Takva Nedir?
İslâm’a girişin olmazsa olmaz şartı takva sahibi olmaktır. Kişi takva sahibi olduğu takdirde şirkten kurtulur. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in hadîs-i şerifinde ifade ettiği gibi hakkıyla İslâm’a girmek de takva sahibi olmakla mümkündür.
Takva sahipleri kalben Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Takva sahibi olmayanlar ise dînde fırkalara ayrılanlar, gizli şirkte olanlardır. Kişi bihakkın İslâm’a girer, takva sahibi olur, Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ verdiği vaadi gereğince onun bütün günahlarını örter ve geriye sadece sevapları kalır. Sevapları günahlarından fazla olduğu için, Allahû Tealâ bir tek dilekle o kişiyi cennetine alır. Mu’minûn Suresinin 102. âyet-i kerimesinde cennete gidebilmenin ölçüsü verilmiştir.
Tebliğe muhatap olan kişi eğer Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allahû Tealâ’nın âyetlerde beyan ettiği üzere onun amelleri boşa gider.
KEHF - 103 De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”
KEHF - 104 Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
KEHF - 105 İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
Allah’a ulaşmayı inkâr eden kişi, Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişidir. Kehf Suresinin 105. âyetine göre dilemeyen kişinin ameli boşa gittiği için geride kalan sadece günahlarıdır. Allahû Tealâ cehenneme gitmenin ölçüsünü Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesinde vermiştir.
MU'MİNÛN - 103 Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
Öyleyse şu sonuca ulaşıyoruz: Allah’a ulaşmayı dilemek kişiyi 1. kat cennetin sahibi kılarken, dilememek de istisnasız o kişiyi cehennemlik kılar. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Hiç kimse kendi ameliyle cennete gidemez.” buyurmuştur. 1. kat cennete gidebilmek kesinlikle Allahû Tealâ’nın rahmetiyle gerçekleşen bir olgudur. Yapılması gereken şey, kişinin tebliğe muhatap olduktan sonra kalben Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Ancak dileyen kişinin günahları Allahû Tealâ tarafından örtülecektir.
Kişinin günahları örtüldükten sonra ne olur?
Allahû Tealâ En’âm-160’da buyuruyor ki:
EN'ÂM - 160 Kim (Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on misli, onundur. Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar zulmolunmazlar.
Allahû Tealâ kim bir hasenat (hayır) işlerse onun 10 katını verir. Bu normal standart içerisinde gerçekleşen bir olgudur. Ama günahları örtüldükten sonra Allahû Tealâ kişiyi o halde bırakmaz, art arda ihsanlarını ulaştırır. 12. basamakta mürşide ulaşma huşûsuna sahip olan kişi Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazı kılar. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 45. âyetindeki vaadi gereğince, hacet namazı kılan kişiye mutlaka mürşidini gösterir.
BAKARA - 45 (Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
Kişi mürşidine tâbî olduğu an bir hasenesine 10 misliden 700 misline kadar mükâfat verilir. Seyyiatına da misliyle mücâzat verilir.
MU'MİN - 40 Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.
Islâh edici amellere başlayabilmek mutlak surette o kişinin mürşidine tâbî olmasını gerektirir. İhsanla mürşidine tâbî olan kişi Allahû Tealâ’dan 7 tane nimet alır. 7 nimetten bir tanesi nefs tezkiyesi yani ıslâh edici amellere başlamaktır. Islâh edici amellere başlayan kişinin, ruhun gök katlarında yaptığı seyr-i sülûka paralel nefs tezkiye kademelerini aşması söz konusudur. Her tezkiye kademesinde Allahû Tealâ’nın verdiği ihsanlar 100’er 100’er arttırılır. Emmare’de 1’e 100 yani 10’dan 100’e kadar, Levvame’de 1’e 200, Mülhime’de 1’e 300, Mutmainne’de 1’e 400, Radiye’de 1’e 500, Mardiyye’de 1’e 600 ve Tezkiye’de 1’e 700 ihsan verilir. O halde Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in: “Bir kişi gerçekten İslâm’a girerse onun bütün günahlarını Allahû Tealâ örter, ondan sonra sıra mükâfat ve mücâzata gelir. O kişinin bir hasenatına 10 mislinden 700 misline kadar mükâfat verilir. Seyyiatına da misliyle mücâzat verilir.” hadîs-i şerifi de Kur’ân âyetleriyle yüzde yüz örtüşmektedir.
Kişi Allahû Tealâ’nın katından hidayetle gelen hidayetçinin tebliğine muhatap oldu, dinledi ve hidayeti diledi. Allah da verdiği söz gereğince onu hidayetçiye ulaştırdı. Kişi de hidayetçiye tâbî oldu. Akabinde de tâbiiyetle birlikte söylemiş olduğumuz bütün güzellikler tahakkuk etti.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu istikamette buyuruyor ki:
"Bir imama biat edip de ona elinin "safkasını" ve kalbinin semeresini veren (samimi olarak biat eden) kişi, gücü yettiğince ona itaat etsin." Müslim, imare 46; Nesai, Biat 25; ibn Mace, Fiten 8, Ahmed b. Hanbel, 2-161,191,193.; Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14 / 346-347).
O halde hakkıyla İslâm’a girmek ancak takva sahibi olmakla yani Allah’a ulaşmayı dilemekle ve mürşide tâbiiyetle mümkündür.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz’in hadîslerini incelerken Kur’ân âyetleri ile karşılaştırdığımızda net olarak Kur’ân muhtevasını görüyoruz. Önemli olan Kur’ân’a uygun olan hadîsleri almak ve onu hayatımıza tatbik etmektir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:
“Kim kurtuluş gemisine binmeyi, güvenilir bir kulptan tutmayı, sağlam bir ipe sarılmayı severse Ali’yi sevsin; onun düşmanına düşman olsun ve onun evlâdından olan hidayet imamlarına uysun; zira onlar benim halifelerim, vasilerim. Benden sonra Allah’ın yarattıklarına olan hüccetleri, ümmetimin efendileri, takvalıları ve cennete rehberlik eden kimselerdir. Onların hizbi benim hizbimdir, benim hizbim ise hizbullah’tır; onların düşmanlarının hizbi ise hizbuşşeytandır.” (K: Feraid’us- Simtayn, s. 5. Erceh’ul- Metalib, s. 461; Yenabi’ul- Mevedde, s. 445.)
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz bir başka hadîs-i şerifinde ise “İslâm Nuh’un gemisidir, gemiye binen kurtulur.” buyurmaktadır.
Bu açıdan meseleye bakarsak Allah’ın bir temel emri vardır. Bu emir dünya hayatını yaşarken emanet olan ruhu Allah’a ulaştırmaktır. Allah’a ulaşma dileği gerçekten kurtuluş gemisidir, Nuh’un gemisidir. Nitekim Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, Nuh (A.S)’ı bize misâl vererek şöyle buyurmaktadır:
HÛD - 29 Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.
Kim Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ulaşmayı) dilerse mutlaka Nuh’un gemisinde yerini alır. Bu geminin kaptanı devrin imamıdır ve yolcularını mutlaka Allah’a ulaştırır. Allahû Tealâ güvenilir bir kulptan tutmayı isteyen kişiye, güvenilir kulbu Bakara Suresinin 256. âyet-i kerimesinde açıklamaktadır.
BAKARA - 256 Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.
Allahû Tealâ, kopmaz kulbu olan mürşide tâbiiyeti kim gerçekleştirirse mutlaka onu Kendisine ulaştıracağını garanti etmektedir. Çünkü tâbiiyet sırasında devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerinde yer alır. Bu sebeple Allah’tan kopması mümkün olmayan kulp mürşiddir.
Hadîs-i şerifte geçen “sağlam bir ipe sarılabilmek” ifadesini idrak edebilmek için Âli İmrân Suresinin 112. âyet-i kerimesine bakmamız gerekmektedir.
ÂLİ İMRÂN - 112 Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.
“Ve kim Allah’ın ipine sarılmayı severse Ali’yi sevsin.”
BAKARA - 207 Ve insanlardan, Allah’ın rızasını dileyerek (Allah’ın rızası karşılığında) kendi nefsini satan kimseler vardır. Ve Allah, kullarına Rauf’tur (çok şefkatlidir).
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Ben ilmin şehriyim ve Ali onun kapısıdır. O zaman ilim isteyen, kapıya gelsin.” (K: Hâkim-i Nişaburi, c. 3, s. 126.)
Hicretten evvel Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in emriyle yatağına yatırılıp O’nun yerine geçen kişi Hz. Ali’dir. Düşmanlar evi sarıp bir müddet sonra eve girdiklerinde, yatakta Hz. Ali’yi görmüşlerdir. Hz. Ali, Resûlullah’ın emrini yerine getirip kendisini Allah rızası için devreden çıkarmıştır. O zaman bir sonuca ulaşıyoruz ki Hz. Ali ruhunu, fizik vücudunu ve nefsini Allah’a teslim etmiştir. Bu durum hem hadîste hem de hadîsle örtüşen bu âyet-i kerimede ifade edilmektedir. O zaman kişi Ali’yi sevmeli, onun düşmanına düşman olmalı ve onun evlâdından olan hidayet imamlarına uymalıdır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîsinde de şöyle buyurmaktadır:
“Her kim, imama itaatten bir el kadar ayrılırsa kıyâmet gününde Allahû Tealâ’ya ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda bey’at olmadığı halde ölürse cahiliye ölümü ile ölmüş gibi olur.” (K: Sahih-i Müslim, 1851; Buhârî, Ahkâm, 4.)
Kur’ân-ı Kerim âyetlerinde ve hadîslerde sağlam bir şekilde ifade edildiği gibi, Ümmet-i Muhammed’den yani Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in evlâdı olan on iki tane imam resûl olacaktır. Bunların başında da Hz. Ali gelmektedir. İşte hadîste hidayet imamları diye ifade edilenler bu imamlardır.
Bunun dışında da hidayet imamları olmamış mıdır? Elbette olmuştur. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Musa (A.S)’ın kavminden yani Yahudilerden on iki tane nakîb, nâzır seçtiğini beyan etmektedir.
MÂİDE - 12 Ve andolsun ki Allah, İsrailoğulları’ndan misak almıştı. Ve onlardan on iki nâzır görevlendirdik. Ve Allahû Teâla: “Eğer namazı mutlaka ikâme ederseniz, zekât verirseniz ve resûllerime îmân edip onlara yardım ederseniz ve Allah’a (Allah için) güzel bir borç verirseniz, muhakkak ki ben sizinle beraberim ve de mutlaka sizin günahlarınızı örterim ve sizi, mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım.” dedi. Artık, bundan sonra sizden kim inkâr ederse mutlaka sevvâ edilmiş (Allah’a ulaştırmak üzere dizayn edilmiş) yoldan sapmış olur.
İsa (A.S)’ın havarilerinin de on iki olduğu ifade edilir. Allahû Tealâ’nın sünnetullahı dâhilinde Hz. Muhammmed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in de ümmeti içinde yine on iki tane imam vardır. Ve bu on iki tane imam, Evlâd-ı Resûl olarak Hz. Ali’nin soyundan gelmektedir. İçinde bulunduğumuz hidayet çağında, çağın hidayet imamı yine Evlâd-ı Resûl olup Hz. Ali’nin soyundan gelmektedir ve Devrin İmamı’dır. Kur’ân’a baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın bütün nebîleri asâleten devrin imamlarıdır. Allahû Tealâ’nın bu evrensel kanunu Enbiyâ Suresinin 73. âyet-i kerimesinde ifade edilmektedir.
ENBİYÂ - 73 Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.
Bu âyet-i kerimede zikredilen hidayet imamlarının hepsi peygamberlerdir. Fakat nebîler arasında fetret dönemi vardır. Her zaman parçasında nebî yoktur ve her kavime Allah’ın nebîleri gelmemiştir. Nebîlerin olmadığı dönemlerde Allahû Tealâ’nın kavim resûlleri arasından seçtiği bir kişi vekâleten devrin imamıdır. Allahû Tealâ bu hakikati Âli İmrân Suresinin 179. âyet-i kerimesinde dile getirmektedir.
ÂLİ İMRÂN - 179 Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.
Resûller arasından seçilen kişi, vekâleten devrin imamıdır. Allahû Tealâ her devirde gaybını vekâleten seçtiği devrin imamına bildirir. Cinn Suresinde Allahû Tealâ bu gerçeği şöyle bildirmektedir:
CİNN - 26 O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz).
CİNN - 27 Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder ki,
Kavim resûlleri arasında Allahû Tealâ’nın en üst seviyede seçtiği devrin imamı tasarruf rızasının sahibidir. O, Allah’ın söylettirdiğini söyleyen, yaptırdığını yapan, Allah’ın tasarrufunda olan kişidir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Hidayet imamlarına uyun. Onlar benim halifelerimdir, benim vâsilerimdir, benden sonra Allah’ın yaratıklarına olan hüccetleridir.”
Buradaki “hüccet” ifadesi, bütün devrin imamlarının Allah’ın resûlleri olduğunu ifade etmektedir. Nisâ Suresinin 165. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ bu hakikati şöyle dile getirmektedir:
NİSÂ - 165 (Onlar) müjdeleyici ve uyarıcı resûllerdir ki, insanların, resûllerden sonra Allah’a karşı (bizi uyaran ve müjdeleyen bir resûl gelmedi diye) hüccetleri (delilleri) olmasın. Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.
Her devirde devrin imamı Allah’tan bir hüccettir. İnsanların Allah’a karşı bir mazereti olmaması açısından, Allahû Tealâ mutlaka o resûlü vazifeli kılar. İşte içinde yaşadığınız bu zaman dilimi içerisinde Mehdi Resûl, Allahû Tealâ’nın insanlara bir hüccetidir. Mehdi Resûl Evlâd-ı Resûl’dür. Vekâleten Devrin İmamı’dır, Hidayet İmamı’dır. Zaman dilimi içerisinde dünyada ne kadar insan varsa her kim hidayete erecekse ancak Onunla hidayete erer. Gök katlarında ruhun Allah’a ulaşmasında refakat eden de devrin imamı olarak O’dur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in “Evlâdımdan gelen hidayet imamlarına uyun, onlar ümmetimin efendileridir, onlar ümmetimin takvalılarıdır, onlar ümmetimde cennette rehberlik eden kimselerdir.” ifadesini ele aldığımızda da görüyoruz ki Resûlullah’ın söylediğiyle Kur’ân âyetleri birbiriyle yüzde yüz örtüşmektedir.
“…Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse doğru yolu bulmuştur. Kim onlara isyan ederse ancak kendisine zarar verir. Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez.” hadîs-i şerifiyle de Peygamber Efendimiz (S.A.V), bu Kur’ân gerçeğini bir kez daha dile getirmiştir. (K: D1097 Ebû Dâvûd, Salât, 221, 223.)
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır:
HUCURÂT - 13 Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Ve sizi milletler ve kabileler kıldık ki, birbirinizi (soyunuzu, babalarınızı) tanıyasınız. Muhakkak ki Allah’ın indinde en çok kerim olanınız (ikram olunanınız, en şerefli olanınız), (ırk ya da soy olarak değil) en çok takva sahibi olanınızdır. Muhakkak ki Allah, en iyi bilen ve haberdar olandır.
En takvalı olanlar, elbette Allah’ın vekâleten seçtiği devrin imamlarıdır. 28 basamaklık İslâm merdiveni muhtevasında 7 safha takva vardır. Bu 7 safha takva iradenin teslimiyle son bulur. Ötesi var mıdır? Elbette, ötesi vardır. Kişi irade teslimini gerçekleştirse dahi Allahû Tealâ’nın her kavimde, o kavmin ana lisanı ile Allah’ın âyetlerini açıklasın diye risâletle vazifeli kıldığı resûlleri vardır ve bu resûllerin ötesinde de bir makam vardır. Her devirde o resûllerin arasından Allahû Tealâ’nın seçtiği, tasarrufuna aldığı devrin imamı vardır. Bu açıdan şu anda dünya üzerinde takva açısından en üst seviyede olan kimdir sorusunun cevabı: Vekâleten görev yapan devrin imamıdır.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz: “Onların hizbi benim hizbimdir.” buyurmaktadır. Gerçekten öyle midir? Allahû Tealâ Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:
MUCÂDELE - 22 Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir bedevîye sordu: “Kıyâmet için ne hazırladın?” Bedevî: “Allah ve Resûl’ünün sevgisini.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “O halde sen, sevdiğin ile berabersin.” buyurdu. (K: Müslim, Sahih, Birr ve Sıla,45/50 (III; 2032), Birr 165.; Buhârî, Edeb 96.)
Öyle insanlar vardır ki Allah rızası istikametinde nefslerini de satarlar demiştik.
BAKARA - 207 Ve insanlardan, Allah’ın rızasını dileyerek (Allah’ın rızası karşılığında) kendi nefsini satan kimseler vardır. Ve Allah, kullarına Rauf’tur (çok şefkatlidir).
Nefsini Allah’a teslim eden kişi, 5. safhadaki rızanın sahibidir. Ve özellikle bu 5. safhadaki rızaya örnek Hz. Ali’dir. O halde “Onlar benim hizbimdir.” ifadesiyle nefs teslimini gerçekleştirenler kastedilmektedir. “Benim hizbim ise hizbullahtır.” ifadesindeki mânâ ise zaten Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde zikredilmektedir: “Onlar felâha ulaşanlardır.”
Hadîs-i şerifte zikredilen “Onların düşmanlarının hizbi ise hizbuşşeytandır.” ifadesi için Allahû Tealâ buyuruyor ki:
MÂİDE - 91 Oysa ki şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Siz artık (bunlara) son verdiniz mi?
Şeytanın üzerimizdeki negatif tesirlerinin başında zikri unutturmak gelir. Mucâdele Suresinin 19. âyet-i kerimesinde ise Allahû Tealâ hizbuşşeytan tanımını bize vermektedir.
MUCÂDELE - 19 Şeytan onları kuşattı. Böylece Allah’ın zikrini onlara unutturdu. İşte onlar, şeytanın taraftarlarıdır. Şeytanın taraftarları, gerçekten hüsranda olanlar, onlar değil mi?
İbni Mes’ud’tan nakledilen bir hadîste buyuruluyor ki:
“Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur.’ dedi. Daha sonra bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek: ‘Bunlar ise diğer yollardır. Her biri üzerinde yanlışa davet eden birtakım şeytanlar vardır.’ buyurdu.” (K: İbn Mâce, Mukaddime, 1.)
İşte şeytan kime zikri unutturmuşsa o, hizbuşşeytandır. Hizbuşşeytan, kendisi Allah’a ulaşmayı dilemediği gibi başkalarının dilemesine mâni olan insanlardır. Allah tarafından seçilmeyenlerdir, tagutu kendisine dost edinmiş kişilerdir. Allah, dostlarını zulmetten nura çıkartırken tagut da kendisine dost olanları bunun tam tersi, nurdan zulmete götürür. Dolayısıyla bu hizbuşşeytandır. Hizbullah ise kendisi Allah’a ulaşmayı dilediği gibi başkalarının hidayetine de vesile olanlardır. Allahû Tealâ her ikisini de âyetlerde zikretmiştir.
BAKARA - 257 Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
Öyleyse günümüzde Resûlullah’ın hadîsinde zikredilen: “Hidayet imamlarına uyun, ona sarılın.” emrine göre, her kim Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde bildirilen vekâleten devrin imamına, Allah’a ulaşmayı dileyerek bağlanırsa Allah o kişinin ruhunu Kendisine ulaştıracaktır.
SECDE - 24 Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsinde zikrettiği gibi, nebîlerin olmadığı dönemlerde hidayet imamları vardır. Özellikle on iki tane hidayet imamı, Resûlullah’ın soyundan gelen imamlardır. Hz. Ali’yle başlar, sonuncusu ise şu anda tâbî olmamız gereken Vekâleten Devrin İmamı olan Mehdi (A.S)’dır. 14 asır evvel Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in âhir zamanda geleceğini müjdelediği Evlâd-ı Resûl, Mehdi (A.S)’dır. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Mehdi, ümmetimin en hayırlısıdır. Bid’atlerin her tarafı sardığı, Kur’ân’ın unutulduğu bir dönemde o gelir, benim sünnetim üzere mücâdele verir. Benimle insanlar nasıl şirkten kurtuldularsa onunla da bu fitneden kurtulacaklardır.” buyurmaktadır.
İçinde bulunduğumuz çağda duhân fitnesi ve deccâl fitnesi her tarafı sarmıştır. Duhân fitnesi dînin içerisindeki insanlardan kaynaklanan bir fitneyi ifade etmektedir. Dîni yaşadıklarını zanneden insanların gerçekte Kur’ân âyetlerine baktığımız zaman İslâm’dan en uzak kişiler olduğunu görürüz. Dîn tatbikatının içerisinde hidayet yok olmuştur, hidayet unutulmuştur. Her tarafı sarmış durumda olan bu âhir zaman fitnesi, duhân fitnesidir. Dîn adamları hidayeti dilemedikleri gibi öğretileriyle başkalarını da hidayetten men etmektedirler. Bu sebeple insanların en şerlileridirler ve bu en şerlilerden kaynaklanan bir fitne mevcuttur. Aynı zamanda bir de dînin dışında gerçekleşen deccâl fitnesi söz konusudur.
Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Kudret-i İlahî ile Resûlullah’ın Vârisi Evlâd-ı Resûl olan Mehdi (A.S) ve Onu mutlaka yardımıyla destekleyecek âhir zamanda ineceği kesinleşen Hz. İsa (A.S)’ın çalışmalarıyla dînler birleşecektir. Onlarla dîn tamamen bid’atlerden temizlenecek, Kur’ân ahlâkı, İslâm ahlâkı, Allah’ın ahlâkı bütün insanlara ulaşacak ve insanlar sonsuz bir ahiret ve dünya saadetini yaşayacaklardır.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Hicret iki çeşittir: 1- Günahlardan uzaklaşmak, 2- Allah ve Resûl’üne göç etmektir. Tövbe de kabul olunduğu zaman hicretin ardı arkası kesilmez.” (K: Ebu Davud 2481/Buhari/Müslim.)
İnsanla Allah arasında Allah’ın dizayn ettiği 7 safha ve 4 teslimden oluşan 28 basamaklık bir İslâm merdiveni vardır. Bu hadîs-i şerif, basamaklardan 14. basamağa, safhalardan da 2. safhaya tekabül etmektedir. Aynı zamanda ruhun ve fizik vücudun Allah’a teslimini de muhtevasına alan bir dizayn içerisindedir.
Hadîs-i şerifte beyan olunduğu gibi hicret iki çeşittir.
1- Günahlardan uzaklaşmak: Başlangıç noktası Zumer Suresi 17. âyet-i kerimede bildirildiği şekilde, sahâbe gibi insanı günaha sürükleyen taguttan içtinab etmektir. İnsanı günaha sürükleyen şeytan şeytanlar, cin şeytanlar ve insan şeytanlar olan taguttan uzaklaşmaktır. Kim ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ tagutun kişinin üzerindeki negatif tesirini sıfırlar, onu mürşide ulaştırır. Kişi ıslâh edici amellere başlayarak, nefs tezkiyesi ve nefs tasfiyesiyle günahlardan uzaklaşmış olur.
ZUMER - 17 Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
2- Allah ve Resûl’üne göç etmek: Kişi, hacet namazı akabinde Allah’ın gösterdiği mürşide ihsanla tâbî olursa Allahû Tealâ’dan 7 nimet alır. Bu 7 nimetten bir tanesi Nebe Suresi 39. âyet-i kerimeye göre ruhun vücuttan ayrılmasıdır. Islâh edici amellere paralel olarak, ruhun gök katlarında seyr-i sülûkla yükselmeye başlamasını ifade eder.
NEBE - 39 İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
Tâbiiyetle birlikte ruhun vücudumuzdan ayrılarak, önce devrin imamının ana dergâhına, sonra da Allah’ın Zat’ına ulaşmak üzere gök katlarında yükselmesi (seyr-i sülûk) gerçekleşir.
Hadîs-i şerifin özellikle 2. safha yani 14. basamakla ilgili olduğunu beyan eden işaret nedir?
Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsin devamında: “Tövbe de kabul olunduğu zaman artık hicretin ardı arkası kesilmez.” buyurmaktadır. Mürşid önünde ihsanla yapılan tövbe Nisâ Suresinin 64. âyet-i kerimesinde belirtildiği gibi, mutlaka Allah’ın garantisinde kabul edilir.
NİSÂ - 64 Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.
ENFÂL - 74 Ve âmenû olanlar ve hicret (göç) eden kimseler ve Allah’ın yolunda cihad (savaş) eden kimseler ve barındıran (himaye eden) ve yardım eden kimseler, işte onlar, onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için mağfiret ve kerim rızık vardır.
Âyet-i kerimedeki “ve hâcerû” ifadesindeki hicret, Ankebût Suresinin 26. âyet-i kerimesinde açıklandığı gibi 14. basamakta ruhumuzun vücudumuzdan ayrılmasını; seyr-i sülûku ifade etmektedir.
ANKEBÛT - 26 Bundan sonra Lut (A.S), O’na (İbrâhîm (A.S)’a) îmân etti (tâbî oldu) ve dedi ki: "Muhakkak ki ben, Rabbime hicret edecek olanım (ruhumu yaşarken Allah’a ulaştıracağım). Muhakkak ki O; Azîz’dir (çok yücedir), Hakîm’dir (hüküm sahibidir)."
Câhedû fî sebîlillâhi (Allah yolunda cihad), Ankebût Suresinin 6. âyet-i kerimesinde belirtildiği gibi Allah yolunda nefsimizle cihad etmektir.
ANKEBÛT - 6 Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).
O halde almamız gereken en önemli tedbir; ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı kalben dileyerek hacet namazıyla Allahû Tealâ’nın gösterdiği mürşide ihsanla tâbî olmaktır. Enfâl Suresinin 74. âyet-i kerimesini, aynı Surenin 2., 3. ve 4. âyet-i kerimeleri desteklemektedir.
ENFÂL - 2 Gerçek mü’minler onlardır ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer (cezbelenir). Ve onlara Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onların îmânlarını arttırır ve Rab’lerine tevekkül ederler.
ENFÂL - 3 Onlar namazlarını ikame ederler (kılarlar) ve rızık olarak verdiğimiz şeylerden infâk ederler.
ENFÂL - 4 İşte onlar gerçek mü’minlerdir. Onların Rab’lerinin yanında dereceleri vardır. Ve onlar için mağfiret (günahların sevaba çevrilmesi) vardır ve kerim bir rızık vardır.
Âyet-i kerimede zikredilen mağfiret olayı 2. safhada yani konumuz olan 14. basamakta gerçekleşir. Öyleyse mürşide tâbî olanlar hak mü’minlerdir, mürşide tâbî olanlar mağfirete mazhar olacaklardır, mürşide tâbî olanların ruhları vücutlarından ayrılıp seyr-i sülûk’a başlayacaktır, ruhun hicreti gerçekleşecektir. Mürşide tâbî olanlar da nefs kötülüklerden uzaklaşacak, nefsin hicreti gerçekleşecektir. Bütün bunların hepsi 2. safhada mürşide tâbiiyetle tahakkuk eden olgulardır. Her halükârda kişinin Allah’a ulaşmayı diledikten sonra, Allahû Tealâ’nın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olması lâzımdır. Kur’ân-ı Kerim’de hicretle ilgili âyetlere baktığımız zaman hicretin birinci çeşidi: Nefs tezkiyesi, ıslâh edici amellere başlamak, kişinin günahlardan uzaklaşmasıdır. Hicretin ikinci çeşidi: Emanet olan ruhun fizik vücuttan ayrılıp Allah’ın Zat’ına ulaşmasıdır.
Rabb’e hicret, ruhun seyr-i sülûk’u ile 7 gök katında yükselmesi ve 7. gök katında 7 âlemi geçtikten sonra yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşması ve Allah’ın Zat’ında yok olmasıyla gerçekleşen bir olgudur. O halde ruhun hicreti var, nefsin hicreti var ve bir de fizik bedenin cihadı vardır. Nitekim Ankebût Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ruhun talebini belirtmektedir.
ANKEBÛT - 5 Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.
Ruhun Allah’a ulaşabilmesi nefs tezkiyesine bağlıdır.
ANKEBÛT - 6 Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).
Dolayısıyla bir insanın nefsine karşı cihad-ı ekberi kazanabilmesi, her şeyden evvel âyet-i kerimelerde zikredildiği gibi, infâk etmeye başlamasıyla mümkündür. Kazandığı rızık manevî ise nefsine infâk edecektir, maddî ise etrafındaki insanlara infâk edecektir. Ama insanın 2. safha ve 14. basamağa ulaşabilmesi, tebliğe muhatap olduktan sonra 3. basamakta Allah’a ulaşmayı dilemesi ile başlar. Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla onun üzerine tecelli eder. Ona 7 furkan, 12 ihsan verir. Huşûya ulaşan bu kişinin Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece hacet namazı kılması halinde, Allahû Tealâ ona mutlaka mürşidini gösterir.
Her kim Allahû Tealâ’nın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olursa tâbiiyetle birlikte hicret olayı başlar.
Tâbiiyet, mürşidin önünde 12 tane ihsanla tövbenin gerçekleştirilmesidir. Allah, mürşidin önünde tövbe eden kişiye 7 nimet verir.
1. nimet: Devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelip yerleşir.
MU'MİN - 15 Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
2. nimet: Allah, o kişinin kalbine îmânı yazar.
MUCÂDELE - 22 Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
3. nimet: O güne kadar işlemiş olduğu bütün günahları Allahû Tealâ sevaba çevirir.
FURKÂN - 70 Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).
4. nimet: O kişinin ruhu vücudundan ayrılır.
NEBE - 39 İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
Sıratı Mustakîm’i yol ittihaz eden kişinin ruhu vücuttan ayrılır; bu birinci hicrettir, Allah ve Resûl’üne göç etmektir.
5. nimet: Kişi nefs tezkiyesine başlar. Bu ikinci hicrettir.
Nefsimiz başlangıç noktasında tamamen karanlıklardan müteşekkildir ve yapısında 19 tane afet vardır. Günahları bize işlettiren nefsimizin afetleridir. Zikretmeye başladığımız an, nefs tezkiyesi ve ıslâh edici amellerle birlikte kalbimizin nurlandığı oranda günahlardan uzaklaşmış oluruz. Bu da hadîs-i şerifte zikredildiği gibi ikinci hicrettir.
6. nimet: Nefs tezkiyesine paralel kalpteki karanlıkların azalmasına karşın irade güçlenir.
7. nimet: Fizik vücut güçlenir. Böylece üçüncü olarak gerçekleşen olgu, kişinin Allah yolunda fizik vücuduyla cihad etmesidir.
Hucurât Suresinin 15. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ hak mü’minleri tarif etmektedir.
HUCURÂT - 15 Mü’minler ancak onlardır ki, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne îmân ettiler. Sonra da şüpheye düşmediler. Ve malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler; işte onlar, onlar sadıklardır.
İşte malları ile cihad etmek, nefsleri ile cihad etmek istisnasız bu standart içerisinde gerçekleşir. Kişi malıyla cihad eder. Eğer malı varsa Allah yolunda kazandığının %2,5’i kendisine haramdır, bunu zekât olarak verir. Mürşide tâbî olduğu için malının bir %2,5’ini de birr olarak verecektir. Kazancında 6 grup insanın hakkı vardır. Dolayısıyla toplam kazancının %5’ini Allah yolunda infâk edecektir. Malıyla ve nefsiyle de cihad etmesi demek; o kişinin diğer vasıta emirlerin yanında en önemli ibadet olan zikri yapmaya başlamasıdır. Nefs-i Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde her kademede %7’lik fazl artışıyla o kişi mutlak surette %49 faziletlerin sahibi olacaktır. Her tezkiye kademesinde ruh bir gök katı yükseldiği için ruhumuz da 7 tane gök katı yükselecek ve 7. gök katında 7 âlemi geçtikten sonra yoklukta Allah’ın Zat’ına ulaşacaktır. Böylece ruhun hicreti gerçekleşir, %51 oranında da nefsin hicreti gerçekleşir. Kişi her ne kadar kendisi Allah yolunda cihad eder gibi görünse de tüm bunları bir dileğin karşılığında kendisine sevdiren, yaptıran Allahû Tealâ’dır. Bu Allah’ın bir ikramı, bir lütfu keremi, bir hediyesidir. Allahû Tealâ bütün insanlara bir tek dilekleri karşılığında bunu garanti etmektedir. Ancak Allahû Tealâ’nın bütün insanlara sözü buraya kadardır.
MÂİDE - 105 Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.
Allahû Tealâ Allah’a ulaşmayı dileyenlerin ruhunu, vermiş olduğu söz gereğince Kendisine ulaştırır. Fakat Allahû Tealâ’nın bütün insanlardan istediği, fizik vücutlarını da Allahû Tealâ’ya teslim etmeleridir. Bunun için iştiyakla, gayretle yola devam etmeleri ve böylece hedefleri sırayla aşmaları gerekir. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz hadîs-i şerifte bu hakikati dile getirmektedir.
Fizik vücudun teslimi ruhun teslimi kadar kolay değildir. İç düşman olan nefsin afetleri %49 oranındadır, dış düşman olan iblis de bu afetlere %100 tesir edebilmektedir. Ve etraftaki insanlar da alabildiğine şeytanın hegemonyası altında bizimle uğraşmaya başlarlar. Burada hedefimize ulaşabilmemiz için zikrimizi günbegün arttırmamız gerekmektedir. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz de bu sebeple: “Münâfıklardan (fasıklardan) olmak istemeyen kişi Allah’ı çok zikretsin.” buyurmaktadır.
MÂİDE - 54 Ey âmenû olanlar (Allâh’a ulaşmayı dileyenler)! Sizden kim dîninden dönerse, o zaman Allah onun yerine (başka) bir kavim getirecektir öyle ki, (Allah) onları sever ve onlar da O’nu (Allah’ı) severler. Mü’minlere karşı daha alçak gönüllü, kâfirlere karşı daha izzetlidirler (başları dik, vakarlı, şereflidirler). Allah’ın yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın fazlıdır, onu dilediğine (lütfedip) verir. Allah Vâsi’dir (fazlı ve lütfu geniştir), Alîm’dir (herşeyi en iyi bilendir).
Bu âyet-i kerimede sözü edilen kişiler başlangıç noktasında Allah’a ulaşmayı dilemişler, Allah da onları Kendisine ulaştırmıştır. Ama zikirlerini arttırmadıkları takdirde dînden dönüş olan münâfıklık, fısk olayı mukadderdir. Dolayısıyla kişinin yapması gereken şey zikrini arttırmaktır. Günün yarısından daha az bir zikirle kişi ruhunu Allah’a teslim eder ama fizik vücut teslimini gerçekleştirebilmek 18 saatlik bir zikri gerektirir. 18 saatlik zikre ulaşabilmek o kadar kolay değildir. Ama kişi azim ve sebatla yoluna devam eder de 18 saatlik zikre ulaşırsa dik yokuşu aşar ve fizik vücudunu Allah’a teslim eder. O zaman fizik vücut artık Allah’ın bütün emirlerine itaat eden, yasak ettiği fiilleri işlemeyen bir yapıya sahip olur.
Ondan sonraki safhada Allahû Tealâ o kişiye geceleri de zikir yapmayı nasip kılar. Zikirle uyuyan kişi sabahleyin de zikirle kalkarsa bu, onun bütün geceyi zikirle geçirdiğinin işaretidir. Otururken, ayaktayken, yan üstü yatarken üç hâlin üçünde de zikredebilen bir insan daimî zikre ulaşmıştır ki en büyük hedef de budur yani nefsin Allah’a teslimidir. Çünkü bize günahları işletecek olan nefstir. Daimî zikirde artık nefsimizin manevî kalbinde afetler yok olmuştur, onların yerine ruhtaki hasletler fazilet olarak gelip yerleşmiştir. Yani kişi 19 tane faziletin sahibidir, kişinin kalbi %100 nurlanmıştır. 7 kademede kalbi müzeyyen olan bu insana Allahû Tealâ yerin melekûtunu gösterir.
Ne zaman ki göklerin melekûtu gösterilir, kişi 27. basamakta ihlâs kademesine geçer. Böylece kalbi 14 kademe daha müzeyyen olmuş, gök katlarında ve 7 âlemde olup biteni Allahû Tealâ ona göstererek bilgi vermiştir. Daha sonra 28. basamakta salâh makamının 4. kademesinde iradesini Allah teslim eder. 5. kademede ise Allahû Tealâ kişiyi irşada memur ve mezun kılar.
Hadîs-i şerif ile âyetlerin bağlantısı ağırlıklı olarak 2. safha yani 14. basamakla 22. basamak arasında bir muhtevayı ifade etmektedir. Ama 3. basamaktan başlayan ve 28. basamağın 5. kademesine giden bir bütün söz konusudur. Bu Kur’ân’daki 7 safha ve 4 teslimin bütününü ihtiva eden Kur’ân’daki İslâm’dır. Allahû Tealâ herkesten 7 safha 4 teslimden oluşan İslâm’ı yaşamasını istemektedir. Öyleyse önemli olan Allah’ın bizim için vazettiği kanunları öğrenmek ve hayatımıza tatbik etmek ve neticede Allah’ın bizim için dizayn ettiği ahiret ve dünya saadetine ulaşmaktır.
14 asır evvel cahiliyye dönemini yaşayan Arap bedevîler birbirlerinin can düşmanıyken hepsi kardeş olmuş, asr-ı saadeti yaşamışlardır. Günümüzde durum bundan farklı değildir. İnsanlar yine cahiliyye âdetleri üzerine birbirleriyle kavgalı, birbirleriyle düşman, huzursuz ve mutsuzlar. 14 asır evvel sahâbenin tatbik ettiği Kur’ân’daki 7 safha ve 4 teslimi hayatımıza tatbik edersek, ancak o zaman asr-ı saadeti yaşayan bir toplumu oluşturabiliriz. Allahû Tealâ’nın insanlardan istediği, sahâbe gibi hedeflerine bir bir ulaşabilmeleridir.
Allahû Tealâ: “Her şeyi insan için, insanı Kendim için yarattım.” buyurmaktadır. Allah için olan insanın evvelâ ruhunu Allah’a teslim etmesi gerekir. Eğer yaratılış hedefini gözardı eder de unutursa o zaman o insanın hedefine ulaşabilmesi mümkün değildir.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde buyuruyor ki:
“Allah, kulları üzerinde nimetini görmek ister.” (K: Amr İbni Şuayb, Tirmizi, Edeb, 54; Ebu Davud, Libas, 17; Ahmed,Hakim, Müstedrek, 4/135.)
Hadîste dikkat etmemiz gereken iki tane esas kavram vardır. Bunların birisi nimet, diğeri de Allah’ın kulları kavramıdır. Aynı kökten türeyen ibadet kelimesi ve kul olmak kelimesine baktığımız zaman birbirinden farklı mânâlar içerdiklerini görürüz.
Abid: İbadet etmek, abd ise kul olmak mânâsındadır. Abid vasıta emirleri yerine getiren, ibadet eden kişidir. Kul ise bu ibadetlerle bir hedefe, bir sonuca ulaşan kişidir. İbadetler vasıta emirlerdir. Kul olmak ise bir hedef emirdir. Allahû Tealâ’nın farz kıldığı hedef emirleri gerçekleştiren kişi, Allah’a kul olmuştur.
Kur’ân-ı Kerim’de 7 safha kulluk vardır.
1. safhada kul olmak, Allah’a ulaşmayı dilemekle gerçekleşir.
2. safhada kul olmak, Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olmakla gerçekleşir.
3. safhada kul olmak, ruhu Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.
4. safhada kul olmak, fizik vücudu Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.
5. safhada kul olmak, nefsi Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.
6. safhada kul olmak, irşada ulaşmakla gerçekleşir.
7. safha kul olmak ise iradeyi Allah’a teslim etmekle gerçekleşir.
Allahû Tealâ 7 safha kulluğu, Kur’ân-ı Kerim’de isimleriyle bir bir açıklamıştır. En üstten en alta doğru sıralamak gerekirse şu şekilde ifade edilmektedir: 1) Sâlih kul. 2) Muhlis kul. 3) Ulûl’elbab kul. 4) Muhsin kul. 5) Evvâb kul. 6) Mü’min kul. 7) Münîb kul.
Allahû Tealâ’nın Resûlü’nün burada Hz. Ali’yi zikretmesi, Allahû Tealâ’nın Hz. Ali’den Kur’ân-ı Kerim’de bahsetmesi sebebiyledir. İsim verilmemekle birlikte Bakara Suresinin 207. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:
O halde ilgili âyet-i kerime ile hadîs-i şerifi birlikte mütâlaa edecek olursak hadîs-i şerifte zikredilen hicret iki çeşittir: Kötülüklerden uzaklaşmak, Allah ve Resûl’üne göç etmek.