Al­lah’ın ­Re­sû­lü ­ve­ ona­ ih­san­la ­tâ­bî­ olan ­îmâ­nı­ ar­tan­ mü’min­le­re­ kar­şı­ söz­lü­ ve ­fii­lî­ ey­le­me­ gi­ri­şen­ler,­ sa­de­ce ­Al­lah’ın­ yo­lun­dan­ sap­tı­ran­lar­la­ sı­nır­lı­ de­ğil­dir.­ Bir­ de­ mü’min­ler­den ­ya­nay­mış ­gi­bi­ gö­zü­ken,­ Al­lah’ın ­Re­sû­lü’ne ­ita­at et­ti­ği­ni­ söy­le­yen ­fa­kat­ giz­li­ce ­kar­şı­ çı­kan­lar ­var­dır­ ki,­ Al­lah’ın ­Re­sû­lü­ ve ­ona tâ­bî­ mü’min­ler­ bun­la­ra­ kar­şı­ da­ mü­câ­de­le eder­ler.­ Mü­na­fık­ ola­rak­ bi­li­nen ­bu iki­yüz­lü­ ki­şi­ler ­Kur’ân-ı­ Ke­rim’de­ şöy­le ­ta­rif­ edil­mek­te­dir:

BAKARA - 8 Ve minen nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bil yevmil âhıri ve mâ hum bi mu’minîn(mu’minîne). Ve insanlardan bir kısmı derler ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe (hayatta iken ruhun Allah’a ulaşacağı güne) îmân ettik.” Ve onlar mü’min değillerdir.

BAKARA - 9 Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû, ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn(yeş’urûne). (Zannederler ki) Allah’ı ve âmenû olanları aldatırlar. Ve onlar, kendilerinden başkasını aldatmazlar ve farkında da olmazlar.

BAKARA - 10 Fî kulûbihim maradun, fe zâdehumullâhu maradâ(maradan) ve lehum azâbun elîmun bi mâ kânû yekzibûn(yekzibûne). Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır. Allah da bu sebeple onların hastalığını arttırdı. Tekzip etmiş olmaları (Allah’a ulaşmayı yalanlamaları) sebebiyle onlar için elîm bir azap vardır.

Mü­na­fık­la­rın ­Al­lah’a ­ulaş­ma­yı­ di­le­me­dik­le­ri­ ve­ ih­san­la­ tâ­bî­ ol­ma­dık­la­rı­ hal­de­ re­sûle­ tâ­bîy­miş­ gi­bi­ gö­zük­me­le­ri­nin­ ne­de­ni,­ can­la­rı­nı­ ve ­mal­la­rı­nı ko­ru­mak­ veya­ ken­di­le­ri­ni­ hak ­mü’min­ gi­bi­ gös­te­re­rek ­mü’min­ler­den ­bir­takım­ çı­kar­lar ­el­de­ ede­bil­mek­tir.­ Âyet­te ­de­ bil­di­ril­di­ği­ gi­bi,­ mü­na­fık­lar­ aslın­da­ yal­nız­ca­ ken­di­le­ri­ni­ al­da­tan­ ki­şi­ler­dir.­ Çün­kü­ mü’min­ tak­li­di­ yap­mak ­müm­kün­ de­ğil­dir.­ Ya­pa­bil­dik­le­ri, ­dî­nin ­yal­nız­ca­ ba­zı­ va­sı­ta­ emir­le­ri­ni tak­lit­ et­mek­ten ­baş­ka ­bir­şey ­de­ğil­dir.­ Kal­dı­ ki­ mü’min­le­rin ­tak­lit­ edi­le­mez özel­lik­le­ri­ var­dır.­ Bun­lar­ dün­ya ­ha­ya­tın­da ­Al­lah’a ­ulaş­ma­yı­ di­le­mek­ ve ­ih­san­la­ re­sûle­ tâ­bî­ ol­mak­tır.­ Bun­dan­ ha­ber­dar ­olan­ hak­ mü’min­ler ­ve ­özel­lik­le­ de­ Al­lah’ın ­ta­sar­ru­fun­da ­bu­lu­nan­ re­sûl­ler,­ mü­na­fık­la­rın­ iki­yüz­lü­lü­ğü­nü he­men­ fark­ eder­ler.­ Al­la­hû­ Tealâ,­ re­sûl­le­ri­ne­ mü­na­fık­la­rı­ ta­nı­mak ­için ­özel bir­ an­la­yış ­ver­di­ği­ni ­Kur’ân­ âyet­le­riy­le ­ifa­de­ et­mek­te­dir.­

MUHAMMED - 29 Em hasibellezîne fî kulûbihim maradun en len yuhricallâhu adgânehum. Yoksa kalplerinde hastalık olanlar, Allah’ın, onların (gizli) kinlerini asla ortaya çıkarmayacağını mı zannettiler?

MUHAMMED - 30 Ve lev neşâu le ereynâkehum fe le areftehum bi sîmâhum ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl(kavli), vallahu ya’lemu a’mâlekum. Ve eğer biz dileseydik, onları sana mutlaka gösterirdik. O zaman sen onları simalarından muhakkak tanırdın. Ve sen onları mutlaka sözlerinin imasından da tanırsın. Ve Allah sizin amellerinizi bilir.

Al­lah­ Re­sûl­le­ri,­ mü­na­fık­la­rın­ du­ru­mu­nu­ he­men­ açık­la­ma­ya­bi­lir­ler. Ne ­var ­ki­ bu­ ki­şi­le­rin ­iki­yüz­lü­lü­ğü­ kı­sa­ sü­re­ için­de,­ ör­ne­ğin;­ dîn ­için­ fe­da­kâr­lık­ yap­ma­la­rı­ ge­rek­ti­ği­ za­man­ or­ta­ya­ çı­ka­cak­tır.­ Çün­kü­ mü­na­fık­lar, şah­sî­ men­fa­at­le­ri­ni­ tat­min­ et­mek­ umu­duy­la­ mü’min­le­re­ ve­ dî­ne­ yak­laş­mış­lar­dır.­ An­cak­ her­han­gi­ bir­ men­fa­at­le­ri­nin­ ola­ma­ya­ca­ğı­nı,­ hat­ta­ tam ter­si­ne­ Al­lah­ yo­lun­da­ fe­da­kâr­lık­ta­ bu­lun­ma­la­rı­ ge­rek­ti­ği­ni­ an­la­dık­la­rın da­ bir­den ­ger­çek ­yüz­le­ri­ni­ or­ta­ya ­ko­yar­lar.­

İş­te­ mü­na­fık­lı­ğın­ en­ önem­li­ alâ­me­ti­ bu­ra­da­ or­ta­ya­ çı­kar.­ Mü­na­fık, mü’min­ tak­li­di­ yap­mak­tan­ vaz­geç­ti­ği­ an­da­ da,­ mü’min­ler­den­ ay­rı­lıp­ da tek­ ba­şı­na,­ ken­di­ kö­şe­si­ne­ çe­kil­mez. ­Tam­ ak­si­ne ­mü’min­le­ri­ Al­lah ­yo­lun­dan­ dön­dür­me­ye­ ça­lı­şır.­ On­la­rın­ şevk­le­ri­ni­ kı­ra­cak,­ on­la­rı­ şüp­he­ye­ ve umut­suz­lu­ğa­ dü­şü­re­cek,­ re­sû­le­ olan­ sa­dâ­kât­le­ri­ni­ za­yıf­la­ta cak ­tel­kin­ler­le or­ta­ya­ çı­kar.­

Al­la­hû ­Tealâ ­bu ­ko­nu­da ­şöy­le­ bu­yur­mak­ta­dır:­

AHZÂB - 12 Ve iz yekûlul munâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun mâ vaadenallâhu ve resûluhû illâ gurûrâ(gurûran). Ve münafıklar ve kalplerinde maraz (hastalık, şüphe) bulunanlar: “Allah ve Resûl'ü gururdan (aldatmaktan) başka bir şey vaadetmedi.” diyorlardı.

ENFÂL - 49 İz yekûlul munâfikûne vellezîne fî kulûbihim maradun garra hâulâi dînuhum, ve men yetevekkel alâllâhi fe innallâhe azîzun hakîm(hakîmun). Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler şöyle diyorlardı: “Bunları, kendilerinin dîni aldattı.” Ve kim Allah’a tevekkül ederse o taktirde Allah, muhakkak ki Azîz (en üstün) ve Hakîm’dir (hüküm sahibi).

Mü­na­fık­la­rın­ bir­ ya­nıl­gı­sı ­da­ha ­var­dır­ ki;­ hak­ mü’min­le­rin ­fark­ et­me­di­ği­ ha­ki­kat­le­ri­ ken­di­le­ri­nin ­fark­ et­ti­ği­ni­ sa­nır­lar.­ Al­la­hû­ Tealâ­ bu ­ko­nu­yu,­ Hz.­ Mu­sa ­(A.S)'ın­ kav­mi­ni­ sap­tı­rıp ­bu­za­ğı­ya ­tap­tı­ran ­Sâ­mi­rî'nin ­söy­le­di­ği­ söz­le,­ en­ açık ­bi­çim­de ­bil­dir­mek­te­dir.­

TÂHÂ - 96 Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî. (Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl’ün (Cebrail A.S’ın) izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu), nefsime (bana) güzel göründü.” dedi.

Al­lah’ın ­yo­lun­dan­ sap­tı­ran­la­rın­ ve ­mü­na­fık­la­rın­ yap­tı­ğı­ bu­ fe­sat­çı­lı­ğın adı ­Kur’ân-ı­ Ke­rim’de­ "fit­ne"­ ola­rak ­ta­nım­lan­mak­ta­dır.­ Fit­ne,­ Ba­ka­ra­ Su­re­si­nin­ 217. ­âyet-i­ ke­ri­me­si­ne ­gö­re,­ kâ­til­ ol­mak­tan ­da­ha ­bü­yük bir­ suç­tur.­

BAKARA - 217 Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katl(katli), ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû ve men yertedid minkum an dînihî fe yemut ve huve kâfirun fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirati, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne). Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”

Sâ­mi­rî,­ mü­na­fık­ ka­rak­te­ri­nin­ çok­ be­lir­gin­ bir­ ör­ne­ği­dir.­ Hz.­ Mu­sa (A.S)'ın,­ ona­ kar­şı tav­rı­ da ­re­sûl­le­rin­ ka­rar­lı­lı­ğı­nı­ gös­ter­mek­te­dir. ­Kur’ân-ı ­Ke­rim’de ­Sâ­mi­rî'nin ­fit­ne­si­ ve­ Hz.­ Mu­sa­ (A.S)’ın ­tav­rı­ ay­rın­tı­lı­ ola­rak­ anla­tıl­mak­ta­dır.­ Hz.­ Mu­sa ­(A.S)­ Al­lah'tan ­va­hiy ­al­mak ­için­ tek­ ba­şı­na ­Tur Da­ğı'na­ çık­tı­ğın­da,­ Sâ­mi­rî,­ kav­mi­ için­de ­fit­ne­ çı­kar­mış­tır.­ Bu­ olay­ âyet­lerde ­şöy­le ­ha­ber ­ve­ril­miş­tir:­

TÂHÂ - 83 Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ. Ey Musa! Seni, kavminden (ayırıp) sana acele ettiren nedir?

TÂHÂ - 84 Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltu ileyke rabbi li terdâ. (Musa A.S): “Onlar, onlar benim izim üzerindeler (benim arkamdan geliyorlar). Ve Rabbim ben, Senin rızan için (Sana gelmekte) acele ettim.” dedi.

TÂHÂ - 85 Kâle fe innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumus sâmiriyy(sâmiriyyu). (Allahû Tealâ): “Muhakkak ki Biz, böylece senin kavmini, senden sonra imtihan etmiştik. Ve Samiri, onları dalâlete düşürdü.” dedi.

TÂHÂ - 86 Fe racea mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifen, kâle yâ kavmi e lem yaıdkum rabbukum va’den hasenen, e fe tâle aleykumul ahdu em eradtum en yahılle aleykum gadabun min rabbikum fe ahleftum mev’ıdî. Bunun üzerine Musa (A.S), esefle (üzülerek) gadapla (öfkeyle) kavmine döndü. “Ey kavmim! Rabbiniz size, güzel bir vaadle vaadetmedi mi? Buna rağmen ahd süresi size uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinize inmesini mi istediniz? Bu sebeple mi vaadimi (sizden aldığım vaadi) yerine getirmediniz?” dedi.

TÂHÂ - 87 Kâlû mâ ahlefnâ mev’ıdeke bi melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâran min zînetil kavmi fe kazefnâhâ fe kezâlike elkâs sâmiriyy(sâmiriyyu). “Sana vaadettiğimizden kendi isteğimizle dönmedik. Ve lâkin bize, o kavmin ziynetleri (altın süs eşyaları) yüklenmişti. Bu yüzden onları (eritmek üzere ateşe) attık. Sonra Samiri de attı.” dediler.

TÂHÂ - 88 Fe ahrace lehum ıclen ceseden lehu huvârun fe kâlû hâzâ ilâhukum ve ilâhu mûsâ fe nesiye. Böylece onlar için (ortaya) böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Ve onlara (Samiri ve taraftarları): “Bu, sizin ilâhınız ve Musa’nın da ilâhı, fakat o unuttu.” dediler.

TÂHÂ - 89 E fe lâ yerevne ellâ yerciu ileyhim kavlen ve lâ yemliku lehum darran ve lâ nef’â(nef’an). Onlara sözle cevap vermediğini ve onlara zarar veya fayda vermeye malik olmadığını görmüyorlar mı?

TÂHÂ - 90 Ve lekad kâle lehum hârûnu min kablu yâ kavmi innemâ futintum bihî ve inne rabbekumur rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî. Ve andolsun ki Harun (A.S) daha önce, onlara şöyle dedi: “Ey kavmim, siz onunla sadece imtihan edildiniz! Ve muhakkak ki Rahmân, sizin Rabbinizdir. Artık bana tâbî olun ve emrime itaat edin.”

TÂHÂ - 91 Kâlû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ mûsâ. “Musa bize dönünceye kadar, ona kendimizi vakfetmekten (ibadet etmekten) asla vazgeçmeyeceğiz.” dediler.

TÂHÂ - 92 Kâle yâ hârûnu mâ meneake iz raeytehum dallû. (Musa A.S): “Ey Harun! Onların dalâlete düştüğünü gördüğün zaman (onları uyarmaktan) seni ne men etti?” dedi.

TÂHÂ - 93 Ellâ tettebiani, e fe asayte emrî. Niçin bana tâbî olmadın? Yoksa emrime isyan mı ettin?

TÂHÂ - 94 Kâle yebneumme lâ te’huz bi lıhyetî ve lâ bi ra’sî, innî haşîtu en tekûle ferrakte beyne benî isrâîle ve lem terkub kavlî. (Harun A.S): “Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı (saçımı) tutma (çekme). Gerçekten ben, senin, “İsrailoğulları arasında fırkalar oluşturdun (ikilik, düşmanlık çıkardın) ve sözümü tutmadın (emrimi yerine getirmedin)” demenden korktum.” dedi.

TÂHÂ - 95 Kâle fe mâ hatbuke yâ sâmiriyy(sâmiriyyu). “Öyleyse ey Samiri! Senin (onlara) hitabın ne idi (onlara ne söyledin)?” dedi.

TÂHÂ - 96 Kâle basurtu bi mâ lem yabsurû bihî fe kabadtu kabdaten min eserir resûli fe nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî. (Samiri): “Ben, onların görmediği şeyi gördüm. Resûl’ün (Cebrail A.S’ın) izinden (ayağının bastığı yerdeki topraktan) bir avuç aldım. Sonra da onu (erimiş madenin içine) attım. Ve böylece (bu), nefsime (bana) güzel göründü.” dedi.

TÂHÂ - 98 İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ huve, vesia kulle şey’in ilmen. Sizin İlâhınız sadece Allah’tır ki, O’ndan başka İlâh yoktur. İlim (ilmi) ile herşeyi kaplamıştır (kuşatmıştır).

TÂHÂ - 97 Kâle fezheb fe inne leke fîl hayâti en tekûle lâ misâse ve inne leke mev’ıden len tuhlefehu, vanzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ(âkifen), le nuharrikannehu summe le nensifennehu fîl yemmi nesfâ(nesfen). (Musa A.S): “Artık git! Senin için (söz konusu olan), bütün hayatın boyunca “(bana) dokunmayın” demendir. Muhakkak ki senin için asla vazgeçilmeyecek bir vaad (ceza) vardır. Ve ona, ısrarla kendini vakfettiğin (taptığın) ilâhına bak! Onu mutlaka yakacağız. Sonra da elbette onu, toz haline getirerek (küllerini) savurup denize atacağız.” dedi.

Gö­rül­dü­ğü­ gi­bi­ re­sûl­le­rin­ mü­na­fık­la­ra­ kar­şı­ ta­vır­la­rı­ son­ de­re­ce­ ka­rar­lı­dır.­ Ni­te­kim­ Al­la­hû­ Tealâ­,­ Pey­gam­ber ­Efen­di­miz ­(S.A.V)’e­ şöy­le­ em­ret­mek­te­dir:

TAHRÎM - 9 Yâ eyyuhen nebiyyu câhidil kuffâre vel munâfikîne vagluz aleyhim, ve me’vâhum cehennem(cehennemu), ve bi’sel masîr(masîru). Ey nebî! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et. Ve onlara galiz (sert) davran. Onların mevası (barınacağı yer) cehennemdir. Ve ne kötü varış yeri.

Her devirde insanların çoğunun dünya hayatında Al­lah’a ­ulaşma­yı di­le­me­me­le­ri­ gi­bi, ­Hz.­Mu­sa­(A.S)'ın ­kav­mi­nin ­ço­ğu ­da ­dün­ya­ ha­ya­tın­da Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­le­me­yen ­is­yan­kâr­ bir ­ka­vim­dir.­

Hz.­Mu­ham­med ­(S.A.V) ­Efen­di­miz’e­ kar­şı­ fit­ne ­çı­ka­ran­ mü­na­fık­lar­ da, O’nun­ ya­nın­dan ­ay­rıl­dık­tan ­son­ra ­ye­ni ­bir­ mes­cid­ kur­muş,­ ya­ni­ söz­de­ Müslüman görünmeye devam etmişlerdir.­ ­Oysa bu kurdukları mescidin tek ama­cı, ­Al­lah’ın­ Re­sû­lü’ne ­ve ­îmâ­nı­ ar­tan­ mü’min­le­re­kar­şı­ düş­man­lık ­ya­pa­bil­mek­tir.­ Kur’ân-ı­ Ke­rim’de,­ bu­ ki­şi­le­rin­ du­ru­mu­ şöy­le ­açık­lan­mış­tır:­

TEVBE - 107 Vellezînettehazû mesciden dırâran ve kufran ve tefrîkan beynel mu’minîne ve irsâden li men hâraballâhe ve resûlehu min kabl(kablu), ve le yahlifunne in erednâ illâl husnâ, vallâhu yeşhedu innehum le kâzibûn(kâzibûne). Ve onlar, zarar vermek, küfrü (kuvvetlendirmek) ve mü’minlerin arasını açmak ve daha önce Allah ve Resûl'üne karşı harbeden (savaşan) kişiyi beklemek (gözlemek) için bir mescid edindiler (mescidi dirar). Ve mutlaka: “Biz ancak iyilikler (güzellikler) isteriz.” diye yemin ederler. Ve Allah, onların kesinlikle yalancılar olduğuna şahitlik eder.

TEVBE - 108 Lâ tekum fîhi ebedâ(ebeden), le mescidun ussise alât takvâ min evveli yevmin ehakku en tekûme fîhi, fîhi ricâlun yuhıbbûne en yetetahherû, vallâhu yuhıbbul muttahhirîn(muttahhirîne). Ebediyyen orada namaz kılma (ikâme etme). İlk günden takva üzerine tesis edilen (kurulan) mescid, orada namaz kılmak için elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi (kalbini temizlemeyi, arınmayı) seven adamlar vardır. Ve Allah, temizlenmiş (arınmış) olanları sever.

TEVBE - 109 E fe men essese bunyânehu alâ takvâ minallâhi ve rıdvânin hayrun em men essese bunyânehu alâ şefâ curufin hârin fenhâra bihî fî nâri cehennem(cehenneme), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne). Artık binasını Allah’tan takva ve rıza üzerine kuran mı, daha hayırlıdır, yoksa binasını kayan (düşen) bir çamur yığını kenarına kuran (tesis eden) kimse mi? Böylece cehennem ateşinin içine onunla beraber (kendisi de) göçer. Ve Allah, zalimler kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez.

TEVBE - 110 Lâ yezâlu bunyânuhumullezî benev rîbeten fî kulûbihim illâ en tekattaa kulûbuhum, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun). Onların yapmış oldukları bina, kalplerinde, kalpleri parçalanana kadar, bir nifak ve şüphe olarak devam edecek (zail olmayacak). Ve Allah; Alîm (en iyi bilen)'dir, Hakîm (hüküm veren ve hikmet sahibi)'dir.

Bütün bu âyet-i­ ke­ri­me­ler­de­ ifade edildiği gibi, münafıkların kurduğu mescidin amacı,­ îmâ­nı­ artan­ mü’min­le­re ­za­rar­ vermek ve hak mü’min­le­re kar­şı­ sa­va­şan­lar­la ­iş­bir­li­ği­ yap­mak­tır.­ Her­ ne ­ka­dar ­bu ­mes­ci­di­ ku­ran ­müna­fık­lar:­ "Biz iyilikten başka bir şey istemedik." ­deseler de gerçek amaçları bu­ de­ğil­dir. ­İki­ mes­ci­di­ ayı­ran­ en ­önem­li­ fark­ ise,­ hak ­mü’min­le­rin ­mes­ci­di­nin ­takva; ­ya­ni­ dünya hayatında Allah'a ulaşmayı dileme ve ihsanla­ re­sû­le tâ­bî­ ol­ma­ üze­ri­ne­ ku­rul­muş ­ol­ma­sı­dır.­

Resûllerin münafıklarla mücâdelesi