TEVBE - 32 Yurîdûne en yutfîû nûrallâhi bi efvâhihim ve ye'ballâhu illâ en yutimme nûrahu ve lev kerihel kâfirûn(kâfirûne). (Onlar) ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmeyi istiyorlar. Ve Allah, kâfirler kerih görseler bile nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemez.

TEVBE - 33 Huvellezî ersele resûlehu bil hudâ ve dînil hakkı li yuzhirahu alâd dîni kullihî ve lev kerihel muşrikûn(muşrikûne). Resûl'ünü müşrikler kerih görseler de, hidayetle ve hak dîn ile (bu dîni) bütün dînler üzerine izhar etmesi (hak dîn olduğunu ispat etmesi) için gönderen O'dur.

Her ­de­vir­de­ hak­ dî­ni;­ ya­ni­ Ba­ba­mız­ İb­râ­hîm’in­ ha­nif­ dî­ni­ni­ ya­şa­yan­lar­la,­­ ata­la­rı­nın,­ ba­ba­la­rı­nın ­dî­ni­ne ­tâ­bî­ olan­la­rın­ mü­câ­de­le­si­ var­dır.­ Şim­di­ye­ ka­dar,­ ba­ba­la­rı­nın­ dî­ni­ne ­tâ­bî­ olup ­hi­da­ye­te ­mâ­ni­ olan­ fe­sat­çı­lar­la ­resûl­le­rin­ ara­sın­da­ki­ mü­câ­de­le­ye­ de­ğin­dik.­ Oy­sa ­re­sûl­le­re ­ve­ on­la­ra ­ih­san­la tâbî,­ îma­nı­ ar­tan­ mümin­le­re ­ karşı ­düşman­lık ­ göste­renler, ­yal­nızca ­ hidaye­te­ en­gel­ olan ­fe­sat­çı­lar­ de­ğil­dir.­ Âyet­ler­den ­gâ­fil­ olan­ ve­ âyet­le­ri­ ya­lan­layan­ grup­lar­da ­fark­lı­ ne­den­ler­den ­do­la­yı­ re­sûl­ler­den­ yüz­ çe­vi­rir­ler. ­Bu ­ki­şiler de ­ resûllerin getirdiği hidayet ve hak ­dîne ­kar­şı çıkarak, içinde pek çok ­bid’atın ­yer­ al­dı­ğı­ "ba­ba­la­rı­nın ­dî­ni"ni­ sa­vu­nur­lar.­

Ca­hi­liyye­ stan­dart­la­rın­da­ki bir toplumun dîndenkoptuğunu ­ve­ Allah'ı ­gö­zar­dı ­et­ti­ği­ni ­be­lirt­miş­tik.­ Bu­ doğ­ru­dur, ­an­cak­ cahiliyye ­top­lumla­rı­ asıl­ ola­rak­ Hİ­DA­YET ­ve­ hak­ dîn­den, ­ya­ni­ Al­lah'ın ­in­san­la­ra­ gös­ter­diği ­ha­nif­ dî­nin­den ­kop­muş­lar­dır.­

Gü­nü­müz­de­ cahiliyye­ dö­ne­mi­ni­ ya­şa­yan­ in­san­lar­ ara­sın­da­ bir­bi­rin­den­ fark­lı­ 72­ dî­nî­ inanç­ tü­rü­ var­dır.­ Kur’ân-ı­ Ke­rim’de ­an­la­tı­lan ­ca­hi­liy­ye top­lum­la­rı­nın­ he­men­ hep­si­nin ­ dî­nî­ inanç­la­rı ­var­dır.­ Bu ­cahiliyye ­dîn­le­ri, hak ­dî­ne­ şe­kil­ yö­nün­den ­ben­zi­yor­ ola­bi­lir­ler. ­An­cak­ cahiliyye ­ina­nış­la­rı­nın ­özü,­hak ­dî­nin ­özün­den­ çok ­fark­lı­dır.­

Hak ­dî­nin ­te­me­li, ­Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­le­ye­rek­ Al­lah’ın­ ha­cet­ na­ma­zıyla­ gös­ter­di­ği­ mür­şi­de­ tâ­bî­ ol­mak­ su­re­tiy­le­ yal­nız­ca­ Al­lah’a­ kul­ ol­mak, O'ndan­ baş­ka­ hiç­bir­ şe­ye­ kul­ ol­ma­mak,­ Al­lah'ın­ Re­sû­lü’nün ­izin­den ­git­mek­ üze­ri­ne­ ku­ru­lu­dur.­

Oy­sa­ cahiliyye­ top­lu­mun­da­ki­ dîn­ kav­ra­mı,­ da­ha­ çok­ ba­ba­la­rı­nın dîni­ne ­ ta­as­sup se­be­biy­le ­ olan ­ anlam­sız ­bir ­bağ­lı­lık ­ve ­onlardan kalma ge­le­nek­le­ri­ de­vam­ et­tir­me ­is­te­ği­ üze­ri­ne ­ku­ru­lu­dur.­ Bu ­in­san­lar­da­ Al­lah'ın ­adı­nı­ zik­re­di­yor ­ola­bi­lir ­ama ­Al­la­hû ­Tealâ­, dün­ya ­ha­ya­tın­da­ Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­le­me­dik­le­ri ­için ­on­la­rın ­üze­ri­ne­ Rah­mân ­es­ma­sıy­la ­te­cel­li ­et­me­miş­tir. ­Bu ­se­bep­le ­zi­kir ­yap­tık­la­rın­da ­bir ­fe­rah­lık ­duy­ma­dık­la­rı ­gi­bi, ­Zü­mer­ Su­re­si­nin ­22. ­âyet-i­ ke­ri­me­si­ne ­gö­re ­kalp­le­ri ­zi­kir­ se­be­biy­le­ ka­ra­rır ­ve ­sert­le­şir.

ZUMER - 22 E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin). Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Cahiliyye­ dî­nin­de,­ dün­ya­ ha­ya­tın­da­ Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­le­mek­ olan Al­lah­ sev­gi­si­ yok­tur. ­Al­la­hû­ Tealâ­ bu ­ha­ki­ka­ti ­Kur’ân-ı­ Ke­rim’de­ şöy­le­ an­lat­mak­ta­dır:­

MU'MİNÛN - 84 Kul li menil ardu ve men fîhâ in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne). De ki: “Arzın (yeryüzünün) ve onun içindekilerin kimin olduğunu eğer biliyorsanız (söyleyin).”

MU'MİNÛN - 85 Se yekûlûne lillâh(lillâhi), kul e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). “Allah’ındır.” diyecekler. De ki: “Hâlâ tezekkür etmeyecek misiniz (akıl etmeyecek misiniz)?”

MU'MİNÛN - 86 Kul men rabbus semâvâtis seb’ı ve rabbul arşil azîm(azîmi). De ki: “Yedi kat göklerin Rabbi ve arşil azîmin Rabbi kimdir?”

MU'MİNÛN - 88 Kul men bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne). De ki: “Şâyet biliyorsanız (söyleyin) herşeyin mülkü (yönetimi, idaresi) elinde olan ve koruyan (himaye eden) ve Kendisi korunmaya ihtiyacı olmayan kimdir?”

MU'MİNÛN - 87 Se yekûlûne lillâh(lillâhi), kul e fe lâ tettekûn(tettekûne). “Allah’ındır.” diyecekler. De ki: “Hâlâ takva sahibi olmayacak mısınız?”

MU'MİNÛN - 89 Se yekûlûne lillâh(lillâhi), kul fe ennâ tusharûn(tusharûne). “Allah’ındır (Allah’tır).” diyecekler. De ki: “Öyleyse nasıl aldatılıyorsunuz?”

MU'MİNÛN - 90 Bel eteynâhum bil hakkı ve innehum le kâzibûn(kâzibûne). Hayır, onlara hakkı getirdik. Ve muhakkak ki onlar, gerçekten tekzip edenlerdir (yalanlayanlardır).

Âyet­ler­de­ ta­rif­ edi­len­ ki­şi­ler,­ dün­ya­ ha­ya­tın­da­ Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­leme­yen,­ kı­sa­ca­ hi­da­ye­ti­ di­le­me­yen­ ki­şi­ler­dir­ ki;­ bu­ ki­şi­le­rin­ du­ru­mu­ son de­re­ce­ il­ginç­tir.­ Dün­ya­ ha­ya­tın­da­ Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­le­me­yen­ bu­ ki­şi­ler, ken­di­le­ri­ne­ so­ru­lan­ tüm­ so­ru­la­ra­ doğ­ru­ ce­vap­ ver­mek­te,­ ya­ni­ Al­lah'ın her­şe­yin ­ya­ra­tı­cı­sı­ ol­du­ğu­nu­ tas­dik­ et­mek­te­dir­ler.­ An­cak­ dav­ra­nış­la­rı­ bu söz­le­ri­ne­ uy­gun­ de­ğil­dir.­ Bu­ ne­den­le­ ken­di­le­ri­ne:­ “Ak­let­me­ye­cek­ mi­siniz?”­ “Tak­va ­sa­hi­bi­ ol­ma­ya­cak­ mı­sı­nız?”,­ “Na­sıl­ olu­yor­ da ­bü­yü­le­ni­yor­sunuz?”­gi­bi­ so­ru­lar­ so­ru­la­rak,­ için­de ­bu­lun­duk­la­rı­ du­rum­dan­ kur­tul­ma­la­rı­ için­ Al­lah’a­ ulaş­ma­yı­ di­le­me­le­ri­ is­ti­ka­me­tin­de­ uya­rı­lar­ ya­pıl­mak­ta­dır. Bu­nun ­ne­de­ni­ ise,­ so­ru­la­ra ­ce­vap­ ve­ren ­ki­şi­le­rin ­ger­çek­te ­ver­dik­le­ri­ ce­vapla­rın­ an­la­mı­nı­ kav­ra­ma­ma­la­rı­dır.

Pe­ki,­ o­ hal­de­ bu ­ga­rip ­du­ru­mun­ se­be­bi­ ne­dir?­

Se­bep­ ga­yet­ açık­tır.­ Söz­ ko­nu­su ­ki­şi­ler­ hak­ dî­nin­ de­ğil, ­cahiliyye ­dî­ninin­ üye­le­ri­dir.­ Bu­ dîn­de,­ dün­ya ­ha­ya­tın­da­ ru­hun ­Al­lah’a ­ulaş­ma­sı ­ve­ mür­şi­de­ tâ­bîi­yet­ yok­tur.­ Bu­ dî­nin­ te­me­lin­de,­ ba­ba­lar­dan­ ge­len­ bir­ta­kım bid’at­le­rin­ ge­le­nek ­bi­çi­min­de ­ko­run­ma­sı ­ya­tar. ­Âyet­ler­de ­ta­rif ­edi­len ­ki­şi­ler,­ ba­ba­la­rı­nın­ dî­ni­ne­ tâ­bî­ olan,­ Al­lah­ inan­cı­nı­ ta­şı­yan,­ fa­kat­ ha­ki­kat­te dün­ya­ ha­ya­tın­da­ Al­lah'a­ ulaş­ma­yı­ di­le­me­dik­le­ri­ için­ Al­la­hû­ Tealâ­ ’nın Rah­mân­ es­ma­sıy­la­ te­cel­li­ et­me­di­ği­ ki­şi­ler­dir.­

Ba­ba­la­rın­ dî­ni ­(cahiliyye­ dî­ni),­ ya­pı­sın­da­ pek­ çok­ bid’ati ­ta­şı­mak­ta­dır. Bu ­dîn, ­hak ­dînin ­ tek ­kayna­ğı ­olan ­va­hiyden, ­Kur’ân-ı ­Kerim'den ­tamamen ­kop­muş­ ve ­bir­ta­kım ­hu­ra­fe­le­ri­ ken­di­ne ­kay­nak­ edin­miş­tir.­

FURKÂN - 27 Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen). Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.

FURKÂN - 28 Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen). Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.

FURKÂN - 29 Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen). Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.

FURKÂN - 30 Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran). Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.

İn­san­la­rın­ ço­ğu­ îti­kat, ­iba­det,­ mu­ame­lât ­ve ­ah­lâk­ an­la­yı­şı­na ­ka­dar­ pek çok ­ko­nu­da ­bid’at­le­re­ da­ya­lı­ bir­ dîn ­tat­bi­ka­tı­nın ­için­de­dir­ler. ­İş­te­ bun­dan do­la­yı,­ Al­lah’ın­ Re­sûl’ü­ ve­ ona­ ih­san­la­ tâ­bî­ olan­ îmâ­nı­ ar­tan­ mü’min­ler, ba­ba­la­rı­nın­ dî­ni­ne­ kar­şı­ çı­ka­rak­ top­lu­mu­ ger­çek­ dî­ne,­ Al­lah'ın­ in­san­lar için­ "se­çip be­ğen­di­ği"­ hak­ dî­ne ­da­vet­ eder­ler.­ An­cak ­in­san­la­rın­ bü­yük ­kısmı ­ba­ba­la­rı­nın ­dî­ni­ne ­bağ­lı­ kal­mak­ta ­di­re­tir­ler.­ Al­la­hû­ Tealâ­ bu­ ko­nuda şöy­le ­bu­yur­mak­ta­dır:­

MÂİDE - 104 Ve izâ kîle lehum teâlev ilâ mâ enzelallâhu ve ilâr resûlî kâlû hasbunâ mâ vecednâ aleyhi âbâenâ e ve lev kâne âbâuhum lâ ya’lemûne şey’en ve lâ yehtedûn(yehtedûne). Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine (Kur’ân'a) ve Resûl’e (itaate) gelin.” denildiğinde; “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz şey (dîn) bize yeter (kâfi)” derler. Ya onların babaları (bu gerçeklere ait) bir şey bilmiyorlarsa ve hidayete ermemişlerse de mi?

Hi­da­ye­te­ mâ­ni­ olan­ fe­sat­çı­lar­da­ ba­ba­la­rı­nın­ dî­ni­ne­ dai­ma ­bağ­lı­dır­lar. Al­la­hû­ Tealâ­,­ Kur’ân'ı­ Ke­rim’de ­bu ­du­ru­mun ­de­ğiş­mez­ bir­ ku­ral­ ol­du­ğunu ­ifa­de ­et­mek­te­dir.­

ZUHRÛF - 23 Ve kezâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min nezîrin illâ kâle mutrefûhâ innâ vecednâ âbâenâ alâ ummetin ve innâ alâ âsârihim muktedûn(muktedûne). Ve tıpkı bunun gibi, senden önce bir ülkeye bir nezir göndermiş olmadık ki, onun (o ülkenin) refah içinde olanları: “Muhakkak ki biz, babalarımızı bir ümmet (dîn) üzerinde bulduk. Ve mutlaka biz, onların izlerine tâbî olanlarız.” dememiş olsunlar.

ZUHRÛF - 24 Kâle e ve lev ci’tukum bi ehdâ mimmâ vecedtum aleyhi âbâekum, kâlû innâ bi mâ ursıltum bihî kâfirûn(kâfirûne). (Nezirlerin hepsi): “Size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden (dînden) daha çok hidayete erdirecek olanı getirmiş olsam da mı?” dediler. (Onlar da): “Muhakkak ki biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz.” dediler.

Babalarının dînine tâbî olanlarla Allah Resûlleri’nin mücâdelesi