Seçilmeyenler Kimlerdir?
Allah’ın seçmedikleri her devirde insanların çok az bir kısmını oluşturmaktadır. Seçilmemeleri, kalplerinde fitne ve fesat taşımaları sebebiyledir. Onlar, yeryüzünde devamlı fesat çıkarırlar ve daima başkalarına kötülük yapmak için uğraşırlar. Daha da önemlisi, kendileri Allah’a ulaşmayı dilemedikleri gibi başka insanların da Allah’ı dilemesine mâni olurlar.
NİSÂ - 167 Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.
NİSÂ - 168 Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.
NİSÂ - 169 Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) de Allah’ın hakikatlerini gizleyen bu insanlar için şöyle buyurmaktadır:
“Kim bir ilimden sorulur, o da bunu ketmedip söylemezse kıyâmet günü ateşten bir gem ile gemlenir.” (K: Ebû Dâvud, İlim, 9,3658; Tirmizi, İlim, 3, 2651.)
İşte bu gruptaki insanlar hiçbir zaman Allahû Tealâ tarafından seçilmezler. Onlar, Kur’ân-ı Kerim’e göre uzak bir dalâlet içerisinde olan insanlardır. Ve kurtuluşları hiçbir şekilde mümkün değildir. Allahû Tealâ, başkalarının hidayetine mâni olan bu insanların kalplerini tab etmiştir.
Allah’ın hakikatlerini bilmeyen ve doğru bir değerlendirme yapamayan bu insanlar, İslâm’ın ilk iki basamağında kalanlardır ve gidecekleri yer cehennemdir.
YÛNUS - 7 Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
YÛNUS - 8 İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Bu insanlar Allah’ın rahmetinden ümit kesenlerdir.
ANKEBÛT - 23 Allah’ın âyetlerini ve O’na (Allah’a) mülâki olmayı (ruhlarını hayatta iken Allah’a ulaştırmayı) inkâr edenler; işte onlar, rahmetimden ümidi kestiler. Ve işte onlar ki; onlar için elîm azap vardır.
Oysaki Allahû Tealâ, Allah’ın rahmetinden ümit kesmememizi emretmektedir.
ZUMER - 53 De ki: "Ey nefsleri üzerine israf yüklemiş (haddi aşmış) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak ki Allah, günahların hepsini mağfiret eder (sevaba çevirir). O, muhakkak ki O; Gafûr’dur (mağfiret eden), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderen)."
Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu insanlar için şöyle buyurmaktadır:
“Kâfir, Allah’ın rahmetini tam olarak kavrayabilseydi, O’nun cennetinden asla ümidini kesmezdi.” (K: Müslim, Tevbe, 23.)
“Mü’min, Allah indindeki ukubeti (cezasını) bilseydi, cennetten ümidini keserdi. Eğer kâfir Allah’ın rahmetini bilse idi, cennetten ümidini kesmezdi.” (K: Müslim, 2755; Tirmizî, Da’avât 108, (3536).
Görüyoruz ki nefslerine tâbî olan bu insanlar ne dünyada mutlu olurlar ne de ahiret saadetine ulaşabilirler.
“Âdemoğlu helâk olur da ya da yaşlanır da onda iki şey bâki kalır: Hırs ve emel.” (Tirmizî 9/206, Ibn Mace 4234 ve Ahmed 1/115) hadîs-i şerifinde ifade edildiği gibi, bu insanlar hevalarının esiri olarak ömürlerini tüketirler. Bu sebeple de kurtuluşları mümkün değildir.
Nebîler Sultanı (S.A.V) buyuruyor ki:
“Dünyayı ahirete tercih eden üç şeye maruz kalır: Üzüntüsü hiç eksilmez, zenginlikteki refahı göremez, hep fakirlik sıkıntısı çeker, doymayan bir hırsa tutulup öyle meşgul olur ki, hiç bir zaman boş vakti bulunmaz.” (R.Nasıhi.)
Bir başka hadîs-i şerifte de buyruluyor ki:
“Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, (farklı yapılardaki) topraklara düşen bol yağmura benzer. Bunlardan bazıları temizdir, suyu alır, bol bitki ve ot yetiştirir. Bazıları kuraktır, suyu (yüzeyinde) tutar. Bu sudan insanlar yararlanır; hem kendileri içerler hem de hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir toprak çeşidi de vardır ki dümdüzdür. (Ona da yağmur düşer ama) o ne su tutar ne de bitki yetiştirir. Allah’ın dînini inceden inceye kavrayan, Allah’ın beni kendisiyle gönderdiğinden (hidayet ve ilimden) faydalanan, öğrenen ve öğreten kimse ile (bunları duyduğu vakit kibrinden) başını bile kaldırmayan ve kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir.” (K: Buhârî, İlim, 20.)
Allahû Tealâ Kehf Suresinde 14 asır evvel en güzel örnek olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olan sahâbeden bahsetmektedir.
KEHF - 28 Sabah akşam, O’nun Vechi'ni (Zat’ını) isteyerek Rabbine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut. Dünya hayatının ziynetini dileyerek gözünü onlardan çevirme! Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız ve hevasına (heveslerine) tâbî olan kimselere isteyerek, işinde haddi aşmış olanlara itaat etme!
Burada iki grup insan söz konusudur:
● Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hidayet davetine tâbî olan ve Rabbinin Zat’ını dileyenler (sahâbe).
●Kendilerine hidayet tebliği ulaşmasına rağmen hidayeti dilemeyenler. İşte onlar, hevasına tâbî olmuş kişilerdir.
O halde kim Resûl’ün hidayet davetine icabet eder de Allah’a ulaşmayı dilerse onlar, kurtuluşa erecek olanlardır.