Ruhunu Allah’a Ulaştırmayı Dilemeyenlerin Özellikleri
Kur’ân-ı Kerim standartları içerisinde Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişinin kurtuluşu ne yazık ki mümkün değildir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
YÛNUS - 7 Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
YÛNUS - 8 İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Yûnus Suresinin 7. ve 8. âyet-i kerimeleri Allah’a ulaşma dileğinin farziyetini ispat etmekle kalmayıp, dilemeyenlerin durumuna da kesin olarak açıklık getirmektedir.
Buna göre dilemeyenler:
● Dünya hayatından razı olmuşlardır.
● Onlar, Allah’ın âyetlerinden gâfil olanlardır.
● Ve kazandıkları dereceler karşılığında gidecekleri yer cehennemdir.
Yûnus Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre bu kişiler hüsrandadır.
YÛNUS - 45 Ve o gün (Allahû Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).
Kaf-31’e göre takva sahibi değillerdir.
KAF - 31 Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.
Buradan şu sonuca ulaşıyoruz ki takva sahibi olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Ve cennet ancak takva sahipleri için yaklaştırılmıştır. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler ise takva sahibi olmayanlardır ve bu sebeple gidecekler yer cehennemdir.
Kehf-103, 104 ve 105’e göre Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, amelleri boşa gidenlerdir.
KEHF - 103 De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”
KEHF - 104 Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
KEHF - 105 İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
Allah’a ulaşmayı yalanlayanlar ise Kur’ân-ı Kerim’de kâfir olarak adlandırılmışlardır. Allah onları hiçbir zaman Sıratı Mutsakîm’e ulaştırmayacaktır.
NİSÂ - 167 Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.
NİSÂ - 168 Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.
NİSÂ - 169 Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
Allah’a ulaşmayı dilemeyenler şeytanı dost edinenlerdir.
BAKARA - 257 Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.
Allah’a ulaşmayı dilemeyenler Allah’ın kulu değil, şeytanın kuludur. Oysaki Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a kul olmamız açıkça emredilmektedir.
YÂSÎN - 60 Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
YÂSÎN - 61 Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu minval üzere buyuruyor ki:
“Yâ Muâz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu bilir misin?” diye sordu. Muâz (R.A): “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (S.A.V) şöyle cevap verdi: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, sadece O’na kulluk edilmesi ve hiçbir şeyin O’na ortak koşulmamasıdır.” (K: Müslim, Îmân, 50.)
Sahâbe, Allah’a ulaşmayı dileyerek şeytanın kulu olmaktan kurtulup Allah’a kul olmuşlardır.
ZUMER - 17 Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Bir gün Ensar’dan birisi gelerek sordu: “Ey Allah’ın Resûl’ü! Müminlerin hangisi daha faziletlidir? Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V): ‘Ahlâk bakımından en güzel olanları.’ buyurdu. Bunun üzerine: Ey Allah’ın Resûl’ü! ‘Müminlerin hangisi daha akıllıdır?’ diye sordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Ölümü en çok hatırlayanları ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananları. İşte onlar en akıllı olanlardır.” buyurdu. (K: Îbn Mâce, Zühd, 31.)
O halde ölümü çokça hatırlamak ve ölmeden evvel ölümü, bir diğer tabirle hayattayken ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı kendimize hedef edinmek Allahû Tealâ’nın hepimize emridir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (S.A.V):
“Ben size gecesi gündüz gibi, apaçık bir yol bıraktım.” buyurarak, hepimizi Kur’ân’daki İslâm’a davet etmektedir. (K: İbn Mâce, Mukaddime, 43.)
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîs-i şerifinde buyuruyor ki:
"Allah niyeti önce ahiret olana dünyayı da verir. Ama niyeti sadece dünya olana ahireti vermez." İbn-i Mübarek, Kütübi Sitte.
Öyleyse dileği dünya olan bu insanların ahirette bir nasibi yoktur.
ÂLİ İMRÂN - 77 Muhakkak ki onlar; Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar. İşte onlar için ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap vardır.
Resûlullah (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde de: “Niyetin yeri kalptir, ameller de fizik bedenle yerine getirilir.” buyurmaktadır.
28 basamaklık İslâm merdiveninde Allah’a ulaşmayı dilemek bir hedef emirdir. Eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilemişse o noktadan itibaren yapacağı ameller, onu mürşidine ulaştırmak için geçerli olacaktır. Eğer kişi mürşidine tâbî olursa amelleri onu Allah’a ulaştırmak içindir. Eğer kişi ruhunu Allah’a teslim etmişse ondan sonraki ameller fizik vücut teslimine ulaştırmak içindir. Eğer kişi fizik vücudunu Allah’a teslim etmişse o zaman da bir sonraki hedef, nefsi Allah’a teslim etmektir. Kalben nefsini teslim etmeyi dileyen kişinin yapacağı ameller de onu bu hedefe ulaştırmak içindir. Yani kısacası kalpte teşekkül eden hedef emirlerdir ama o hedef emirlere paralel vasıta emirler söz konusudur. Hedefi belli olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez. Hedef emirleri yerine getirmek için mutlaka vasıta emirlere gerek vardır. Vasıta emirleri yerine getirmeden hedef emirleri yerine getirmek mümkün değildir.
Günümüzdeki İslâmî öğretide ne yazık ki ruhun talebi olan Allah’a ulaşma dileği ve nefs tezkiyesinin yegâne vasıtası olan zikir yoktur. Allah’a ulaşmayı dilemek ve zikir İslâm’ın beş şartına eklendiği takdirde İslâm’da vasıta emirler tamamlanmış olur.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:
“Allah: ‘Ben kulumun her zaman yanındayım. Beni zikrederken de onunla beraberim. O Beni gönlünden zikrederse Ben de onu nefsimde zikrederim. Beni bir cemaat içinde zikrederse Ben onu o cemaattan daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim. Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak gelirim.’ buyuruyor.” (K: Muslim 48/21.)
Zikir vasıta emirlerin olmazsa olmazıdır. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de zikri, çok zikri ve daimî zikri üzerimize farz kılmıştır.
MUZZEMMİL - 8 Ve Rabbinin İsmi'ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.
AHZÂB - 41 Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.
NİSÂ - 103 Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah'ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü'minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimiz buyuruyor ki:
“Öyle insanlar vardır ki cehennemlik amel işlerler, cennete gideceklerdir. Öyle insanlar vardır ki cennetlik amel işlerler ama cehenneme gideceklerdir.” (K: Sahih-i Buhari-Bölüm 10 -1609.)
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu hadîs-i şerifiyle Allah’a ulaşmayı dilemenin önemine dikkat çekmiştir. Gerçekten de cennetlik amel işlediği halde cehenneme, cennetlik amel işlediği halde cehenneme gidecek insanlar vardır. Kişiyi bu iki yoldan birine götürecek olan tek faktör vardır ki bu, kişinin kalben Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de cennet ve cehenneme gidişi günahların sevaplara oranına bağlamıştır. Kimin sevap tartıları günahlarından bir derece fazla ise o kişinin gideceği yer cennettir.
MU'MİNÛN - 102 O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.
MU'MİNÛN - 103 Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.
Allahû Tealâ altmış küsür âyet-i kerimede cehenneme gidenin ebediyen orada kalacağını açıkça ifade etmektedir.
Nefsine tâbî olan bir insan devamlı surette günah işleyeceğine göre, onun sevaplarının günahlarını aşması mümkün değildir. Ancak Allahû Tealâ’nın Enfâl-29’da Allah’a ulaşmayı dileyenler için bir müjdesi vardır.
ENFÂL - 29 Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
Âyet-i kerimeden de açıkça anlaşılıyor ki Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyenlere furkanlar verir ve onların günahlarını örter. Bu durumda o kişinin günahları sıfırlanmıştır. Herkesin mutlak olarak bir sevabı vardır. Bu sebeple kişi Allah’a ulaşmayı dilediği an hiçbir ameli olmaksızın ölse dahi, Mu’minûn-102’ye göre cennete gidecektir. Çünkü Allah, o kişinin günahlarını Allah’a ulaşmayı dilediği an örtmüştür. Ve o kişi sevapları günahlarından fazla olan bir kişi hüviyetini almıştır. Kişi hangi günahın sahibi olursa olsun netice değişmeyecektir. Eğer gerçekten kalbî bir dilekle Allah’ı dilediyse Allah onun günahlarını sıfırlayacaktır.
ZUMER - 53 De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."
ZUMER - 54 Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.
Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîs-i şerifinde sözünü ettiği, cehennemlik amel işlediği halde cennete girecek olan insanlar, işte bu guruba giren insanlardır. Onlar hiç bir zaman namaz kılmamış, oruç tutmamış, zekât vermemiş, hacca gitmemişlerdir. Aksine çok günah işlemişlerdir. Ama Zumer Suresinin 53. ve 54. âyet-i kerimelerine göre Allah’a ulaşmayı dilemişler, Enfâl Suresinin 29. âyet-i kerimesine göre Allah onların günahlarını örtmüştür. Eğer yaşasalardı mutlaka Allah onları mürşidlerine ulaştıracaktı ve onlar ıslah edici ameller işlemeye başlayarak, ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi ve iradenin teslimine kadar yol alabileceklerdi. Ama ömürleri buna yetmemiştir; Allah’ı dilemişler, akabinde de ölmüşlerdir. İşte bu insanlar, sırf Allah’a ulaşmayı diledikleri cihetle cennetin 1. katını hak etmişlerdir. Cehennemlik amel işledikleri halde cennete gitmişlerdir.
Hadîs-i şerifin ikinci kısmında cennetlik amel işledikleri halde cehenneme gidecek olan insanlardan söz edilmektedir ki; Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar bu grubu oluşturmaktadır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir başka hadîs-i şerifinde de şöyle buyurmaktadır:
“Sizden bir kimse cennet ehlinin amellerini öyle işler ki kendisi ile cennet arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse bu sefer cehennem ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cehenneme girer. Yine bir kimse cehennem ehlinin amellerini öyle işler ki kendisi ile cehennem arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse cennet ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cennete girer.” (K: Kütüb-i Sitte, Sahih-i Müslim hadis no: 4781; Kenzu’l-Ummal, h. No: 576.)
ÂLİ İMRÂN - 103 Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.
Yıllarca İslâm’ın 5 şartını yerine getiren insanların, Allah’ın emirlerine olan itaatlerinden dolayı kazandıkları pozitif dereceler vardır. Allahû Tealâ o dereceleri hanelerine yazmıştır. Ancak kişi ölümü ne kadar Allah’a ulaşmayı dilemezse amelleri boşa gidecektir. Amelleri boşa gittiği zaman geride kalan sadece negatif dereceleridir. Ve kişi negatif dereceleri sebebiyle cehenneme gider. O halde kişi hangi ibadetleri yapıyor olursa olsun, eğer Allah’a ulaşmayı dilemediyse ibadetleri ona fayda vermeyecektir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde Allah’a ulaşmayı inkâr edenler için mizan dahi tutulmadığını ifade etmektedir. Fakat ne yazık ki iblis insanları korkunç bir tuzağın içine çekerek, İslâm’ın yalnızca 5 şartını uygulayanları cennet ümidiyle aldatmaktadır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvelinde, İslâm âleminin şu an içine düştüğü bu tuzağı konumuz olan hadîs-işerifi ile açıklamaktadır. Allahû Tealâ da Kehf Suresinin 103, 104 ve 105. âyetlerinde bu durumu açıklamaktadır.
KEHF - 103 De ki: “Ameller açısından en çok hüsrana uğrayanları size haber vereyim mi?”
KEHF - 104 Onlar, dünya hayatında amelleri (çalışmaları) sapmış (kaybettikleri dereceler, kazandıkları derecelerden daha fazla) olanlardır. Ve onlar, güzel ameller işlediklerini zannediyorlar.
KEHF - 105 İşte onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için kıyâmet günü mizan tutmayız.
Kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse Kehf-105’e göre kendi iradesiyle işlediği cennetlik amellerin hepsi boşa gitmektedir. Bu durumda geriye sadece kişinin kendi iradesiyle işlediği şerr amellerin neticesinde kazandığı negatif dereceleri kalacaktır. Ve bu negatif derecelerin pozitif derecelerinden -başkalarının kendisine yaptığı zulüm sebebiyle kazandığı dereceler fazla olması sebebiyle kişi cehennemi hak eder.
Allahû Tealâ kişinin kurtuluşunu Allah’a ulaşma dileği ve akabinde gelecek olan sâlih amellere, özellikle de zikre bağlamaktadır. Şeytan (iblis), insanın ezelî ve ebedî düşmanıdır. Şeytan, insanlar ibadet yapsınlar; bu ibadetlerle kurtuluşa ulaşacaklarını zannetsinler ama hiç birisi kurtuluşa ulaşamasın hedefiyle sinsi bir tuzak kurmuştur. Ve ne yazık ki kurtuluşa ulaştıran unsurları devreden çıkarıp geri kalan vasıta emirlerle insanları oyalayarak hedefine ulaşmaktadır. İslâm’ın 5 şartıyla insanları da kendisiyle birlikte cehenneme mahkûm etmektedir.
ZUMER - 65 Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere: “Gerçekten eğer sen şirk koşarsan (Allah’a ulaşmayı dilemezsen), amellerin mutlaka heba olur. Ve mutlaka hüsrana düşenlerden olursun.” diye vahyolundu.
Öyleyse insanı cehenneme götüren sebep, o kişinin Allah’a ulaşmayı dilememesidir. Cennete götüren sebep de o kişinin Allah ulaşmayı dilemesidir.
Allahû Tealâ’nın her kavimde o kavmin ana lisanıyla vazifeli kıldığı resûllerin gönderiliş sebebine baktığımız zaman, En’âm Suresinin 48. âyet-i kerimesi evrensel bir mesaj vermektedir.
EN'ÂM - 48 Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
Resûl kavmine: “Allah’a ulaşmayı dilersen bu senin için cennet müjdesidir. Dilemediğin takdirde gideceğin yer cehennemdir.” diyerek tebliğ etmektedir. Resûllerin bu dünya hayatındaki asıl görevi tebliğdir. Eğer kişi Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ mutlaka onu üçüncü kat cennet ve dünya saadetinin yarısına ulaştıracaktır; ondan sonrası kişinin kendi gayretine, zikir artışına ve dik yokuşu aşmasına bağlıdır.
Zumer Suresinin 71. ve Mulk Suresinin 8, 9 ve 10. âyet-i kerimeleri Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîsini bir kere daha doğrulamaktadır.
ZUMER - 71 Kâfirler, zümre zümre cehenneme sürülürler. Oraya geldikleri zaman, onun (cehennemin) kapıları açılır. Ve onun (cehennemin) bekçileri onlara derler ki: “Size, sizden (sizin aranızdan) olan resûller gelmedi mi ki, size Rabbinizin âyetlerini okusun, bugüne (buraya) geleceğinizi (söyleyerek) uyarsın?” (Cehenneme gidenler) dediler ki: “Evet (geldiler).” Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak oldu.
MULK - 8 (Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.
MULK - 9 Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”
MULK - 10 Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.
Resûl: “Allah’a ulaşmayı dilersen cennete gideceksin. Dilemezsen gideceğin yer cehennemdir.” diyerek âyetleri tilâvet etmektedir. Ama insanlar: “Eski köye yeni âdet mi getiriyorsun? Ruh vücuttan çıkınca kişi ölür. Ancak ölümle insan ruhu Allah’a ulaşır.” diyerek Resûl’e karşı çıkmışlar ve azap sözü kâfirlere hak olmuştur.
Allahû Tealâ, insanoğluna amellerinin karşılığında mükâfat veya ceza verir.
İSRÂ - 15 Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.
Allahû Tealâ, bütün insanlığa Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek fırka içinde olmalarını emretmektedir.
ÂLİ İMRÂN - 103 Ve hepiniz, Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, fırkalara ayrılmayın! Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; siz (birbirinize) düşman olmuştunuz. Sonra sizin kalplerinizin arasını birleştirdi, böylece O’nun (Allah’ın) nimeti ile kardeşler oldunuz. Ve siz ateşten bir çukurun kenarında iken sizi ondan kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklıyor. Umulur ki böylece siz hidayete erersiniz.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) de hadîslerinde Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu tek cemaat içerisinde olmamızı, ancak o takdirde cennet ehli olabileceğimizi ifade buyurmuşlardır. Aksi halde kişi şeytanla beraber olacaktır. Bu hadîslerden bazıları şunlardır:
“Size ashâbımı, sonra onların peşinden gelenleri, sonra da onların peşinden gelenlerin yaşantılarını tavsiye ederim. Bunlardan sonraki nesillerde yalan yayılacaktır. O derece ki kendisinden yemin etmesi istenmediği halde insanlar yemin edecekler, şâhitlikleri istenmediği halde insanlar yalan şâhitliği yapacaklardır. Dikkat edin: Bir erkek bir kadınla tek başına kalmasın, üçüncüleri şeytandır. İslâm cemaatinden ayrılmayın. Ayrılıklardan sakının çünkü şeytan cemaate katılmayıp tek kalanlarla beraberdir. Cemaatten olan iki kişiden uzaktır. Kim cennetin en güzel yerlerinden köşk sahibi olmak isterse İslâm cemaatinden ayrılmasın. Kimi yaptığı iyilik sevindiriyor ve kötülükleri de üzüyorsa o kimse mü’mindir.”(K: İbn Mâce, Fiten.)
“İslâm cemaatinden ayrılmayın, ayrılıklardan sakının. Çünkü şeytan cemaate katılmayıp tek kalanlarla beraberdir. Cemaatten olan iki kişiden uzaktır. Kim cennetin en güzel yerlerinde olmak isterse; İslam cemaatinden ayrılmasın.” (K: Tirmizî, Fiten, 7, hadis no: 2165.)
“Cennetin en güzel yerini isteyen kimse cemaate sımsıkı sarılsın.” (K: Tirmizi, Fiten, 7; Müsned, 1/26.)
“…Cemaat rahmettir; ayrılık (tefrika) azaptır.” (K: Ahmed bin Hanbel Müsned 4/375, İbni Ebi’d-Dünya, Tergib ve Terhib 2/402.)
“Kuşkusuz ki Allah, benim ümmetimi dalâlet üzere bir araya getirmez. Allah’ın eli cemaatin üzerindedir.” (K: Tirmizi, 2255)
“…kim cemaatten bir karış ayrılır ve ölürse (ölümü) cahiliye ölümü olur.” (K: Müslim 1849/55.)
“Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar. Biri hariç, diğerlerin hepsi cehenneme girecek. Hristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Biri hariç, diğerlerin hepsi cehenneme girecek. Benim ümmetim de 73 fırkaya ayrılacak. Biri hariç hepsi cehennem girecek.” (K: Ebû Dâvud, Sünnet, 1; Tirmizî, Îmân,18; İbn Mace,Fiten, 17; İbn Hanbel, 2/332.) Hanbel, 2/332.)
Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
SEBE - 20 Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.
Öyleyse her kim Allah’a ulaşmayı dileyenlerin oluşturduğu cemaat içinde yerini almışsa o kişi kurtuluşa erenler fıkasının içindedir ve Hanif dîninin tevhid esasını yerine getirmiştir. Tevhid emrini yerine getiren kişi, aynı zamanda vahdet ve teslim esaslarına da tâbî olan kişidir.