Resûl ve hak mü’minlere karşı yapılan sözlü ve fiili saldırılar, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri yıldırıp korkutacak kadar ciddî saldırılardır. Örneğin Firavun, önce kendi tarafında olup da, Hz. Musa (A.S)'ın gösterdiği mucizeler sonucunda Hz. Musa (A.S)'a îmân eden kişileri şöyle tehdit etmiştir:

TÂHÂ - 71 Kâle âmentum lehu kable en âzene lekum, innehu le kebîrukumullezî allemekumus sihr(sihra), fe le ukattıanne eydiyekum ve erculekum min hilâfin ve le usallibennekum fî cuzûın nahli ve le ta’lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ. (Firavun): “Size izin vermemden önce ona îmân mı ettiniz? Muhakkak ki o, gerçekten size sihir öğreten, sizin büyüğünüzdür (ustanızdır). Bu durumda mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Ve sizi mutlaka hurma ağacına asacağım. Ve böylece hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcı (imiş) gerçekten bileceksiniz.” dedi.

Elbette bu, çoğu insan için oldukça caydırıcı bir tehdittir. Ancak Allah’a ulaşmayı dileyen hak mü’minler, Firavun'un bu tehdidinden kesinlikle etkilenmemişlerdir. Allahû Tealâ bu durumu, Tâhâ Suresinin 72 ve 73. âyet-i kerimelerinde dile getirmektedir

TÂHÂ - 72 Kâlû len nu’sireke alâ mâ câenâ minel beyyinâti vellezî fataranâ fakdi mâ ente kâdin, innemâ takdî hâzihil hayâted dunyâ. “Bize gelen mucizeler karşısında asla seni tercih etmeyiz (üstün tutmayız). Çünkü bizi, O yarattı. Bu durumda sen, yapacağını yap. Fakat sen, ancak bu dünya hayatında yaparsın.” dediler.

TÂHÂ - 73 İnnâ âmennâ bi rabbinâ li yagfira lenâ hatâyânâ ve mâ ekrehtenâ aleyhi mines sihr(sihri), vallâhu hayrun ve ebkâ. Muhakkak ki biz, hatalarımızı ve ona karşı sihirden bize zorla (istemeyerek) yaptırdığın şeylerden (dolayı) bizi, mağfiret etsin (affetsin ve günahlarımızı sevaba çevirsin) diye Rabbimize îmân ettik. Ve Allah, daha hayırlıdır ve daha bâkidir (kalıcıdır).

Görüldüğü gibi dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyen hak mü’minler, Allah'a olan tevekküllerinden dolayı, fesatçıların tehditlerine karşı son derece cesur, son derece güvenli bir tavır sergilemektedirler. Resûllerin ve ona ihsanla tâbî olup îmânı artan mü’minlerin bu özelliğini haber veren âyetlerden bazıları da şunlardır:

A'RÂF - 88 Kâlel meleullezînestekberû min kavmihî le nuhricenneke yâ şuaybu vellezîne âmenû meake min karyetinâ ev le teûdunne fî milletinâ, kâle e ve lev kunnâ kârihîn(kârihîne). Onun kavminden kibirlenenlerin ileri gelenleri şöyle dedi(ler): “Ya Şuayb, seni ve seninle beraber âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka ülkemizden çıkaracağız! Ya da siz mutlaka bizim milletimize (dînimize) dönersiniz.” (Şuayb A.S): “Şâyet biz kerih görüyorsak da mı?” dedi.

A'RÂF - 89 Kadiftereynâ alâllâhi keziben in udnâ fî milletikum ba’de iz necceynâllâhu minhâ, ve mâ yekûnu lenâ en neûde fîhâ illâ en yeşâallahu rabbunâ, vesia rabbunâ kulle şey’in ilmen, alâllâhi tevekkelnâ, rabbenâftah beynenâ ve beyne kavminâ bil hakkı ve ente hayrul fâtihîn(fâtihîne). “Allah’ın, bizi ondan kurtarmasından sonra, sizin milletinize dönersek Allah’a yalanla iftira etmiş oluruz. Ve Rabbimizin dilemesi hariç bizim oraya geri dönmemiz olamaz. Rabbimiz ilmiyle herşeyi kuşatmıştır. Allah’a tevekkül ettik. Rabbimiz, kavmimiz ile bizim aramızı hak ile aç (ayır). Sen fethedenlerin (fatihlerin) en hayırlısısın.”

YÛNUS - 71 Vetlu aleyhim nebee nûh(nûhın), iz kâle li kavmihî yâ kavmi in kâne kebura aleykum makâmî ve tezkîrî bi âyâtillâhi fe alâllâhi tevekkeltu fe ecmiû emrekum ve şurakâekum summe lâ yekun emrukum aleykum gummeten summakdû ileyye ve lâ tunzirûn(tunzirûne). Ve onlara Hz. Nuh’un haberini oku. Kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Benim (aranızda) durmam (bulunmam), Allah’ın âyetlerini zikretmem (hatırlatmam), size ağır geliyorsa, artık ben Allah’a tevekkül ettim (güveniyorum). Bundan sonra siz ve ortaklarınız, (yapacağınız) işinize karar verin. Sonra işleriniz size keder olmasın. Sonra da bana uygulayın (yerine getirin) ve beklemeyin.”

Kur’ân-ı Kerim’de resûllerin fesatçılara karşı son derece kararlı ve güvenli olmaları emredilmiştir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:

HÛD - 121 Ve kul lillezîne lâ yu’minûna’melû alâ mekânetikum, innâ âmilûn(âmilûne). Ve mü’min olmayanlara de ki: “Siz yapmakta olduğunuz şeyleri yapın (devam edin). Muhakkak ki biz (de) yapanlarız.”

AHZÂB - 39 Ellezîne yubelligûne risâlâtillâhi ve yahşevnehu ve lâ yahşevne ehaden illallâh(illallâhe), ve kefâ billâhi hasîbâ(hasîban). Onlar (nebîler, peygamberler), Allah’ın risaletini tebliğ ederler ve O’na huşû duyarlar ve Allah’tan başka hiç kimseden korkmazlar. Ve Allah, hesap görücü olarak kâfidir.

Resûlün ve ona ihsanla tâbî olup îmân ıartan mü’minlerin sâdât ve küberâlara karşı bu denli kararlı ve cesur davranmalarının nedeni, Allah’a olan güvenleridir

Mü’minler oluşan her olayın, ya Allah’ın takdiriyle veya Allah’ın müsaadesiyle oluştuğunu bilirler. Hiç kimse Allah'ın izni dışında serbest iradesiyle hiçbir şey yapamaz. Allah’ın izninde yine Allah’ın dilemesi vardır. Allah dilerse mâni olabilir. Cüz’i iradeye mâni olmadığına göre öyle olmasını dilemiştir. Allahû Tealâ herşeyi bir kaderle yaratmıştır. Herkesin kaderini belirleyen, ne kadar yaşayacağını, nerede, nasıl öleceğini tespit eden Allah'tır.

Dolayısıyla sâdât ve küberâların mü’minlere kurdukları tuzaklar, düzenledikleri saldırı ve iftiralar, Allah'ın ilmi ve rahmeti dışında gerçekleşemez. Bu nedenle de, mü’minlerin bu saldırılardan korkmalarını, çekinmelerini gerektirecek bir durum yoktur. Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyurmaktadır:

MÂİDE - 105 Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

NİSÂ - 141 Ellezîne yeterabbesûne bikum, fe in kâne lekum fethun minallâhi kâlû e lem nekun meakum, ve in kâne lil kâfirîne nasîbun, kâlû e lem nestahviz aleykum ve nemna’kum minel mu’minîn(mu’minîne. Fallâhu yahkumu beynekum yevmel kıyâmet(kıyâmeti). Ve len yec’alallâhu lil kâfirîne alâl mu’minîne sebîlâ(sebîlen). Onlar sizi gözlüyorlar öyle ki, size Allah'tan bir fetih (zafer) olunca, "Biz sizinle beraber olmadık mı?" dediler. Ve şayet kâfirlerin zaferden bir nasibi oldu ise (o zaman da) “Biz sizin üzerinize siper olmadık mı? Ve size mü'minlerden (gelecek olana) mani olmadık mı?" dediler. Artık Allah, kıyâmet günü sizin aranızda hükmedecektir. Ve Allah kâfirlere, mü'minlere karşı asla bir yol açacak değildir.

ÂLİ İMRÂN - 120 İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’a(şey’en), innallâhe bi mâ ya’melûne muhît(muhîtun). Şayet size bir hasenat (güzellik) dokunursa onları hüzünlendirir. Ve şayet size bir seyyiat (kötülük) isabet ederse, onunla ferahlanırlar (ona sevinirler). Ve eğer siz sabrederseniz ve takva sahibi olursanız, onların hileleri size hiçbir şeyle zarar veremez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını (ilmi ile) kuşatandır (bilendir).

Allahû Tealâ , fesatçıların sözlü ve fiili saldırıları aracılığıyla hak mü’minleri imtihan ederek olgunlaşmalarını (kemâle ermelerini) sağlayacaktır.

Bakara Suresinin 286. âyet-i kerimesine göre, hak mü’minler, "güç yetirebilecekleri" zorluktaki imtihanlarla sınanırlar.

BAKARA - 286 Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih(bihî), va’fu annâ, vagfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn(kâfirîne). Allah kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmaz (sorumlu tutmaz). Kazandığı (dereceler) onundur ve iktisap ettiği (kazandığı negatif dereceler) de onundur (sorumluluğu onun üzerindedir). Rabbimiz! Şâyet unuttuysak veya hata yaptıysak bizi aheze etme (sorgulama). Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bizim üzerimize ağır yük yükleme. Rabbimiz, takat (güç) yetiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme. Ve bizi af ve mağfiret et ve bize rahmet et (Rahîm esması ile bize tecelli et, rahmet nurunu gönder). sen bizim Mevlâmız’sın. Artık kâfirler kavmine karşı bize yardım et.

BAKARA - 155 Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cûi ve naksın minel emvâli vel enfusi ves semerât(semerâti), ve beşşiris sâbirîn(sâbirîne). Ve sizi mutlaka korku ve açlıktan ve mal, can ve ürün eksikliğinden imtihan ederiz. Ve sabredenleri müjdele.

Allah’a ulaşmayı dileyerek ihsanla Resûle tâbî olanlar için, hidayete engel olanların tüm sözlü iftira ve fiili saldırıları, hakikatte Allah'ın bir imtihanıdır. Bu nedenle hak mü’minler karşılaştıkları olaylarda son derece kararlı, güvenli ve sabırlı bir tavır ortaya koyarlar. Asla paniğe ya da korkuya kapılmazlar. Allahû Tealâ ihsanla tâbî olup îmânı artan mü’minlerin bu davranışını Kur’ân-ı Kerim’de şöyle bildirmektedir:

ÂLİ İMRÂN - 173 Ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâ(îmânen), ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl(vekîlu). O (ahsen) kimseler ki, insanlar onlara: "Muhakkak ki, insanlar, sizin için (size saldırmak için) toplandılar. Artık onlardan korkun." dedikleri zaman, (bu söz), onların îmânını artırdı. Ve "Allah bize kâfîdir ve O, ne güzel vekildir." dediler.

Allah Resûlü’nün ve ona ihsanla tâbî olan mü’minlerin, fesatçıların sözlü ve fiili saldırılarına sabretmekte olmaları, hiçbir şey yapmadan durup bekledikleri mânâsına gelmez. Tam aksine Allah’ın Resûllerinin en önemli özelliklerinden biri de, fesatçıların kendisine kurduğu tuzakları bozması ve karşılığında fesatçılara tuzak kurarak onları yenilgiye uğratmasıdır. Zira Allah'ın Resûlleri, Allah’ın emriyle iş gördükleri için son derece sağlam planlar hazırlayabilen ilim sahipleridir. Fesatçılara karşı yürüttükleri mücâdelede hep üstün gelmişlerdir.

SÖZLÜ VE FİİLÎ SALDIRILARA KARŞI RESÛL’ÜN VE HAK MÜ’MİNLERİN DAVRANIŞLARI