafa çok kötü bir koku salmış. Tabiî oğlu rahatsız olmuş, “Hemen onu oradan indirin.” demiş. İki nöbetçi de: “Babanın izni olmadan biz bunu yapamayız.” demişler. Babasına koşmuş, demiş ki: “Ne hakla bunu yaptın?” Babası demiş ki: “Evlâdım, o koyun kendi bacağından asılmış, yaptığımız bir şey yoktur.” “Evet ama beni rahatsız ediyor.” demiş. Babası da: “Şimdi gel bakayım, kulağına ben bir şey fısıldayayım. Sana bugüne kadar devamlı olarak seni yaratan Rabbinin emirlerine itaat etmeni tembih ettik, sana nasihat ettik ama aldığımız cevap ‘her koyun kendi bacağından asılır.’ oldu. İşte o koyun da kendi bacağından asılmış ama seni rahatsız ediyor. Fakat senin Rabbine karşı olan vazifelerini yerine getirmemenden dolayı etrafında rahatsız olan insanları niye düşünmüyorsun?” demiş.
Dolayısıyla biz insanlar sosyal mahlûklarız. Diğer insanlarla birlikte yaşıyoruz. Biz kendimize zulmettiğimiz an -başkalarının bizim üzerimizde hakkı vardır- onlara da zulmediyoruz ama biz kendimize bir iyilik yaptığımız zaman mutlaka onların da bundan pay sahibi olduğunu kesinlikle bilmemiz gerekir. %100 güzel ahlâk daimî zikirde gerçekleşen bir olgudur. Daimî zikre ulaşan insan bir bütün olarak güzel ahlâkın sahibi olur. O, kötülüğe karşı hayırla mukabele eder. Onun artık bir daha negatif bir sözün sahibi olması mümkün değildir. Daimî zikirden önce de kişi bulunduğu seviye itibarıyla güzel ahlâkın sahibidir. Güzel ahlâkın vasıtası ise zikirdir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:
“Yediğinizi Allah’ın zikri ve namazla eritin. Bundan gâfil olmayın ki kalpleriniz katılaşır.” (K: C.1, S. 67/10; Râmûz-ul Ehâdis, Hadîs No: 934.)
Zikreden kişi gâfil olmayan kişidir, zikretmeyen kişi ise gâfil olan kişidir. Hâdis-i şerifte biri “Allah” isminin tekrarı, diğeri de namaz olmak üzere iki çeşit zikirden bahsedilmektedir. Allahû Tealâ da Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde: “Rabbinin ismi ile zikret.” diyerek “Allah” isminin tekrarı ile yapılan zikri farz kılmaktadır.
MUZZEMMİL - 8 Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
Allahû Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de Tâhâ Suresinin 14. âyet-i kerimesinde namazın da bir zikir olduğuna işaret etmektedir.
TÂHÂ - 14 Muhakkak ki Ben, Ben Allah’ım. Benden başka İlâh yoktur. Öyleyse Bana kul ol ve Beni zikretmek için namazı ikame et!
Allahû Teâlâ Ankebût Suresinin 45. âyet-i kerimesinde de şöyle buyurmaktadır:
ANKEBÛT - 45 Kitaptan sana vahyedilen şeyi oku ve salâtı ikâme et (namazı kıl). Muhakkak ki salât (namaz), fuhuştan ve münkerden nehyeder (men eder). Ve Allah’ı zikretmek mutlaka en büyüktür. Ve Allah, yaptığınız şeyleri bilir.
Bu âyet-i kerimenin muhtevasında üç çeşit zikir bulunmaktadır:
1- Kur’ân âyetlerinin tilâveti (Kur’ân okumak) bir zikirdir.
2- Namaz kılmak bir zikirdir.
3- Allah isminin tekrarı bir zikirdir.
Bu üç çeşit zikir içerisinde en büyük zikir “Allah” isminin tekrarıyla yapılan zikrullahtır. Ankebût-5’deki “ve le zikrullâhi ekber.” ifadesi, bu gerçeği net olarak ortaya koymaktadır.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), hadîsinde yediklerimizi hazmedebilmemiz ve vücut için faydalı hale getirebilmemiz için de ön koşul olarak zikri emretmiştir. Allahû Tealâ da âyetlerle zikir yapmamızı farz kılmaktadır (Muzzemmil-8).
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
ZUMER - 22 Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
Demek ki bazı insanların da Allah’ın zikri ile kalpleri katılaşmaktadır. Bir insan Allah’a ulaşmayı dilemediği takdirde zikir yapsa dahi Allah’ın katından bir şey kendisine gelmez. Rahmet kalbine ulaşmaz. Çünkü Allah, ancak kişinin kalben Allah’a ulaşmayı dilemesi halinde Rahîm esması ile tecelli eder ve Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesi gereğince ona peş peşe furkanlar verir.
Allahû Tealâ 7 tane furkan vererek eğer varsa kişinin hassaları ve uzuvları üzerindeki engelleri kaldırır.
1. furkan: Baş gözündeki hicab-ı mestureyi alır.
2. furkan: Basar hassası üzerindeki gışavet adlı perdeyi alır.
3. furkan: Baş kulaklarında işitmeye mâni olan engeli (vakrayı) alır.
4. furkan: Sem’î hassasının mührünü açar.
5. furkan: Kalbindeki ekinneti alır (1. kalp şartı).
6. furkan: Fıkıh hassasının mührünü açar (2. kalp şartı).
7. furkan: İhbatı koyar (3. kalp şartı).
Bu furkanlardan 4 tanesi baş gözleri ve baş kulakları ile alâkalıdır. Furkanların üçü de nefsin manevî kalbiyle alâkalıdır. Böylece kişi 7 furkan alarak ilk 3 kalp şartının sahibi olmuştur. Ama Allahû Tealâ nefsin manevî kalbini 3 tane kalp şartına daha ulaştırır.
4. kalp şartı: Allah kalbe hidayetle ulaşır.
5. kalp şartı: Allah kalbi Kendisine çevirir.
6. kalp şartı: En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesinde zikredildiği gibi, Allah göğüsten kalbe giden rahmetin yolunu açar.
EN'ÂM - 125 Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.
Bu noktada kişi 6 tane kalp şartının sahibidir ve artık zikir yaptığı an Allah katından göğsüne gelen rahmet, göğüsten kalbe rahmet yolu açıldığı için o yolu takip ederek anında kalbe ulaşır. Rahmetin kalbe girdiği oranda zulmet de kalpten çıkar. Göğsü şerh edilenler Allah’tan bir nur üzeredir. Çünkü kimin göğsü şerh edilmişse yani göğsünden kalbine yol açılmışsa ancak o kişinin kalbine zikirle rahmet nuru ulaştığı için o kişi Allah’tan bir nur üzere olur (Zumer-22).
Sonuç olarak: Hâdiste zikredildiği gibi yediklerimizi Allah’ın zikri ve namazla eritmemiz gerekir. Zikrin kalbi aydınlatması, nurlandırması için de Allah’a ulaşmayı dilemek gerekir. Zikirden gâfil olunmazsa kalpler de katılaşmaz.