Giriş ve Sunuş: Tasavvuf ve Mevlana Gibi Allah Dostu Olmak
Eûzu billâhi mine’ş-şeytânir-racîm.
Bismillâhirrahmânirrrahîm.
Fâtiha-i Şerife ve salavat-ı şerifelerimizle konferansımızın açılışını gerçekleştiriyoruz. Esselâmüaleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim; "Tasavvufu Öğrenip Yaşayarak, Şiddet ve Kötü Alışkanlıklardan Kurtularak Hazreti Mevlânâ Gibi Allah Dostu Olmak" konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Allah hepinizden razı olsun.
Hz. Âdem Aleyhisselam’dan kıyamete kadar dünya hayatına gelecek her bir insan için Allah’ın tek nihai hedefi ve gayesi vardır: Allah’a dost olmak. Bu ulvi hedef erkekler için de kadınlar için de geçerlidir. Peki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in beyanıyla Allah’ın dostu kimdir? Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde, "Hamele-i Kur'ân olanlar (Kur'ân-ı Kerim'i kalben taşıyanlar ve yaşayanlar) Allah’ın dostlarıdır. Allah’ın dostuna dost olan Allah’ın dostudur; Allah’ın dostuna düşman olan ise Allah’ın düşmanıdır" buyurmaktadır. Kur'ân-ı Kerim’in bütününde bu hakikatler ayetlerle açıkça gözler önüne serilmektedir.
1. Hakikat Reçetesi: Kainat Kitabı Kur'ân-ı Kerim
Konferansımızın ana başlığı tasavvufu öğrenip yaşamayı ihtiva ediyor. Tıpkı Nebiler Sultanı Efendimiz (S.A.V.)’in buyurduğu gibi: "Sizin en hayırlınız Kur'ân’ı öğrenen ve öğretendir."
Kur'ân, kainat kitabıdır. Kainatta ne varsa Kur'ân’ın içindedir; Kur'ân, adeta kainatın fihristidir. Her zaman senet olarak dayandığımız ayet-i kerimelerde Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
Zümer 27: "Biz bu Kitap’ta insanlar için her türlü misali açıkladık."
En'âm 38: "Biz bu Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."
Nahl 89: "Sana her şeyi açıklayıcı olarak bu Kitab’ı indirdik."
En'âm 67: "Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır."
Kur'ân tefsiri yalnızca yüzeysel bir mealden ibaret değildir. Hicr Suresi’nin 87. ayetinde işaret edildiği üzere Kur'ân-ı Kerim’in bir lafzı, bir manası ve yedi ruhu (yedi derinlik katmanı) vardır. Velayet makamlarının tamamında bu yedi ruh tecrübe edilir. Bu sayede Hz. Mevlânâ gibi Allah’ın sevgilisi ve dostu olmak her insan için mümkündür.
2. Cahiliye Karanlığından Asr-ı Saadete: İnsan-ı Kâmil Dönüşümü
Tarihsel sürece baktığımızda Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Peygamber Efendimizden önceki dönem "Cahiliye Dönemi" olarak adlandırılır. Her türlü kötü alışkanlığın, şiddetin, kan davalarının, aşiret kavgalarının saf saf yaşandığı; kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü karanlık bir çağdı bu.
Ancak Cenab-ı Hak, Hazreti Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizi bir hidayet güneşi olarak ve son şeriat olan Kur'ân-ı Kerim ile gönderdi. O cahiliye dönemini yaşayan Arap bedevileri, sadece 23 yıl gibi kısa bir sürede Allah’a dost olma eğitimiyle dönüşerek Asr-ı Saadet’e ulaştılar ve insan-ı kâmil haline geldiler. Tevbe Suresi 100. ayette belirtildiği üzere, ihsanla Peygamber Efendimize tabi oldular; hem kendileri veli mürşid oldular hem de hayırlarda yarışarak başkalarının hidayetine vesile oldular.
23 yıl, insan hayatında bir eğitim süresine tekabül eder. Kendi zahiri eğitim hayatımıza baktığımızda da benzer süreler harcarız; fakat diplomayı alıp göreve başladığımızda ne yazık ki ruhsal bir pozitif dönüşüm gerçekleşmeyebilir. Aksine, ilmin kibriyle etrafını küçük gören ve nefsini besleyen bir yapıyla insan sürekli çevresiyle çatışır.
3. Bir İdrak Yolculuğu: Maddiyat ve Kalbi Arayış
Kendi hayatımdan bir örnek vermek isterim: Yolum Almanya’ya düştüğünde ve yalnız kaldığımda derin bir tefekkür sürecine girdim. O güne kadar merhamet duygusuyla insanların eşit, mutlu ve adil bir hayata sahip olması gerektiğini savunurdum. Ancak dünya hayatında paranın ve servetin asla gerçek mutluluğu getiremeyeceğine orada bizzat şahit oldum.
Atom Enerjisi Komisyonu’ndan aldığım bursla Türkiye’de üç aileyi rahatlıkla geçindirebilecek bir imkana sahiptim. Yanı başımda ise büyük bir servete sahip iki ailenin herkesin gözü önünde şiddetle kavga ettiğini gördüm. Derin derin düşündüm: Eğer mutluluk parayla sağlansaydı, bu insanlar neden bu haldeydi? Demek ki hayatın gayesi başka bir şey olmalıydı. Altı ay sonra Türkiye’ye döndüğümde manevi hayatım işte bu temel suali sormamla başladı: "Ben nereye gitmek istiyorum?"
Cevap Kur'ân-ı Kerim’de mevcuttur. Çoğu zaman yaşlılarımız "Arapça bilmiyorum, Kur'ân’ı nasıl öğrenebilirim?" gibi kaygılara kapılırlar. Oysa Allah, bütün insanları Kur'ân’a muhatap kılmıştır. Kur'ân-ı Kerim’deki "Yâ eyyühen-nâs" (Ey İnsanlar) hitabı, okuma yazması olan-olmayan herkesi kapsar. Kur mefhumu illa sadece bir dilden ibaret değildir. Fussilet Suresi 44. ayette belirtildiği gibi Kur'ân, iman edenler için bir hidayet ve şifadır.
Peygamber Efendimizin dua tarifinde buyurduğu gibi: "Duanızın kabul edileceğine kesin olarak iman ederek dua edin. Bilin ki Allah, gaflet içindeki bir kalbin duasını kabul etmez." Rabbimizle aramızdaki iletişim hattı kalbimizdir. Şuara Suresi 193-194. ayetlerde Yüce Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerim’in Cebrail (A.S.) vasıtasıyla Efendimizin kalbine indirildiğini bildirir. Dolayısıyla Kur'ân, tilavetin ötesinde hidayetle ve kalben okunmalıdır.
4. İnsanın Yapısı: Üç Vücut ve Nefsin Hastalıkları
A'râf Suresi 179. ayette Rabbimiz, idrak seviyesi yetersiz kalmış durumları şöyle açıklar: Kalpleri vardır ama kavramazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler. Kur'ân-ı Kerim insanları iki kategoride ele alır: Gören, işiten, idrak edenler ile sağır, dilsiz ve kör olanlar. İnsanın bu durumdan kurtulması, kendi yapısını ve hakikatini tanımasıyla mümkündür.
İnsan üç temel unsurdan oluşmaktadır:
Fizik Beden: Hicr Suresi 26. ayette belirtilen, et ve kemikten oluşan biyolojik yapımızdır. Aklın kumandasında çalışır ve tıp biliminin alanına girer.
Nefs: Şems Suresi 7. ayette ifade edilen nefsimiz, berzah alemine aittir. Zümer Suresi 42. ayette açıklandığı üzere uykudayken nefs vücuttan ayrılır. Nefsin manevi kalbinde başlangıç itibarıyla bizi mutsuz ve huzursuz eden 19 tane afet/hastalık bulunur: Kin, nefret, küfür, yalan, haksızlık, zulüm, haset, düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke, isyan, sabırsızlık, kibir, hırs, nankörlük, dedikodu, fitne ve vefasızlık. Yunus Suresi 57. ayette Kur'ân’ın kalplerdeki bu hastalıklara bir şifa ve öğüt olarak indirildiği müjdelenir.
Ruh: İnsana üflenen Allah’ın emanetidir. İnsanı insan ve yeryüzünün halifesi kılan değerdir. Ruh ise 19 temel haslete sahiptir: Sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, ilim, cömertlik, sekinet, itaat, sabır, tevazu, kanaat, şükür gibi yüce değerler ruha aittir.
5. Âlemlerin Yaratılışı ve İnsanın Değeri
Allahu Teâlâ altı âlem yaratmıştır (üç asıl, üç karşıt). Hadîd Suresi 4. ayette belirtildiği gibi, arş ve yokluk dâhil her şey Allah’ın kudretindedir. Bizler zahiri âlemde yaşarken nefsimiz berzah âlemine aittir.
Bakara Suresi 29 ve Câsiye Suresi 13. ayetlerde buyrulduğu üzere; göklerde ve yerde ne varsa hepsi insanın emrine amade kılınmıştır. Kainatın bütünü insan için, insan ise Allah için yaratılmıştır. İnsan, kendisine karşılıksız verilen bu muazzam donanımın ve organların değerini idrak etmelidir. Gözleri görmeyen bir insanın en büyük arzusunun annesinin yüzünü görmek olması, bize verilen nimetlerin büyüklüğünü hatırlatan ibretlik bir misaldir.
6. Hakiki Teslimiyet: 7 Safha ve 4 Teslim
Ezeli ve ebedi tek bir din vardır; o da Hz. İbrahim’in Hanif dini, yani Allah’a teslim olma dinidir. Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) Efendimizin dini aynı teslim dinidir.
Tasavvuf yaşantısında ve Kur'ân hakikatinde 7 Safha ve 4 Teslim bulunmaktadır:
Ruhun Teslimi
Fizik Vücudun Teslimi
Nefsin Teslimi
İradenin Teslimi
Dünya saadetinin yarısı ve cennet saadetleri, kalpten Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. Efendimiz (S.A.V.)’in "Ölmeden önce ölünüz" (Mûtû kable en temûtû) hadis-i şerifi, ruhun henüz hayattayken Sahibi’ne teslim edilmesini ifade eder. Ölüm fizik beden içindir; ruh ise Allah’ın emanetidir.
7. Kur'ân Gözlüğü ve Sevgi Teleskobu
Hayata ve kainata sevgi gözlükleriyle bakmak gerekir. Teslimiyet arttıkça bu bakış bir sevgi dürbününe, daha da ilerlediğinde ise bir sevgi teleskopuna dönüşür. Hz. Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:
"Aydınlatmada güneş gibi ol, kusurları örtmede gece gibi ol, cömertlikte akarsu gibi ol, öfkede ölü gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, hoşgörüde deniz gibi ol. Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol."
Benzer şekilde Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de bu teslimiyeti şöyle dile getirir: "Faniyim, fani olanı istemem. Acizim, aciz olanı istemem. Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayri istemem. İsterim bir yar-ı baki isterim..."
8. Akletmek, Zikir ve İradenin Allah’a Teslimi
Bilimsel teoriler ve Einstein fiziği ışık hızını sınır kabul ederken, Kur'ân hakikatleri ve İsra/Miraç mucizesi sonsuz hızın ve fizik ötesi alemlerin varlığını gösterir.
İnsana cüzi bir irade verilmiştir. Yâsîn Suresi 77. ayette insanın bir damla sudan yaratılıp ardından apaçık bir hasım kesildiği bildirilir. Oysa yapılması gereken, cüzi iradeyi Yüce Mülk’ün Sahibine teslim etmektir. Mülk Suresi 8, 9 ve 10. ayetlerde cehennemliklerin "Eğer işitseydik ve akletseydik bu alevli ateşin içinde olmazdık" şeklindeki itirafları, hakiki akletmenin vahye ve İlahi davete kulak vermekten geçtiğini kanıtlar. Peygamber Efendimizin belirttiği gibi, "Mümin kulağından sulanır." Hakikat kulağa ulaşır, oradan kalbe dökülür.
İbn Mes'ud (R.A.)’dan rivayet edilen hadis-i şerifte Efendimiz (S.A.V.) yere düz bir çizgi çizerek bunun Allah’ın yolu yani Sırat-ı Müstakim olduğunu, sağındaki ve solundaki yolların ise şeytanın davet yolları olduğunu belirtmiştir. Ahqâf Suresi 30. ayette de ifade edildiği üzere, hak katından indirilen kitapların tamamı insanı Sırat-ı Müstakim’e ulaştırmayı hedefler.
Zümer Suresi 54. ayette Rabbimiz şöyle buyurur: "Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun; sonra yardım olunmazsınız." Hakiki mutluluk ancak Allah’ın yardımı, mürşidin himmeti ve insanın samimi gayretiyle mümkündür. Bakara Suresi 216. ayet-i kerimede belirtildiği gibi: "Sizin hayır sandığınız şeylerde şer, şer sandığınız şeylerde hayır olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Bizlere kazandırılan dereceler hayır, kaybettirilen dereceler ise şerdir. Kalpten yapılan bir dilek ve teslimiyetle insan, nefsindeki hastalıklardan arınarak Hz. Mevlânâ gibi Allah’ın dostu olma makamına erişebilir.