Mutmain Olan Lütuf Nedir?

Mutmain olan lütuf; aslında bir tek dilekle 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını mükâfat olarak Allah’tan almaktır. Çünkü Allahû Tealâ Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:

ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

“allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu): Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).”

Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin ruhunu Kendisine ulaştıran Allah’tır. Allahû Tealâ’nın bir tek dileğimize karşılık ruhumuzu Kendisine ulaştırması Allah’ın bir lütfudur. Çünkü Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin ruhunu Kendisine ulaştırmak için:

1- Rahîm esmasıyla tecelli eder.

2- 7 tane furkanı verir.

3- 12 tane ihsanla destekler.

4- Huşû sahibi kılar.

5- Huşû sahibi olan kişiye hacet namazı ile mürşidini gösterir.

6- Gösterdiği mürşide tâbî olunması halinde 7 nimeti verir.

7- Nefsini 7 kademede tezkiye eder.

8- Kişinin ruhunu 7. gök katında yükselterek, 7 âlemi geçtikten sonra Kendisine vâsıl eder.

9- Böylece 3. kat cennet ve dünya saadetinin yarısını ona verir.

Bütün bunlar Allah’ın lütfu içerisine girmektedir ve her birinin gerçekleşebilmesi için o kişinin:

1- Ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşmasına inanması,

2- Ruhun dünya hayatında Allah’a ulaştırılmasının farz olduğuna inanması,

3- Kalben Allah’a ulaşmayı dilemesi halinde Allah’ın onun ruhunu mutlaka Kendisine ulaştıracağına inanması gerekmektedir.

Kişi kalben Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ’nın da o kişinin vekili olarak, şeytanın negatif tesirini sıfırlayarak o kişiyi Kendisine ulaştırması mutlaktır.

Allahû Tealâ kişiyi mürşidine ulaştırır. Vasıta emirleri, özellikle de nefs tezkiyesinin yegâne vasıtası olan zikri kişiye sevdirir. Kişi zikirle Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne’ye ulaşır. Mutmain olan nefs, kanaat eden bir nefstir. Bu durum hadîste: “Sana kanaat eden bir nefs istiyorum.” şeklinde ifade edilmektedir. Kişinin bu noktaya ulaşabilmesi ancak zikirle mümkündür.

Allah’ın hükmüne rıza göstermekse, “râdıyeten mardıyyeten” yani kişinin Allah’tan razı olması hâlidir. Kişinin Allah’tan razı olması hâli, o kişinin kalbinde %37’lik nur oluşmasıyla mümkündür, bir sonraki basamakta gerçekleşir. Hadîs-i şerifte verilen mesaj bu şekilde sonuçlanmaktadır.

Allahû Tealâ da Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

FECR - 28 Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

Kısacası, Allah’tan dilememiz gereken lütuf aslında 7 kademede nefs tezkiyesi ile ruhun Allah’a ulaşmasıdır. Dileğin bize ait olmasına karşılık bunu tamamıyla gerçekleştiren Allahû Tealâ’dır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Kimin endişesi ahiret olursa Allah zenginliği onun kalbine koyar, işlerini dağınıklıktan kurtarır ve dünya ona âmâde olur. Her kimin de endişesi dünya olursa Allah fakirliği onun gözü önüne koyar. Kendisini derbeder eder. Dünyadan da kendisine ancak takdir edildiği kadar rızık gelir.” (K: Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465.)

Bir diğer hadîs-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

“Sizin hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyendir.” (K: Kenzü’l-Ummal, III/238, hn: 6336.)

BAKARA - 201 Ve onlardan (insanlardan) kim: “Rabbimiz bize dünyada hasene (güzellik ve iyilikler) ver ve ahirette de hasene (güzellik ve iyilikler) ver. Bizi ateşin azabından koru.” derse...

BAKARA - 202 İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.

ŞÛRÂ - 20 Kim ahiret hasatını (mahsulünü, kazancını) isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona (da) ondan (dünya kazancından) artırırız (veririz). Ve onun ahirette nasibi yoktur.

Bütün bu âyet ve hadîsler ışığında görüyoruz ki her kim Allah’tan dünyayı dilerse onun ahirette bir nasibi yoktur. O kişi Allah’ın kendisine verdiklerinden hiçbir zaman razı olmayacaktır, kanaat etmeyecektir. Kur’ân’daki İslâm’ı yaşamak, dünyayı terk etmek demek değildir. Hak mü’minler hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışanlardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Allah’ın kendisi için takdir ettiğine rıza göstermesi insanoğlunun mutluluğundandır. Allah’tan hayırlı olanı istemeyi bırakması ve Allah’ın kendisi için takdir ettiğine öfkelenmesi ise insanoğlunun bedbahtlığındandır.” (K: Tirmizî, Kader, 15.)

Kişinin mutluluğu Allah’a yakınlığına bağlı bir vetiredir. Kanaat eden kişi, Allah’a duyduğu yakınlık sebebiyle mutludur. Öyleyse bu kişi hangi seviyede olursa olsun, Allahû Tealâ’nın her şeyden haberdar olduğunu, her şeyin en güzelini bildiğini ve Allah’ın kendisi için optimâl seviyede olanı mutlaka verdiğinin farkına varmıştır.

Allahû Tealâ bu noktadaki insanlar için buyuruyor ki:

BAKARA - 3 Onlar (takva sahipleridir) ki, gaybe (gaybte Allah’a) îmân ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infâk ederler (başkalarına verirler).

BAKARA - 5 İşte onlar, Rab’lerinden bir hidayet üzeredirler. Ve işte onlar,onlar muflihundurlar (felâha, kurtuluşa erenlerdir).

Peygamber Efendimiz bir sahâbeye: “Zengin kimdir?” sualini soruyor. Sahâbe: “Malı çok olandır.” şeklinde cevap veriyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Zengin, malı çok olan değil Hakk’ın kendisine verdiğine kanaat edendir.” buyuruyor (K: Buhârî, Rikak 15; Müslim, Zekât 130. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 40; İbni Mâce, Zühd 9, Müslim: 1051, Kütübi Sitte, Kanaat Bölümü, Ravi: Ebu Hureyre, Hadis No: 4860) ve: “Fakir kimdir?” diye soruyor. Sahâbe: “Fakir parası olmayandır.” cevabını veriyor. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Fakir, kalbinde Allah’ın âyetleri bulunmayan kişidir.” buyuruyor.

Demek ki fakir, parası olmayan kişi değildir. Fakir, Allah’a ulaşmayı dilemeyen, kalbinde Allah’ın âyetleri bulunmayan kişidir. İnsanın nefsinin manevî kalbinde 19 afetten bir tanesi de hırstır. Hırs afeti insanda hükümferma olursa o kişi sahip olduğu hiçbir şeyi yeterli görmez. Neye sahip olursa olsun yeterli görmez. Hırs afetinin hükümferma olduğu insanlar hep açgözlüdürler, doymak nedir bilmezler, hep daha ötesini isterler. Böyle bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikten, mürşidine tâbî olarak nefs tezkiyesine başlamadıktan, kalbinde Allah’ın âyetleri bulunmadıktan sonra neyi elde ederse etsin, fakir kalmaya mahkûmdur.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Bu dünya malı göz alıcı ve tatlıdır. Kim bu mala tamah etmeden gönül zenginliği ile sahip olursa kendisi için malı bereketlenir. Ama kim de hırs ve tamah dolu bir kalple bu malı isterse tıpkı yiyip de doymayan kimse gibi, onun için malın bereketi kaçar. Veren el, alan elden üstündür.” (K: Buhârî, Zekât, 50; Nesâî, Zekât, 51.)

Eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş, mürşidine tâbî olmuş, zikirle nefsinin kalbinde %30’luk (%28 fazl+%2 rahmet) aydınlanma (nurlanma) gerçekleşmişse o zaman Hakk’ın kendisine verdiğine kanaat eden birisidir. Mutmain olmuştur, doymuştur, tatmin olmuştur.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir diğer hadîs-i şerifinde buyuruyor ki:

“Zikrin en iyisi hafî (gizli) olanı, rızkın en hayırlısı kâfi gelenidir.” (K: Ahmed b Hanbel; 1/172-180-187).

Hadîs-i şerifteki iki ana mesajdan bir tanesi “Zikrin en iyisi hafî (gizli) olanı.” cümlesindedir. Hafî zikrin dışında bir de cehrî zikir vardır. Hadîste zikredilen ise hâfi zikirdir.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

A'RÂF - 205 Ve sabah ve akşam vakitlerinde Rabbini kendi kendine, korkarak ve yalvararak, sözün sesli olmayanı ile zikret. Ve gâfillerden olma.

Daimî zikre cehrî zikirle ulaşmak mümkün değildir. Çünkü hanif fıtratıyla yaratılan insanın zamanının belli bir parçasında dinlenebilmesi için uyuması lâzım gelir. Uyurken cehrî zikir yapamaz. Uyurken yapılabilen tek zikir hafî zikirdir. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman, Allahû Tealâ Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesinde net olarak bunu ifade etmektedir.

NİSÂ - 103 Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.

İşte bu âyet-i kerime, insanoğlunun içinde bulunduğu üç hâlin üçünde de Allah’ı zikretmesini emretmektedir. Ayaktayken, otururken ve geceleyin yatağımızda yan üstü yatarken de zikredeceğiz. Yan üstü yatarken hiç kimse cehrî zikir yapamaz. Allahû Tealâ âyet-i kerimede yan üstü yatarken hafî zikirle zikretmemizi emir buyurmaktadır.

Yatağımıza yatıp başımızı yastığın üzerine koyduğumuz zaman ileri-geri hareket ettirmek suretiyle kulaklarımızda oluşan basınç sebebiyle kalbimizin ritmik atışlarını duyarız. Duyduğumuz sese paralel olarak içimizden devamlı “Allah” ismini tekrar ederiz. Kalbimize Allahû Tealâ eğer Rahîm esmasıyla tecelli etmişse rahmetle salâvât ve rahmetle fazl olmak üzere iki çift nur birden mutlaka gelir.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

ÂLİ İMRÂN - 191 Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) yatarken de zikretmekteydi. Öyleyse uykudayken de olmak üzere her hâlükârda zikreden Peygamber Efendimiz (S.A.V) hangi zikri yapıyordu? Hafî zikri yapıyordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V), beraber çıktıkları hicret yolculuğunda mağarada kendisiyle birlikte olan Hz. Ebû Bekir’e de hafî zikri öğretmiştir ve Hz. Ebû Bekir hayatı boyunca hep hafî zikirle Allah’ı zikretmiştir.

Öyleyse hadîs-i şerifte verilen mesaj gereğince, her halükârda mutlaka Allahû Tealâ’yı hafî zikirle zikretmemiz lâzımdır.

Hadîs-i şerifteki bir diğer ana mesaj, “Rızkın en hayırlısı kâfi gelendir.” cümlesindedir. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi kişi Allah’ın zikri ile nefsin hırs afetini kontrolü altına almıştır. Daha azı olsaydı isyan edebileceğini, daha çoğu olsaydı azabileceğini düşünerek bu kişi Allah’ın verdiği nimetlere de vermediklerine de devamlı hamd ve şükreder. Nefs-i Mutmainne’de olan bu kişi, Allah’ın kendisine verdiği her şeyin optimâl standartlarda olduğunun idrakine varmıştır.

HÛD - 6 Ve yeryüzünde yürüyen bir canlı yoktur ki; onun rızkı, Allah’ın üzerine (Allah’a ait) olmasın. Ve onun karar kıldığı (kaldığı) yeri ve onun emanet (geçici) durduğu yeri bilir. Hepsi Kitab-ı Mübîn’dedir.

BAKARA - 177 Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz (hakiki îmânı yansıtan) BİRR (ebrar kılacak davranış biçimi) değildir. Lâkin birr, kişinin, Allah’a, yevm’il âhire (Allah’a ulaşılan sonraki güne, hidayet gününe, vuslat gününe) meleklere, Kitab’a ve peygamberlere îmân etmesi ve sevdiği maldan, akrabalara (yakınlık sahiplerine) yetimlere, miskinlere (çalışamaz durumda olan ihtiyarlara), yolda kalmış yolculara, isteyen (muhtaçlara), köle ve (kurtulmaları için) esirlere vermesi ve namazı kılması, zekâtı vermesidir. Ve (Allah’a ve insanlara) ahd verdikleri zaman ahdlerine vefa edenler (yerine getirenler), zorlukta ve darlıkta ve şiddetli savaş halinde sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. İşte onlar muttekilerdir (takva sahibi olanlardır).