20. BASAMAK NEFS-İ MARDİYYE
28 basamaklık İslâm merdiveninin 20’ncisi, Kur’ân-ı Kerim’de Nefs-i Mardiyye olarak adlandırılmıştır. Allah’ın kişiden razı olduğu basamaktır. Kişinin nefsinin kalbinde 6. defa %7 nur (fazl) birikimi gerçekleşmiştir. Allah’ın kulundan razı olması, evvela kulun Allah’tan razı olmasını gerektirir. Nefs-i Radiye’de Allah’tan razı olan kişi, Mardiyye’de Allah’ın rızasını kazanır.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
FECR - 28 Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Bana bir karış yaklaşan kimseye Ben bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşan kimseye Ben bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben de koşarak gelirim.” (K: Buhârî- Müslim.)
Hadîs-i şeriften de anlaşıldığı üzere Allah’ın kuldan razı olması için evvela kulun Allah’a yaklaşması ve Allah’tan razı olması gerekir. Allah’a yakın olanlar, Allah’ın kendisinden razı olduğu kişilerdir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir diğer hadîs-i şerifinde şöyle buyurmaktadır:
“Mükâfatın büyüklüğü belânın büyüklüğü ile orantılıdır. Allah bir cemaati sevdi mi, onları musîbete müptelâ eder. Kim bunda sabırlı olursa Allah da ondan razı olur, kim de razı olmazsa Allah da ondan razı olmaz.” (K: Kütübü Sitte, Fezail Bölümü, Hastalık ve Musîbetlerin Faziletleri, Ravi: Enes (R.A), Hadîs No: 4696.)
Rabia Sultan da bir âbidin: “Ya Rabbi, benden razı ol.” diye dua ettiğini duyunca: “Kendisi Allah’tan razı olmadığı halde Allah’ın kendisinden razı olmasını nasıl isteyebilir?” diye buyurmuştur. Bunun üzerine kendisine sorulan: “Kul Allah’tan nasıl razı olur?” sualine: “Allahû Tealâ’dan gelen nimet ve belâyı aynı gördüğü vakit.” şeklinde cevap buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır. Onun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musîbete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.”
Bazen dışımızdaki insanlar nefslerine uyarak bize zulmederler. Bu durumda biz bir darlığa, bir musîbete uğrarız ama derecat kazanırız. Bu kazandığımız derecatların iadesini (bizden alınmasını) istemiyorsak, o zaman bizim bu zulme sabretmemiz lâzımdır. Sabretmemiz halinde de biz derecat kazanırız, bu olay bizim için bir hayra dönüşür. Burada sabretmek asıldır.
Genellikle kazandığımız pozitif dereceler, Allahû Tealâ’nın bize verdiği fizikî âleme ait olan nimetlerin şükrünün edasıyla oluşmaktadır. Ama aynı zamanda başkalarının bize karşı olan yanlış davranışları sebebiyle de pozitif derecat kazanırız. Öyleyse bizim pozitif derecat kazanabilmemiz, Allahû Tealâ’nın bize verdiklerine şükretmemizle kaimdir. Ama başkalarının bize yaptığı zulüm sebebiyle de pozitif derecat kazanmamız, onlara karşı sabretmemizle mümkündür.
Öyleyse hadîste zikredilen: “Eğer bir genişliğe, nimete kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa, musîbete uğrayıp sabrederse bu da onun için bir hayır olur.” ifadesi, aslında bir insanın kendi iradesi dâhil olmadan, dışarıdan gelen olaylardan pozitif veya negatif etkilenmesi halinde geçerli olan bir durumdur.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu istikamette bizlere şu mesajı vermektedir:
“Bir musîbet başına gelirse: ‘Eğer şöyle yapsaydım bu başıma gelmezdi.’ deme. ‘Allah takdir etmiştir. O’nun dilediği olur.’ de.” (K: Müslim, Kader 34), (2664)
Vücuda gelen her olay ya Allah’ın takdiridir (Allah yapar) veya Allah’ın bu olayda müsaadesi vardır; başkaları yapar ama Allahû Tealâ izin vermektedir. Öyleyse başa gelen sıkıntılar, belâlar, acılar, dertler insana kul olduğunu kesinlikle hatırlatır, insanı azgınlıktan korur. Dert ve belâlara sabredenlerin mükâfatı gerçekten hem bu dünyada hem de âhirette karşılıksız olarak verilir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Hastalanan kişi hastalıktan Allah’ın kendisine verdiği mükâfatı bilseydi, hiçbir zaman şifayı dilemezdi.” buyurmaktadır. Musîbetlere sabretmeyip feryad edenler, Allahû Tealâ’ya isyan etmiş olanlardır. Ağlamak, sızlamak belâ ve musîbetleri geri çevirmediği gibi imtihanı daha da ağırlaştırır. Eskilerin deyimi ile ifade etmek gerekirse: “Haziran’da giren geçer, Eylül’de bilen geçer.” Yani imtihan geldiği zaman kişi sabırla ve metanetle bu imtihanı karşılamadığı takdirde şikâyet ve isyan imtihanı ortadan kaldırmaz, ağırlaştırır. Sıkıntıya sabrın mükâfatını bilen bir insan, sıkıntılardan kurtulmaya heves bile etmez.
Öyleyse musîbet bir iken musîbetin geldiği kişi feryad eder, ağlar ve sızlarsa musîbet iki olur. Birincisi musîbetin kendisidir, ikincisi de sevabın gitmesidir. Acıya sabretmek Allahû Tealâ’nın temel emrine uygun olanıdır. Her halükârda sabredip uğradığı felaketi gizlemesi ve kimseye şikâyet etmemesi, kişinin Allahû Tealâ’ya olan sağlam îmânındandır.
Allahû Tealâ’nın dostları Takdir-i İlâhî’ye, Allah’tan gelene hep razı olmuşlardır. Bunun için başlarına gelen belâlardan, sıkıntılardan, üzüntü değil zevk duymuşlar ve “Kahrın da hoş, lütfun da hoş.” diyerek bu istikametteki nasihatleri insanlara ulaştırmışlardır. Onlar acı hissetmemişler ve devamlı olarak Allahû Tealâ’dan gelene razı olmuşlardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Eğer siz gerçek mânâda Allah’a tevekkül etseydiniz, sabahleyin aç gidip akşamleyin tok olarak (yuvalarına) dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi (de) muhakkak rızıklandırırdı.” (K: İbn Mâce, Zühd, 14.)
Allah dostları hakikatin farkına vararak her zaman başlarına gelen olaylara sabretmişler, memnun olmuşlar, başlarına gelen sıkıntılardan dolayı kimseye şikâyette bulunmamışlar ve Cenab-ı Hakk’a karşı hiçbir zaman edebe mugayir bir davranış sergilememişlerdir.
Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ: “Benden razı olandan razı olurum.” buyurmaktadır.
Allahû Tealâ’nın kaza ve kaderine razı olmak, O’nun bizden razı olmasının kesin ifadesini ihtiva ediyor. Allahû Tealâ’dan razı olmak; başa geleni şikâyet etmemek hiçbir zaman isyan etmemekle mümkündür. Eğer başa gelen olaylardan razı değilsek, şikâyetteysek, O’na isyan ediyorsak O da doğal olarak bizden razı değildir. Başımıza gelen bir olayın hoşumuza gitmeyişi onun kötü ve hayırsız olduğunu göstermez. Nitekim Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi hoşlanmadığımız, şerr gördüğümüz olayların içinde daha sonra pek çok hayrın bulunduğunu görürüz.
BAKARA - 216 Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, insanların olgunlaşması babında vücuda getirdiği olayların özelliklerini dile getirmektedir. Bazı sıkıntılar, musîbetler vardır ki kötülüğe karşı hayırla mukabele etmek kişiye manevî alanda derece kazandırır ve onu Allah’a yaklaştırır.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz de:
“Kişinin Allah indinde öyle bir derecesi bulunur ki ona ameli ile ulaşamaz. Fakat vücudu bir musîbete maruz kalır, bununla o dereceye ulaşır.” buyurmaktadır. (K: Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, h. no: 3741.)
Konuya ilişkin bir kıssa şöyledir: Bir âbide gece rüyasında derler ki: “Senin cennetteki komşun şu çobandır.” Âbid çobanı merak eder, onu bulur ve evinde üç gün misafir kalır. Âbid gece ibadet ederken çoban horul horul uyumaktadır. Çobanın evinden ayrılmadan önce: “Başka bir hasletin yok mudur?” diye sorar. “Benim ibadetlerim bu kadardır. Fakat benim küçük bir özelliğim var: Darlıkta da sıkıntıda da olsam Allah’tan razı olurum, kimseye şikâyette bulunmam. Hatta bu hâlimden kurtulmayı da istemem. Hasta olsam bile hâlimden memnun olurum.” cevabını alır ve o zaman âbid elini başına koyarak der ki: “Buna küçük bir özellik mi diyorsun? Bu her baba yiğidin işi değil ki.”
Buna benzer şekilde bir gün Hz. Süleyman: “Ya Rabbim, benim cennetteki komşularım kimdir?” diye sorar. Rabbimiz bir kişinin ismini verir. Hz. Süleyman cennetteki komşusunu görmek için gittiğinde yük taşıyan bir hamal ile karşılaşır. Hz. Süleyman üst seviyede bir mülkün sahibidir, Allahû Tealâ onu üst seviyede bir saltanatın sahibi kılmıştır ve cennetteki komşusuna ikramlarda bulunmak ister: “Gel, seni maaşa bağlayayım. Elimdekilerden sana vereyim. Bundan sonra benim yanımda, sarayımda kal.” der; fakat hamal bu teklifleri reddeder: “Allahû Tealâ benim için bunu uygun görmüştür. Ben gelip sarayda kalsam şu anda yaşadığım mutluluğu yaşayamam. Sarayda değil, ancak yük taşımakla ben Allah’ın bana verdiği mutluluğu yaşayabilirim.” cevabını verir. Hamalın bu sözleri Hz. Süleyman’ın çok hoşuna gider.