1.1.2.4 Nebîler, tasarruf rızasının sahipleridir. Kur’ân-ı Kerim’e göre rızaya ulaşmamış bir resûl asla nebî olamaz.
Bütün nebîr esûller, tasarruf rızasının sahiplerdir. Fakat Velî Resûller, ancak Kur’ân-ı Kerim’de sözü edilen 7 safha rızaya ulaşabilirler. Daha öteye geçme yetkileri yoktur.
1. Âmenûlar rızası 2. Tâbiiyet rızası 3. Evvablar rızası 4. Muhsinler rızası 5. Ulûl’elbab rızası 6. İrşad rızası 7. Salâh rızası.
İşte bu 7 safha rıza kademesi, bütün resûllerin ulaşabileceği son noktadır. Ancak onların içerisinden tek bir kişinin tasarruf rızasına ulaşması söz konusudur ki; bu nebîlerin olduğu devrelerde nebîye, nebîlerin olmadığı devrelerde ise sadece devrin imamı olarak seçilen velî resûle has bir olgudur.
Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
MÂİDE - 109 Yevme yecmeullâhur rusule fe yekûlu mâzâ ucibtum kâlû lâ ilme lenâ inneke ente allâmul guyûb(guyûbi). Allah’ın, resûlleri bir araya toplayacağı, sonra “Size ne cevap verildi?” diye buyuracağı gün, (onlar); “Bizim bir bilgimiz yok. Muhakkak ki Sen, gaybdekileri en iyi bilen Sen'sin!” derler.
CİNN - 26 Âlimul gaybi fe lâ yuzhiru alâ gaybihî ehadâ(ehaden). O (Allah), gaybı bilendir. Fakat O, gaybını hiç kimseye izhar etmez (açıklamaz).
CİNN - 27 Resûllerden razı oldukları (tasarruf rızasına ulaşmış olanları) hariç! O taktirde, muhakkak ki O (Allah), onların önünden ve arkasından gözetenler sevkeder.
Allah’ın gaybı bildirdiği resûller, resûllerden sadece rızaya ulaşanlardır. Bu âyet-i kerimede iki çeşit Resûlden bahsedilmektedir.
1- Allah’ın rızasına ulaşan resûller 2- Allah’ın rızasına ulaşmayan resûller.
Hiçbir peygamberin Allah’ın rızasına ulaşmamış olması düşünülemez. Bu sebeple Allah’ın rızasına ulaşamayan resûllerin peygamber olması da mümkün değildir. Demek ki nebî olunmadan Resûl olunmaz iddiası da günümüz dîn öğretisini hezimete uğratan bir bid’attir, bir hurafedir.
Allahû Tealâ Enbiyâ Suresinin 73.âyet-i kerimesinde tasarruf rızasının sahibi olan nebî imamlarından bahsetmektedir.
ENBİYÂ - 73 Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâti, ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne). Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.
Bütün nebî resûller yaşadıkları dönemlerde asâleten devrin imamıdırar. Asâleten devrin imamlarının hepsi şeriat kitabının sahibidirler. Allah’ın nebî resûllere verdiği şeriat kitapları, tüm insanları bağlayan şeriat hükümlerini içermektedir (Bakara–213).
Şeriat kitabının sahibi her nebî resûl, doğal olarak kendi kavminin resûlü olduğu için, Allah’a ulaşmayı dileyen ve ona ihsanla tâbî olan mü’minler için bu resûl, Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesinde belirtildiği gibi bir ni’mettir.
ÂLİ İMRÂN - 164 Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin). Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah'a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.
Resûl, kendisine dünya hayatında ihsanla tâbî olanlar için de bir şefaatçidir. Her devirde şefaate memur ve mezun kılınan bir kişi vardır. Hayatta olan bir nebî varsa o, doğal olarak asâleten devrin imamıdır. Ama nebîler arasındaki fetret dönemleri sebebiyle onların olmadığı devirlerde kavim resûlleri arasından seçilen kişi vekâleten devrin imamıdır. Şefaate memur ve mezun kılınan da odur.
Ancak A’râf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde bildirildiği gibi dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için bir mürşid bulunmayacağı cihetle, dünya hayatında onlar için bir şefaatçi de yoktur. Dünya ahiretin tarlasıdır.Burada tarlayı ekmeyen kişinin ahirette hasadı beklemesi boşunadır. Dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin kendi nefslerini hüsrana uğrattıklarını Allahû Tealâ A’râf Suresinin 53. âyet-i kerimesinde belirtmektedir.
A'RÂF - 53 Hel yanzurûne illâ te'vîlehu, yevme ye'tî te'vîluhu yekûlullezîne nesûhu min kablu kad câet rusulu rabbinâ bil hakk(hakkı), fe hel lenâ min şufeâe fe yeşfeû lenâ ev nureddu fe na'mele gayrallezî kunnâ na'mel(na'melu), kad hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne). Onlar sadece onun tevîline (yorumuna) mi bakıyorlar? Onun tevîlinin geldiği gün, daha önce onu unutmuş olanlar: “Rabbimizin resûlleri hak ile gelmiştir. Artık bize şefaat edecek şefaatçiler var mı ki; bize şefaat etsinler. Veya (dünyaya) döndürülmüş olsaydık, yapmış olduklarımızdan başkasını yapardık.” derler. Nefslerini hüsrana uğrattılar. Ve uydurdukları şeyler kendilerinden ayrıldılar.
Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde velî imamlardan da söz etmektedir.
Her devirde kavim resûllerinden bir tanesini Allahû Tealâ devrin imamı olarak seçer. Seçilen devrin imamı da tasarruf rızasına sahiptir. Kavmin Resûllerine gaybı bildirmeyen Rabbimiz,devrin imamı olan velî resûlüne gaybı bildirmektedir.Nebî resûl asâleten devrin imamı olmasına karşılık velî resûl vekâleten devrin imamıdır. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
ÂLİ İMRÂN - 179 Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib(tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutliakum alâl gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulihî, ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîm(azîmun). Allah, habis olanı (kötüyü), temiz olandan (mü'min olanı, mü'min gözükenden) ayırıncaya kadar mü'minleri, sizin bulunduğunuz hâl üzere (mü'min olanla mü'min gözükenin bir arada olduğu bir durumda) terk edecek değildir. Ve Allah sizi gayba muttali edecek (gaybı bildirecek) değildir. Ve lâkin Allah, resûllerinden dilediği kimseyi seçer (gaybı o resûlüne bildirir). O halde, Allah'a ve O'nun resûllerine îmân edin. Ve eğer âmenû olur ve takva sahibi olursanız, o zaman sizin için "Büyük Ecir" vardır.
SECDE - 24 Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne). Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Burada sözü edilen resûller, nebî olmadıkları halde (nebîlerin yaşamadığı devirlerde) tasarruf rızasına ulaştırılmak üzere, o devirdeki resûller içinden Allah tarafından seçilmiş kişilerdir. Ve her devirde sadece bir tek kişi tasarruf rızası için seçilir ve bu kademeye ulaştırılır.
Nebîlerin olmadığı fetret devirlerinde, kavim resûlleri arasından Allahû Tealâ’nın seçtiği ve kendisine gaybı bildirdiği bir kişi, o devirde vekâleten devrin imamı aynı zamanda Allah’ın halifesidir.
Allahû Tealâ Secde suresinin 24. âyet-i kerimesinde bu konuya şöyle açıklık getirmektedir:
SECDE - 24 Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne). Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.
Asâleten tayin edilen, devrin imamı olan her resûl mutlaka bir nebîdir. Ama vekâleten tayin edilen, devrin imamı olan her resûl asla nebî değildir.
Allahû Tealâ Hacc Suresinin 52. âyet-i kerimesinde tasarruf rızasındaki vekâleten devrin imamı olan Resûlle, asaleten devrin imamı olan nebî resûlden sözetmektedir. Bu iki kavramın birbirinden ayrı mânâlar içerdiği, âyeti kerimede gayet açık olarak görülmektedir.
HACC - 52 Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin ve lâ nebiyyin illâ izâ temennâ elkaş şeytânu fî umniyyetihî, fe yensehullâhu mâ yulkış şeytânu summe yuhkimullâhu âyâtihî, vallâhu alîmun hakîm(hakîmun). Senden önce gönderdiğimiz (hiç)bir resûl ve nebî yoktur ki; (bir şey) temenni ettiği (dilediği) zaman şeytan, onun temenni ettiği şeye, (yalan) ilka etmemiş (ulaştırmamış) olsun. Fakat Allah, şeytanın ilka ettiği şeyi nesheder (kaldırır, yok eder). Sonra Allah, âyetlerini muhkem kılar (sağlamlaştırır). Ve Allah, Alîm’dir, Hakîm’dir (ilim ve hikmet sahibidir).
Allahû Tealâ, tasarrufta olan (İlâhî İradeye teslim), vekâleten devrin imamı olan velî resûlden ve asâleten devrin imamı olan nebî resûlden şeytanın vesvesesini tamamen gidermiştir. Risalet de, nübüvvet de vehbîdir. Hiç kimsenin ne risaleti, ne de nübüvveti kendi gayretiyle kazanması söz konusu değildir. Allahû Tealâ dilediği resûlü seçip, vehbî olarak vekâleten devrin imamı tayin edebilir. Yine dilediği nebîyi seçip, vehbî olarak asâleten devrin imamı tayin etmek Allahû Tealâ’nın vazifesidir.
Bütün bu açıklamalardan da anlıyoruz ki Kur’ân-ı Kerim’e göre tasarruf rızasına, huzur namazının imamlığı rızasına ulaşmamış bir Resûlün nebî olması asla mümkün değildir. Bununla birlikte rızaya ulaşmamış Resûller, her devirde ve bütün kavimlerde yaşamaktadırlar.
Vekâleten Devrin İmamı Olan Mehdi Resûl
Allahû Tealâ Duhân suresinin 13. âyet-i kerimesinde Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra gelecek olan bir Resûlünden söz etmektedir. Bu Resûl, Duhân Fitnesinin bütün insanları sardığı âhir zamanda Allah’ın vazifeli kıldığı Mehdi (A.S)’dır. Mehdi (A.S), Allah’ın bir velî resûlüdür ve kesinlikle nebî değildir.
DUHÂN - 10 Fertekib yevme te’tîs semâu bi duhânin mubîn(mubînin). Artık göğün, apaçık duman (fitne) getireceği günü gözle.
DUHÂN - 11 Yagşân nâs(nâse), hâzâ azâbun elîm(elîmun). (O fitne ki) insanları (insanların büyük kısmını) sarmıştır. İşte bu, elîm bir azaptır.
Duhân–10 ve 11’de bütün insanları saran bugünkü fitneden söz edilmektedir. Günümüzde dînin bütün temel taşları yok edilmiş, insanlar dünyada da, cehennemde de azaba dûçar olmuşlardır. Âyet-i kerimenin devamında ise, içinde bulunduğumuz hidayet çağında hidayetle vazifeli olan devrin imamı Mehdi Resûl’den bahsedilmektedir.
DUHÂN - 12 Rabbenekşif annel azâbe innâ mû’minûn(mû’minûne). Rabbimiz, azabı bizden kaldır. Muhakkak ki biz, mü’minleriz.
DUHÂN - 13 Ennâ lehumuz zikrâ ve kad câehum resûlun mubîn(mubînun). Onlara (herşeyi) açıklayan bir resûl gelmişti. (Buna rağmen resûlün söylediklerinden) ibret almadılar.
DUHÂN - 14 Summe tevellev anhu ve kâlû muallemun mecnûn(mecnûnun). Ve (O’NA) (şeytan tarafından vahyedilerek) “öğretilmiş” ve “deli” dediler ve sonra O’NDAN yüz çevirdiler.
Duhân Suresinde adı geçen resûl, aynı zamanda bir uyarıcıdır ve kesinlikle bir nebî değildir. Nübüvvet, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le sona ermiştir. Ancak velâyet ve risalet, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra da kıyâmete kadar devam edecektir. Peygamber Efendimiz(S.A.V) tarafından geleceği müjdelenen Mehdi (A.S)’ın Resûl olması, Kur’ân’da birçok âyetle izah edilmektedir.
Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
FURKÂN - 27 Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen). Ve o gün, zalim ellerini ısırır: “Keşke resûlle beraber (Allah’a giden) bir yol ittihaz etseydim.” der.
FURKÂN - 28 Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen). Yazıklar olsun, keşke ben filanı (o kişiyi) dost edinmeseydim.
FURKÂN - 29 Lekad edallenî aniz zikri ba’de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen). Andolsun ki; bana zikir (Kur’ân’daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.
FURKÂN - 30 Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzâl kur’âne mehcûrâ(mehcûran). Ve resûl: “Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur’ân’dan ayrıldı (Kur’ân’ı terketti).” dedi.
Furkân-30’da: “Kavmim, Kur’ân'ı terketti” diyen muhakkak ki Peygamber Efendimiz (S.A.V) değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in etrafındaki ve O’nun öğretisiyle yaşayan bütün sahâbe Kur’ân’ın bütününe îmân etmişlerdir. Allahû Tealâ bu konuda şöyle buyurmaktadır:
ÂLİ İMRÂN - 119 Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri). İşte siz (mü'minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca “Biz îmân ettik.” dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: “Öfkenizden ölün.” Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.
Allahû Tealâ Resûl’üne “Mehdi” ismini vermiştir. Mehdi; hidayete ermiş, hidayete vesile olan ve hidayete erdiren mânâlarına gelmektedir. Hidayetin unutulduğu, dîn tatbikatından çıkartıldığı bir dönemde Allahû Tealâ Mehdi Resûlü’nü hidayetle görevlendirmiştir. Babalarından öğrendikleri geleneksel dîn tatbikatı olan İslâm’ın beş şartını yeterli görenler, Mehdi Resûl’ün hidayet tebliğine muhatap olmalarına rağmen daveti kabul etmemişler, onun yerine tagutu dost edinmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim hidayet rehberi olduğuna göre, hidayetin giriş kapısı olan dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için bu insanlar, Kur’ân’ı terketmişlerdir.
Mehdi(A.S)’ın deli olduğu ve şeytandan vahiy aldığı, yani şeytan tarafından öğretildiği söylenmiş ve bu iftira insanların büyük çoğunluğuna kabul ettirilmiştir. Ancak Allahû Tealâ da, Kendisine ve resûl’üne tuzak kuranlara hiç şüphesiz ki tuzak hazırlamış, böylece resûl’ünün Duhân-14’deki resûl olduğunu bütün insanlığa ispat etmiştir. Resûl’ü tuzağa düşürdüklerini zannedenlerin kendileri tuzağa düşmüştür.
Âyet-i kerimede, henüz gerçekleşmemiş olan ve gelecekte gerçekleşecek olan bir günü, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in gözetlemesi istenmektedir.
Hz.Peygamber (S.A.V) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “İsrailoğullarına nebîleri kılavuzluk ederdi. Bir peygamber vefatettiğinde onu bir başkası izlerdi. Ancak benden sonra nebî yok, yalnızca halifeler olacaktır.” (Buharî,Kitabu'l-Menakıb)
DÖRDÜNCÜ DELİL