12. BASAMAK HUŞÛ OLUŞMASI
Kur’ân’daki İslâm’ın 12. basamağı, kişinin huşu sahibi olmasıdır.
Huşû: Bir insanın Allah’ı düşündüğünde veya Allah’ın adı anıldığında tüylerinin ürpermesi halidir. Allah ile bir iç ilişkisinin olduğunun kesin işaretidir. Huşû müessesesi, Kur’ân’daki İslâm’ın yaşanabilmesi için hayatî önem arz etmektedir. 11. basamakta zikre başlayan kişinin kalbinde, Allah’ın zikriyle %2 oranında rahmet nuru birikir. Bu birikim o kişiyi huşû sahibi kılar. Kişinin huşû sahibi olduğu nokta, 12. basamağa ulaştığı noktadır.
HADÎD - 16 Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
Günümüz İslâm tatbikatında huşû kavramı ne yazık ki unutulmuştur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“İnsanlardan kaldırılacak olan ilk ilim, huşûdur. Büyük bir camiye girip huşû üzere olan tek bir şahıs bile göremeyeceğin günler yakındır.” (K: Tirmizî, İlim, 5, 2653; Dârimî, Mukaddime, 29.)
Bir diğer hadîs-i şerifte de buyuruluyor ki:
"Bir zamanlar gelecek, Kur'ân-ı Kerim'in resmi, İslâm'ın ismi kalacaktır. İnsanlar İslâmî isimlerle anılacaklar ama İslâm'dan en uzak kişiler olacaklar. Mescidlere dışarıdan bakıldığı zaman mamur ama içindeki insanlara bakıldığı zaman, kalplerinde hidayetten eser olmayacak. O gün yaşayan âlimler, gök kubbenin altında yaşayan insanların en şerrlileridir. Fitne onlardan çıkmıştır ve tekrar onlara geri dönecektir." (K: Beyhaki; Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 24)
Huşû sahibi olmadıkça hiç kimse Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide ulaşamayacak ve ezelde Allah’a verdiği yemin, misak ve ahdini asla gerçekleştiremeyecektir. Huşû ile mürşide tâbiiyet arasında yüzde yüz bir illiyet rabıtası vardır.
BAKARA - 45 (Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
BAKARA - 46 Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
Üçüncü basamakta Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, ön huşûya ulaşmıştır. Kalbinde henüz bir nurlanma olmadığı halde bu kişi Allahû Tealâ’ya karşı bir hissiyat beslemektedir. Ruhunu Allahû Tealâ’ya ulaştırma konusunda kesin bir isteğin sahibidir. Bu açıdan duyduğu hissin adına Allahû Tealâ “ön huşû” demektedir. Kaf Suresinin 33. âyet-i kerimesindeki gaybda Rahmân’a huşû duymak, kalpteki aydınlık başlamadan, nurun aydınlığı başlamadan kişinin Allah’a ulaşmak konusundaki talebini yerli yerine oturttuğu yerin adıdır.
KAF - 33 Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
Burada huşû, nefsin kalbinin aydınlanmasını temin edebilecek seviyede değildir. Ama Allahû Tealâ buna yol açan özelliğin sahibi kılmıştır kişiyi. Zaten bir sonraki aşamada kişinin göğsünden kalbine yol açılabilmesi için -huşûnun kalpteki unsurlar itibarıyla, kalbe nur girmesi itibarıyla tamamlanabilmesini temin için- mutlaka ön huşûya ihtiyaç vardır. Allah’a ulaşmayı dilemenin kesin bir şekle dönüşebilmesi söz konusudur.
Bu noktadaki kişi dört tane vasfın sahibidir.
1- Allah’a inanmaktadır.
2- İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşacağına inanmaktadır.
3- Bunun üzerine farz olduğuna inanmaktadır.
4- Kendi ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşacağına yakîn hâsıl ederek kesin şekilde inanmaktadır.
Ancak bu dört vasfın sahibi olanlar, 12. basamaktaki huşûya ulaşabilecektir. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek bütün insanlar için bir zorunluluktur. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi 11. basamakta zikretmeye başladığı an Allahû Tealâ’nın katından gelen rahmet kişinin göğsüne gelir. Kişinin göğsü şerh edilmişse (açılmışsa) rahmet nuru açılan yoldan kalbe ulaşır. Kalpte oluşan %2’lik rahmet o kişiyi huşûya ulaştırır (12. basamak).
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Ümmetimin içerisinde ilk tatbikattan kaldırılacak emanet ve huşûdur. Öyle olacak ki gaybda Rahmân’a huşû duyan hemen hemen hiç kimseyi görmeyeceksiniz.” (K: Abdullah İbnü’l-Mübarek, Kitabu’z-Zühd, Sh.47, Hds.172; Tirmizi 2791.)
Burada sözü edilen emanet, Nebîler Sultanı (S.A.V) Efendimiz’in: “Size benden sonra iki emanet bırakıyorum. Bunlardan bir tanesi Allah’ın Kitab’ı, diğeri de Ehli-Beytim’dir.” ifadesindeki Allah’ın Kitab’ıdır.
Allahû Tealâ’nın bize üfürdüğü ruhun emanet olması gibi, Kur’ân-ı Kerim ve ehli beyt de Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in bizlere emanetidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) burada, Kur’ân-ı Kerim’in terk edileceğini beyan etmektedir. Eğer emanet edilen Kur’ân-ı Kerim terk edilirse huşûnun varlığı da söz konusu değildir.
Bâtıl, insanların sonradan dîn adına uydurdukları eklentilerdir. Hicr-9 ve Fussilet-42 ile Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’i koruyacağını açıkça beyan etmiştir. Allah’ın sözünde hulf yoktur, Allah katında söz değiştirilmez. Fakat iblis, değiştiremeyeceğini çok iyi bildiği Kur’ân hakikatlerini unutturarak insanları Allah’ın dîninden uzaklaştırmayı başarmıştır.
Allahû Tealâ Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’e Duhân Suresinde şöyle buyurmaktadır:
DUHÂN - 10 Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.
Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e: “Gözetle.” diyerek kalp gözünü ifade etmektedir. Allah, dilerse kalp gözü ile geleceği de geçmişi de ânı da gösterir. İşte Allahû Tealâ o gün sahâbeyle sohbet yapan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de bunu göstermiştir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Bu zamanlar, ilmin insanlardan alınacağı zamanlardır.” buyurmuştur. O sırada Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hemen yanı başındaki sahâbelerden bir tanesi Ziyad İbnu Lebîd el-Ensârî diyor ki: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Çocuklarımıza Kur’ân-ı Kerim’i öğretiyoruz, kendimiz de okuyoruz ve her zaman Kur’ân-ı Kerim’le meşgulüz. Kur’ân-ı Kerim bizim elimizden nasıl alınacak?” Bunun üzerine Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) buyuruyor ki: “Şu anda Hristiyanların elinde İncil, Yahudilerin elinde de Tevrat var. Onların ne işine yarıyor (sanki onunla amel mi ediyorlar)?”
O halde tatbikattan ilk kaldırılan emanet, Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu da Kur’ân-ı Kerim’in yaşanmaması, terk edilmesi anlamına gelmektedir. İnsanlar dîni Kur’ân-ı Kerim’den öğrenerek değil; dîn adına üretilen bid’atlerle, bâtıl sözlerle yaşamaktadırlar.
7 safha 4 teslimden oluşan hak dîn devreden çıkartıldığında, onun yerine insanların babalarından, dedelerinden duyarak oluşturdukları, zanlara dayalı, bâtıl yani geleneksel dîn tatbikatı devreye girmektedir. Emanet kaldırıldığında, insanların dîni Kur’ân-ı Kerim’den öğrenmemelerinin doğal sonucu olarak huşû da yok olmuştur. Çünkü Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de mutlaka her devirde, her kavim içerisinde o kavmin lisanıyla konuşan bir resûl gönderdiğini ifade etmektedir. Ve Resûl’e ulaşmanın ön koşulu huşû sahibi olmaktır.
Resûl’ün görevi Allah’ın âyetleriyle müjdelemek ve uyarmaktır.
KEHF - 56 Biz, resûlleri sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndeririz. Kâfirler (ise) hakkı bâtılla iptal etmek için mücâdele ederler. Âyetlerimi ve uyarıldıkları şeyleri alay (konusu) ederler.
Resûl’ün karşısında yer alanlar kâfirlerdir. Kâfirler de Hakk’ı yani Allah’ın âyetlerini bâtılla (dîn adına uydurdukları bid’atlerle) iptal etmek için mücâdele ederler ve Allah’ın âyetleri ile alay ederler.
Allah’ın Resûlleri emanet üzerinde muhafızlardır. Onlar, Allah’a ulaşma dileğinin farziyetini (Allah’ın davetini) insanlara âyetlerle ulaştırıp tebliğ ederler. Ama Allah’ın Resûl’üne karşı çıkanlar: “Hayır, ruh bize hayat verir, ruh vücuttan çıkınca kişi ölür. Ancak ölünce ruh Allah’a ulaşır. Hayattayken insan ruhunun Allah’a ulaşması yoktur.’’ demektedirler.
YÂSÎN - 11 Sen sadece zikre tâbî olanı ve gaybte Rahmân’a huşû duyanı uyarırsın. Öyleyse onu mağfiret ile (günahların sevaba çevrilmesiyle) ve "kerim ecir" ile müjdele.
Kişi Allah’a ulaşmayı dilemediği takdirde Kur’ân-ı Kerim’i terk etmiştir. Çünkü “Allah’a ulaşmayı dilersen bu senin için cennet müjdesidir, dilemediğin takdirde gideceğin yer cehennemdir.” tebliğine muhatap olan kişi, Allah’a ulaşmayı dilemediğinde dünya hayatını dilemiştir; âyetlerden gâfildir. Âyetlerden gâfil olan kişi de Kur’ân-ı Kerim’i terk etmiş olur.
YÛNUS - 7 Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
Emanetin ve huşûnun ortadan kaldırıldığı dönem günümüzde yaşanmaktadır. Dîn, el yazması kitaplardan zanlara dayalı hükümlerle öğrenilmektedir. Oysaki Allahû Tealâ’nın hak hükümleri Allah’ın koruması altında olan Kur’ân-ı Kerim’de yer almaktadır. Ve Allahû Tealâ’nın Resûl’ü Mehdi (A.S), 33 yılı aşkın bir süredir insanlara tebliğ yapmaktadır. “Ey insanlar, duyduk duymadık demeyin! Allah’a ulaşmayı dileyin, dilerseniz bu sizin için cennet müjdesidir, dilemediğiniz takdirde gideceğiniz yer cehennemdir.” diyerek insanları uyarmaktadır.
Mehdi Resûl, dîni Kur’ân-ı Kerim’le öğretendir. Resûl’e karşı çıkanlar, Kur’ân-ı Kerim’i terk ederek, zanlara dayalı bir dîn tatbikatının içerisine girmişlerdir. Kendilerine zikir gelmiş olmasına rağmen zikirden ayrılıp ona yüz çevirmişlerdir. Eğer kişi zikirden yüz çevirirse Allahû Tealâ’nın bu konudaki Kur’ân-ı Kerim hükmü şudur: “Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse şeytanı ona musallat ederiz.”
ZUHRÛF - 36 Ve kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, şeytanı ona musallat ederiz. Böylece o (şeytan), onun yakın arkadaşı olur.
Allah’ı sevmeyen kişi Allah’a ulaşmayı dilemeyecektir. Bu kişi otomatik olarak Rahmân’ın zikrinden yüz çevirmiştir. Zikirden yüz çeviren kişinin de huşû sahibi olması imkânsızdır. Cinn Suresinin 17. âyet-i kerimesinde zikirden yüz çeviren bir insanın mutlak surette azabı hak ettiği ifade edilmektedir.
CİNN - 17 Onları bu konuda imtihan edelim diye. Ve kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, onu çok şiddetli azaba uğratır.
Allahû Tealâ buyuruyor ki:
FÂTIR - 18 Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).
Allahû Tealâ burada Resûl’e diyor ki: “Sen ancak zikre tâbî olan ve gaybda Rahmân’a huşû duyanları uyarırsın.”
Allah’a ulaşmayı dileyen kişi zikre tâbî olandır. Zikir, Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’ân, Allah’a ulaşmayı dilemeyi farz kılmaktadır.
Hadîste Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in: “Bu ümmetten ilk kaldırılacak şey emanet ve huşûdur.” buyurarak ifade ettiği şey, Allah’a ulaşma dileğidir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi âyetlerden gâfildir. Âyetlerden gâfil olmak, emanetin kaldırılması demektir. Emanetin kaldırılması da huşûnun devreden çıkarılmasıdır. Çünkü Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi hiçbir zaman huşû sahibi olamaz. Kişi ancak Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ 7 tane furkan ve 12 tane ihsan vererek o kişiyi huşû sahibi kılmaktadır.
Bugün insanlığın geldiği noktada ne yazık ki huşû müessesesi unutulmuştur.
Allahû Tealâ Bakara-151’de buyuruyor ki:
BAKARA - 151 Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
Burada resûlün 5 görevi ifade edilmektedir.
1- Âyetleri tilâvet etmek.
2- Nefs tezkiyesi yaptırmak.
3- Kitab’ı öğretmek.
4- Hikmeti öğretmek.
5 -Hikmetin ötesini öğretmek.
Resûl, bu 5 görevle Kitab’ın bütününe tâbî olunmasını sağlar. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’le sahâbe için Allahû Tealâ: “Siz Kitab’ın bütününe tâbîsiniz.” buyurmaktadır.
ÂLİ İMRÂN - 119 İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V), sahâbeye önce âyetlerin tilâvetini öğretmiştir. Sonra sahâbenin nefsini tezkiye etmiş, onlara Kur’ân-ı Kerim’ın ruhunu, hikmeti öğretmiştir. Sahâbe 7 safha 4 teslimi yaşamak suretiyle iradelerini Allah’a teslim etmişler ve hepsi Allah tarafından irşada memur ve mezun kılınmışlardır. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V), 5. görevi olarak sahâbeye hikmetin ötesini de öğretmiştir.
Kişi Allah tarafından irşada memur ve mezun kılındığı noktadan itibaren hikmetin ötesini öğrenmeye başlar. Bu kişi küllî iradenin zikriyle tesbihtedir. Allah’tan aldığı emri hayatına tatbik eder. Artık öyle bir kişidir ki Kur’ân taşıyıcısı olmuştur. Bu noktada kişi, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmıştır ve hikmetin ötesini öğrenmektedir. Sahâbe de başlangıçta Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e Allah’a ulaşmayı dileyerek tâbî olmuştur ve gerekli safhaları bir bir geçirmiştir. Böylece Kur’ân’ın bütüne tâbî olmuştur.
Zikir ehli olan Allah’ın Resûl’ü her şeyi bilmek zorunda değildir. Zikir ehli bildiğini insanlara ulaştırır; bilmediklerini de anında Allahû Tealâ’ya sorar ve cevabı yine insanlara ulaştırır. Allahû Tealâ: “Bilmiyorsanız ehl-i zikre sorun.” buyurarak, “Siz zikir ehline bağlanın.” hükmünü de vermektedir. Zikir ehline bağlanabilmek için huşû sahibi olmak lâzımdır. Resûl’e ulaşmak için huşû sahibi olmak önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü kişi ne kadar hacet namazı kılarsa kılsın, huşû sahibi olmadıkça Allah ona mürşidini göstermemektedir. Ama huşû sahibi olmak için de olmazsa olmaz şart, Allah’a ulaşmayı dilemektir.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in açıklamakta olduğumuz hadîsi ile Kur’ân-ı Kerim âyetleri bire bir uyuşmaktadır. Eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse âyetlerden gâfildir (Yûnus-7). Âyetlerden gâfil olan kişi emaneti terk etmiştir. Bu kişi Kur’ân’a tâbî değildir. Bir insan istediği kadar hatimler indirsin, Kur’ân-ı Kerim okusun, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe huşû sahibi olamaz.
Bugün Hidayet Çağı için Mehdi (A.S), Allah’tan hidayetle insanlara gelmiştir. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Resûl, hidayeti tebliğ etmektedir. Kişiye düşen şey, Resûl’ün hidayet davetine icabet etmektir.
TEVBE - 33 Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) de buyuruyor ki:
"Hikmet sahibi ulemanın meclisinde bulunmak, kelamını işitmek üzerinize farz kılındı. Muhakkak ki Allah bu meclislerde hikmet nuruyla ölü kalpleri diriltir. Yağmur suyuyla ölü toprakları dirilttiği gibi…" Taberâni, Muvatta, ilim, 1.
Hadîs-i şeriften de anlaşıldığı gibi, her kim Allah dostlarının meclisinde bulunursa Allah’ın katından o kişinin kalbine nur iner. İşte bu, yağmurun kuru toprağı dirilttiği gibi ölü kalpleri diriltir. Kişiyi huşû sahibi yapan da kalbine inen bu nurlardır.
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de, ancak huşû sahiplerinin zikir yapabileceğini ifade etmektedir.
A'LÂ - 10 Allah’a karşı huşû duyan kişi zikir yapacaktır (ve tezekkür edecektir).
Allah’a ulaşmayı dileyen bir insanı Allahû Tealâ, verdiği söz gereğince mutlaka Kendisine ulaştırır.
ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).
Ra’d Suresinin 27. âyet-i kerimesi gereğince, Allah kimi dalâlette bırakırsa onlar için kesinlikle Allah’a ulaşmak söz konusu değildir.
RA'D - 27 Ve kâfirler: “Ona, Rabbinden bir âyet (mucize) indirilse olmaz mı?” derler. De ki: “Muhakkak ki Allah, dilediği kimseyi dalâlette bırakır ve O’na yönelen kimseyi Kendine ulaştırır (hidayete erdirir).”
İnsanoğlunun önünde iki tane seçenek vardır: Kişi ya nefsin talebine uyar, dünya hayatını diler ya da ruhun talebine uyar ve Allah’a ulaşmayı diler. Ya irşad yolu ya da gayy yolu vardır; üçüncü yol yoktur.
Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği an, Allahû Tealâ verdiği söz gereğince o kişinin vekili olur. Vekili olması hasebiyle Allahû Tealâ o kişinin şeytanla arasındaki bağı (şeytanın o kişi üzerindeki negatif tesirini), kişinin ruhu Allah’a ulaşıncaya kadar sıfırlar. Bu noktadan sonra kişi zikrini artırmadığı takdirde zikrin azalması sebebiyle fıska düşer, yoldan sapar ve münâfıklardan olur. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Münâfıklardan olmak istemeyen kişi Allah’ı çok zikretsin.’’ buyurarak bizleri uyarmıştır.
Çok zikreden kişi, 24 saatin 12 saatten fazlasını zikirle geçirendir yani o kişi zahidlerdendir.
Zahid: Allah’ın zikrini dünyanın önüne geçiren, dünyaya değer vermeyen kişidir. Böylesi bir kişi âdeta risk olayını ortadan kaldırmış demektir. Bu nedenle Resûlullah (S.A.V) Efendimiz, insanların çok zikretmesini istemiştir. 3 saatlik bir zikirle kişinin ruhu Allah’a teslim olmuşken Allahû Tealâ kişiye bunun ötesinde 12 saatten daha fazla zikretmesini emir buyurmaktadır. Birçok kişi bu emri yerine getirmeyi başaramamaktadır.
Allahû Tealâ Furkân Suresinin 27, 28, 29 ve 30. âyetlerinde diyor ki:
FURKÂN - 27 Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.
FURKÂN - 28 Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.
FURKÂN - 29 Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.
FURKÂN - 30 Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.
Allah’ın yardımını bize ulaştıran Allah’ın Resûl’üdür. Allah’a giden yolda bu yardım olmadan bir adım bile ilerlemek mümkün değildir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz buyuruyor ki:
“Benim sevgim bir kulun kalbine girerse, Allah mutlaka onun cesedini ateşe yasak eder.” (K: Râmûz-ül-Ehâdîs.)
Hz. Ebû Bekir, malının tamamını Allah yolunda sarf ettiği zaman sahâbe diyor ki: “Ya Ebû Bekir! Evlâtlarına miras olarak ne bıraktın?” Hz. Ebû Bekir de cevaben diyor ki: “Allah ve Resûl sevgisini bıraktım.”Hz. Ebû Bekir’in bu sözlerinden insanları zirveye taşıyacak olanın Allah ve Resûl sevgisi olduğu anlaşılmaktadır.
Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîsinde Resûl sevgisi için şöyle buyurmuşlardır:
“Nefsimi elinde bulundurana yemin ederim ki sizden biriniz, Ben ona babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça îmân etmiş olamaz.” (K: Buhârî, Sahih, İman, 8; Müslim, Sahih, Îmân, 69.)
TEVBE - 24 De ki: “Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler, Allah’tan ve O’nun Resûl'ünden ve O’nun (Allah’ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise artık Allah, emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah, fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez.”
Peygamber Efendimiz (S.A.V) de âhir zaman peygamberidir, yaşadığı dönemde devrin imamıdır ve Allah’ın Kendisine verdiği son şeriat kitabı olan Kur’ân-ı Kerim ile insanları Allah’a davet ederek hidayeti (Allah’a ulaşmayı) tebliğ etmiştir. Bu davet Allah’ı sevenler tarafından kabul edilir.
Kalbinde mürşid sevgisi olan muhakkak ki Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i de sevendir. Zaten Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i sevmeseydi onun mirasçısı olan mürşidi; Allah dostunu sevmezdi. Ama Allahû Tealâ onun kalbine mürşid sevgisi koyduğuna göre aynı zamanda kalbinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sevgisi de vardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sevgisi, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin kalbine girer. Çünkü 7 furkan ve 12 tane ihsanın sahibi olan kişi huşû sahibidir. Ama bu furkanları ve ihsanları almanın olmazsa olmaz şartı, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Allah’ı sevenin Resûl’ü sevmemesi; Resûl’ü sevenin de Allah’ı sevmemesi mümkün değildir. Allah’a ve Resûl’üne duyulan sevgi birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki parçadır.
Allahû Tealâ bu noktadaki kişiye tâbiiyetle birlikte mutlaka Cennet-i Firdevs’i ihsan eder ve kişi cennetlik olması hasebi ile ateşten uzak olur. Hadîs-i şerifte zikredilen: “Benim sevgim bir kulun kalbine girerse Allah mutlaka onun cesedini ateşe yasak eder.” sözünden murat budur.