Kur'an Ayetleriyle Sahabe Gibi Asr-ı Saadeti Yaşamak
Kur'an ayetleriyle sahabe gibi Asr-ı Saadeti yaşamak konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Allah hepinizden razı olsun.
Sevgili kardeşlerim, hiçbirimiz bu dünyaya kendi isteğimizle gelmedik. Bizi gönderen, her şeyi yoktan var eden ve hepimizin sahibi olan Allah'tır. Allahû Teâlâ, Kıyâme Suresi’nin 36. ayet-i kerimesinde insanoğlunun başıboş bırakılmadığını ve boşuna yaratılmadığını bizlere bildirmektedir. Bununla da kalmayıp Mü'minûn Suresi’nin 115. ayet-i kerimesinde, yapılanlardan mutlaka hesaba çekilineceğimizi beyan etmektedir. Bu iki ayetten açıkça şu sonuca ulaşıyoruz: Allahû Teâlâ bizi belirli bir görev ve vazifeyle bu dünyaya göndermiştir.
Peki, bu gaye ve vazife nedir? Kur'an-ı Kerim'in kendisine indirildiği Nebiler Sultanı Peygamber Efendimiz’e (S.A.V.), ona tabi olan sahabeye ve onunla birlikte yaşanan Asr-ı Saadet'e baktığımız zaman bu gayeyi net bir şekilde anlıyoruz: Allahû Teâlâ, kendisine kul olalım, dost olalım ve en üst düzeyde mutluluğu yaşayalım diye bizleri görevlendirmiştir. Hepimizin sorumlulukları vardır; hiçbirimiz başıboş veya amaçsız yaratılmadık.
"Peki, bu görevleri yapmazsak, sorumluluklarımızı unutup kendi kafamıza göre yaşarsak ne olur?" diye düşünebiliriz. Bunun sonucunu günümüz dünyasında açıkça görmekteyiz. İnsanoğlu adeta kendisini sarıp sarmalayan stres, depresyon, bağımlılıklar ve her türlü negatifliğin girdabına kapılmaktadır. Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılan insan, tam tersine öyle bir bağımlı hale gelebilmektedir ki evine gidemez durumları yaşamaktadır. Sabah saatlerinde havalimanından buraya gelirken, sağ tarafta bir battaniyenin altına sığınmış, soğukta yatan birini gördüm. Şüphesiz herkes zor durumda kalabilir, imkânsızlıklar yaşayabilir; fakat aile sorumluluğu hissetmeden dışarıda vakit geçiren, banklarda yatan ve hayatını negatiflikler içinde sürdüren binlerce insan bulunmaktadır.
Bizim onlardan tek farkımız; Rabbimizin davetine uymuş olmamızdır. Rabbimizin gönderdiği mesajı idrak eden, hayatına tatbik eden, hem kendisi mutlu olan hem de çevresindeki insanlara mutluluk yayan bir yaşam anlayışına sahip olmamızdır. Resulullah Efendimiz’in şu hadis-i şerifini daima hatırlamamız gerekir: Bu kâinatı yoktan var eden Allahû Teâlâ'yı idrak etmek, sahibimizi anlamak ve O'nunla hemhâl olmak istiyorsak, bunun yolu içimizdeki nefsimizden haberdar olmaktan ve kendimizi bilmekten geçer. Allah'ın nefsimize verdiği görevi yerine getirerek tüm insanlığa faydalı olmak ve Kur'an'da zikredilen yeryüzünün halifesi konumuna erişebilmek temel amacımız olmalıdır.
Rabbimiz insanı yeryüzünün halifesi kılacağını bildirdiğinde melekler, kendilerinin sürekli ibadet, tesbih ve takdis ettiğini belirterek fesat çıkarıp kan dökecek bir varlığın neden öne çıkarıldığını sormuşlardı. Rabbimizin beyanı ise "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim" şeklinde olmıştır. Allahû Teâlâ, Ademoğlu'na 99 esmanın ilmini vererek insanı meleklerden üstün kılacak donanımı bahşetmiştir. İnsan yaratıldığında Allahû Teâlâ, "Ben insana ruhumdan üfledim, şimdi hepiniz ona secde edin" buyurmuş; ancak cinlerden olan iblis, "Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten onu ise çamurdan yarattın" diyerek büyüklük taslamış ve huzurdan kovulmuştur.
Sevgili kardeşlerim; hepiniz insansınız, Allah'ın yeryüzündeki halifelerisiniz ve en şerefli varlık olarak yaratıldınız. Allah'ın emirlerini yerine getirerek O'nun sevdiği kullar ve dostlar arasında yer alma imkânına sahipsiniz. Bu süreci yaşamak son derece kolaydır. Hayat, Allah'ın bize verdiği mesajla kolaylaşır ve asli hedefine ulaşır. O zaman hepimizin aradığı huzur ve saadet kendiliğinden tezahür eder.
Hazreti Peygamber’in döneminden önceki zaman dilimi Cahiliye Dönemi olarak adlandırılmaktadır. İnsanların birbiriyle çatıştığı, kavgaların eksik olmadığı ve alkol kullanımının hat safhada olduğu bir dönemdi. İçki yasağı emredildiğinde Mekke sokaklarından içkilerin aktığı rivayet edilir. Allahû Teâlâ bu yasağı kademeli olarak üç safhada uygulamıştır:
Bakara Suresi 219. Ayet: İçki ve kumarda bazı faydalar görünse de zararının faydasından çok daha büyük olduğu bildirilmiştir.
Nisâ Suresi 43. Ayet: Sarhoşken namaza yaklaşılması yasaklanmıştır. Bu emri alan sahabi, içkinin hem dünya hem de ahiret hayatı için ne kadar zararlı olduğunu kavramıştır.
Mâide Suresi 90. Ayet: İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları tamamen yasaklanarak nihai hüküm konulmuştur.
Görüldüğü üzere kötü alışkanlıklar ne kadar çeşitli olursa olsun, Allah'ın reçetesi hepsinin şifasıdır. Bu reçete, mucize-i baki olan Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an sadece belirli bir döneme değil; geçmişe, günümüze ve geleceğe hitap eder. Adem Aleyhisselam ve çocuklarından bahsettiği gibi, şu anki hayatımızın her anını da kuşatmaktadır. Emir ve yasaklara uyanlar için Kur'an bir şefaatçi; bunları çiğneyenler için ise bir davacı konumundadır. Kur meali ve hükümleriyle hayatımızın her saniyesinde yer alır.
Bu ilkeleri benimsediğimizde stres, depresyon, madde bağımlılığı ve her türlü negatif durumdan kısa sürede arınabiliriz. Yunus Emre'nin dedigi gibi: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim; bu dünya kimseye kalmaz." Kur'an'ın mesajı hayatımıza tatbik edildiğinde, geriye sadece sevmek ve sevilmek kalır.
Kötü alışkanlıklara sahip olan bireylerin, Kur'an'daki reçeteyi uygulayarak kısa sürede bu durumdan kurtulduklarına ve topluma faydalı bireyler haline geldiklerine dair pek çok örnek bulunmaktadır. Bağımlılıkların ve psikolojik rahatsızlıkların esaretinden kurtulup tasavvuf yoluyla huzura kavuşan kardeşlerimizin yaşanmış tecrübeleri buna birer kanıttır:
Öfke kontrolü yaşayıp çevresine ve çocuklarına zarar verme noktasına gelen, hayatı çıkmazda olan bireyler, Allah'a ulaşmayı dilemek ve kalben teslim olmak suretiyle içsel bir dönüşüm yaşamışlardır.
Yıllarca madde bağımlılığı ile mücadele eden, cezaevi ve hastane süreçlerinden geçen kişiler; doktorların tedavi garantisi veremediği durumlarda dahi, kalpten yapılan bir yöneliş ve zikir çalışmalarıyla bu bağımlılıkları tamamen geride bırakmışlardır.
Yaşanan bu değişimler sonucunda bireyler yeniden aile düzenlerine kavuşmuş, çevreleriyle barışmış ve topluma örnek şahsiyetler haline gelmişlerdir.
Tüm bu tecrübeler göstermektedir ki, insanı çaresiz bırakan hiçbir dert yoktur ki dermanı Allah katında bulunmasın. Kâinat tek bir noktadan başlayan patlamayla yaratılmış, enerji maddeye dönüştürülmüş ve tüm canlı-cansız varlıkların üstünde en mükerrem varlık olarak insan yer almıştır. Rabbimizin bizden istediği temel husus; huzurlu, uyumlu ve kendisine kul olan bir yaşam sürmemizdir.
Tasavvuf, Kur'an'daki İslam'ın bizzat yaşanmasıdır. Şahsi zanlara veya bidatlere değil; 14 asır önce indirilen özgün haliyle Allah'ın tayin ettiği veli mürşitler rehberliğinde bu mesajı öğrenip yaşama halidir.
İnsanın yapısını anlamak için Kur'an'ın insan tarifine bakmak gerekir. Hicr Suresi 26. ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, dünya hayatını sürdürebilmemiz için et ve kemikten oluşan bir fizik beden yaratılmıştır. Ancak bu kalıbın içerisinde iki unsur daha bulunmaktadır:
Nefs: Şems Suresi 7. ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere insan nefsi berzah alemine aittir. Nefsin manevi kalbinde kin, nefret, küfür, yalan, haksızlık, haset, cimrilik, öfke, kibir, hırs, nankörlük ve kötü alışkanlıklar gibi 19 manevi hastalık bulunur. Nefsin kalbinde fücur ve takva kapıları vardır. Şeytan sürekli fücur kapısından vesvese vererek insanı strese, depresyona ve negatifliklere sevk etmeye çalışır. A'râf Suresi 27. ayette belirtildiği gibi şeytan ve avanesi insanı görür ancak insan onları göremez.
Ruh: Secde Suresi 9. ayet-i kerimesinde Rabbimiz, "Biz insana ruhumuzdan üfledik" buyurmaktadır. Ruh; sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, ilim, cömertlik, sabır ve ihlas gibi 19 manevi haslete sahiptir. Bütünüyle insanın mutluluğu için var olan bu ilahi emanet meleklerde, cinlerde veya diğer yaratılanlarda yoktur; sadece insana bahşedilmiştir.
Kötü alışkanlıkların ve toplumsal sorunların temelinde üç ana faktör yatmaktadır: cehalet, zaruret ve ihtilaflar. İnsanoğlu başlangıçta bilmediği veya idrak edemediği için olumsuz davranışlara yönelmekte, zamanla bu durum alışkanlığa, ardından bağımlılığa ve en nihayetinde iptilaya (esarete) dönüşmektedir. Bu esaretten kurtulmanın yolu, Allah'ın bizdeki emaneti olan ruhu sahibine ulaştırmayı kalben dilemektir.
Allahû Teâlâ, ömür boyunca her an çeşitli vesilelerle insanı kendisine davet etmektedir:
Enfâl 24: Allah ve Resulü size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman icabet edin.
Yûnus 25: Allah selâm evine (teslime) davet eder.
Yûsuf 108, Nahl 125, Hac 67, Kasas 87, Fussilet 33 gibi pek çok ayet-i kerimede Rabbimize davet hususu vurgulanmaktadır.
Kişi kalben Allah'a ulaşmayı dilediğinde, Rabbimiz Rahim esmasıyla tecelli ederek yardım elini uzatır. Bu dilekle birlikte zikir, namaz ve ibadetler kolaylaşır ve sevimli hale gelir. Fizik beden veya nefs değil; Allah'ın zatından üflenen ruh, Sırat-ı Müstakim üzerinden Rabbine ulaşır. Böylece insan, içindeki manevi nurlar (rahmet, fazl, selamet, sekinet) sayesinde aradığı hakiki huzura ve mutluluğa kavuşmuş olur.