Dalâlete Çağıran İmamlar Kimlerdir?

Allahû Tealâ’nın seçimi açısından meseleye baktığımız zaman her devirdeki insanlar seçilenler ve seçilmeyenler olmak üzere ikiye ayrılır. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Dalâlete çağıran kimseye de ona itaat edenlerin günahı gibi günah verilir; bununla beraber ona itaat edenlerin günahlarından hiçbir şey eksilmez.” buyurmaktadır Dalâlete çağıran dalâlettedir. Onlar aslında ateşe çağıran imamlardır. Ateşe çağıran imamlar, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başkalarının dilemesine mâni olan insanlardır.

KASAS - 41 Ve Biz, onları ateşe davet eden imamlar (önderler) kıldık. Ve kıyâmet günü onlara yardım olunmaz.

NİSÂ - 167 Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

NİSÂ - 168 Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

NİSÂ - 169 Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

Ne yazık ki Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 14 asır sonra bugün hidayet kavramı tamamen tatbikattan çıkarılmıştır.

Bugünkü âlimler hidayeti ihtiva etmeyen bir dîn öğretisinin sahipleridir ve insanları dalâlete, ateşe çağıran imamlardır. Allahû Tealâ, ateşe çağıran imamların bir başka özelliğini de Ahzâb Suresinin 67, 68. âyet-i kerimelerinde dile getirmektedir.

AHZÂB - 67 Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptırdılar.”

AHZÂB - 68 “Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”

İnsanlar devrin sâdatlarına itaat etmişler. Devrin sâdatları dîn büyükleri, dîn öğreticileri olup başkalarının da hidayetine mâni olan insanlardır. Onları da kendileriyle birlikte ateşe götürmektedirler.

A'RÂF - 146 Yeryüzünde haksız yere kibirlenen kimseleri, âyetlerimizden çevireceğim. Bütün âyetleri görseler, ona inanmazlar. Eğer rüşd yolunu görseler, onu yol edinmezler. Ve gayy yolunu görseler, onu yol edinirler. Bu; onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve ondan gâfil olmaları sebebiyledir.

A'RÂF - 147 Ve onlar ki; âyetlerimizi ve ahirete ulaşmayı (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşmasını) tekzip ettiler (yalanladılar) ve onların amelleri, heba oldu (boşa gitti). Onlar, yaptıklarından başka bir şeyle mi cezalandırılır?

Âyetleri onlara tilâvet eden Allah’ın velî resûlleridir. Onları Allah’a çağırırlar, Allah’a davet ederler ama ne yazık ki onlar inanmazlar. O zaman inanmayanlar kimlerdir? İnanmayanlar hidayeti dilemeyenlerdir. Neml Suresinde Allahû Tealâ bize çok güzel bir mesaj vermektedir.

NEML - 80 Muhakkak ki sen, ölülere işittiremezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da (Allah’ın) davetini işittiremezsin.

NEML - 81 Ve sen, körleri dalâletlerinden (çevirip) hidayete erdirecek değilsin. Sen, ancak âyetlerimize inananlara işittirebilirsin. İşte onlar, teslim olanlardır.

NEML - 82 Ve onların üzerine (Allah’ın Kitap’ta söylediği) söz vuku bulunca, onlara arzdan dabbe çıkardık (çıkarırız). İnsanların (Kitap’taki) âyetlerimize yakîn hasıl etmediklerini söyleyecek.

Resûl’ün davetine ancak işitenler icabet eder.

EN'ÂM - 36 (Davete) ancak işitenler icabet eder. Ve Allah, ölüleri (ölü olan sem’î isimli işitme hassasını, ölü olan fuad isimli idrak hassasını, ölü olan basar isimli görme hassasını) diriltir. Sonra O'na döndürülürler. (Hayatta iken ruhu mürşid eliyle Allah’a döndürülür.)

İbn-i Abbâs (R.A)’dan rivayet edilen hadîste Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuşlardır:

“Sizler benden (sözlerimi) işitiyorsunuz. Sizden de başkaları işitecek. Onlardan da başkaları işitecektir.” (K: Ebû Dâvûd, İlim, 10.)

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir diğer hadîsinde de:

“Allah, bizden herhangi bir şeyi işiten ve işittiği gibi de tebliğ edip başkalarına aktaran kişinin yüzünü ak etsin.” buyurmaktadır. (K: Tirmizi, İlim, 7; İbn-i Mace, Sünnet, 18.)

O halde görüyoruz ki işitmek, hidayeti dilemenin ön şartıdır. Kim Resûl’ün davetini işitirse o, kalben Allah’a ulaşmayı dileyecek ve hidayete adım atacaktır.

Hidayet kendisine tebliğ edildiği zaman kişi ilgisiz kalırsa Allahû Tealâ hassalarına engeller koyar. Hassalarına engel konan bir insan, bütün âyetleri görse asla îmân etmez. Eğer kişi hidayetçiyi yalanlarsa, karşı çıkarsa o zaman uzuvlarına engeller konur. Ondan sonra da bütün âyetleri görse îmân etmez. Kavga ederse, cedelleşirse o zaman her ikisine birden Allahû Tealâ engel koyar ve kişinin kalbini de tab eder.

İşte bu açıdan Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman net mesajlarla karşılaşıyoruz. Dört grup insan:

1- Hidayete ilgisiz olanlar.

2- Hidayetçiyi yalanlayanlar.

3- Kalbi tab edilenler olmak üzere cehenneme doğru yol alan insanlar.

4- Hidayet kendisine tebliğ edildiği an, anında Allah’a ulaşmayı dileyen ve âyetlere îmân eden kişiler.

Allahû Tealâ’nın engeller koyduğu insanlar için Allah’ın Resûl’ü buyuruyor ki: “Onlar Kur’ân okurlar ama Kur’ân kursaklarından geçmez.” Yani mânâsına nüfuz edemezler. Kalbin yer almadığı bir dizaynda âyetlere nüfuz edebilmek mümkün değildir.

Günümüz dîn tatbikatına göre insan üç vücudun sahibi değildir; onlara göre iki vücuttur. O vücutlardan bir tanesi iyi olursa ruh, kötü olursa nefs (habis ruh) diye bir ayrımın içerisindedirler. Dolayısıyla ruhun devrede olmadığı bir dîn tatbikatıyla iblise karşı gâlip gelmek mümkün değildir. Gâlip gelebilmek için mutlaka ruhun devrede olması lâzımdır.

İnsan için şeytanın etkisiz olduğu zaman, kişinin ruhun talebine uyduğu zamandır. Yani bu noktada kişi şeytana gâliptir. Ama ruhun talebinin devrede olmadığı her olayda insan iblise mağluptur, çünkü o zaman nefsinin talebine uymaktadır. Nefs, şeytanın vücuda giriş melceidir, şeytanın maşasıdır. Nefsin afetleri iblisin isteklerini ister. İş olup bittikten sonra da şeytan şöyle der:

İBRÂHÎM - 22 Şeytan, emir yerine getirildiği zaman şöyle dedi: “Muhakkak ki; Allah, size “hak olan vaadini” vaadetti. Ve ben de size vaadettim. Fakat ben, vaadimden döndüm. Ve ben, sizin üzerinizde bir güce (sultanlığa, yaptırım gücüne) sahip değilim. Sadece sizi davet ettim. Böylece siz, bana icabet ettiniz. Artık beni kınamayın! Kendinizi kınayın! Ve ben, sizin yardımcınız değilim. Siz de, benim yardımcım değilsiniz. Gerçekten ben, sizin beni ortak koşmanızı daha önce de inkâr ettim. Muhakkak ki; zalimlere acı azap vardır.”

İblise gâlip gelmenin yolu ruhun talebine uymak, iblisin maşası durumunda olan nefsimizi tezkiye ve tasfiye etmektir. Bu sebeple Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde: “Allah şüphesiz ki bu dîni nefsinizi ihlâsa ulaştırmanız için var etti.” buyurmaktadır.

Günümüz dîn tatbikatında: “Gelin ihlâs, aşk ve şevkle bir namaz kılalım. Gelin ihlâsla bir Tövbe-i nasuh edelim.” denir. Oysaki böyle bir şey söz konusu değildir. Hanif dîninin 7 safhasından 6. safhası ihlâstır ve bir insanın muhlislerden olabilmesi için Allahû Tealâ’nın o kişide muktesebat olarak görmek istediği şey, kalbinin 14 kademede müzeyyen olmasıdır. Yani muhlis olan kul, yerin göğün melekûtuna yakîn sahibidir. Ama o insanlar devrin imamının ana dergâhından, mürşide tâbî olmaktan, Allah’a ulaşmayı dilemekten, gök katlarından, bunların hiç birisinden haberdar değildirler. Onlara göre sadece İslâm’ın 5 şartı vardır ve bunları tatbik etmeleri halinde de gerçekten muhlis olacaklarını zannediyorlar. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le birlikte sahâbe böyle bir dîn yaşantısı yaşamamıştır. Onların yaşadığı hanif dîni, 7 safha ve 4 teslimden oluşmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de her şey net olarak açıklanmaktadır. Görüyoruz ki Allah’ın dîni ancak Allah’ın dostlarıyla birlikte yaşanabilir. Kişi Allah’ın dostuna (evliyasına) tâbî olmazsa cehennemlik olduğu gibi, dînini yaşadığını zannetmektedir. Zan ve bid’atlara dayalı bir dîn tatbikatından çıkmak için o kişinin mutlaka Allah’ın dostuyla birlikte olması gerekir.

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:

“Allah’ın evliyasına tâbî olan şâkîlerden olmaz.”

Burada üç esas kavram vardır:

Şâkîler, âhiret hayatında cehenneme giren insanların genel adıdır. Şâkî kelimesinin geçtiği âyetlerden bir tanesi Tâhâ Suresinin 123. âyet-i kerimesidir. Allahû Tealâ hidayeti kabul eden (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişinin şâkîlerden olmayacağını ve dalâlette kalmayacağını ifade etmektedir.

TÂHÂ - 123 (Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

Konumuzun başında ifade ettiğimiz gibi hidayet, insan ruhunun dünya hayatında Allah’a ulaşmasıdır. Hidayetçi Allah katından gelir ve hidayeti tebliğ eder. Hidayeti kabul eden (hidayetçiye tâbî olan) kişi, şâkîlerden olmaz. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 38. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

BAKARA - 38 Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”

Allahû Tealâ âyet-i kerimede: “Onlar için korku yoktur.” buyuruyor. Bu korku cehennem korkusudur. Çünkü kişi Allah’a ulaşmayı dilediği an, Allahû Tealâ verdiği söz gereğince mutlak suretle onu cennetine alır (Şûrâ-13).

Kişi belki de çok büyük günahlar işlemiştir. O büyük günahları işlemesine rağmen cennete gidecektir. Çünkü Allahû Tealâ Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesinde, kişi Allah’a ulaşmayı dilediğinde ona furkanlar vereceğini ve mağfiret edeceğini ifade etmektedir. Allahû Tealâ Mu’minûn Suresi 102. âyet-i kerimesinde de: “Kimin hasenat tartıları ağır gelirse onlar felâha kavuşanlardır.” buyurmaktadır. Hasenat tartılarının ağır gelebilmesi için o kişinin mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzımdır ki şâkî (cehennemlik) olmaktan kurtulabilsin. Çünkü Allahû Tealâ sevap tartıları ağır gelen kişinin cennete gitmesini sağlar.

ENFÂL - 29 Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

MU'MİNÛN - 102 O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.

Sadece Allah’a inanmakla hedefe ulaşmak mümkün değildir; kişi mutlaka takva sahibi olmalıdır.

YÛNUS - 62 Muhakkak ki Allah’ın evliyasına (dostlarına), korku yoktur. Onlar, mahzun olmazlar, öyle değil mi?

YÛNUS - 63 Onlar, âmenûdurlar (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir) ve takva sahibi olmuşlardır.

YÛNUS - 64 Onlara, dünya hayatında ve ahirette müjdeler (mutluluklar) vardır. Allah’ın sözü değişmez. İşte O, fevz-ül azîmdir.

Kişi ancak takva sahibi olduğu takdirde hem dünyada hem de âhirette Allah’ın müjdesine kavuşur. Sadece basit bir talebin karşılığında dünyadaki müjde dünya saadetinin yarısıdır; âhiretteki müjde de 3. kat cennettir.

Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi 12 tane ihsana ulaştırmaktadır. Bu 12 ihsanla o kişi huşû sahibi olur. Huşû sahibi olan kişi, sabırla ve namazla (Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazıyla) mürşidini Allah’tan talep ettiğinde (Bakara-45 gereğince), Allah ona mutlaka mürşidini gösterir. Kişi Allahû Tealâ’nın kendisine gösterdiği mürşide ulaşıp ihsanla tâbî olur. Tâbî olunan, Allah’ın irşada memur ve mezun kıldığı velî mürşiddir. Kişi mürşidine tâbî olduğunda hadîs-i şerifte ifade edilen Allah’ın evliyasına tâbî olmuştur. Allah’ın evliyasına tâbî olanlar şâkîlerden olmaz.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde: “İsteyen cennete girer, istemeyen girmez.” buyuruyor. Ebû Hureyre (R.A) Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e soruyor: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Cennet bu kadar basit, bir istekle kim istemez ki?” diyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap veriyor: “Evet. Beni istemeyen cenneti istememiştir.”

Sonuç olarak Allah’ın evliyasına tâbî olmak istemeyen kişi, kesinlikle cenneti istemeyen kişidir. Cenneti isteyen kişi, evliyaya tâbî olmak isteyen kişidir. Hepsi birbirine bağlıdır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i istemeyen kişi, aynı zamanda evliyayı yani Allah’ın evliyasına tâbî olmayı istemeyen kişidir. Kişiyi evliyaya ulaştıran Allahû Tealâ’dır. Ama Allahû Tealâ bir insanı ancak Allah’a ulaşmayı dilemesi hâlinde evliyaya ulaştırır. Bir insan Allah’a ulaşmayı gerçekten kalben dilemezse evliyaya da tâbî olmak istemez. Ne yazık ki böyle bir kişinin kurtuluşa ulaşması mümkün değildir.

Kişi kalben ulaşmayı dilerse Allah da o kişinin evliyaya tâbî olmasını zaten sağlar. Bu kişiyi huşû sahibi kılan Allah’tır. Hacet namazıyla mürşidi ona gösteren de tâbî olduğunda ona 7 nimeti veren de Allah’tır. Bu durumda Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsinde: “Allah’ın evliyasına tâbî olan şâkîlerden olmaz.” buyurarak, bir insanın kurtuluşunu dört dörtlük ifade etmektedir. Zincirin bütün halkaları boşluksuz yerli yerine oturmaktadır.

Günümüz dîn tatbikatında insanlar tâbiiyeti (evliyaya tâbî olmayı) ortadan kaldırmışlardır. İslâm’ın 5 şartının muhtevası içinde Allah’a ulaşmayı dilemek ve zikir yoktur. Evliya ise hiç yoktur. Şu anda dîni yaşayan insanlara “Evliya kimdir?” diye sorulduğunda verdikleri cevap: “Eskiden Allah dostları varmış ama şimdi yok.” şeklindedir.

Bir insan, “Artık şu dönemde evliya yoktur, mürşid yoktur.” diyorsa bunun nedeni henüz Allah’a ulaşmayı dilememiş olmasıdır. Eğer kişi kalben Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ sözü gereği onu hemen mürşidine ulaştıracaktır. Allah’ın sözünde hulf yoktur; Allah’ın katında söz değiştirilmez.

KAF - 29 “Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Her bid’atın karşısında bir Allah’ın velîsi vardır, onu def eder.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den 14 asır sonra bugün, ne yazık ki bütün İslâm ülkelerinde bid’atlere dayalı bir dîni yaşantı hâkim olmuştur. İnsanlar, Kur’ân hakikatlerini tamamen devre dışı bırakmış, kurtuluşa yönelik bütün hedef emirler unutulmuştur.

İçinde bulunduğumuz devrin en büyük bid’atlerinden biri “Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür.” inanışıdır. Ve Devrin İmamı Mehdi (A.S), yıllardır insanları Allah’a davet etmekte, ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemeyenlerin hüsranda (cehenneme gideceğini) olduğunu, dileyenlerin ise cennetle müjdelendiğini açıklamaktadır. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîs-i şerifinde buyurduğu gibi, Mehdi (A.S) bu asrın insanını içine düştüğü bid’at karanlığından kurtaracaktır.

Hidayeti bize tebliğ eden hidayetçidir, Allah’ın bir velî mürşididir. Allah, velî mürşidini hak ile kaim kılar. Allah’ın velîsi hakkı getirir, Hakk’ı tavsiye eder. Hakk’ı tavsiye edince doğrudan doğruya hak ile bâtıl asla birlikte olamaz. Allahû Tealâ hakkı bâtılın üzerine atar, bâtılı yok eder. Bâtıl, bid’at demektir. Allah’ın evliyası (Allah’ın dostu, sevgilisi), Allah’tan aldığı emri insanlara tebliğ eder.

Öyleyse Allah’ın evliyası hak ile hüküm verirken, hak ile öğretimini gerçekleştirirken hak ile Allah’ın dînini yaşarken onun karşısında yer alanlar ise bâtıl bir dîn tatbikatının içerisindedirler. Doğal olarak Allah’ın velîsi mutlak suretle bid’atın karşısındadır ve bid’atı yok edecektir.

İçinde bulunduğumuz âhir zamanda Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in insanlara, geleceğini müjdelediği Mehdi (A.S)’ın görevlerinden bir tanesi de dîne girmiş olan bid’atlardan dîni tamamen temizlemektir. Bid’atlardan temizlenen bir Müslümanlık, bid’atlardan temizlenen Hristiyanlık, bid’atlardan temizlenen Yahudilik sadece hanif dîninin kalmasını ifade eder. Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar kendi dînlerinin hanif dîni olduğunu göreceklerdir. O zaman dînler birleşecek, sadece Allahû Tealâ’nın hak dîni, hanif fıtratıyla yarattığı bütün insanlar için vazettiği Babamız İbrâhîm’in hanif dîninin yaşanması söz konusu olacaktır. Allahû Tealâ’nın dîn öğretiminde vazifeli kıldığı velî mürşidler elbette Allah’ın hak hükümlerine karşı insanların zanlarından oluşan bid’atları def edeceklerdir. Hadîs-i şerif bir açıdan da bunu ifade etmektedir. “Allah’ın evliyasına tâbî olan şâkîlerden olmaz.” ve “Her bid’atın karşısında mutlaka Allah’ın bir velîsi vardır. Onu def eder.” hadîsleri bir bütün olarak yerli yerine oturmaktadır.

Velî: Dilimizde dost demektir, çoğulu evliyadır. Ama evliya kelimesi dilimize tekil olarak girmiştir. Allah’ın evliyası dediğimiz an, Allah’ın dostu anlamına gelir. Allahû Tealâ’nın velî mürşidi dendiği zaman da Allah’ın evliyası mânâsına gelir. Velî mürşid, Allahû Tealâ’nın irşada memur ve mezun kıldığı bir kişidir. Allah’ın evliyası bütün insanlara tebliğ eder, “Allah’a ulaşmayı dileyin.” der. Kişi dilediği takdirde 12 tane ihsanla mürşide ulaşır. Her halükârda kişi, nefs tezkiyesinin akabinde mutlak surette ruhuyla Allah’ın Zat’ına ulaşır. Her tezkiye kademesinde ruh da buna paralel olarak bir gök katı yükselir. 7 gök katını ve 7. gök katında 7 âlemi geçerek yokluktan Allah’ın Zat’ına ulaşır. Böylece o kişi Allahû Tealâ’dan mükâfat olarak 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını alır.

Kişinin en büyük kurtuluşa ulaşabilmesi için mutlak surette Allah’a ulaşmayı dilemesi gereklidir. Bir tanesi nefs, bir tanesi ruh olmak üzere her daim akla pozitif ve negatif talepler ulaşmaktadır. Akıl da sonuçta karar verecektir. Düğümü çözen akıldır. Akıl, ruhun yanında yer alırsa, Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ o kişiyi mutlaka Kendisine ulaştıracağını garanti eder. Akıl tebliğe muhatap olduktan sonra Allah’a ulaşmayı dilemezse o zaman da nefs gâlip olur. Ruh, kişi ölmeden evvel hedefine ulaşamaz.

Allah’ın katından tebliğle vazifeli olan hidayetçiler geldiği zaman susup dinlemek gerekir ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde: “Susan kazandı.” buyurmaktadır. İnsanlar, A’râf Suresinin 204. âyet-i kerimesine uyarak Kur’ân tilâvet edildiği zaman susarak dinleseler, işitseler ve Allah’a ulaşmayı dileseler, o zaman Allahû Tealâ o insanları mutlaka rahmetine gark edecektir. Fazl ve rahmetiyle Kendisine ulaştıracaktır. Eğer kişi dinlemeyip devamlı karşı çıkarsa o zaman Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in söylediği hadîsin mutlaka Kur’ân âyetleriyle karşılaştırılması lâzımdır. Bu konuda geçen hadîsler Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle karşılaştırıldığında bu hadîslerin Kur’ân’a uygun olduğu sonucuna net olarak ulaşılmaktadır.

A'RÂF - 204 Kur’ân okunduğu zaman artık onu dinleyin! Ve susun ki; böylece rahmete kavuşturulursunuz.

1- Evliya.

2- Tâbiiyet.

3- Şâkîlik.