İnsanlar Niçin Hata Yapar?
Fizik beden, nefsimiz ve ruhumuz için bir mekândır. Yaptığımız hatalar da fizik vücut ve nefsimizden kaynaklanmaktadır. Konumuzun başında geçen “Her insan hata eder.” ifadesi, nefsimizden kaynaklanan şerr taleplerin fizik vücudun kumandanı akla kabul ettirilmesini ihata eder. Nefsimiz başlangıç noktasında kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, hased ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, gıybet, zan, iptilâlar, vefasızlık, mürailik, fitne ve fesat olmak üzere 19 tane afetle mücehhezdir. Fizik vücut hastalandığı zaman tedavi istikametinde nasıl doktorlara gidiyorsak, nefsin de hastalıkları sebebiyle doktora gitmemiz, tedavi olmamız gerekmektedir. Hz. Mevlâna şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın peygamberleri doktorlardır. Allah’ın velî kulları, velî mürşidleri de sağlık memurlarıdır.” İşte bu doktorlar ve sağlık memurları nefsimizin hastalıklarını tedavi etmekle görevlidirler. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
YÛNUS - 57 Ey insanlar! Size, Rabbinizden öğüt (vaaz) ve göğsünüzde olana (nefsinizin kalbindeki hastalıklara) şifa ve mü’minlere hidayet ve rahmet gelmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, nefsimizin manevî kalbindeki hastalıklara şifadır. Her kim Allah’ın Kitab’ını hayatına tatbik eder de mürşidin önünde tövbe ederse o, bütün bu hastalıklarından kurtulacaktır.
Kur’ân bir bütündür ve bu bütünün muhtevasını hayata geçirmedikçe hiçbirimiz Allah’ın bizler için seçtiği teslim dîninin gereklerini yerine getirmiş olmayız. Günümüzdeki İslâmî öğretide, Kur’ân’ın bütünü ve teslim emirleri ne yazık ki unutturulmuştur. Oysaki Peygamber Efendimiz ve sahâbesi, bundan 14 asır evvel bu dînin gereklerini bütünüyle yerine getirmişlerdir. 1. basamakta olayların yaşanmasıyla başlayan İslâm skalasının 14. basamağında kâinatın en sevgili mürşidine, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar ve O’nun önünde tövbe etmişlerdir. Böylelikle 7 safha 4 teslimden oluşan hanif dînin 2. safhasını hayatlarına tatbik etmişlerdir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
FETİH - 10 Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).
Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîslerinde tövbe konusuna şöyle ışık tutmaktadır:
“Tövbe sona ermedikçe hicret sona ermez. Güneş battığı yerden doğmadıkça da tövbe sona ermez.” (K: Ebû Dâvûd D2479, Cihâd, 2. D2479 Ebû Dâvûd, Cihâd, 2.)
“Allah gökleri ve yeri yarattığı gün, bu kapıyı tövbe için açık olarak yaratmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.” (K: Tirmizî, Daavât 98. Ayrıca bk. Tirmizî, Tahâret, 71; Nesâî, Tahâret 97, 113; İbni Mâce, Fiten 32.)
“Şüphesiz ki Allah, can boğaza gelmedikçe kulun tevbesini kabul eder.” (K: Tirmizî, Deavât, 98; İbn Mâce, Zühd, 30.)
“Eğer sizler hiç günah işlemeyen bir kavim olsaydınız, Allah sizi toptan ortadan kaldırır; günahlar işleyen ama bu günahların karşılığında istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.” (K: Müslim, Tövbe 9; Tirmizî, Da’avât 105), (3533.)
Ebû Said (R.A) anlatıyor: “Resûlullah (S.A.V) buyurdular ki: ‘Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir rahip tarif edildi. Ona kadar gidip doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tövbe imkânının olup olmadığını sordu. Rahip: ‘Hayır yoktur.’ dedi. Adam onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adam, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Onun yanına gelip yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tövbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: ‘Evet, vardır. Seninle tövben arasına kim perde olabilir?’ dedi. Ve ilâve etti: ‘Ancak falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.’ Adam yola çıktı. Yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azap melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: ‘Bu adam tövbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti.’ dediler. Azab melekleri de: ‘Bu adam hiçbir hayır işlemedi.’ dediler. Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: ‘Onun çıktığı yerle gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin.’ dedi. Ölçtüler, gördüler ki gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri alıp götürdüler.” (K: Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Tevbe 46, 47, 48.)
Bütün bu hadîslerde söz konusu olan tövbe, mürşid önünde yapılan tövbedir. Sizlere adım adım açıklamaya çalıştığımız 28 basamak, Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin yanı sıra Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Kur’ân-ı Kerim’le tamamen örtüşen hadîs-i şeriflerinde de açık ve net olarak ortadadır.
Allah’ın velîleri Allah’ın nimetidir. Kim Allah’a ulaşmayı dileyerek mürşidinin önünde tövbe ederse nimete kavuşmuş olur. Allahû Tealâ Fâtiha-7 ve Âli İmrân-164’de bu nimetten söz etmektedir.
FÂTİHA - 7 O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.
ÂLİ İMRÂN - 164 Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
İnsanların hepsi başlangıç noktasında dalâlettedir yani Nefs-i Emmare’dedir. Nefs-i Emmare’deki kişinin aklı fizik bedenin kumandanıdır. Şeytanın bizdeki temsilcisi nefs ve Allah’ın bizdeki temsilcisi ruh kendi istikametlerinde aklı ikna etmeye çalışırlar. Ruh aklı ikna ederse fizik vücut hayır işler. Nefs aklı ikna ederse fizik vücut şerr işler.
Dalâlet standartlarında hayata gelen herkes için şuurdan yoksun olan akıl, hevasına uymakta, nefse tâbî olmaktadır. Ama Allahû Tealâ insanı bu standartta hayatını tüketsin diye yaratmamıştır. Aksine onları o dalâlet çukurundan hidayete erdirmek üzere katından hidayetçiler ve bu hidayetçilerle öğüt mahiyetinde, kalplerdeki hastalıklara şifa olan kutsal kitaplar göndermiştir. İnsanı huzursuz ve mutsuz eden sadece kendi nefsidir. Allahû Tealâ bütün insanlar için sadece bir tek şey ister: Ahiret ve dünya saadeti. Şeytan da Allah’ın talebinin tam zıddı istikamette, insana ahiret hayatında da dünyada da cehennemi yaşatmak ister. Negatif etkisiyle devamlı nefsimize tesir eder ve nefsimizi o başlangıç konumundan çok daha aşağılara, esfel-i sâfilîne götürmeye çalışır. Allahû Tealâ Tîn Suresinin 4 ve 5. âyet-i kerimelerinde şöyle buyurmaktadır:
TÎN - 4 Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.
TÎN - 5 Sonra onu, esfeli safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) iade ettik (çevirdik).
Nefsimiz bir takvim, bir zaman dilimi içerisinde ahsene ulaşabilecek muhtevada yaratılmıştır.
Ama şeytan da Allah’ın ahsene ulaştırmak istediği nefsi, kendisi ile birlikte esfel-i sâfilîne götürmek niyetindedir. O zaman insanoğlu Allah’ın kendisine verdiği serbest iradeyle ya düşmanı olan şeytandan yana tavır alacak ve şeytanla birlikte esfel-i sâfilîne doğru gidecektir ya da Allahû Tealâ’nın emrine uyarak, nefsini tezkiye ve tasfiye etmek suretiyle nefsini ahsen kılacaktır. İnsanoğlunun önünde iki tane yol, alternatif veya seçim vardır. Bu seçimlerden bir tanesini yapmakla mükelleftir. Konumuzun başında zikrettiğimiz “Hata işleyenlerin en hayırlıları tövbe edenlerdir.” hadîs-i şerifindeki kişiler, seçimlerini doğru istikamette yapanlardır.
Tövbe edenler, dalâleten kurtulup hidayet üzere olanlardır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu istikamette sahâbesine şöyle buyurmuşlardır:
“Ey ensar topluluğu! Ben, sizi dalâlette bulmadım mı? Allah size benim vasıtamla hidayet vermedi mi? Sizi dağınık bularak benim vasıtam ile bir araya getirmedi mi? Sizi fakir bularak benim vasıtam ile zengin etmedi mi?” (K: Buhârî, Meğâzî, 57.)
Allahû Tealâ ruhumuz açısından sahibimizdir. Fizik vücut açısından emir merciidir ve nefsimiz açısından da nefsimiz için terbiyecidir, tezkiye ve tasfiye edicidir. Kim Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidin önünde tövbe eder de zikre başlarsa ancak onlar nefslerini tezkiye ve tasfiye edebilirler.
RA'D - 28 Onlar, âmenûdurlar ve kalpleri, Allah’ı zikretmekle mutmain olmuştur. Kalpler ancak; Allah’ı zikretmekle mutmain olur, öyle değil mi?
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu istikamette buyuruyorlar ki:
“Kul, kendini Allah’ın azabından kurtarmada zikrullahtan daha müessir bir ameli işlememiştir.” (K: Muvatta, Kur’ân 24, (1, 211); Tirmizî, Daavât 6, (3374); İbnu Mâce, Edeb 53), (3790).
“Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infâk etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip onları öldürmenizden, onların sizi öldürüp şehit etmesinden daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. “Evet.” dediler. Resûlullah (S.A.V) şöyle dedi: “Allah’ı zikretmektir.” (K: Tirmizî 5/459, İbni Mace 2/1245.)
“Allah Resûl’ünün yanına çöl halkından biri gelerek: ‘Yâ Resûlullah! İslâm’ın hükümleri bana ağır geldi (yapamıyorum). Bana (sevabı çok, yapması kolay) bir şey söyle de ona sımsıkı yapışayım.’ deyince, Resûlullah (S.A.V) ona şu tavsiyede bulunmuştu: “Dilin sürekli Allah’ın zikriyle ıslansın (meşgul olsun).” (K: Tirmizî, Deavât, 4; İbn Mâce, Edeb, 53.)
Bir diğer hadîs-i şerifte buyruluyor ki:
“Ey Âdemoğlu! Beni ancak Benden başkasını unutan zikreder. Başkasını unutarak Beni zikret ki aradaki perdeyi açarak seni zikredeyim. Beni dilinle zikret ki seni rızamla zikredeyim. Beni kalbinle zikret ki seni Bana kavuşturarak zikredeyim. Beni küçülerek zikret ki seni üstün kılarak zikredeyim. Beni bollukta zikret ki seni darlıkta zikredeyim. Beni mücadele ile zikret ki seni müşahede ile zikredeyim. Beni kulca zikret ki seni Rab’ca zikredeyim. Beni fena ile zikret ki seni Beka ile zikredeyim. Ey Âdemoğlu! Beni unutuyor ve başkasını zikrediyorsun hep. Beni zikreden hayırlı bir dille ikram olunmuşken kalbin başkasıyla meşgul. Eğer Beni bilseydin Benden başkasını zikretmezdin. Ey Âdemoğlu! Beni zikretmekle şükretmiş, Beni unutmakla küfretmiş olursun. Ey Âdemoğlu! Zikrimle nimet bul ve Benimle ferahla. Ey Âdemoğlu! Kulumda benim zikrim galip durumda olunca o Bana, Ben de ona âşık olurum. Ey Âdemoğlu! Kim Benim zikrimle meşgul olursa ona Benden isteyenlere verdiğimden daha üstününü veririm.” (K: Buharî, Tevhid 15.)
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in:
“Allah’ı sevmenin alâmeti Allah’ı zikretmeyi sevmektir. Allah’ı sevmemenin alâmeti Allah zikrini sevmemektir.” hadîs-î şerifi de zikrin önemini açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır. (K: Beyhakî, Şuab, I, 367 12.b.)
Allahû Tealâ kâlu belâ günü insanlara: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuştur. Hepimizin cevabı: “Kâlû belâ: Evet.” olmasına rağmen, yeryüzü hayatına indiğimiz zaman “kâlû belâ” sözü unutulmuştur.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
A'RÂF - 172 Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”
İSRÂ - 48 Bak, senin için nasıl misaller getirdiler (sana büyülenmiş, mecnun, deli, şair dediler) ve böylece dalâlette kaldılar. Artık yola (Sıratı Mustakîm'e) ulaşmaya güçleri yetmez.
Kişi Allahû Tealâ’yı unutarak kendisi nefsini tezkiye etmeye kalkışmıştır.
NECM - 32 Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“İnsanoğlunun bir dere dolusu altını olsa bir dere daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.” (K: Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119.)
Ruhun bir tek talebi vardır ki geldiği yere, Allahû Tealâ’ya dönebilmektir. Kişi ruhun talebine uyduğu takdirde yani Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde Allahû Tealâ nefsini tezkiye etmesi için onu mutlaka mürşidine ulaştırır.
Başlangıç noktasında hiç kimsede engel yoktur. Akil ve baliğ olan herkese hidayetçiler hidayeti tebliğ ederler. Tebliğe muhatap olan kişi, serbest iradesiyle kalben Allah’a ulaşmayı dilediyse Allahû Tealâ ona peş peşe furkanlar verir. Kişi tebliğe muhatap olup da dilemedi, ilgisiz kaldıysa Allahû Tealâ o kişinin hassalarına engeller koyar. Eğer tebliğciyi yalanlarsa uzuvlarına engeller koyar. Ruhun dünya hayatında Allah’a ulaşmasına mâni olursa, yeryüzünde fesat çıkarırsa, tebliğciye isyan bayrağını açarsa o zaman da Allah o kişinin kalbini tab eder. Tamamen kişinin kalbî talebine bağlı olarak Allahû Tealâ o kişi üzerinde gerekli işlemleri vücuda getirmektedir. İnsanlara baktığımız zaman bir kısmı şeytan tarafından kötümser bir halin içerisine konularak Allah’tan uzaklaştırılmaktadır.
Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), amcasını şehit ettiren Vahşi’ye devamlı mektup yazarak İslâm’la şereflenmesi için tebliğ etmiştir. Vahşi, hem şirk içinde putlara tapan birisidir hem de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in en yakınını öldürmüş, şehit etmiştir. Bu açıdan büyük bir ümitsizlik içerisinde artık kurtuluşunun mümkün olmadığını düşünmektedir. Her seferinde daveti reddederken Resûllullah (S.A.V) ona, Nisâ Suresinin 48. âyet-i kerimesiyle hitap etmiştir.
NİSÂ - 48 Muhakkak ki Allah, O'na şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki şeyleri dilediği kimse için bağışlar. Ve kim Allah'a şirk koşarsa, o taktirde büyük bir günah işleyerek iftira etmiştir.
Vahşi, Zumer Suresinin 53. âyet-i kerimesi kendisine okunduğu zaman: “Tamam, ben şimdi kesinlikle tâbî olacağım.” demiştir. Zumer-53 ile Zumer-54 arasındaki illiyet rabıtasına göre, kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi halinde evvelâ günahlarının örtülmesi, Furkân Suresi 70. âyet-i kerimesine göre ise mürşid önünde tövbe etmesi halinde günahların sevaba çevrilmesi ve îmânı artan mü’min olması gerçekleşecektir.
ZUMER - 53 De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."
ZUMER - 54 Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
FURKÂN - 70 Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).
Öyleyse kişi hangi günahın içinde olursa olsun, kalben Allah’a ulaşmayı dilediği takdirde Allahû Tealâ onun bütün günahlarını örter (Enfâl-29). Geriye kalan sadece sevaplarıdır. Ve böylece o kişi bir tek dilekle Mu’minûn Suresinin 102. âyet-i kerimesine göre felâha ulaşanlardan, cennete gideceklerden birisi olur.
ENFÂL - 29 Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
MU'MİNÛN - 102 O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu minvalde buyuruyor ki:
“Bir kişi gerçekten İslâm’a girerse onun bütün günahlarını Allahû Tealâ örter. Ondan sonra sıra mükâfat ve mücâzata gelir. O kişinin bir hasenatına 10 mislinden 700 misline kadar mükâfat verilir. Seyyiatına da misliyle mücâzat verilir.” (K: Sahih-i Buhari 1.cilt 39. hadîs.)
Benzer bir hadîste de buyuruluyor ki:
“Bir kul İslâm’a girer ve bunda samimi olursa daha önce yaptığı bütün hayırları Allah lehine yazar, işlemiş olduğu bütün şerrleri de affeder. Müslüman olduktan sonra yaptıkları da şu şekilde muamele görür: Yaptığı her hayır için en az on misli olmak üzere yedi yüz misline kadar sevap yazılır. İşlediği her bir şer için de -Allah affetmediği takdirde- bir günah yazılır.” (K: Buharî, Iman 31; Nesai, Iman 10,(8,105), Müslim, Birr, 66; Ebu Sa`id ibnu Malik Hadîs No: 4.)
Allahû Tealâ Enfâl-29’da günahların örtülmesini takva sahibi olmaya bağlamıştır. O halde takva sahipleri kimlerdir suali akla gelmektedir. Allahû Tealâ bu sualin cevabını Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde vermektedir.
RÛM - 31 O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
RÛM - 32 (O müşriklerden olmayın ki) onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.
Kur’ân-ı Kerim’deki 28 basamaklık dizaynın 3. basamağında kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ o kişiyi âmenû takvasının sahibi kılar. Ve Enfâl-29’da ifade ettiği gibi, kişinin günahlarını örter. O halde günahların örtülmesinin nedeni kişinin Allah’a ulaşmayı dileyerek takva sahibi olmasıdır ki Kaf-33’e göre cennet sadece takva sahipleri içindir.
Öyleyse mürşid önünde tövbe eden kişi, sıfır günahın sahibidir. Sıfır günahın sahibi ama işlemiş olduğu bütün günahların sevaba çevrilmesiyle birlikte, akîl-bâliğ olduğu noktadan o güne kadar işlemiş olduğu bütün amellerin karşılığındaki sevapların sahibidir.