İstihare Namazı

Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir konu ile ilgili Allah’tan “Hayırlı mı, uygun mu, değil mi?” diye sormak istikametinde talepte bulunan insanlara da istihare namazını öğretmiştir. Bir şeyin uygun olup olmadığının Allah’tan öğrenilmesi istihare namazını gerektirir.

Hz. Câbir (R.A) anlatıyor:

“Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm) bize, Kur’ân’dan bir sure öğrettiği gibi her işte istiharede bulunmamızı öğretirdi. Derdi ki: “Biriniz bir işi yapmaya arzu duyduğu zaman farzlar dışında iki rekât istihare namazı kılsın, sonra şu duayı okusun: “Allah’ım, Senden hayır talep ediyorum, zira Sen bilirsin. Senden hayrı yapmaya kudret talep ediyorum, zira Sen vermeye kâdirsin, Rabbim yüce fazlını da talep ediyorum. Sen her şeye kaadirsin, ben âcizim. Sen bilirsin, ben cahilim. Sen gaybları bilirsin.” (K: Kütübü Sitte-Hadisler 3000:3066.)

Benzer bir hadîste de buyuruluyor ki:

“Biriniz bir iş yapmaya niyetlenince farzın dışında iki rekât namaz kılsın ve şöyle desin: Ey Allah’ım! İlmine güvenerek Senden hakkımda hayırlısını istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Sınırsız lütfunden bana ihsan etmeni istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Ben bilmiyorum, ama Sen biliyorsun, ben güç yetiremem ama Sen güç yetirirsin. Ey Allah’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, dînim, dünyam ve geleceğim açısından hayırlı olacaksa bu işi benim hakkımda takdir buyur, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle. Yok, eğer benim dünyam ve geleceğim için kötü ise onu benden, beni ondan uzaklaştır. Ve hayırlı olan her ne ise Sen onu takdir et ve beni hoşnut ve mutlu eyle.” (K: Buhari, Teheccüd, 25.)

İstihare namazı iki rekâtlık bir namazdır ve gusül abdesti ile kış saatiyle gece on ikiden sonra, yaz saatiyle gece birden sonra kılınır. Kılınışı şu şekildedir:

1. rekât: Subhaneke + Fâtiha + Kâfirun.

2. rekât: Fâtiha + İhlâs.

Oturuş: Ettehiyâttu + Allahümme salli + Allahümme barik + Rabbena.

Namazdan sonra yatak kıbleye paralel ayarlanır. Kişi, ölülerin kabre konulduğu gibi sağ taraf üzere yatar ve başını yastığının üzerinde ileri geri hareket ettirerek basınç sebebiyle kulağından kalbin ritmik atışlarını duyar. Bu kalp atışlarına paralel olarak iç sesiyle “Allah, Allah” zikriyle uyur. Eğer gerçekten sorduğu sual hayırlıysa, uygunsa rüya âleminde Allahû Tealâ o kişiye beyaz ve yeşil renklerin hâkim olduğu bir rüya gösterir. Bu, o kişinin dileğinin uygun olduğunu ifade eder. Ama eğer gördüğü rüya kırmızı ve siyah renkleri ihtiva ediyorsa o zaman sorduğu sualin uygun olmadığını Allahû Tealâ kendisine işaret etmektedir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

“Ey insanlar! Hepiniz dalâlettesiniz, hidayete erdirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi hidayete erdireyim. Hepiniz muhtaçsınız; nimetlendirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi nimetlendireyim.” (K: Müslim- Riyazus Sâlihîn s.137, Ravi: Hz. Ebu Zer.)

Hatem’ul Enbiyâ Peygamber Efendimiz (S.A.V), baştan sona Kur’ân’ı yaşayandı. O ayaklı bir Kur’ân-ı Kerim’di. Hz. Ayşe validemizin kendisine gelen ve: “O’nun size söyledikleri ama bizim bilmediğimiz şey ne vardır?” diye soran Arap bedevîlere verdiği cevap çok mânidardır: “Siz Kur’ân’ı bilmiyorsunuz, bilseydiniz bu suali sormazdınız. Çünkü O ayaklı bir Kur’ân-ı Kerim’di. O’nun ahlâkı Kur’ân’dı. O, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmıştı.”

Kur’ân ahlâkıyla; Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanan Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, 23 sene boyunca Allah’ın kendisine indirdiği Kur’ân-ı Kerim’i âyetlerle bir bir sahâbeye açıkladı. İşte o açıklamalardan bir tanesi de şu an konumuz olan hadîs-i şeriftir.

Hadîs-i şerif ana hatlarıyla iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde: “Ey insanlar! Hepiniz dalâlettesiniz, hidayete erdirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi hidayete erdireyim.” ifadesiyle Resûlullah (S.A.V) Efendimiz neye işaret etmektedir? Başlangıç noktasında bütün insanlar dalâlettedir. Allahû Tealâ En’âm-77, Şuarâ-20 ve Duhâ Suresinin 7. âyet-i kerimesinde, ulûl’azm nebîlerinden üç tanesini dile getirmek suretiyle konunun bütün insanlığa şâmil olan bir vetire olduğunu bizlere açıklamaktadır.

EN'ÂM - 77 Ay’ı doğarken görünce: “Benim Rabbim bu.” dedi. Fakat kaybolunca: “Eğer Rabbim beni hidayete erdirmezse, mutlaka dalâletteki kavimden olurum.” dedi.

ŞUARÂ - 20 Musa (A.S): “Onu yaptığım zaman ben, dalâlette olanlardandım.” dedi.

DUHÂ - 7 Ve seni dalâlette buldu sonra hidayete erdirdi.

Öyleyse herkes başlangıç noktasında dalâlettedir. Ancak Kur’ân âyetleri Allah’ın katından gönderdiği hidayetçilerle, onların hidayeti tebliğlerinin akabinde serbest iradeleriyle Allah’a ulaşmayı dileyenlerin hidayet üzere olacağını bize net olarak ispat etmektedir.

TÂHÂ - 123 (Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

Hidayeti yaşamak için mürşide tâbiiyet asıldır. Mürşide tâbî olabilmemiz için de hacet namazı kılıp Allah’tan mürşidimizi sormak bir zorunluluktur. Her dönemde o kavmin ana lisanıyla hidayeti kendisine tebliğ eden bir velî resûl ve bütün kavimler için hidayete erdirmekle vazifeli kılınan asâleten devrin imamı bir nebî resûl veya vekâleten vazifeli kılınan bir devrin imamı velî resûl söz konusudur. Nebî resûller her zaman parçasında ve her kavimde yoktur. Nebî resûller arasında Kur’ân’ın da bize tebliğ ettiği şekliyle fetret dönemi (boşluk dönemi) vardır.

Özellikle İsa (A.S) ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz dönemlerinin arasında geçen 600 yıllık sürede kesinlikle peygamber (nebî) yoktur. Bunu Resûlullah (S.A.V) Efendimiz hadîs-i şerifiyle de desteklemektedir: “Ben insanlardan Aziz Meryem oğlu İsa’ya en yakın olanım. Peygamberler babaları bir, anneleri ayrı olan, aynı dîni öğreten kardeşlerdir. Benimle Onun arasında bir peygamber yoktur.” (Bu hadîs-i şerif Sahihi Buhari’de geçmektedir.)

Öyleyse İsa (A.S)’la Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz arasında nübüvvet açısından bir fetret dönemi vardır ama Allahû Teala risâletin bütün boyutları ile devam ettiğini âyet-i kerimelerle bize net olarak ispat etmektedir.

BAKARA - 87 Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.

NAHL - 36 Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

MU'MİNÛN - 44 Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

İSRÂ - 15 Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.

Resûllerin gönderiliş gayesine baktığımız zaman En’âm Suresinin 48. âyet-i kerimesi bize bir işaret vermektedir:

EN'ÂM - 48 Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.

Resûller, Allah’a ulaşmayı (hidayeti) dileyenler için bir müjdeci, dilemeyenler için uyarıcıdır. Allahû Tealâ katından hidayetçiler gönderir. Allah’ın hidayetle desteklediği hidayetçiler o kavmin ana lisanı ile insanlara hidayeti tebliğ ederler. Derler ki: “Ey kavmimiz! Duyduk duymadık demeyin, Allah’a ulaşmayı dileyin. Dilerseniz bu sizin için bir cennet müjdesidir. Dilemediğiniz takdirde gideceğiniz yer cehennemdir.” Ve insanlar dünya hayatındayken bu tebliğ kendilerine ulaşmadan evvel asla terk-i dünya etmezler.

Dünya hayatında yaşayan akil ve baliğ olan insanların hepsi Allahû Tealâ’ya göre iki grupta toplanır: Cennetlikler ve cehennemlikler. Cennetlikler, dalâlette iken Allah’ın katından gelen hidayetçinin hidayeti tebliği sonucunda hidayet davetini kabul edenlerdir. Cehennemlikler de dünya hayatını yaşarken hidayetçi kendisine hidayeti tebliğ etmesine rağmen o daveti kabul etmeyen, hidayetçinin uyarısını dikkate almayan, hevâsı ve hevesinin doğrultusunda bir hayatı yaşayıp da cehennemi hak eden insanlardır. O zaman hadîs-i şerif çok mânidardır: “Ey insanlar! Hepiniz dalâlettesiniz, hidayete erdirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi hidayete erdireyim.”

O halde bir insanın Allah tarafından hidayete erdirilmesi, Allah’ın kendisine verdiği serbest iradesiyle dünya hayatında Allah’a ulaşmayı kalben dilemesine bağlıdır.

Ezelî ve ebedî düşman olan iblis, Allah’ın secde emrine itaat etmediği zaman kâfirlerden olmuştur. Rabbimiz bize Bakara Suresinin 34. âyet-i kerimesinde net olarak bu mesajı vermektedir.

BAKARA - 34 Ve meleklere: “Âdem’e secde edin.” dediğimiz zaman İblis hariç, (onlar) hemen secde ettiler. (İblis) direndi ve kibirlendi. Ve kâfirlerden oldu.

Melekler, Allah’ın emrine itaatkâr varlıklar olmaları hasebiyle ifrada ve tefride gitmeleri mümkün değildir. Bütün melekler A’dan Z’ye kadar itaat etmişlerdir. Cinler de itaat etmiş ama cin taifesinden olan iblis secde etmekten imtina etmiştir.

A'RÂF - 12 (Allahû Tealâ) şöyle buyurdu: “Sana (secde etmeyi) emrettiğim zaman, seni secde etmekten men eden nedir?” İblis: “Ben ondan hayırlıyım,beni ateşten ve onu nemli topraktan (balçıktan) yarattın.” dedi.

Cinler ateşten, insanoğlu da çamurdan yaratılmıştır. Ama iblis Allahû Tealâ’nın sözünü unutmuştur. Rabbimiz buyuruyordu ki: “Ben onu bir fizik vücutla halk edeceğim. Onu bir nefsle dizayn edeceğim ve ruhumdan üfürdüğüm zaman hepiniz ona secde edeceksiniz.”

Öyleyse Allahû Tealâ’nın secde emri, Allah’ın insanoğluna üfürdüğü ruh sebebiyledir; Âdem (A.S)’ın fizik bedenine (çamura) değildir. İblis bu hakikati idrak etmediği için nefsine tâbî olmuş ve secde emrine itaat etmemiştir. O halde bütün insanların yapması gereken tek şey, Allah’a ulaşmayı dileyerek şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaktır.

Çoğu zaman günümüz dîn öğreticileri, küfür ehli olan insanları Allah’a inanmayanlar olarak tarif ederler. Bu doğru değildir. Âyet-i kerime gayet açıktır. İnanmaması bir yana, iblis Allahû Tealâ’yı görüyor ama iblisi kâfir kılan olay Allah’ın emrine itaatsizliğidir. Öyleyse bugünkü dîn öğreticilerinin Allah’ın dîninden ne kadar uzakta olduklarını bu hakikat bile tek başına gözler önüne sermektedir.

Günümüz dîn öğreticileri Sıratı Mustakîm için “dosdoğru yol” diyorlar. Sırat yoldur ama matematiksel gözle bu cümleye bakarsak iki nokta arasından milyarlarca doğru yol geçer. Bu dosdoğru yol lafı hedefi saptırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Ama Kur’ân-ı Kerim’de geçtiği mânâ itibarıyla değerlendirirseniz, o zaman Sıratı Mustakîm’in Allah’a istikametlenmiş olan yol olduğu net olarak anlaşılacaktır. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

HİCR - 41 Allahû Tealâ şöyle buyurdu: “İşte bu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur.”

EN'ÂM - 87 Ve onların babalarından, zürriyetlerinden (nesillerinden) ve kardeşlerinden onları seçtik. Ve onları Sıratı Mustakîm'e (Allah'a ruhu ulaştıran yola) hidayet ettik (ulaştırdık).

EN'ÂM - 88 İşte bu Allah’ın hidayetidir. Kullarından dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve eğer şirk koşsalardı, elbette yapmış oldukları şeyler heba olurdu (boşa giderdi).

Allahû Tealâ’nın bize üfürdüğü bir ruh vardır. Bu ruh bizde emanettir, bize ait değildir. O, Allah’ın ruhudur ve Allahû Tealâ ruhunu geri istemektedir. Ölümle birlikte ister kişi kâfir ister putperest ister mecusi olsun, kim olursa olsun ölümle ruhu Allah’ın Zat’ına ulaşmayacak hiç kimse yoktur. Ama marifet serbest iradenin sahibiyken, ölmeden evvel kişinin kendi serbest iradesiyle ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemesidir.

“Dileyin ki sizi hidayete erdireyim.” ifadesinden şunu anlıyoruz ki; hidayetçi Allah’ın katından hidayeti tebliğ etmek için gelir. Tebliğe muhatap olan kişinin Allah’ın temel emrine uyarak bu farzı yerine getirmek üzere harekete geçmesi, Allah’a ulaşmayı (hidayeti) dilemesi gerekir. Kişi hidayeti dilemelidir ki Allah tarafından hidayete erdirilsin. İşte hadîs-i şerifte zikredilen mânâ budur. Serbest iradenin sahibi kişi hidayeti dilemedikçe, Allah asla onun iradesine karışmaz ve onu kendi halinde dalâlette bırakır. Yüzlerce âyet-i kerime bu hakikati dile getirmektedir.

YÛNUS - 11 Ve eğer Allah onların hayrı acele istemeleri gibi insanlara şer için acele etseydi, elbette onların ecelleri yerine getirilirdi (kaza edilirdi). Fakat (hayatta iken) Bize ulaşmayı dilemeyen kimseleri, isyanları içinde şaşkın bırakırız.

RA'D - 27 Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”

ZUMER - 71 Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.

Kâfirler hidayete muhatap olmalarına rağmen hidayeti dilemeyenlerdir, Allah’ın emrini yerine getirmeyenlerdir. Tıpkı iblis gibi inkâr edenlerdir. O zaman bizim için hanif dînini yaşayabilmenin odak noktasında bir tek dilek vardır: Kalben Allah’a ulaşmayı dilemek. Allahû Tealâ bu dileği kimin kalbinde görürse onu Kendisine ulaştıracağını, hidayete erdireceğini kesinlikle garanti etmektedir.

ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

İblis ise hedefi gereği, insanların Allah’a ulaşmayı dilemelerine mâni olmak istemektedir.

SEBE - 20 Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

“İblis insanlar üzerindeki vaadini yerine getirdi.”

Bunun mânâsı iblisin sözünü yerine getirmiş olmasıdır. Sıratı Mustakîm’in üzerine oturarak o yola gelmek isteyenlerin yola girmesine mâni olup -mü’minler fırkası hariç- insanların çoğunu dalâlette bırakmaktadır. Dalâletteyken hidayet tebliğine muhatap olup hidayeti dileyenler hak mü’minlerdir. Onlar Allah tarafından hidayete erdirilirler.

Öyleyse 7 safha ve 4 teslimden oluşan hanif dînini yaşamak isteyen herkesin yapacağı tek şey, hidayete muhatap olduklarında kalben Allah’a ulaşmayı dilemeleridir.

Allah’ın dostu olmak isterseniz Allahû Tealâ sizi dostluğuna kabul eder. Nasıl mı? Allahû Tealâ: “Bana ulaşmayı dilediğiniz takdirde Ben sizi hidayete erdireceğim.” diyorsa, bunun mânâsı nefsimizin 7 kademedeki tezkiyesini Allah’ın bize hediye etmesi, bunu bize ikram etmesidir.

Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye ve Nefs-i Tezkiye kademelerini bir bir geçtiğimiz zaman, bu kademelerin her birisinde %7’lik fazl birikimi kalbimizde toplanır. Nefs-i Tezkiye’de nefsimizin manevî kalbinde biriken toplam %49’luk fazl miktarı ve %2 de huşûya ulaştığımızda yerleşen rahmet nuru ile birlikte nefsimizin manevî kalbi %51 aydınlanır. Ona paralel olarak ruhumuz da 7 tane gök katı yükselir. 7. gök katında 7 tane âlemi geçtikten sonra yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşır ve kişi Allah’ın ermiş evliyasından biri olur, Allah’ın dostu olur.

İncil’de: “Allah’la olan ilişkilerde bir çocuk misali, bir dost misali olmak istiyorsak mutlak suretle bizim günahlarımızdan arınmamız lâzım.” ifadesi yer almaktadır. O halde Allahû Tealâ’yla ilişkilerimizde bir çocuk misali bir dost olmak istiyorsak bunun olmazsa olmaz şartı hidayetçinin getirdiği hidayeti (Allah’a ulaşmayı) dilemektir, davete icabet etmektir. Allahû Tealâ’nın verdiği söz gereğince bizi Kendisine ulaştırmasıdır; bizim de hidayete ermemiz, ermiş evliyadan biri olmamızdır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîs-i şerifin ikinci bölümünde: “Hepiniz muhtaçsınız ama nimetlendirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi nimetlendireyim.” buyuruyordu.

Gerçekten hepimiz muhtacız. Çünkü Allah’ın bize üfürdüğü ruhun bizden ayrılabilmesi için 12 tane ihsanla Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olmaya muhtacız. Mürşid olmazsa hiçbirimizin hidayete ermesi mümkün değildir. Hidayeti dilemek, 1. kat cennete gidebilmek mümkündür ama ondan sonraki hidayet safhalarını gerçekleştirebilmek hiç kimse için mümkün değildir. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Benim mürebbim olmasaydı ben Rabbime ârif olamazdım.”

Öyleyse evrensel kanun bütün insanlar için geçerlidir. Başlangıç noktasında herkes dalâlettedir. Ama Allahû Tealâ hidayeti dileyenleri hidayete erdirir. Herkes muhtaçtır ama Allahû Tealâ’nın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olanlar nimetlendirilir. Allahû Tealâ, kavim resûllerinden seçtiği bir kişiyi şöyle ifade etmektedir:

ÂLİ İMRÂN - 164 Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

FÂTİHA - 5 (Allah'ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.

FÂTİHA - 6 (Bu istiane'n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM'e hidayet et (ulaştır).

FÂTİHA - 7 O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

Allah’tan ulaştırmasını dilediğimiz Sıratı Mustakîm, başlarının üzerinde nimet taşıyanların yoludur. Hadîs-i şerifte zikredilen nimet de Allahû Tealâ’dan Fâtiha Suresinde istediğimiz nimettir. Başlarının üzerine nimet verilenler Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olan ve Sıratı Mustakîm üzere seyr-i sülûka başlayanlardır.

Her devirde devrin imamı Allah’ın bize bahşettiği bir nimettir ve o nimete muhtaç olmayan hiç kimse yoktur. Şu anda dünya üzerinde yaşayan insanlar içerisinde Allah’ın seçtiği, vekâleten devrin imamı olarak atadığı, tâbî olanların başının üzerine onun ruhunu bir nimet olarak gönderdiği yegâne kişi devrin imamıdır. Bütün insanlar ona muhtaçtır. Çünkü tâbiiyetini gerçekleştirmedikleri takdirde o nimet onların başlarının üzerinde yer almaz. Onlar asla ve asla Fâtiha’nın gereğini yaşayamazlar. Kur’ân okurlar ama Kur’ân kursaklarından geçmez. Kur’ân’ın kalplerinde durabilmesi için, o kişilerin hidayete muhatap olduğu zaman hidayeti dilemesi gereklidir; dilediği takdirde gerisini Allahû Tealâ gerçekleştireceğini zaten vadetmiştir.

Zavallı insanların çoğu şeytanın öğrettiği bid’atlerle bir dîn tatbikatı içerisinde olup bir türlü Allah’ın vazettiği huzura ve mutluluğa ulaşamıyorlar ve diyorlar ki: “Biz İslâm’ız.” Şeytan da onlara minareyi çalan kılıfını hazırlar misali diyor ki: “Siz, tamam vazifeyi yapıyorsunuz ama ibadetlerin sonuçları burada alınmayacak. Öbür tarafta alınacak, tabiî ki burada huzursuz olacaksınız. Bunların karşılığı cennette alınacak. Sen bunları yap kurtul.” Şeytan insanları böyle kandırıyor. İnsanlar da 80 yıl, 100 yıl İslâm’ın 5 şartını yerine getiriyorlar ama hep huzursuz ve mutsuzlar.

Kur’ân’ın her kelimesi Allah’ın kelâmıdır. “Allah’ın kelâmı âhiret içindir ama dünya için değildir.” ifadesi asla doğru değildir. “Kur’ân kelâmı dünya içindir ama ahiret için değildir.” ifadesi de asla doğru değildir. Namazın, orucun, zekâtın, kısacası Allah’ın tüm emirlerinin dünyevî faydalarının yanında mutlaka uhrevî nimetleri de vardır.

Açıkladığımız hadîs-i şerif, 7 safha ve 4 teslimden oluşan hanif dîninin ilk iki safhasını net olarak muhtevasına almaktadır. Öyleyse kalben Allah’a ulaşmayı dileyelim ki Allah bizi hidayete erdirsin, Allah’ın dostu olalım.

Hepiniz devrin imamının ruhuna muhtaçsınız, o başınızın üzerinde yer almadığı takdirde gök kapıları size açılmaz. O başınızın üzerinde olmadığı takdirde ruhunuz vücudunuzdan ayrılmaz, kalbinize îmân yazılmaz. Bu üç şart gerçekleşmediği takdirde ondan sonraki hidayet safhalarının hiçbirisini yaşayabilmeniz mümkün değildir. İşte bu sebeple bugün dünya üzerinde yaşayan herkes devrin imamına, o nimete muhtaçtır. A’râf Suresinin 40. âyet-i kerimesi unutulmamalıdır.

A'RÂF - 40 Muhakkak ki âyetlerimizi yalanlayanlar ve onlara kibirlenenler; onlara gök kapıları açılmaz (ruhlarını hayatta iken Allah’a ulaştıramazlar). Deve (veya urgan) iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremezler. Mücrimleri (suçluları) işte böyle cezalandırırız.

Ölümle kendisine gök kapısı açılmayan hiçbir varlık yoktur. Ölümle vazifeli olan melekler ruhumuzu yedeğine alarak, gök katlarını bir bir geçmek suretiyle emaneti sahibi olan Allah’a teslim ederler. Ama marifet, ölmeden evvel bu emaneti sahibine teslim etmektir. Ölümle emanet vazifeli melekler tarafından sahibine götürülürken, hayattayken emanetin sahibine götürülmesi mutlaka devrin imamıyla gerçekleşir.

Bir insanın Allah tarafından nimetlendirilebilmesi için Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazıyla devamlı olarak mürşidini Allah’tan dilemesi lâzımdır. Bir kişiye Allahû Tealâ hacet namazıyla mürşidini gösterirse bunun mânâsı nedir?

1- O mürşiddir.

2- Allah’ın onun için tayin ettiği mürşiddir.

3- Aynı zamanda tövbe ederse, tâbî olursa mutlak surette Allah onun ruhunu Kendisine hidayet edeceğine dair ona garanti vermektedir.

4- Devrin imamının ruhu bir nimet olarak başının üzerine gelip yerleşecektir. Bu da onun muhtaç iken Allah tarafından nimetlendirilecek olduğunu gösterir.

O halde Allah’a karşı sorumlu olduğumuz yegâne kitap, Allah’ın indirdiği Kur’ân-ı Kerim’dir.

ZUHRÛF - 44 Muhakkak ki O (Kur’ân), senin için ve senin kavmin için mutlaka bir zikirdir (öğüttür). Ve siz, (Kur’ân’dan) sorumlu olacaksınız.

Âyet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi bizler için önemli olan Rabbimizin Kur’ân-ı Kerim’de bütün safhalarıyla anlattığı dînimizi öğrenmemiz ve Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm’ı yaşayabilmemizdir. Bunu yaşadığımız takdirde 14 asır evvel sahâbe nasıl asr-ı saadeti yaşadılarsa, onlar nasıl sabikûn-el evvelîn oldularsa bizler de inşallah sabikûn-el âhirîn olacağız. Çünkü onların izinden giden, onlar gibi 7 safha ve 4 teslimi yaşayan herkesin asr-ı saadeti yaşaması Rabbimizin kesinlikle bir takdiridir. Allahû Tealâ mutlaka gerçekleştirir. O her şeye kâdirdir.