Her işin başında olduğu gibi, İslâm dîninin giriş kapısı da talep etmektir. Kim kalbî bir dilekle Allah’ın dînine adım atmayı dilerse o, bu kapıdan içeri adımını atmıştır. Bunun başka bir yolu, başka bir anahtarı olması mümkün değildir.

Allahû Tealâ Kendisine yönelmeyi, Kendisini istemeyi, Kendisine ulaşmayı dilemeyi Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde üzerimize farz kılmıştır. Bundan 14 asır evvel sahâbe bu farzı yerine getirerek Allah’a ulaşmayı dilemişler ve taguta kul olmaktan kendilerini kurtarmışlardır

“İslâm dînine (hanif dînine) girmeyen ateştedir.” hadîs-i şerifinde söz edilen ateş, ahiret standartları içerisinde düşünüldüğünde cehennemde olmayı ifade etmektedir. Cehenneme gitmek ve gitmemek Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a ulaşmayı dilemek ve dilememek ayıracıyla ayrılmıştır. Cehennemde olmanın gereği ise kişinin seyyiatinin hasenatından fazla olmasıdır.

MU'MİNÛN - 102 O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.

MU'MİNÛN - 103 Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, cehenneme gidecek olanlardır. Onlar, kendi kendilerine zulmedenler ve kendilerini hüsrana düşürenlerdir. Bu insanlar, Allah’ın âyetlerinden gâfillerdir, dalâlettedirler ve ne yazık ki amelleri de boşa gitmiştir.

Hadîs-i şerifteki ateşin muhtevası birincil açıdan budur. Ancak hadîs dünya hayatında da ateşte olmayı ifade etmektedir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, mutsuz ve huzursuz bir dünya hayatının içerisinde olacağı cihetle dünyevî açıdan da ateşin içindedir.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir diğer hadîs-i şerifinde buyurmuştur ki: “Hiç kimse kendi ameliyle cennete giremez. Ben de giremem ama Rabbim Beni rahmetine gark etmiştir.”

Görüyoruz ki kişinin kendi ameli onu tek başına kurtuluşa erdiremeyecektir. Nefsine tâbî olan her insan, ne kadar ibadet ederse etsin günah işlemeye devam edecektir. Böyle bir kişinin sevaplarının günahlarından ağır gelmesi asla mümkün olmayacaktır. Kişi mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemelidir ki; ancak bunun neticesinde Allah ona furkanlar versin ve günahlarını örtsün.

ENFÂL - 29 Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

Âyet-i kerimeden de anlaşılıyor ki kişinin sevap tartılarının ağır gelmesi Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlıdır.

Günümüzde bazı insanlar: “Allah bize şah damarımızdan daha yakınken neden Allah’a ulaşmaktan bahsediyorsunuz?” diyorlar. Allah gerçekten bize şah damarımızdan daha yakın ama biz Allah’a aynı dizayn içerisinde yakın değiliz.

KAF - 16 Ve andolsun ki insanı Biz yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız.

Yaşadığı musîbetler karşısında Allah’a yönelen (Allah’a ulaşmayı dileyen) kişi ancak, hidayete adım atan ve Allah’a yakın olan kişidir. Allah’ın mukarrebleri (Allah’a yakın olanlar) arasına girebilmemiz için mutlaka hanif dînini -7 safha ve 4 teslimi- yaşamamız gerekmektedir. Bir insan ancak hanîf dînini yaşayarak Allah’ın en üst seviyede dostu ve Allah’ın mukarreblerinden olur.

Allahû Tealâ buyuruyor ki:

VÂKIA - 7 Ve (o zaman) siz üç sınıfa ayrılmış olursunuz.

VÂKIA - 8 İşte ashabı meymene [meymene sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) sağından verilen cennetlikler], (ama) ne ashabı meymene!

VÂKIA - 9 Ve ashabı meşeme [meşeme sahipleri, amel defteri (hayat filmleri) solundan verilen cehennemlikler], (ama) ne ashabı meşeme!

VÂKIA - 10 Ve sabikunlar (hayırlarda yarışıp ileri geçenler), sabikunlar.

VÂKIA - 11 İşte onlar (sabikunlar). Mukarrip (Allah’a yaklaştırılmış) olanlardır.

Âyet-i kerimeye göre üç grup insan söz konudur.

1- Ashab-ı Meş’eme: Allah’a ulaşmayı dilemeyen cehennemlikler, kitapları soldan ve arkadan verilen insanlardır.

2- Ashab-ı Meymene: Allah’a ulaşmayı dileyen, ermiş evliya olan ama henüz daimî zikre ulaşmamış, fizik vücut teslimini gerçekleştiren insanlar.

3- Sâbikûnlar: Müsabakalarda hayırlarda ileri geçenlerdir. Mukarripler 7 safhayı en üst seviyede yaşayanlardır.

Allahû Tealâ sıfır zaman aralığında her şeyi yapmaya kaadirdir. Elbette Allahû Tealâ bize ve her şeye yakın ama bizim Allahû Tealâ’ya yakın (mukarreb) olabilmemiz için, nefsimizi önce 7 kademede tezkiye etmemiz, sonra da tasfiye etmemiz lâzımdır. Allahû Tealâ bunu herkese farz kılmıştır. Allahû Tealâ’nın eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insan için tek dileği, onun ahiret ve dünya saadetine ulaşmasıdır. Kişi bir hedefin sahibi olmadıkça vasıta emirleri yerine getirmek onu hiçbir şekilde kurtuluşa ulaştırmayacaktır. Vasıta, lâfzî mânâsı itibarıyla da araç anlamına gelmektedir. Asla amaç değildir. Amaca ulaşmanın yolu ise vasıtayı kullanmaktır.

● Kişi kalben Allah’a ulaşmayı dilemedikçe Allah Rahîm esmasıyla kişiye tecelli etmez.

● Kalben mürşidini Allah’tan sormadıkça, Allah ona mürşid göstermez.

● Kalben Allahû Tealâ’yı zikretmedikçe, Allah o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırmaz.

● Kalben fizik vücudunu Allahû Tealâ’ya teslim etmeyi dilemedikçe, Allah o kişiyi muhsinlerden kılmaz.

● Kalben o kişi daimî zikre ulaşmayı dilemedikçe, Allah o kişiyi daimî zikre ulaştırmaz.

● Kalben ihlâsa ulaşmayı dilemedikçe, Allahû Tealâ o kişiyi ihlâsa ulaştırmaz.

● Kalben iradesini Allah’a teslim etmeyi dilemedikçe, Allah o kişinin iradesini teslim almaz.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) buyuruyor ki:

"Benim ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. 72 tanesi cehenneme gidecek, bir tanesi hariç." Tirmizi 2778, İbn Mace 3991- 3994)

Birleşmiş Milletlerde dînle ilgili birimin, şu an dünyada yaşayan insanların inançları üzerine yaptıkları bir araştırmada 72 tane birbirinden farklı inanç türünün olduğu tespit edilmiştir. Ama Allah’ın dîni tektir. Allah dostları bu hakikati çok güzel ifade etmişlerdir.

Yunus Emre bir şiirinde şöyle buyurmaktadır:

“72 millete bir göz ile bakmayan Halka müderris olsa hakikatte âsîdir.”

Aslında herkesin bir tek hanif dîninin gerektirdiği inanca sahip olması gerekmektedir. Tespit edilen inanç türü 72 tane olduğuna göre, 72 fırkanın her birinin içinde yer alan ve Allah’ın hanif dînini yaşayan küçük grupların oluşturduğu bir tek fırka da 73. fırkadır yani Fırka-ı Naciye’dir. Günümüzde özellikle Müslümanlar, “Herkesin Müslüman olması lâzım; olmadıkları takdirde ateşe gideceklerdir.” düşüncesi ile yanlış bir idrakin içindedirler. Fakat Kur’ân’daki şeriat neyse Tevrat’daki ve İncil’deki şeriat da odur. Çünkü Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

ŞÛRÂ - 13 (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allahû Tealâ âyet-i kerimede Nuh (A.S)’a, İbrâhîm (A.S)’a, Musa (A.S)’a ve İsa (A.S)’a vasiyet edileni, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e de vahyederek şeriat kıldığını ifade etmektedir. Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, Allah’ın Zat’ına davet ediyordu ve “Allah’a ulaşmayı dileyin.” diyordu. Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V), 14 asır evvel Arap toplumu içerisinde dünyaya gelmişti. Allah’tan aldığı görevle hidayet tebliğine başladığı toplumun içinde Yahudiler de Hristiyanlar da yaşıyordu. Peygamber Efendimiz (S.A.V), onlara da tebliği ulaştırmıştı.

Allahû Tealâ Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler için buyuruyor ki:

BAKARA - 62 Şüphesiz ki; âmenû olanlar, yahudiler, hristiyanlar ve sabiiler, bunlardan her kim, Allah’a ve yevm’il âhire inanır ve ıslâh edici ameller işlerse (nefsini tezkiye ederse), bu durumda onların mükâfatları Rab’lerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.

MÂİDE - 69 Muhakkak ki, âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), ve Yahudiler, Sâbiiler ve Nasrânilerden (Hristiyanlardan) kim Allah’a ve âhir güne îmân eder ve nefsini ıslâh edici ameller (nefs tezkiyesi ) yaparsa onlara artık korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.

Allahû Tealâ burada, âmenû olan Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler (Hz. İbrâhîm’in kavmi) olmak üzere bu 4 gruptan her kim Allah’a ve yevm’il âhire îmân ederse yani Allah’a ulaşmayı dilerse ve ıslâh edici amellere başlarsa mükâfatlarının Kendisi tarafından verileceğini ifade etmektedir. Herkes kendi kitabı ile 7 safha ve 4 teslimi yaşarsa zaten Allah’ın dînini yani babamız İbrâhîm (A.S)’ın Hanif dînini yaşamış olacaktır. Bu dînin Arapça adı da İslâm’dır.

Allahû Tealâ, Âli İmrân Suresinin 113 ve 114. âyetlerinde şöyle buyurmaktadır:

ÂLİ İMRÂN - 113 Onların (hepsi) bir değildir. Kitap ehlinden, gece saatlerinde kıyamda durup, Allah'ın âyetlerini tilavet eden ve secde eden bir ümmet vardır.

ÂLİ İMRÂN - 114 Onlar, Allah'a ve yevmil âhire îmân ederler, mâruf (irfan) ile emreder ve kötülükten nehyederler (men ederler) ve hayırlara koşarlar. İşte onlar, sâlihlerdendir.

Kitap ehlinden yani Yahudilerden, Hristiyanlardan vs. azınlık da olsa 7 safha ve 4 teslimi yaşayanlar vardır. Allahû Tealâ onların da kurtuluşta olduğunu ifade etmektedir. Çünkü ezelî ve ebedî bir tek dîn vardır. İnsanoğlu neye sahip olursa olsun, İslâm (Hanif) dînini yaşamasından başka bir mutluluk adresi yoktur.

O halde dünya hayatını yaşarken Allah’ın bize göndermiş olduğu Hanif dîninin şeriatını kutsal kitaplardan -Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’den- öğrenmemiz gerekmektedir. Ve sadece öğrenmekle kalmayıp aynı zamanda hayatımıza tatbik ederek o güzelliklere ulaşmak hepimizin vazifesidir. Kur’ân-ı Kerim bize bunu emretmektedir.

Allahû Tealâ Bakara-46’da dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmaya inanan ve bunu gerçekleştirebilen bu insanlardan söz etmektedir.

BAKARA - 46 Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

Bu âyet-i kerimede Allahû Tealâ iki dönüşten bahsetmektedir. Bu dönüşlerden birincisi, bu dünya hayatını yaşarken ruhun Allah’a dönüşü, diğeri ise öldükten sonra ruhun Allah’a dönüşüdür. Öldükten sonraki dönüş, bizim elimizde olan bir dönüş değildir. Ama Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesinde ve Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde açık ve net olarak “Allah’a dönüş” emri vardır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) de bu istikamette şöyle buyurmaktadır:

“Ameller niyete göredir. Herkes sadece niyetinin karşılığını alır. Kim Allah ve Resûl’ü için hicret ederse hicreti Allah ve Resûl’ünedir. Kim de erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı hicret ederse onun hicreti de hicretine sebep olan şeyedir.” (K: Müslim, İmâre, 155; Buhârî, Bedü’lvahy, 1; Buhârî, Îmân, 41; Ebû Dâvûd, Talak 11; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 16; Nesâî, Tahâre 59; İbn Mâce, Zühd 26.)

İslâm’a Nasıl Girilir?