Bismillahirrahmanirrahim.
Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatü.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim; Güneş ve Ay Derneği’nin düzenlediği, Tasavvufu Öğrenmek ve Yaşamak Federasyonu’nun da dışarıdan desteklediği, Nebiler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ve ona tabi olan güzide sahabesinin yaşadığı "Kur'an'daki İslam" konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Allah hepinizden razı olsun.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim; biz insanoğluna Hz. Âdem (a.s.)’dan kıyamet gününe kadar şu dünyada Rabbimizin bahşettiği en üst seviyedeki nimet, bilmelisiniz ki Kur'an'daki İslam'dır. Kur'an'daki İslam, Allah'ın insanoğluna garanti ettiği tek yoldur. Kur'an öyle bir mucize-i bakidir ki bir Allah dostunun ifadesiyle söylemek gerekirse: Kur'an gibi bir mucize-i baki varken başka kaynak aramak akla ziyandır.
Lisans eğitimimi 1973 yılında bitirdim. 1975’teki yüksek lisans ve daha sonraki doktora hayatım dahil, bütün tahsil hayatımın bu dünyada bana kazandırdığı en temel şey Kur'an'daki fiziği öğrenmek oldu. Diyeceksiniz ki: "Kur'an'da fizik mi var?" Sevgili kardeşlerim, Kur'an'da kâinat var. Bir gün bunu net olarak anlayacaksınız. Allah kelamının diğer sözlere üstünlüğü, Allah'ın mahlukatına olan üstünlüğü gibidir. Ve hiç unutmayın, Kur'an sizi anlatıyor. Hz. Âdem’in zürriyetinden olan kadın-erkek herkesi anlatıyor. Kur'an cennetliklerin de kitabıdır, cehennemliklerin de kitabıdır. Allah Teâlâ bütün insanları Kur'an'da özetliyor. Öyle olunca sizden istirhamım, mümkün olduğu kadar ayetleri öğrenmeye çalışın. Kim ki Kur'an'ı bilmedi, sanki bu dünyaya hiç gelmedi demektir.
Peki, Kur'an bizi nasıl tarif ediyor? Evvela bunu anlayabilmemiz ve Kur'an'ı okuduğumuz zaman Asr-ı Saadet’i yaşayan sahabenin tattığı o mutluluğu yaşayabilmemiz için Kur'an'ı mutlak surette bir Allah dostundan öğrenmemiz gerekir. İşte kendinizi anlamak adına —ki inanıyorum ki bu dünyada hepiniz huzur ve mutluluğu arıyorsunuz— bilmelisiniz ki peşinden koştuğunuz mutluluk evinizde sahip olduklarınızda, elde ettiğiniz makamda ya da dünyalık hiçbir zenginlikte değildir; o mutluluğun gerçek adresi Kur'an'dır.
Rabbimiz bütün kâinatı her biriniz için ayrı ayrı yaratmıştır. Belki şu anda diyorsunuz ki: "Hocam, sen benim hayatımı bilmiyorsun, o kadar günahkârım ki benden ne köy olur ne kasaba." Ama Allah tarafından o kadar çok seviliyorsunuz ki... Allah'ın sizi ne kadar sevdiğini bir bilseniz, hiçbiriniz Allah'ın rahmetinden ümidini kesmezdi. Resulullah (s.a.v.) Efendimizin hadis-i şeriflerinde buyurduğu gibi: Kâfirler Allah'ın rahmetini tam olarak idrak edebilselerdi, hiçbiri O'nun cennetinden ümidini kesmezdi. Müminler de Rabbimizin azabının şiddetini tam bilselerdi, hiçbir zaman kendilerini tamamen emniyette hissetmezlerdi. Rabbimiz hayatımızı her an Kendisiyle birlikte yaşamamızı istiyor. Hayatımızın merkezinde daima Allah olmalıdır.
Muhterem misafirler; elbette hepiniz farklı yaşlardasınız, aramızda büyüklerimiz ve küçüklerimiz var. Kur'an-ı Kerim hepinize hitap ediyor. Ancak bugün size Kur'an'ı belki de bugüne kadar alışageldiğinizin dışında bir tarzda anlatacağım. Bütün dikkatinizle incelerseniz, bu gece hayatınız %100 değişebilir.
Peki, nasıl? Müsaade edin, Kur'an'daki Hak aynasında Allah sizi size nasıl tarif ediyor, ona beraberce bakalım.
Allah Teâlâ, Hz. Âdem’in zürriyetinden olan tüm insanlığa hitaben buyuruyor ki: "Ey insanoğlu, seni bu dünya hayatını yaşayabilmen için Hicr Suresi 26. ayet gereği bir fizik bedenle halk ettim." Et ve kemikten oluşan, iç organlarla mücehhez, beyinle kaim, aklın kumandasında çalışan ve tıp biliminin ihtisas alanına giren bu yapıyı hepimiz taşıyoruz. Ne yazık ki dünyanın peşinde koşan insanlar, doğumlarından ölümlerine kadar sadece bu fiziksel kalıp için çalışıyorlar. Ancak onların çoğu zaman farkına varmadığı, ancak öldükleri zaman kabirde idrak edecekleri iki yapısı daha vardır.
Şems Suresi 7. ayet-i kerimesinde Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Ve nefsin ve mâ sevvâhâ" (Nefse ve onu düzenleyene andolsun). Allah, insanı bir de nefs ile dizayn etmiştir. Nefsimiz berzah âlemine aittir ve nefsimizin manevi kalbinde 19 tane hastalık (afet) bulunmaktadır. Bunlar: Kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, dedikodu, zan, kötü alışkanlıklar, vefasızlık, mürailik (riyakârlık), fitne ve fesattır.
Bugüne kadar sosyal hayatta karşılaştığınız bütün negatif problemlerin, huzursuzlukların temel kaynağı işte bu nefstir. Hepinizde bu nefs mevcuttur; ancak afetlerin dağılımı kişiden kişiye farklılık gösterir.
Uğruna kâinatın yaratıldığı, Allah'ın "Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım" dediği İki Cihan Serveri Efendimiz (s.a.v.), düşmanlarla yapılan bir savaştan dönerken mola yerinde sahabeye şöyle buyurmuştur: "Küçük cihattan döndük, büyük cihada başlıyoruz." Sahabe irkelerek sormuştur: "Ey Allah'ın Resulü, bundan daha büyük cihad hangisidir?" Resulullah (s.a.v.) cevap vermiştir: "Kişinin kendi nefsine karşı verdiği cihad-ı ekberdir."
Öyleyse insanoğlunun şu dünya üzerinde karşılaştığı en büyük mücadele, kendi nefsiyle olan savaşıdır. Bu savaşı kazanırsanız, şartlar ne olursa olsun bu dünya sizin için cennet olur. Bütün peygamberlerin asıl görevi, fizik bedenin içinde bulunan ve 19 afete müptela olan bu nefsin kalbini temizlemektir. Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. Süleyman, Hz. Hud, Hz. Lut, Hz. İsmail, Hz. İlyas... Ne kadar peygamber gelmişse, Allah’ın onları görevli kıldığı ana alan nefsin kalbinin bu hastalıklardan arındırılmasıdır.
Peki, bu davete uyarak nefsinizin kalbindeki hastalıkları temizlemek, sahabe gibi Kur'an'daki İslam'ı yaşamak ve bundan sonraki hayatınızı daimi bir mutluluk içinde geçirmek istiyor musunuz? Bunun dilden mi yoksa kalpten mi olduğunun bir sağlaması vardır. Matematikte her şeyin bir sağlaması olduğu gibi, maneviyatta da vardır. Kim şu anda içinden "Allah, Allah" diyerek zikre yöneliyorsa, o istek kalptendir. Kim de "İstiyorum" deyip zikre yanaşmıyorsa, onunki dildendir. Kalpten olana tavsiyemiz zikre devam etmesi; dilden olana tavsiyemiz ise başını secdeye koyup Allah için gözyaşı dökerek: "Ya Rabbi, bu dileği benim kalbimize indir" diye dua etmesidir.
İnsan ile Allah arasındaki ilişki her an dua üzerinedir. Gökler ve yerler dua ile kurulmuştur. Uzaya fırlatılan uyduların kontrol merkezinden takip edilip yörüngeye girip girmediğinin bakılması gibi, sizin de Allah'ın yörüngesine girdiğiniz an bu kalbi taleptir. Siz kalpten Allah’a ulaşmayı dilediğiniz an Allah'ın yörüngesine girersiniz; Rabbimiz Rahim esmasıyla tecelli eder ve sizi zikir sevgisiyle donatır. Sizi her an Allah'a yaklaştıracak ve O'na dost kılacak vasıta bu zikirdir. Unutmayın; zikretmediğiniz an şeytanla, zikrettiğiniz an Allah ile birliktesinizdir. Siz sadece talep edeceksiniz, gerisini Rabbimize bırakacaksınız.
Cennete gitmenin bedeli, Allah'a ulaşmayı dilemektir; yani Allah'ı istemektir. Dünyada bir dükkândan mal alırken bile dükkân sahibine ücretini ödeyip rızasını alıyorsunuz. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna göre, O'nun rızasını kazanmadan kurtuluşa ermek mümkün müdür?
Allah buyuruyor ki: "Senin günahın kâinat kadar olsa da Benim af ve rahmetim kâinatı kuşatmıştır. Sadece Benden dile, Bana ulaşmayı iste." Biz kalpten Dilediğimizde Allah Rahim esmasıyla tecelli eder ve Enfal Suresi 29. ayet gereğince o güne kadarki günahlarımızı örter. Günahların örtülmesi ve sıfırlanması, geriye kalan sevaplarımızla tek bir dileğin karşılığında Cenab-ı Hakk'ın bize cenneti garanti etmesi demektir. Kur'an bize bunu söyler. Bu sır sadece bize değil, geçmiş ümmetlere de verilmiştir. Dünyadaki tüm inanç esasları incelendiğinde, hakiki kurtuluşa erenlerin hepsi bu kalbi yönelişi gerçekleştirenlerdir.
Gelin hep birlikte el açalım ve kalpten niyaz edelim:
"Ey yüce Allah'ım! Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Edebalı, Hacı Bayram-ı Veli, Eşrefoğlu Rumi ve Hazreti Peygamber’in sahabeleri, havarileri, Allah dostları nasıl Sana ulaşmayı diledilerse, ben de Sana ulaşmayı diliyorum. Sen onların ruhunu nasıl Kendine ulaştırdıysan, benim de ruhumu Kendine ulaştır. Bu talebi benden kabul buyur ya Rabbi! Beni de dostlarının arasına al. Seni çok seviyorum ya Rabbi, mahlukatın sayısı kadar Seni seviyorum. Biliyorum ki Sen de beni çok seviyorsun. Bu günahkâr kulunun talebini kabul et ya Rabbi!"
Bu dilek kalbe indiği an, siz de "Dili kalbe indirdim, döndüm Mevlana gibi" diyen Hz. Mevlana gibi Allah'ın dostu olursunuz. Allah'ın dostu olmak sanıldığı kadar zor değildir; çünkü kâinatın sahibi bizi Kendisine dost kılmak üzere yaratmıştır. Birbirinin can düşmanı olan bedeviler, Asr-ı Saadet’te 23 yıl gibi kısa bir sürede Kur'an ve Efendimizin (s.a.v.) eğitimiyle sahabe olma şerefine erdirilmiştir. Bugün dünyanın en prestijli üniversitelerinden diplomalar alsanız, terazinin bir kefesine koysanız; bir Hz. Ömer'i, bir Hz. Ebubekir'i, bir Hz. Osman'ı, bir Hz. Ali'yi yetiştiremezsiniz. Çünkü onları yetiştiren doğrudan Allah'ın vahyi ve terbiyesidir.
Sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabıdır; hidayetçilerin en hayırlısı da Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizdir. Allah Teâlâ O'nun hakkında şöyle buyurur: "Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn" (Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik). O sadece bu dünya, bir kavim veya bir ümmet için değil; cinler, melekler ve tüm mahlukat için bir hidayet rehberidir.
İnsanların %90'ından fazlası bugün nefslerinin esiri olarak huzursuzluk yaşamaktadır. Düşmanımız olan şeytanı da hafife almamak gerekir; zira o da kendine göre birtakım batıl ve zulmani ilimlerle (meditasyon, yoga, astral seyahat, reenkarnasyon iddiaları gibi kandırmacalarla) insanın 19 nefsani afetine etki etmeye çalışır. Nahl Suresi 78. ayette buyrulduğu üzere: "Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı." Dolayısıyla hiçbirimiz Kur'an'ı bilerek dünyaya gelmeyiz. Ancak Kur'an'ı öğrenmediğimiz takdirde, nefsimizin 19 negatif özelliğinin esiri oluruz.
Zümer Suresi 18. ayet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurur: Onlar sözü dinlerler ve en güzel olanına (ahsen olanına) tabi olurlar. Bize düşen, her sözü dinlemek fakat en güzele, yani İki Cihan Serveri Efendimizin (s.a.v.) sünnetine ve beyanına tabi olmaktır. Sahabe bu bilinçle hareket etmiş, kendi akıllarını öne sürmek yerine "Allah ve Resulü en iyisini bilir" diyerek tam bir teslimiyet göstermişlerdir.
Zihnimizi ve kalbimizi meşgul eden şeytanların etkisini kırmak için fücur kapısını zikirle kapatmamız gerekir. A'raf Suresi 27. ayette belirtildiği gibi şeytan ve kabilesi, bizim onları göremeyeceğimiz yerlerden bizi görürler. Onların ikmal yolunu kesmek için kesintisiz şekilde "Allah, Allah" diyerek zikretmek şarttır. Zikirle şeytanın karanlık kapısı kilitlenir; takva kapısından ise Allah'ın nurları kalbe dolmaya başlar.
Müzzemmil Suresi 8. ayette Allah Teâlâ: "Vezkurisme rabbike" (Rabbinin ismiyle zikret) buyurarak zikri üzerimize farz kılmıştır. Ahzab Suresi 41. ayette ise Allah'ı çokça zikretmemiz emredilir. Allah'ın bizim zikrimize ihtiyacı yoktur; fakat bizi sevdiği için kalbimizin nurlanmasını ve mutluluğa ermesini istemektedir.
Hz. Ali (k.v.) şöyle buyurmuştur: "Ey insanoğlu, derdin sende ama bilmiyorsun; dermanın sende ama görmüyorsun." Derdimiz nefsimiz, dermanımız ise Allah'ın bizlere kendi ruhundan üflediği ilahi cevherdir. Rabbimiz Kudsi Hadis'te: "Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım" buyurmaktadır. Gönül hanesini zikirle ve rahmetle temizlediğimizde, o kalp aynasında Rabbimizin tecellilerini müşahede etmek mümkün hale gelir.
Hak aynası olan Kur'an'a baktığımızda insan yapısı şu ayetlerle netleşir:
Fizik Vücut: Hicr 26
Nefs: Şems 7
Ruh: Secde 9
İrade: Bakara 256
Akıl: Yunus 100
Düşman (Şeytan): Çeşitli ayetlerde adımlarına uyulmaması emredilen varlık.
Hayatımızdan çıkarıp atacağımız ilk şey şeytana tabi olmaktır. Kur'an-ı Kerim'de Tevbe Suresi hariç 113 surenin başında yer alan Besmele, bize her an kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmamız gerektiğini hatırlatır. Zümer Suresi 17. ayette belirtildiği üzere, tağuta (şeytani güçlere) kul olmaktan kaçınıp Allah'a yönelenler için müjdeler vardır.
Kalpten Allah'a ulaşmayı dilediğimiz an, Rabbimiz Şura Suresi 13. ayet gereğince bizleri Kendi zatına ulaştıracağını garanti eder. Resulullah (s.a.v.), Muaz bin Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken Allah'ın kullar üzerindeki hakkının "O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak" olduğunu bildirmiştir. Kalpten yapılan bu tek bir dilek, insanı gizli şirkten kurtarır. Allah kalpteki bu samimiyeti gördüğünde Rahim esmasıyla tecelli eder, günahları örter ve kişiyi adım adım Asr-ı Saadet neşesine ulaştırır.