Allah’ın Resûlü ve ona ihsanla tâbî olan îmânı artan mü’minlere karşı sözlü ve fiilî eyleme girişenler, sadece Allah’ın yolundan saptıranlarla sınırlı değildir. Bir de mü’minlerden yanaymış gibi gözüken, Allah’ın Resûlü’ne itaat ettiğini söyleyen fakat gizlice karşı çıkanlar vardır ki, Allah’ın Resûlü ve ona tâbî mü’minler bunlara karşı da mücâdele ederler. Münafık olarak bilinen bu ikiyüzlü kişiler Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tarif edilmektedir:
BAKARA - 8 Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne). Ve insanlardan bir kısmı derler ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşacağı güne) îmân ettik.” Ve onlar mü’min değillerdir.
BAKARA - 9 Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne). (Zannederler ki) Allah’ı ve âmenû olanları aldatırlar. Ve onlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar ve farkında da olmazlar.
BAKARA - 10 Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne). Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır. Allah da bu sebeple onların hastalığını arttırdı. Tekzip etmiş olmaları (Allah’a ulaşmayı yalanlamaları) sebebiyle onlar için elîm bir azap vardır.
Münafıkların Allah’a ulaşmayı dilemedikleri ve ihsanla tâbî olmadıkları halde resûle tâbîymiş gibi gözükmelerinin nedeni, canlarını ve mallarını korumak veya kendilerini hak mü’min gibi göstererek mü’minlerden birtakım çıkarlar elde edebilmektir. Âyette de bildirildiği gibi, münafıklar aslında yalnızca kendilerini aldatan kişilerdir. Çünkü mü’min taklidi yapmak mümkün değildir. Yapabildikleri, dînin yalnızca bazı vasıta emirlerini taklit etmekten başka birşey değildir. Kaldı ki mü’minlerin taklit edilemez özellikleri vardır. Bunlar dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemek ve ihsanla resûle tâbî olmaktır. Bundan haberdar olan hak mü’minler ve özellikle de Allah’ın tasarrufunda bulunan resûller, münafıkların ikiyüzlülüğünü hemen fark ederler. Allahû Tealâ, resûllerine münafıkları tanımak için özel bir anlayış verdiğini Kur’ân âyetleriyle ifade etmektedir.
MUHAMMED - 29 Em hasibellezîne fî kulûbihim maradun en len yuhricallâhu adgânehum. Yoksa kalplerinde hastalık olanlar, Allah’ın, onların (gizli) kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı zannettiler?
MUHAMMED - 30 Ve lev neşâu le ereynâkehum fe le areftehum bi sîmâhum ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl(kavli), vallahu ya’lemu a’mâlekum. Ve eğer biz dileseydik, onları sana mutlaka gösterirdik. O zaman sen onları simalarından muhakkak tanırdın. Ve sen onları mutlaka sözlerinin imasından da tanırsın. Ve Allah sizin amellerinizi bilir.
Allah Resûlleri, münafıkların durumunu hemen açıklamayabilirler. Ne var ki bu kişilerin ikiyüzlülüğü kısa süre içinde, örneğin; dîn için fedakârlık yapmaları gerektiği zaman ortaya çıkacaktır. Çünkü münafıklar, şahsî menfaatlerini tatmin etmek umuduyla mü’minlere ve dîne yaklaşmışlardır. Ancak herhangi bir menfaatlerinin olamayacağını, hatta tam tersine Allah yolunda fedakârlıkta bulunmaları gerektiğini anladıkların da birden gerçek yüzlerini ortaya koyarlar.
İşte münafıklığın en önemli alâmeti burada ortaya çıkar. Münafık, mü’min taklidi yapmaktan vazgeçtiği anda da, mü’minlerden ayrılıp da tek başına, kendi köşesine çekilmez. Tam aksine mü’minleri Allah yolundan döndürmeye çalışır. Onların şevklerini kıracak, onları şüpheye ve umutsuzluğa düşürecek, resûle olan sadâkâtlerini zayıflata cak telkinlerle ortaya çıkar.
Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
AHZÂB - 12 Ve iz yekûlul munâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun mâ vaadenallâhu ve resûluhû illâ gurûrâ(gurûran). Ve münafıklar ve kalplerinde maraz (hastalık, şüphe) bulunanlar: “Allah ve Resûl'ü gururdan (aldatmaktan) başka bir şey vaadetmedi.” diyorlardı.
ENFÂL - 49 İz yekûlul munâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun garra hâulâi dînuhum, ve men yetevekkel alâllâhi fe innallâhe azîzun hakîm(hakîmun). Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler şöyle diyorlardı: “Bunları, kendilerinin dîni aldattı.” Ve kim Allah’a tevekkül ederse o taktirde Allah, muhakkak ki Azîz (en üstün) ve Hakîm’dir (hüküm sahibi).
Münafıkların bir yanılgısı daha vardır ki; hak mü’minlerin fark etmediği hakikatleri kendilerinin fark ettiğini sanırlar. Allahû Tealâ bu konuyu, Hz. Musa (A.S)'ın kavmini saptırıp buzağıya taptıran Sâmirî'nin söylediği sözle, en açık biçimde bildirmektedir.
TÂHÂ - 96 Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî. (Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl’ün (Cebrail A.S’ın) izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu), nefsime (bana) güzel göründü.” dedi.
Allah’ın yolundan saptıranların ve münafıkların yaptığı bu fesatçılığın adı Kur’ân-ı Kerim’de "fitne" olarak tanımlanmaktadır. Fitne, Bakara Suresinin 217. âyet-i kerimesine göre, kâtil olmaktan daha büyük bir suçtur.
BAKARA - 217 Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirati, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne). Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”
Sâmirî, münafık karakterinin çok belirgin bir örneğidir. Hz. Musa (A.S)'ın, ona karşı tavrı da resûllerin kararlılığını göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de Sâmirî'nin fitnesi ve Hz. Musa (A.S)’ın tavrı ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Hz. Musa (A.S) Allah'tan vahiy almak için tek başına Tur Dağı'na çıktığında, Sâmirî, kavmi içinde fitne çıkarmıştır. Bu olay âyetlerde şöyle haber verilmiştir:
TÂHÂ - 83 Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ. Ey Musa! Seni, kavminden (ayırıp) sana acele ettiren nedir?
TÂHÂ - 84 Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltu ileyke rabbi li terdâ. (Musa A.S): “Onlar, onlar benim izim üzerindeler (benim arkamdan geliyorlar). Ve Rabbim ben, Senin rızan için (Sana gelmekte) acele ettim.” dedi.
TÂHÂ - 85 Kâle fe innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumus sâmiriyy(sâmiriyyu). (Allahû Tealâ): “Muhakkak ki Biz, böylece senin kavmini, senden sonra imtihan etmiştik. Ve Samiri, onları dalâlete düşürdü.” dedi.
TÂHÂ - 86 Fe racea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen, kâle yâ kavmi e lem yaıdkum rabbukum va’den hasenen, e fe tâle aleykumul ahdu em eradtum en yahılle aleykum gadabun min rabbikum fe ahleftum mev’ıdî. Bunun üzerine Musa (A.S), esefle (üzülerek) gadapla (öfkeyle) kavmine döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size, güzel bir vaadle vaadetmedi mi? Buna rağmen ahd süresi size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinize inmesini mi istediniz? Bu sebeple mi vaadimi (sizden aldığım vaadi) yerine getirmediniz?” dedi.
TÂHÂ - 87 Kâlû mâ ahlefnâ mev’ıdeke bi melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâran min zînetil kavmi fe kazefnâhâ fe kezâlike elkâs sâmiriyy(sâmiriyyu). “Sana vaadettiğimizden kendi isteğimizle dönmedik. Ve lâkin bize, o kavmin ziynetleri (altın süs eşyaları) yüklenmişti. Bu yüzden onları (eritmek üzere ateşe) attık. Sonra Samiri de attı.” dediler.
TÂHÂ - 88 Fe ahrace lehum ıclen ceseden lehu huvârun fe kâlû hâzâ ilâhukum ve ilâhu mûsâ fe nesiye. Böylece onlar için (ortaya) böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Ve onlara (Samiri ve taraftarları): “Bu, sizin ilâhınız ve Musa’nın da ilâhı, fakat o unuttu.” dediler.
TÂHÂ - 89 E fe lâ yerevne ellâ yerciu ileyhim kavlen ve lâ yemliku lehum darran ve lâ nef’â(nef’an). Onlara sözle cevap vermediğini ve onlara zarar veya fayda vermeye malik olmadığını görmüyorlar mı?
TÂHÂ - 90 Ve lekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bihî ve inne rabbekumur rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî. Ve andolsun ki Harun (A.S) daha önce, onlara şöyle dedi: “Ey kavmim, siz onunla sadece imtihan edildiniz! Ve muhakkak ki Rahmân, sizin Rabbinizdir. Artık bana tâbî olun ve emrime itaat edin.”
TÂHÂ - 91 Kâlû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ mûsâ. “Musa bize dönünceye kadar, ona kendimizi vakfetmekten (ibadet etmekten) asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.
TÂHÂ - 92 Kâle yâ hârûnu mâ meneake iz raeytehum dallû. (Musa A.S): “Ey Harun! Onların dalâlete düştüğünü gördüğün zaman (onları uyarmaktan) seni ne men etti?” dedi.
TÂHÂ - 93 Ellâ tettebiani, e fe asayte emrî. Niçin bana tâbî olmadın? Yoksa emrime isyan mı ettin?
TÂHÂ - 94 Kâle yebneumme lâ te’huz bi lıhyetî ve lâ bi ra’sî, innî haşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle ve lem terkub kavlî. (Harun A.S): “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma (çekme). Gerçekten ben, senin, “İsrailoğulları arasında fırkalar oluşturdun (ikilik, düşmanlık çıkardın) ve sözümü tutmadın (emrimi yerine getirmedin)” demenden korktum.” dedi.
TÂHÂ - 95 Kâle fe mâ hatbuke yâ sâmiriyy(sâmiriyyu). “Öyleyse ey Samiri! Senin (onlara) hitabın ne idi (onlara ne söyledin)?” dedi.
TÂHÂ - 96 Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî. (Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl’ün (Cebrail A.S’ın) izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu), nefsime (bana) güzel göründü.” dedi.
TÂHÂ - 98 İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ huve, vesia kulle şey’in ilmen. Sizin İlâhınız sadece Allah’tır ki, O’ndan başka İlâh yoktur. İlim (ilmi) ile herşeyi kaplamıştır (kuşatmıştır).
TÂHÂ - 97 Kâle fezheb fe inne leke fîl hayâti en tekûle lâ misâse ve inne leke mev’ıden len tuhlefehu, vanzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ(âkifen), le nuharrikannehu summe le nensifennehu fîl yemmi nesfâ(nesfen). (Musa A.S): “Artık git! Senin için (söz konusu olan), bütün hayatın boyunca “(bana) dokunmayın” demendir. Muhakkak ki senin için asla vazgeçilmeyecek bir vaad (ceza) vardır. Ve ona, ısrarla kendini vakfettiğin (taptığın) ilâhına bak! Onu mutlaka yakacağız. Sonra da elbette onu, toz haline getirerek (küllerini) savurup denize atacağız.” dedi.
Görüldüğü gibi resûllerin münafıklara karşı tavırları son derece kararlıdır. Nitekim Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle emretmektedir:
TAHRÎM - 9 Yâ eyyuhen nebiyyu câhidil kuffâre vel munâfikîne vagluz aleyhim, ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru). Ey nebî! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et. Ve onlara galiz (sert) davran. Onların mevası (barınacağı yer) cehennemdir. Ve ne kötü varış yeri.
Her devirde insanların çoğunun dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilememeleri gibi, Hz.Musa(A.S)'ın kavminin çoğu da dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyen isyankâr bir kavimdir.
Hz.Muhammed (S.A.V) Efendimiz’e karşı fitne çıkaran münafıklar da, O’nun yanından ayrıldıktan sonra yeni bir mescid kurmuş, yani sözde Müslüman görünmeye devam etmişlerdir. Oysa bu kurdukları mescidin tek amacı, Allah’ın Resûlü’ne ve îmânı artan mü’minlerekarşı düşmanlık yapabilmektir. Kur’ân-ı Kerim’de, bu kişilerin durumu şöyle açıklanmıştır:
TEVBE - 107 Vellezînettehazû mesciden dırâran ve kufran ve tefrîkan beynel mu’minîne ve irsâden li men hâraballâhe ve resûlehu min kabl(kablu), ve le yahlifunne in erednâ illâl husnâ, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne). Ve onlar, zarar vermek, küfrü (kuvvetlendirmek) ve mü’minlerin arasını açmak ve daha önce Allah ve Resûl'üne karşı harbeden (savaşan) kişiyi beklemek (gözlemek) için bir mescid edindiler (mescidi dirar). Ve mutlaka: “Biz ancak iyilikler (güzellikler) isteriz.” diye yemin ederler. Ve Allah, onların kesinlikle yalancılar olduğuna şahitlik eder.
TEVBE - 108 Lâ tekum fîhi ebedâ(ebeden), le mescidun ussise alât takvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîhi, fîhi ricâlun yuhıbbûne en yetetahherû, vallâhu yuhıbbul muttahhirîn(muttahhirîne). Ebediyyen orada namaz kılma (ikâme etme). İlk günden takva üzerine tesis edilen (kurulan) mescid, orada namaz kılmak için elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi (kalbini temizlemeyi, arınmayı) seven adamlar vardır. Ve Allah, temizlenmiş (arınmış) olanları sever.
TEVBE - 109 E fe men essese bunyânehu alâ takvâ minallâhi ve rıdvânin hayrun em men essese bunyânehu alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihî fî nâri cehennem(cehenneme), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne). Artık binasını Allah’tan takva ve rıza üzerine kuran mı, daha hayırlıdır, yoksa binasını kayan (düşen) bir çamur yığını kenarına kuran (tesis eden) kimse mi? Böylece cehennem ateşinin içine onunla beraber (kendisi de) göçer. Ve Allah, zalimler kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez.
TEVBE - 110 Lâ yezâlu bunyânuhumullezî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekattaa kulûbuhum, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun). Onların yapmış oldukları bina, kalplerinde, kalpleri parçalanana kadar, bir nifak ve şüphe olarak devam edecek (zail olmayacak). Ve Allah; Alîm (en iyi bilen)'dir, Hakîm (hüküm veren ve hikmet sahibi)'dir.
Bütün bu âyet-i kerimelerde ifade edildiği gibi, münafıkların kurduğu mescidin amacı, îmânı artan mü’minlere zarar vermek ve hak mü’minlere karşı savaşanlarla işbirliği yapmaktır. Her ne kadar bu mescidi kuran münafıklar: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik." deseler de gerçek amaçları bu değildir. İki mescidi ayıran en önemli fark ise, hak mü’minlerin mescidinin takva; yani dünya hayatında Allah'a ulaşmayı dileme ve ihsanla resûle tâbî olma üzerine kurulmuş olmasıdır.
Resûllerin münafıklarla mücâdelesi