Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Fatiha ve salavat ile sözlerime başlarken; Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatü.
Tasavvufu Öğrenmek ve Yaşamak Federasyonu'nun düzenlediği; Nebiler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ve onun izinden giden güzide sahabenin yaşadığı "Kur'an'daki İslam" konulu panelimize hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bu anlamlı buluşmanın, tüm katılımcılara yüce Rabbimizden ebedi mutluluklar getirmesini dileyerek sözlerime başlamak istiyorum.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim; Kur'an, insanın yegane hayat kitabıdır. İki cihan serveri Peygamber Efendimize indirilen son şeriat kitabı olan Kur'an-ı Kerim, Allah'ın mutlak koruması altındadır. İnsan ise Rabbimizin en üst noktada, benzersiz bir şekilde yarattığı en şerefli mahluktur. Meleklerin, cinlerin ve canlı cansız bütün mahlukatın kendisi için yaratıldığı insandan Allah'ın istediği tek bir şey vardır: O da insanların hem dünya hem de ahiret saadetine, yani iki cihan saadetine ulaşmasıdır.
Bugün dünyada yaşayan tüm insanlara tek tek mikrofon uzatabilseydik ve kendilerine "Hayattan beklentiniz nedir?" diye sorsaydık, alacağımız ortak cevap hiç kuşkusuz huzur, mutluluk ve saadet arayışı olurdu. Aslında 1400 yıl evvel indirilen son şeriat kitabı Kur'an-ı Kerim ve ondan önce gönderilen tüm kutsal kitaplar, insanoğlu için ilahi bir mutluluk davetiyesi, eşsiz bir mutluluk reçetesi ve sarsılmaz bir mutluluk garantisidir. Ancak insanoğlunun bu yüce kitaptan gerekli faydayı sağlayabilmesi, onu sadece okumasına değil, derinlemesine öğrenmesine ve hayatına tatbik ederek yaşamasına bağlıdır. Ne yazık ki, bugün huzur ve saadeti arayan kitleler, peşinden koştukları ahiret ve dünya selametini Kur'an'ın aydınlığında değil, yanlış adreslerde aramaya devam ediyorlar. Bunun temel sebebini ve insan psikolojisinin manevi kökenlerini hak aynasında görebilmemiz için, Rabbimizin bizleri Kur'an çerçevesinde nelerden müteşekkil yarattığına beraberce bakmamız gerekir.
Allah Teala, hayat kitabımız olan Kur'an-ı Kerim'in Hicr Suresi 26. ayetinde bizleri bir fizik bedenle yarattığını beyan buyurmaktadır. Hepimiz şu zahiri alemi bu fiziksel bedenle tecrübe ediyor, algılıyor ve yaşıyoruz. Fakat insanoğlu sadece et ve kemikten, yani fiziki bedenden ibaret bir varlık değildir; fizik beden, nefsimiz ve ruhumuz için yalnızca geçici bir mekandır. Rabbimiz, Şems Suresi'nin 7. ayet-i kerimesinde insanın bir de nefs ile dizayn edildiğini buyurmaktadır. Yaratan ve en sevdiği varlık olan insanın doğasını en iyi bilen Allah, onun manevi kalbinde bizi rahatsız eden, huzursuz ve mutsuz kılan 19 ayrı nefsi hastalığın yer aldığını da açıkça bildirmektedir. Yunus Suresi 57. ayet-i kerimesinde Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey insanoğlu! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerinizdeki hastalıklara bir şifa geldi."
Bahsi geçen bu rahatsızlıklar fiziksel değil, tamamen manevi hastalıklardır. Fiziki hastalıklar tıp ilminin ve fizik bedenimizin konusudur; fakat Allahu Teala'nın insanlığa gönderdiği tüm peygamberler ve onların varisleri olan manevi hekimler, Hz. Mevlana'nın da enfes ifadesiyle, bu nefs hastalıklarının gerçek doktorlarıdır. Nefsimizin manevi kalbini istila eden bu 19 hastalık; kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve dükmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet gibi insanı manen aşağı çeken vasıflardır.
Muhterem misafirler, şu an dünya üzerinde milyarlarca insan yaşıyor ve her birinin doğumundan ölümüne kadar tecrübe ettiği her saniye, Kur'an-ı Kerim'de adeta özetlenmiş durumdadır. Dolayısıyla, eğer kalben mutlu olmak istiyorsanız, öncelikle mutluluk davetiyesi olan bu yüce kitabı hakkıyla öğrenmekle mükellefsiniz. İnsan sosyal bir varlıktır; diğer insanlarla etkileşim halinde yaşar. Fakat toplumsal hayata baktığımızda gün geçmiyor ki kavgalar, huzursuzluklar yaşanmasın. Özellikle büyük bir sevgi ve bağla bir araya gelen aile fertleri bile, ne yazık ki eften püften sebeplerle karşı karşıya gelebilmektedir. Toplumda en çok yakınılan manevi rahatsızlıkların başında öfke ve gayz, yani ani sinirlenmeler gelmektedir. Sosyal hayatta "Bana niye böyle davunuyorsun, düzgün konuşsana!" ya da "Sen benim ne demek istediğimi anlamadın!" şeklinde tezahür eden yüz binlerce çatışma söz konusudur.
Oysa bizler hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim'i aslına uygun şekilde öğrenebilirsek, bu sorunların üstesinden gelmek son derece kolaylaşacaktır. Genelde katıldığım konferanslarda insanlar haklı olarak hayıflanıyor ve şöyle diyorlar: "Ah, ben bu Kur'an'ı bir öğrenip hayatıma tatbik edebilsem! Ama ben kim, Kur'an'ı hakkıyla yaşamak kim? Bu zamanda evliya mı olunur, o eskilerde kaldı." Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim; bilmelisiniz ki şu kainatta aslında en kolay, en huzurlu şey dini özüyle yaşamaktır. Dini yaşamak Kur'an'ın büyük sırrıdır... ve bu sır, kalpten kopan tek bir samimi dilekle başlar. İşte bu panelde bütün yönleriyle bu ilahi dileği size anlatmak ve kalplerinize nakşetmenize vesile olmak istiyoruz. Kitabın tam ortasından konuşmak gerekirse, Hz. Adem (aleyhisselam)'dan bugüne kadar Allah'a dost olan herkesin kalbinde yeşerttiği o büyük teslimiyet ve ulaşma dileğini şimdiden zikretmek isterim:
"Ey yüce Allah'ım; Mevlana'nın, Yunus'un, Hacı Bektaş-ı Veli'nin, aziz sahabenin, havarilerin, Şeyh Edebali'nin, Hacı Bayram-ı Veli'nin, Akşemseddin'in... ve duyup bildiğimiz binlerce evliyanın yaptığı gibi; onlar nasıl sana ulaşmayı kalben diledilerse, ben de sana ulaşmayı diliyorum. Onların ruhunu nasıl kendine ulaştırdıysan, benim de ruhumu zatına ulaştır. Ya Rabbi, beni de kendi dostlarının arasına kat, beni de iki cihan saadetine ulaştır. Dilimden dökülen bu samimi niyazı kalbime indir ya Rabbim."
Bu halis dilek kalbinize yerleştiği an, 99 esmanın sahibi olan Rabbimiz sizde rahim esmasıyla tecelli etmeye başlar ve siz artık kopmaz bir bağla Allah'ın ipine bağlanmış olursunuz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'i incelediğimizde, Allahu Teala Ali İmran Suresi'nin 103. ayet-i kerimesinde "Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılın" buyurarak bu gerçeği ilan etmektedir. Bazen konferanslarda dostlarımız, "Hocam, sen bizi Allah'a ulaşmaya davet ediyorsun ama biz zaten her an Allah ile beraberiz, daha nereye gideceğiz?" diye sual ediyorlar. Kur'an'ın bütününe tabi olduğumuzda Meâric Suresi'nin 4. ayet-i kerimesi karşımıza çıkar. Bu ayette meleklerin... ve ruhun, miktarı 50 bin yıl olan bir zaman-mekan boyutundan geçerek O'na yükseldiği beyan edilir. Eğer vişler Kur'an-ı Kerim'i Allah'ın tayin ettiği bir üstaddan, manevi bir kalp doktorundan öğrenmemişsek, bizimle her an beraber olanın ne olduğunu tam olarak kavrayamayız. Kul ile her an beraber olan, her şeyi kuşatan Allah'ın zatı değil; O'nun sonsuz ilmi ve rahmetidir. Mü'min Suresi 7. ayetinde beyan edildiği üzere, bütün kainatı kuşatan ilahi ilim... ve rahmettir. Allahu Teala Hadid Suresi 4. ayet-i kerimesinde ise gökleri... ve yerleri altı günde yarattığını ve sonra arşa istiva ettiğini buyurur. Demek ki Rabbimiz zatıyla arşta, ilim ve rahmetiyle ise yarattığı tüm alemleri kuşatmış durumdadır. Bizler her şeyi Allah'ın emrettiği ilahi nizam içerisinde öğrenip kalbimize nakşedersek, sahabenin asr-ı saadette ulaştığı o muazzam iki cihan saadetine günümüz insanı da rahatlıkla ulaşabilir. O zaman insan, "Din bu kadar güzel ve kolayken ben bugüne kadar neden bu huzurun dışında kalmışım?" diye hayıflanacaktır.
İnsanın yaratılış yapısına döndüğümüzde; ayna karşısına geçtiğimizde gördüğümüz suret bizim fizik bedenimizdir. Fakat bir de berzah alemine ait olan, aynada yansımayan enerjik varlığımız yani nefsimiz... ve en önemlisi Allah'ın kendi zatından üflediği ruhumuz mevcuttur. Bugün dünya üzerindeki insanların büyük bir kısmının huzursuzluk ve kavga içinde olmasının sebebi, bu üç vücudun kumandasını elinde tutan aklın doğru yerde şuurlandırılmamasıdır. İnsanlar arasında farklı olan beyindir; akıl ise beyin vasıtasıyla bedene hükmeder. Akıl eğer Allah'ın emirlerine isyan edilen, yasakların çiğnendiği karanlık bir ortamda şekillenmişse, nefsin gayrimeşru taleplerine sürekli yeşil ışık yakar... ve insan şer işlemeye başlar. Şer işlemek ise doğrudan manevi derece kaybıdır. Kur'an-ı Kerim'i incelediğimizde cennetliklerin... ve cehennemliklerin amel terazisi net bir şekilde açıklanır: Kişinin hayatı boyunca melekler vasıtasıyla kaydedilen pozitif dereceleri negatif derecelerinden fazlaysa cennetlik, negatif dereceleri fazlaysa cehennemlik olur. Nitekim En'am Suresi 132. ayet-i kerimesinde herkesin amellerine göre dereceleri olduğu açıkça belirtilmiştir. Bizler farkında olmasak da Kiramen Kâtibîn melekleri her an hem fiillerimizi hem de zihnimizden geçen düşünceleri kaydetmektedir.
Peki, sürekli manevi derece kazanmanın... ve şeytanın şerrinden korunmanın sırrı nedir? Bu sır, kalbi sürekli zikirle meşgul etmektir. Zikir; cehrî (sesli), hafî (gizli)... ve kalp zikri olarak üçe ayrılır. Kalp zikri, dil bile kıpırdatılmadan iç sesle sürekli "Allah" kelimesini tekrar etmektir. Bunu yaptığınızda, Resulullah Efendimizin hadis-i şeriflerinde buyurduğu gibi, şeytanın kalbe açılan fücur kapısını zikirle kilitlemiş olursunuz. Nefsin manevi kalbinde biri kötülüğe açılan fücur, diğeri iyiliğe açılan takva olmak üzere iki kapı vardır. İnsan zikirden gafil olduğunda fücur kapısı ardına kadar açılır... ve iblis, filin hortumunu uzatması gibi karanlık vesveselerini kalbe akıtmaya başlar. Bu durum nefsteki 19 hastalığı azdırarak en yakınlarımızı, eşlerimizi, dostlarımızı birbirine düşman gibi gösterir... ve incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerle ailelerin dağılmasına yol açar. Halbuki asıl gerçek şudur: Biz insanlar birbirimizin düşmanı değiliz; bizim mutlak düşmanımız şeytandır.
Cenab-ı Hak, Hazreti Adem'i yaratıp ona kendi ruhundan üflediğinde meleklere... ve cinlere secde etmelerini emretmişti. Melekler ve cinler itaat ederken, iblis kibirlenerek isyan etti... ve "Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın; ateş çamurdan üstündür" diyerek insana ezeli bir düşmanlık beslemeye başladı. İşte bugün toplumda yaşanan boşanmaların, kavgaların... ve ahlaki erozyonun temelinde, dışarıdaki düşmanlar değil, içimizdeki nefsin afetleri... ve şeytanın bu afetleri kışkırtması yatmaktadır. Bu yüzden insanın hayattaki en büyük vazifesi nefsininin bekçisi olabilmektir. Hazreti Ali Efendimizin buyurduğu gibi: "Ey insanoğlu, derdin sende ama sen onu bilmiyorsun; dermanın da sende fakat onu görmüyorsun. Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, oysa büyük alem (kainat) sende gizlidir."
Manevi alemdeki bu mükemmelliği anlamak ölüm korkusunu da yenecektir. İnsanların çoğu ölümden korkar, oysa bilmezler ki her gece uykuda aslında küçük ölümü tadarlar. Peygamber Efendimiz "Uyku, ölümün ikiz kardeşidir" buyurmuştur. Gece zikirle yatağa girdiğinizde, fizik vücudun elektron devir sayısı düşerken nefsin enerjisi yükselir; nefs adeta sonsuz bir hızla ışık duvarını aşarak berzah alemine, Allah'ın dilediği yerlere ulaşır. Sabah olunca da ilahi sünnetullah gereği tekrar fizik bedenine geri döner. Nitekim Zümer Suresi 42. ayet-i kerimesinde Allah'ın, ölüm esnasında... ve uykuda olan ruhları kederden muhafaza ederek nasıl kabzettiği... ve dilediğini sabaha kadar tutup dilediğini geri gönderdiği etraflıca açıklanmaktadır.
14 asır evvel birbirinin can düşmanı olan Arap bedevileri, Kur'an'ın bu hakikatlerini öğrenip kalpten bir dilekle Allah'a yöneldiklerinde, 23 yıl gibi kısa bir sürede birbirlerinin can dostu haline geldiler. Mutluluğun maddiyatta, makamda veya soy sopta değil, yalnızca Allah'a teslimiyette olduğunu idrak ettiler. Bugün bilimin milyarlarca dolar harcayarak İsviçre... ve Fransa sınırındaki hızlandırıcılarda (CERN) aradığı, adını "kara madde" veya "kara enerji" koyduğu fizik ötesi boyutlar; aslında Kur'an-ı Kerim'in 1400 yıl evvel beyan ettiği gayb alemleri, cinlerin berzah alemleri, meleklerin emr alemi... ve ruhani boyutların ta kendisidir.
İslam, kelime anlamı itibarıyla Allah'a teslim olmak demektir. Rabbimiz bizden sırasıyla fizik bedenimizi, nefsimizi, ruhumuzu... ve irademizi O'na teslim etmemizi istemektedir. Bu teslimiyet gerçekleştikçe, insan kul olma bilinciyle yücelir. Ali İmran Suresi 119. ayetinde buyurulduğu gibi, müminler kitabın tamamına iman ettikleri için kendilerini sevmeyenleri bile sevebilecek bir kalbi olgunluğa erişirler. Gerçek asr-ı saadet ahlakı da budur. Bakara Suresi 151. ayetinde Peygamber Efendimize verilen beş temel görev zikredilir: Ayetleri tilavet etmek, nefsi tezkiye etmek, kitabı öğretmek, hikmeti öğretmek... ve hikmetin ötesini bildirmek. Kul, bu manevi eğitim sürecinde Allah ile arasındaki 28 basamaklı İslam merdivenini sırat-ı müstakim üzerinden adım adım tırmanarak Allah'ın en yakın dostu... ve gerçek bir Kur'an taşıyıcısı olur.
İlk basamağı tebliğ olan bu kutlu yolculuk, tüm peygamberlerin ortak vazifesidir. Ra'd Suresi 40. ayetinde Rabbimiz efendimize "Sana düşen sadece tebliğdir, hesap görmek ise bize aittir" buyurmaktadır. Bizler de Yunus Emre gibi "Ben gelmedim dava için, benim işim sevgi için; dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim" diyerek insanları hırsa... ve kavgaya değil, Allah'ın zatına davet etmekle mükellefiz. Nitekim Enfal 24, Yusuf 108, Yunus 25, Nahl 125, Hac 67, Kasas 87... ve Fussilet 33 gibi pek çok ayet-i kerimede insanlık sürekli olarak Allah'a davet edilmiştir. Bizim en büyük emanetimiz, Allah'ın zatından üflediği... ve ölmeden evvel asıl sahibine iade etmemiz gereken ruhumuzdur. Nisa Suresi 58. ayetinde "Allah, emanetleri ehline vermenizi emreder" buyurarak bu hakikate işaret ederken, Mü'minûn Suresi 8. ayetinde de bu emanetlerine... ve ahdlerine riayet edenlerin ebedi kurtuluşa ereceği müjdelenmiştir.
Sonuç olarak; kalpten Allah'a ulaşmayı dileyen bir kul için Rabbimiz derhal rahim esmasıyla tecelli ederek geçmiş günahların tamamını örter... ve ona tertemiz, bembeyaz bir sayfa açar. Allah'ın kullarına olan sevgisi... ve merhameti sonsuzdur; tek gayesi kulunun ebedi saadete ulaşmasıdır. O halde yapmamız gereken tek şey, acziyetimizi idrak ederek her surenin başında tekrarladığımız "Euzü billahi mineşşeytanirracim" sırrına sığınmak, şeytanın adımlarını takip etmeyi bırakıp fırkalara ayrılmadan, tevhid inancıyla sırat-ı müstakim üzerinde toptan Allah'ın ipine sarılmaktır.