Gönül Dostları
Sunucu: Değerli izleyenler, yeni bir Gönül Dostları programında tekrar sizlerle ve kıymetli konuklarımızla birlikteyiz. Bugün de yine insanın maneviyatına güzel bir yolculuk yapacağız. Güzel bir sohbet olacak inşallah. Kimler bizlerle beraber? Kıymetli konuklarımı sizlere takdim etmek istiyorum. Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi Sayın Doktor Kerim Güç hocamız. Hocam hoş geldiniz. Nasılsınız? İyisiniz inşallah.
Dr. Kerim Güç: Çok şükür, sizi gördük daha iyi olduk. Sağ olun, teşekkür ediyoruz.
Sunucu: Yine yüksek fizik mühendisi, mutasavvıf, yazar Sayın Doktor Abdulcabbar Boran hocamız bizlerle birlikte. Hocam siz de hoş geldiniz.
Dr. Abdulcabbar Boran: Hoş bulduk, sizler de iyisiniz inşallah. Çok teşekkür ediyorum, Allah razı olsun.
Alemlere Rahmet Olan Önder ve İnsanın Yapısı
Sunucu: Allah razı olsun. Evet, Kerim hocam, insanın maneviyatına bir yolculuk yapacağız dedik. Tabii bunun için de önderimiz Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i anmadan olmaz, oradan başlamadan olmaz. Onun ve ehlibeytinin bize olan projeksiyonu nasıldır Sayın Hocam?
Dr. Kerim Güç: Bir kere yanımda hocam varken benim başlamam çok abesle iştigal ediyor. Sevgili hocamın şey yaparak, isterseniz hocamdan başlayalım.
Dr. Abdulcabbar Boran: Estağfurullah, ama öyle buyuruyorsunuz tabii. Eûzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Kur'an-ı Kerim'de nebiler sultanı Peygamber Efendimize baktığımız zaman, Allahu Teala'nın Enbiya suresinin 107. ayeti kerimesinde belirttiği üzere; "Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn" yani "Seni başka bir şey için değil, sadece alemlere rahmet olasın diye gönderdik" buyruluyor.
Alemler dendiği zaman bugün belki birçoklarının bilmediği ama tüm araştırmaların ulaştığı bir sonuç var: Kara madde. İşte bu kara maddenin içerisinde Kur'an'ın tarif ettiği üç asıl ve üç de karşı olmak üzere altı tane alem bulunur. Allahu Teala kainatı altı günde yarattığını söylüyor. Birinci günde yarattığı, biz insanların şu anda yaşadığı zahiri alemdir. Karşı zahiri alem ise her gece rüya aleminde nefsimizin yaşadığı ve ölümden sonra kıyamet gününe kadar yaşayacağımız berzah alemidir. Bunların dışında insanların berzah alemi, cinlerin gayb alemi, cinlerin berzah alemi, meleklerin emir alemi ve şeytanların zulmani alemi vardır. İşte Allah Teala bu altı alemin altısına da hükmeden, yoktan var eden sahibimizdir ve Rabbimiz, Peygamber Efendimizi bu alemlere rahmet olasın diye göndermiştir.
Öyleyse Allah katında Resulullah'ın en zirve noktada bir yere sahip olduğunu biliyoruz. Kalem suresinin 4. ayeti kerimesine baktığımız zaman, "Ve inneke lealâ hulukin azîm" yani "Seni en üst seviyedeki ahlak üzere yarattık" denmektedir. En üst seviyede ahlak üzere yaratılan nebiler sultanı Peygamber Efendimizin biz insanlar boyutuyla durumuna baktığımızda; kendinden önceki bir cahiliye toplumuna gelmiş, o toplum içerisinde yaşamış, o toplumdan çıkmış ama o toplumu 23 senelik kısa bir zaman dilimi içerisinde dönüştürmüştür. Asr-ı cehaletten asr-ı saadete ulaştırmıştır. Bunu, Allah'ın kendisine ulaştırdığı vahiyle gerçekleştirmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de nebiler sultanı Peygamber Efendimizin öğretisinden feyz alan, onun sohbetine katılan, tedrisatına muhatap olan sahabe 7 safha ve 4 teslimi yaşamıştır. Bu yedi safha ve dört teslimin içerisine baktığımız zaman ne görüyoruz? Zümer suresinin 17. ayeti kerimesinde öncelikle onların tağuta kul olmaktan içtinap ettikleri belirtilir.
Tüm hayata Kur'an gözlükleriyle bakmamız lazım. Kur'an'da, Tövbe suresi hariç, her surenin başında bir formül bize Allahu Teala tarafından tekrar ettiriliyor: Eûzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. İşte bu formülün içerisinde aslında insanın kendisi vardır. Ben evvela Kur'an ayetleriyle Kur'an'ın muhatabı olan insana yakından ışık tutmak istiyorum.
Zahiri aleme ait olan bir fizik vücut bize vermiş Allahu Teala, Hicr 26'da belirttiği gibi. Şems suresinin 7. ayeti kerimesinde zikredildiği gibi berzah alemine ait olan bir nefs vermiş. Ve Secde 9'da anlatıldığı gibi Allah'ın zatından üfrülen bir ruha sahibiz. İnsan ilahi bir varlık olarak üç vücudun sahibidir. Yetmez, Allahu Teala cinlere de serbest irade vermiş ama insana ayrı bir güzellik vererek zatından ruh üfürmüştür. Bu ruh cinlerde yoktur; fakat ikisi de serbest iradenin, aklın sahibidir.
İblis denen insanların baş düşmanı, secde emrine isyan ettikten sonra Allah onu huzurundan kovup dünyaya gönderiyor. Ama Allah Teala, Adem babamız ve eşini Bakara 35'e göre cennetine koyuyor. Fakat onlara tembihte bulunarak "Sakın bu ağaçtan yemeyin" diyor. Ama onlar Allah'ın emrini unutuyorlar. Bunun üzerine Allah, "Ben size şeytan düşmandır demedim mi? Bu ağaçtan yemeyin demedim mi?" buyuruyor ve Adem babamız ile eşi de Taha 123'e göre yeryüzüne gönderiliyor.
Çok üzüntüler geçiren Adem babamızın, Bakara suresinin 37. ayeti kerimesine göre Allah tövbesini kabul ediyor. Taha suresinin 121. ayeti kerimesinde vesvese yoluyla Adem babamızı ayartan iblis, "Eğer bu ağaçtan yersen ebedi yaşarsın" vesvesesiyle yaklaşıyor ve ne yazık ki onlar da yiyorlar. Taha 121'de ifade edildiği gibi, ağaçtan yediklerinde Allah tarafından yeryüzüne gönderiliyorlar. Rabbimiz Taha 122'de ise Adem'in tövbesini kabul ettiğini şöyle ifade ediyor: "Sümmectebâhu rabbuhû fe tâbe aleyhi ve hedâ." Yani, "Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve onu hidayete erdirdi." İşte aslında insanoğlunun serüveni budur. Hepimizden Allah'ın istediği, tövbeyi gerçekleştirmek ve arkasından hidayete ermektir.
Tekrar edecek olursak; 7 safha ve 4 teslimin yaşanmasında Resulullah'ın önderlik ve öncülük ettiğini hepimiz biliyoruz. Onlar Resulullah'la birlikte, Zümer 17'ye göre tağuta kul olmaktan içtinap ettiler. Tağut dediğimiz kavramın muhtevasında günümüz lisanıyla insan şeytanları, cin şeytanları ve şeytan şeytanları vardır; üçünün birden ismi tağuttur. Öncelikle kişinin Allah'a giden yolu tercih etmesi ve seçmesi, tağutun inkarına bağlıdır. Çünkü Bakara suresinin 256. ayeti kerimesinde Allahu Teala dinde zorlama olmadığını belirtir. Dinde iki yol vardır: İrşat yolu ve gay (delalet) yolu. Başlangıç noktasında herkes gay yolundadır, ancak irşat yolunu seçmesi kendi tercihine bağlıdır.
Yedi Davet Ayeti ve Ruhun Hicreti
Dr. Abdulcabbar Boran: Bu noktada bütün peygamberler, bütün mürşitler, bütün Allah dostları gelip Allah'ın kendine tevdi ettiği görev tahtında insanları Allah'a davet etmişlerdir. "Duyduk, duymadık demeyin; kalpten Allah'a ulaşmayı dileyin" demişlerdir. İşte 7 tane davet ayeti kerimesi şunlardır:
Enfal 24: Allah ve Resulü size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman daveti kabul edin.
Yusuf 108: De ki: "Bu benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar görerek, basiretle Allah'a davet ediyoruz."
Yunus 25: Allah, teslim yurdu olan zatına davet eder.
Nahl 125: Rabbinin yoluna hikmetle davet et.
Hac 67: Rabbine davet et.
Kasas 87: Rabbine davet et.
Fussilet 33: Allah'a davet eden, nefs tasfiyesi yapan ve "Ben teslim olanlardanım" diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
İşte bu yedi safhanın yaşanmasında, birinci ve ikinci safhada Allah'a davet eden, Allah'ın tayin ettiği mürşitlere tabiiyet vardır. Sahabe dediğimiz insanların hepsi Mümtehine suresinin 12. ayeti kerimesine göre belli şartları yerine getirerek Resulullah'a biat ettiler, tabi oldular. Resulullah da onların günahları için Allah'tan mağfiret talep etti. Günahların mağfiret talebi aslında şefaat olayıdır, yani günahların sevaba çevrilmesidir.
Peki, sonra ne oldu? Sahabe, Rad suresinin 21. ayeti kerimesine göre seyr-i süluk ile sırat-ı müstakim üzerinden ruhlarını Allah’a ulaştırdı; bu, ruhun teslimidir. Sonra Al-i İmran 20'ye göre fizik vücudun Allah'a teslimi gerçekleşti; yani Allah'ın bütün emirlerine itaat edilmesi ve yasak olan fiillerin işlenmemesi sağlandı. Sonra Zümer 18'e göre nefsin teslimi geldi; daimi zikre ulaşmak, ulul'elbab olmak ve daha sonra ihlasa, irşada ulaşmak yaşandı. En son olarak iradenin de teslimiyle hepsi irşada memur ve mezun kılındılar. İşte Tövbe suresinin 100. ayeti kerimesi bunu söyler.
Biral, Resulullah'ın sahabe ile birlikte yaşadığı ve tüm insanlar için geçerli olan bir kemal modelidir. Allahu Teala insanı en alt seviyeden, primitif seviyeden alıyor; nefs-i emmareden âliyül âlâ mertebesine ulaştırmak suretiyle herkesin irşada memur ve mezun kılınmasını istiyor. O zaman "İnsanın hayatında Resulullah'ın sırası nerede?" derseniz, mahlukat alemi içerisinde birinci sırada gelir. Tabii ki hepimizin sahibi, yoktan var eden kainatın sahibi Allah'tır; ama Allah'ın indinde en gözde olan Resulullah'tır. Adem Aleyhisselam en gözde insandır, o Allah'ın resulüdür ve alemlere rahmettir. O, gerçekten hiç kimsenin önünde olamayacağı o cahiliye toplumunu en kısa sürede dönüştürmüş, asr-ı saadete ulaştırmıştır.
Sunucu: Allah buradaki her şeyi, tüm bu hakikatleri teker teker anlamayı nasip etsin. Her birine birer ayet üzerinden değinerek bize aslında nefsin ilerlemesini, yani emmare seviyesinden safiyeye olan yedili geçişi anlatmış oldunuz. Hem de bir taraftan bunları kainatın oluşumundaki o yedili sisteme bağladınız. Allah razı olsun. Tabii fizikçi olunca otomatikman bunlar çıkıyor. Bugünün bir diğer özelliği de Muharrem ayında olmamızdır. Böyle bir güzelliğin, Hz. Adem'in tövbesinin kabul edildiği düşünülen ve rivayet edilen bir zamana denk gelmesi de güzel bir tevafuk oldu.
Medine Modeli ve Şehirleşme Kültürü
Sunucu: Peygamber Efendimiz deyince akla, ben tabii özellikle bu hicret olayını getiriyorum. Biliyorsunuz Medine aslında başlangıçta bir şehir ismi değildi, yani bugünkü anlamda bir şehir değildi. Peygamber Efendimiz hicret etmeden evvelki haline "Yeşrib" diyorduk ve burası daha çok köylülerin, bedevilerin olduğu bir yerdi. Mekke ise biraz daha asillerin olduğu söylenen bir şehirdi. Dolayısıyla Yeşrib'den Medine'ye geçiş, bir bedevilikten medeniyete dönme hareketidir. Bunu da Peygamber Efendimiz planlıyor. Her şeyde en iyi olduğu gibi, şehir ve bölge planlamacılığında da en üstat Peygamber Efendimizdir.
Neden bu şekilde düşünüyorum? Çünkü Yeşrib'in Medine'ye dönüşünde Orta Çağ şehirlerinden çok farklı bir şehirleşme modeli vardır. Normalde o dönemlerde şehirleşmeye baktığınızda; ortada bir hükümdarlık sarayı, onun çevresinde bir ordugah, onun çevresinde de eğer sanayi şehriyse sanayi, tarım şehriyse tarım şeklinde genişleyen bir sirkülasyon bulunur. Peygamber Efendimiz ise o güne kadar yapılmamış bir şeyi gerçekleştiriyor. Merkeze bir hükümdarlık sarayı koymuyor; merkeze aslında bambaşka bir şey yaparak bir mescit inşa ediyor.
Mescidin sembolik bir manası vardır. Naçizane anladığım kadarıyla mescit şunu gösterir: Şehrin kalbi, ilahi olanla muhakkak bir bağlantıda olmak durumundadır. Eğer böyle olursa o şehir gerçekten şehirdir. Gösterişten ve şaşadan uzak, sadece Peygamber Efendimiz ve onun çevresindeki sahabe ile beraber Allah'a koştukları bir alan ortaya çıkartıyorlar. Bu, şehirleşmede yepyeni bir bakış açısıdır. Bundan sonraki dönemlerde Milano'ya, Venedik'e, İtalya'ya baktığınız zaman aynı mantığın oralarda da karşımıza çıktığını görürüz. Peygamber Efendimizin getirmiş olduğu bu düşünce sistemi aslında yavaş yavaş diğer şehirlere de ulaşmıştır. İşte bu, bedevilikten medeniliğe geçmektir. Zaten "Medine" kelimesi şehir demektir ve kelime kökeni medeniyetten gelir. Bir yerin şehirleşmesi, ancak merkezinde ilahi olanla bağlantılı bir sistemin olmasından kaynaklanır.
Şehrin en küçük birimine baktığımızda ne görürüz? Mesela yabancı dilde İstanbul için "Konstantinopolis" derken "polis" kelimesini kullanırız. Polis kelimesi "poli" kökünden gelir ve çokluk demektir, yani insanı anlatır. Politika da aynı kökenden gelir. Dolayısıyla merkezde aslında insan vardır. Şehrin en küçük hali insandır. İnsan da bize aslında şunu söyler: Akıl ve kalp arasında bir yönetici vardır. Biraz evvel çok güzel kullandınız o berzah kavramını; o vicdan, kalple aklın birleştiği yerdir ve ilahi olanla bir şekilde irtibatta olması gerekir. O irtibat da insanı bedevilikten medeniliğe çıkartır.
Batı Medeniyetinin Çıkmazı ve Tek Gözlü Dünyanın İllüzyonu
Dr. Kerim Güç: Peygamber Efendimiz böyle bir ölçüyü koyduktan sonra, hocamızla da biraz evvel konuştuk, Batı medeniyetinin bizde yaratmış olduğu ciddi bir sıkıntı var aslında. Çünkü sadece akıl üzerine kurulan bir sistem söz konusudur. Buna deterministik sistem diyoruz; yani "Biz sebepleri kontrol edebilirsek sonuçları da kontrol edebiliriz, demek ki viş tanrıyız" mantığı. Hâşâ, asla böyle bir şey olamaz. Ama o kadar bilgi sahibi olduğumuzu ve yükseldiğimizi düşünüyoruz ki adeta tanrıcılık oynuyoruz.
Hocamla ufak bir muhabbet ederken kendisi belirsizlik teorisinden bahsetti. O belirsizlik teorisi de aslında bunu tam tersine sürükleyerek hiçbir şeyin bizim elimizde olmadığını, hiçbir şeyin bizim kontrolümüzde olmadığını gösterir. Kontrolümüzde olan ve yapabileceğimiz tek şey, orayla irtibat kurabilmektir. Dolayısıyla Hz. Muhammed'in bize vermiş olduğu bu sembolizm çok güzel bir sembolizmdir. Eğer biz bunu kullanabilirsek, yani merkeze kalbi koyan bir sistem oluşturabilirsek, o zaman bu bizi gerçek medeniyete ulaştırır.
Halbuki şu anki dünyaya baktığınız zaman durum farklıdır. Ben genelde kelimelerle ilgileniyorum, çünkü kelimelerin asıl köklerine indiğimiz zaman onların kadim bir bilgiyi haiz olduğunu düşünüyorum. Bir örnek vereceğim; "kaldırım" kelimesinden bahsediyoruz. Kaldırım kelimesini hep Türkçe kökenli zannederiz ama aslında Yunancadan gelir. Kelime kökeni "kalo" ve "drom" kelimelerinin birleşimidir. Kalo güzel demektir (Gelibolu'nun güzel şehir demek olması gibi), drom ise hipodrom kelimesindeki gibi yol demektir. Yani kadim bilgi bize şunu söylüyor: Yayanın yolu, yani kaldırım dediğimiz yol güzel yoldur; yanındaki taşıtların geçtiği yol ise ona göre daha az güzeldir. Ama günümüz Batı medeniyetinin bize getirdiği durumda biz yayalar olarak 1 metrelik dar bir yoldayız, taşıtlar ise geniş yollarda. Biz ne kadar şeritli yol yaparsak o kadar geliştiğimizi düşünüyoruz; "6 şeritli yol, 7 şeritli yol yaptık" diyoruz. Halbuki temelde insan vardır. Kaldırım dediğiniz zaman Yunan medeniyeti de, kadim medeniyet de bunu söyler: Her şey insan için vardır, her insan merkezde olmalıdır. İnsanın merkezde olması ne demektir? Maneviyattır. İşte bu, Peygamber Efendimizin tam anlamıyla Medine'yi kurma şeklidir. İnsanı merkeze koymazsanız eğer, o zaman işte tağut dediğiniz şey merkezde olmak durumuna geçecektir.
Sunucu: Eyvallah, Allah razı olsun hocam. Aslında konu yine aynı noktaya geliyor. Şimdi muhterem hocamızın bahsettiği o bedevilikten sahabeye olan dönüşüm, sizin de dediğiniz gibi medeniyetin köklerinin o zamanlardan beri doğuda Strain'da olduğunu gösteriyor. Cabbar hocam, burada bakıyoruz; sahabeyi sahabe yapmış bir Kur'an-ı Kerim öğretisi, Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in öğretisi var. Aynı bulgular bugün de elimizde var, Kur'an-ı Kerim elimizde ama günümüz toplumlarına baktığımız zaman sahabenin yaşadığı İslam'ı yaşayamıyoruz. Bunun sebebi nedir?
Dr. Abdulcabbar Boran: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz ve onun gözde sahabesinin ilişkisine baktığımız zaman; herhangi bir sual sorulduğunda Allah Resulü mürşidi Cebrail Aleyhisselam’a ve doğrudan Rabbine soruyordu. Rabbimizle olan Peygamber Efendimizin ilişkisini Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de, "Rabbenâ vasi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen" yani "Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır" şeklinde açıklar. Rabbimizin ilminin ve rahmetinin her şeyi kuşatması, mutlaka her bilinmeyenin O'na sorulması noktasında kendisini gösterir. Sahabe de öyle bir öğretinin sahibi olmuş ki edebin timsali olarak kendilerine bir sual sorulduğunda, hemen bizim gibi cevaba atılan "ben biliyorum" mantığıyla değil, tam tersine "Ben bilmem, Allah ve Resulü bilir" derlerdi. Çünkü Kur'an bunu emrediyor.
Kur'an neyi emrediyor? Bakara 186'da belirtildiği gibi kainat dua üzerine kurulmuştur: "Kullarım sana benden sordularsa ben onlara yakınım. Dua edenin davetine icabet ederim. Onlar da benim davetime icap etsinler." Öyleyse her şeyden evvel primitif seviyede olan bir insanın, Allah'ın istediği hedefe, yani kamil insan olma ve mürşid-i kamil olma noktasına gelebilmesinin ilk adımı duadır. Dua aynı zamanda niyetin bir ifadesidir ve İslam'da niyet amelden üstündür; "İnnemel a'mâlu bin-niyyât" yani ameller niyetlere göredir. Bu niyetten murat nedir? Dinimizin adı İslam'dır, İslam ise Allah'a teslim olmaktır. Teslimlerimizin oluşmasında mutlaka kişinin kendi iradesinin devreye girmesi gerekir, çünkü serbest iradenin sahibi insandır.
Allah Teala emirlerini Kur'an'da vazetmiştir. Kur'an öyle karmaşık bir kitap değildir; içinde Allah'ın bütün emirleri ve uymamız gereken yasaklar vardır. Bu emirlere itaat eden ve yasaklara uyanların bu dünyada yaşadığı mutluluk, ahirette cennete dönüşür; bu emirlere isyan eden ve yasakları çiğneyenlerin bu dünyada yaşadığı mutsuzluk ise ahirette cehenneme dönüşür. Sahabe örnek olarak bu emirlerin hepsine itaat etmiş, yasaklara uymuş, bize örnek olmuş ve asr-ı saadeti yaşamıştır.
Allah'ın insanlardan istediği tek bir şey vardır; bizim elimizdeki hiçbir şeye Rabbimizin ihtiyacı yoktur, O kainatın sahibidir. O, her şeyi yoktan var eden, "Ol" emriyle her şeyi yapan, her şeye kadir olandır. Eğer bir şeyleri Kur'an'da bizden istemişse, bizim adımıza, bizim mutlu olmamız adına istemiştir ve bu emirleri onun için koymuştur. Ben her zaman şunu söylerim: Aslında Kur'an'daki her söz bir duadır, bizim için bir duadır. Ama bu sözlü duanın fiili duaya dönüşmesi gerekir; bunun da adı zikirdir, yani ibadetlerin sultanıdır. Siz o duayı kalbinize indirmediğiniz takdirde, sözden ibaret olan şeylerden Allahu Teala'ya bir şey ulaşmaz. Onun için Allah Resulü dua için şunu ifade ediyor: "Duanızın kesinlikle kabul edileceğine iman ederek dua edin. Ama bilin ki Allah, kalbi gaflet içinde olanın duasını kabul etmez." Öyleyse hepimiz ellerimizi kaldırıp dua ediyoruz ama Allahu Teala hangi duayı kabul ediyor? O dua kalbe inmişse, kalpten bir talep Allah'a ulaşıyorsa, Allah Teala onu kesinlikle gerçekleştiriyor. Onun için Allah dostlarının ifadesi şudur: "O ne derse ben yaparım, ben ne dersem O yapar." İşte bu dizayn içerisinde insanın kendisini yetiştirmesi gerekir.
Unutulan Ölçü: Furkan Olan Kur'an ve Üç Çeşit Tövbe
Dr. Abdulcabbar Boran: O zaman baktığımız zaman, "Neden bugün Kur'an elimizde var da onu yaşayamıyoruz?" sorusunun cevabı şudur: Çünkü öğretilen din Kur'an'dan öğretilmiyor. Zaman içerisinde insanların yazdığı kitaplar Kur'an'ın önüne geçmiş durumdadır. Mesela şu anda din adına konuşan insanları televizyonda bir dinleyin; herkes "Bana göre" diyor. Halbuki biz ne diyoruz? Biz diyoruz ki, "Kur'an-ı Kerim acaba orada ne diyor?"
Kur'an-ı Kerim Ramazan ayında indirilmiştir. Ben de Kerim hocamın sözlerine katılayım; Ramazan ayı 11 ayın sultanıdır ve Bakara 185'te Allah Teala şöyle buyurur: "Şehru ramadânellezî ünzile fîhil kur’ânu hüden lin nâsi ve beyyinâtin minel hüda vel furkân." Yani; Kur'an, Ramazan ayında indi. Bu kitap tüm insanlar için hidayettir ve özellikle hakkı batıldan ayıran bir ölçü, yani Furkan olarak inmiştir. Az evvel fizikteki bir kanundan bahsettik; doğrunun yanlıştan ayrılmasının kanunu Kur'an'dadır. Yani ölçü Kur'an'dır. Bir şey Kur'an'a uyuyorsa o hak ve hakikattir, bir şey Kur'an'a uymuyorsa o batıldır; Kur'an da bu sebeple Furkan'dır. O zaman Furkan olan Kur'an unutulmuşsa biz dini gerçek anlamıyla yaşayabilir miyiz?
"Eksik olan nedir?" derseniz, ben size hemen Resulullah'ın açıklamasıyla söyleyebilirim: Tövbe. Tövbe eksik midir? Evet, eksiktir. Bu konuda sık sık sualler soruluyor ve cevap veriyoruz. "Hocam, ben kendi kendime tövbe edemez miyim?" diyorlar. "Edersin" diyorum, ama Kur'an'ı öğrenirsen Kur'an'da üç çeşit tövbe olduğunu görürsün. Bunlardan bir tanesi, kendi kendine yapmış olduğun günahtan dolayı pişmanlık duyarak Rabbine yalvarmandır; "Ya Rabbi, ben nefsime uydum, bu günahı işledim, beni affet" dersin. Burada Allah'ın bir kabul garantisi yoktur ama diyelim ki kabul etti ve seni affetti; bu birinci tövbedir.
Bir de Resulullah'ın tarif ettiği bir tövbe vardır ki hadiste şöyle buyrulur: "Tövbe sona ermedikçe hicret sona ermez; güneş batıdan doğmadıkça da tövbe sona ermez." O zaman bu tövbe, alelade bir tövbe değildir; bu tövbe bizi bir hicrete başlatıyor. Bu hicret nereye doğrudur? İşte bu hicret, sırat-ı müstakim üzerinden ruhun seyr-i süluku ile Allah'ın zatına ulaşmasıdır. Yani Resulullah'ın ifade ettiği "Mûtû kable en mûtû" yani "Ölmeden evvel ölünüz" sırrıdır. Dolayısıyla bu tövbe bir mürşit önünde yapılmadığı sürece bu hicret başlamaz.
Peki, neden hicret? Şimdi tekrar o alemlere gelelim. Çünkü insanoğlu fizik ötesine geçmek, yani kara maddenin olduğu alana geçmek istiyorsa mutlaka bir kuvvete ihtiyacı vardır; bu kuvvet ya rabbanidir ya da zulmanidir. Eğer kişi gay yoluna geçmek istiyorsa burada şeytan devreye girer ve mihmandarlık yapar. Eğer irşat yoluna adım atmak istiyorsa, burada da Allah'ın dostları olan mürşitler devreye girer. Yani mürşit olmadan fizik ötesine geçmek mümkün değildir. O sebeple Allah Resulü, "Tövbe sona ermedikçe hicret sona ermez" buyurmuştur. Öyleyse bu hicret, ruhun Allah'a hicretidir. Rabbimiz Ankebut suresinin 26. ayeti kerimesinde ne diyor? Hz. Lut’un lisanıyla, "İnnî muhâcirun ilâ rabbî" yani "Ben Rabbime hicret edeceğim" diyor; "Ben Medine'ye hicret edeceğim" demiyor.
Peki, Medine'ye hicret yok mudur? Vardır; o da Kerim hocamızın ifade ettiği yerleşim alanının tespiti noktasında, medenileşme noktasında gerçekleşen hicrettir. Ama asıl hicret, Allah'ın zatından bize üfrülen ruhun, sahibimiz olan Allah'a sırat-ı müstakim üzerinden ulaşması ve Allah'a sığınmasıdır. Onun için halk arasında bir söz vardır: "Hay'dan geldik, Hu'ya gidiyoruz." İşte Hay'dan gelip Hu'ya gitmek dediğimiz olay, bu emanetin sahibine ulaşması noktasındaki serüvendir; fakat bu unutulmuştur. Şu anda sadece geleneksel din tatbikatı, yani İslam'ın beş şartı kalmıştır. İslam'ın beş şartının içerisinde, emanet olan ruhun hayattayken Allah'a ulaştırılması yer almamaktadır; öyle olunca da manevi gelişim tamamlanamıyor.
Hidayet Çağı ve Kalbe İnen Zikir
Dr. Abdulcabbar Boran: Ne olmuyor biliyor musunuz? Hemen ayetlerle ispat edelim. Ruhun dünya hayatında Allah'a ulaşması hidayettir. Bakara 120'de Allah Teala, o günün Hristiyanları ve Yahudileri Resulullah'ı dinleyip karşı çıktıkları zaman, Allah'ın Resulünün lisanıyla hidayeti şöyle tarif ediyor: "İnne hudâllâhi huvel hudâ" yani "Muhakkak ki Allah'a ulaşmak, işte o hidayettir." Başka bir ayet olan Al-i İmran 73'te de, "Kul innel hudâ hudâllâh" buyurularak hidayetin yine Allah'a ulaşmak olduğu bildiriliyor. Öyleyse bizde Allah'ın bir emaneti vardır ki o da ruhtur. Allah Teala Ahzab 72'de bu emanetten bahseder; bu emanet ruhtur ve bu ruhun sahibine mutlaka hayattayken ulaştırılması gerekir. Ulaştırmazsak, ölümle birlikte zaten mutlaka ulaşacaktır.
Zaten insanoğlu için sır, ruhun iki şekilde Allah'a ulaşmasında yatar. Resulullah hadisinde bildiriyor ki ölümle ruhun Allah'a ulaşması bir nevi zorunlu ulaşımdır; ancak hayattayken ruhun iradi olarak Allah'a ulaşması şirksiz bir ulaşımdır. Müslim'den rivayet edilen bir hadiste, Allah'a şirk koşmadan O'na mülaki olana cennet, Allah'a şirk koşarak mülaki olana ise cehennem olduğu bildirilir. O zaman ne olması lazım? Hepimizin tekrar Kur'an'a yönelmesi, Kur'an-ı Kerim'i hayatımıza tatbik etmesi gerekir. Çünkü ilim ibadetin imamıdır; ilimsiz sofu ise şeytanın maskarası olur. İlim olmadan, Kur'an olmadan kurtuluş mümkün değildir ve bu Kur'an'ın hayata geçmesinin, tatbikinin sağlanması da bu tövbeyle olur.
Peki, bu bugünlerde olacak mı? Evet, ahir zamandayız, yani hidayet çağındayız. Hidayet çağında en çok üzerinde durulması gereken sure Nasr suresidir: "İzâ câe nasrullâhi vel fethu." O gün Allah'ın yardımı ve fethi geldiği zaman, insanlar fevç fevç, dalga dalga İslam'a gireceklerdir. Neden bugün girmiyorlar da o gün girecekler? Çünkü şunu anlayacaklar: Ayrı ayrı dinler yoktur, tek bir din vardır. Biz bunu inceledik; Tevrat'ta da 7 safha 4 teslim var, İncil'de da 7 safha 4 teslim var, Kur'an'da da 7 safha 4 teslim var. Bütün peygamberler insanlara tek bir dini anlatmışlardır. O zaman bizim bugün ne yapmamız gerekir? Allah'ın kutsal kitaplarda bize hedef gösterdiği 7 safha ve 4 teslimi yaşamamız gerekir. Ruhun teslimi gerçekleşmezse o bir anahtardır; o olmadan fizik vücut da teslim olamaz. Hemen bunun ayetini söyleyeyim, Al-i İmran 20: "Eslimtu vechiye lillâhi ve menittebeanî." Yani, "Eğer seninle tartışırlarsa de ki: Ben ve bana tabi olanlar, veçhimizi (fizik vücudumuzu) Allah'a teslim ettik." O kitap sahiplerine ve ümmilere söyle: Onlar da teslim olmuşlar mı? Eğer teslim olmuşlarsa, daha önce hidayete ermişlerdir. Hidayet neydi? İnsan ruhunun Allah'a ulaşmasıydı. Öyleyse fizik vücudun Allah'a karşı vazifesini yerine getirebilmesi, ahdini gerçekleştirebilmesi mutlaka ruhun Allah'a teslimine bağlıdır.
Gelelim nefse; Zümer suresi 18. ayeti kerimesinde, onlarin sözü dinledikleri ve ahsen (en güzel) olana tabi oldukları belirtilir. Onlar hidayete ermişlerdir ve onlar ulul'elbabdır (lübblerin, sırların sahipleridir). Öyleyse bu da olmadan, yani daimi zikre ulaşmadan nefsimizin teslimini gerçekleştirmek yine mutlaka ruhun hidayetiyle gerçekleşir. O zaman eğer biz din tatbikatımıza bu tövbeyi yerleştirmezsek –ki eksik olan odur– kurtuluşa eremeyiz. Eğer Resulullah'ın önünde sahabenin hepsi Mümtehine 12'ye göre biat ettiyse, o ayeti kerimeyi hatırlayalım: "Ya eyyuhennebiyyu..." Ayet doğrudan Resulullah’adır; mümin hanımlar ona gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinada bulunmamak, evlatlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak ve marufta sene asi olmamak üzere biat etmek istedikleri zaman, onların biatını kabul etmesi ve onlar için mağfiret dilemesi emredilir. İşte bu mağfiret şefaattir, yani günahların sevaba çevrilmesidir. Eğer Allah Resulünün şefaatinin bugün de tatbik edilmesini istiyorsak, bugün bizim de bunu gerçekleştirmemiz gerekir. Eksik olan bu tövbedir. Bu tövbe yerine yerleştiği takdirde –ki bu tövbeye gelebilmek için mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemek gerekir– aynı ibadetleri gerçek manasıyla yaparız. Bugünün insanı da en büyük ibadet olan zikri hayatına tatbik etmesi halinde muhakkak ki ikinci bir asr-ı saadeti yaşayacaktır. Kur'an bize bu müjdeyi veriyor. Allah nurunu tamamlayacak ve Vakia suresinin 13 ve 14. ayeti kerimelerinde belirtildiği gibi, nasıl başlangıçta "sâbikûnel evvelîn" (önde gelen eskiler) varsa, ahir zamanda da "sâbikûnel âhirîn" (önde gelen yeniler) olacaktır.
Hâl Ehli Olmak ve Kabil-Habil Dengesi
Sunucu: Allah sizden razı olsun muhterem hocam. Kerim hocam, siz de ifade ettiniz; daha önce insan hep merkezdeydi fakat günümüzde biraz daha maddiyat ön planda, sistemler ön planda ve insan biraz daha geri planda kaldı. Dolayısıyla maddiyatı öne alınca maneviyat tarafı biraz eksik kaldı, işte bu arayışın içerisinedeyiz. Hocamız da ifade etti; Ramazan ayında Allahu Teala Kur'an'ı indirdi ve bunu mübarek bir ay kıldı. Sene boyunca da birçok önemli dini gün ve gece var. Biz bunları manevi olarak Allah ile olan ilişkilerimizde, bu günleri ve geceleri nasıl daha pozitif değerlendirebiliriz?
Dr. Kerim Güç: Eyvallah, Allah razı olsun soru için. Önce bir adım arkaya geleyim; hocama katılıyorum, tabii katılmamak mümkün değil zaten. Bir iki noktaya değineceğim. Hocamın özellikle bahsettiği konularda benim kafamda hemen şu uyandı aslında: Diyoruz ya, "Ahir zaman biraz daha kötü bir zaman, zor bir zaman." Halbuki geçenlerde okumuştum, Sümer tabletlerinde bile bulmuşlar; "Bizim çocuklar çok kötü durumda, bu nesil nereye gidiyor?" diye yazıyor. Yani aslında zaman hep aynı zaman, değişmiyor; şu andan hep bir şikayet vardır.
Daha yolun başında, dakika birde zaten Habil ve Kabil mevzusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Ben de hep "Habil mi Kabil'i öldürdü, Kabil mi Habil'i öldürdü?" diye karıştırırdım. Sonradan aklıma geldi ve bunlara bir formül buldum; kafamız hep fizik ve matematik gibi şeylerle meşgul olduğu için. Kabil için "kal" kelimesini, Habil için de "hâl" kelimesini kullandım. Biliyorsunuz, onların ikisine de birer kurban, birer ibadet görevi verildi ve o ibadetler Allah tarafından çek edildi. Kabil'inki kabul edilmedi, Habil'inki kabul edildi.
Kelime olarak bu formül çok güzel uyuyor çünkü Habil, hâl ehliydi. Hâl ehlinin manası şudur: Söylenen her şeyi, anladığı ve bildiği her şeyi uyguladı, onu üzerinde bir kıyafet haline getirdi. Ama Kabil bunu beceremedi; Kabil, "kal"da kaldı. Kal kelimesinin kökeni kelimeden gelir, yani "çok konuşan, laf üreten" demektir. Bugün de günümüze baktığınız zaman aynı problemle karşı karşıyayız; Kabil her zaman Habil'i öldürüyor. Yani hâl ehli olan insanlar hep arkada kalıyorlar; kelimeyle konuşup, demagoji yapıp pozisyon alan insanlar ise daha önde duruyorlar. Halbuki hâl ehli olan Peygamber Efendimiz tam bir hâl ehlidir, o çok net bir şekilde gözüküyor.
Tasavvufta çok kullanılan bir deyim vardır: "Kur'an-ı Kerim ile Hz. Muhammed kardeştir, ikizdir." Biri bize aslında teoriyi verir, öbürü pratiği verir. Amiyane tabirle hani bir origami sanatı hikayesi vardır; "Burada origamiyle ördek yapacağız" denir, yan tarafta da "İşte burada yapılmışı var" diye gösterilir. Hâşâ, benzetmek gibi olmasın ama burada Kur'an vardır, Peygamber Efendimizde ise onun "yapılmışı, yaşanmışı" vardır. O, Kur'an'ı hâl etmiş ve bize bütün haliyle Kur'an-ı Kerim'in ikizi olarak göstermiştir.
Mesela Kur'an-ı Kerim'de, "Allah yalancıları sevmez" ifadesi geçer. Bu ifade sadece sözde kaldığında bazen insanlara tam sirayet etmeyebilir; çünkü hayatında hiç yalan söylemeyen bir insanla karşılaşmamış olabilirler. Ama sahabe diyor ki: "Hz. Muhammed var. O, hayatının hiçbir noktasında yalan söylemedi." Onu sevmeyenler bile aralarındaki itilaflarda onu hakem olarak seçtiler, çünkü yalan söylemeyeceğini biliyorlardı. Şimdi böyle bir insanla karşı karşıya kaldığınız zaman otomatikman "Hah, anladım; şimdi Kur'an'ı anladım, şimdi Kur'an'da ne yazdığını gerçekledim" diyorsunuz.
Onun varisleri olan, peygamber efendimizden sonra peygamber gelmedi ama onun varisleri olan kamil insanlar, yani hocamızın bahsettiği mürşitler de bunu yapmaya devam ediyorlar; onun önderliğini bize gösteriyorlar. Dolayısıyla her şey aslında dilde değil, tamamen üzerinizdeki elbisede, yani hâlinizde olacak.
Bugünkü durum geçmişe göre daha mı kötü, daha mı iyi bilemiyorum açıkçası; geçmişle kıyas yapılmasını çok doğru bulmuyorum. Çünkü büyüklerimizin kitaplarını okuyorum; mesela tasavvuf büyüklerinden İmam Gazali'nin İhyâu Ulûmid-Dîn kitabına bakıyorsunuz, kitabın başlangıcı "Ahir zamana çok yakındık, her şey çok kötüydü" diye başlıyor. Kendisi orada dini ihya edecek bir düzeltme yapacaktır ama başlangıçta durumun kötülüğünden bahseder. İmam Rabbani'ye geliyorsunuz, Mektubat'a bakıyorsunuz; orada da "Her şey çok kötüydü" ifadesiyle karşılaşıyorsunuz. Hâşâ, onlar her şeye mutlak kötü diye bakmıyorlar ama "düzeltilecek çok şey vardı" manasında söylüyorlar. Bugün de aynı problemlerle karşı karşıyayız; demek ki en başa döndüğümüz zaman insan gerçeği hiç değişmiyor aslında. Kötülük ve iyilik, pozitif ve negatif –ki hocam fizikte bunların dengesini çok daha iyi bilir– her zaman dünyanın içerisinde bir balans halindedir.
Deccal Kavramı, İki Göz ve Uyanış
Dr. Kerim Güç: Ancak tabii günümüzde şöyle bir problem var: "Deccal" diye bir kelimeden bahsediliyor. "Decel" kelimesinin manası Arapçada çok enteresandır. Bazı kelimeler vardır; birbirlerinden tamamen farklı familyadan gelen iki dilde, çok temel kavramlar aynı kökten türemiş olurlar. Deccal'in Arapçadaki manası, benim anladığım kadarıyla "makyaj yapan, gözü boyayan, aldatan" demektir. Kelimeye İngilizce olarak bakıyorum; "deceive" diye bir kelimeyle karşılaşıyorum ki o da insanları aldatmak, yanıltmak demektir; birbirleriyle tam anlamıyla örtüşüyorlar.
Peygamber Efendimiz hadislerinde Deccal'i tek gözlü bir varlık olarak ifade ederek ona fiziksel bir özellik katıyor. Şimdi bu kavramı alıp kelime olarak inceleyelim; İngilizcede "money" (para) diye bir kelime var, hepimizin bildiği ve belki de Lat, Menat ve Uzza üçlemesindeki "Menat"tan geldiği düşünülen bir kelime. Money kelimesinin içine baktığınızda, genelde İngilizce kelimelerde olduğu gibi bir prefix (ön ek) görürsünüz; money'nin ön eki "mono"dur ve mono "tek" demektir. İkinci kısım ise "eye" (göz) kelimesidir. Şimdi bakın; Deccal dediğimiz kavram tek gözlü bir yapıdır, paraya ve maddeye baktığınız zaman da karşınıza tek göz çıkar; çünkü ikinci gözümüz kapalıdır. İşte Deccal'in yaptığı iş budur.
Biraz evvel hocamız da bahsetti; insanın iki gözü vardır. İki gözle birlikte baktığınız zaman ancak kemali görebilirsiniz; eğer tek gözünüz kapanırsa, olaylara tamamen maddiyatla ve dünya gözüyle bakarsınız. Batı medeniyetinin bize yapmış olduğu, bize direttiği şey tam olarak budur: O manevi gözümüzü kapattı. O gözümüz kapatılınca da otomatikman sanki geçmişe göre çok daha negatif bir dönemdeymişiz gibi bir algı ortaya çıktı. Belki geçmiştekilerin de gözleri kapalıydı ama bizimki kadar tamamen kapatılmamıştı, bizde iyice kör edildi.
Peygamber Efendimize ya da Hz. Ali’ye atfedilen çok güzel bir söz vardır: "İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar." Şimdi mutasavvıflar diyorlar ki: "Biz ölüm gelmeden evvel uyanalım." Tam hocamın dediği gibi; yani oraya gitmeden, ölmeden önce ölmek ve önce uyanmak sırrı. Şimdi bunu yapabilmek için o kapalı olan ikinci gözü açmak gerekir. Sufiler bunu anlamışlar ve "Bu sistem bizim manevi gözümüzü kapatmaya çalışıyor" demişler. Deccal dediğimiz şey bir kişi değil, bir kavramdır; "gözünü kapat, manevi gözünü kör et" sistemidir. İşte zikirle, ibadetle, başka insanlara yardım etmekle, halka faydalı olmakla yapılan bütün işler o ikinci gözün açılması içindir. Bizler ise isteyerek ya da istemeyerek buralardan uzak tutulmaya çalışılıyoruz; karşımızda illa gizli bir şer odağı olmasına gerek yok, biz kendimiz uzak duruyoruz.
Çünkü bu sistem, tabiri caizse kulun yapısını biliyor. İnsan beş vakit çağrılmazsa, işinden gücünden uzak kalamayacak ve tamamen dünyaya dalacaktır. Din bize çok basit bir şey söylüyor: "İşinizden biraz ayrı durun, bir namaz kılın, benimle bir konuşun, sohbet edin; sonra dönün gene işinize bakın, sorun yok." İşte bu uygulama, ikinci gözünüzün açık kalmasını sağlar. Oruç keza öyledir; normalde çok yiyoruz, "Ramazan'da şunu bir keselim, gözünüz açılsın" denir; o göz arkadaki hakikati görsün diyedir. Zekat verin ki bir fedakarlık yapın; paraya tapıyordunuz ya, o tek gözü kırıp ikinci gözü açalım diyedir. Bunların hepsi aslında ikinci gözü açma projeleridir.
Bizim sistemde ikinci göz açılınca, olaylara artık şaşı bakmazsınız. Mürşidiyle öğrencisi arasında geçen meşhur bir hikaye vardır: Şaşı olan müride mürşidi der ki, "Oğlum, git bana içeriden şişeyi getir." Mürit gider bakar ve "Hocam, hangi şişeyi getireceğim? Orada iki tane şişe var" der. Mürşit, "Evladım, orada tek şişe var, dikkatli bak" dese de mürit çift görmeye devam ettiği için "Yok hocam, iki şişe var" diye ısrar eder. En sonunda mürşit kızar ve "O zaman birini kır, diğerini getir" der. Mürit şişelerden birini kırayım derken gerçeği kırar ve ortada hiç şişe kalmaz. Tabii, ikinci gözü açmadan halimiz tam olarak budur; o şaşı mürit pozisyonundayız. O ikinci gözün kesinlikle açılması gerekir.
İkinci göz açılınca ne olacak diye baktığımda, hocamın bahsettiği şey gerçekleşiyor: Ölmeden önce ölmek. Biz rüya kelimesini işin içerisine kattığımızda, günümüzde Amerikalıların kullandığı "Lucid Dream" (Berrak Rüya) diye bir kavram var. Lucid dream, uykuda olduğunuzun ve rüya gördüğünüzün farkında olmanız demektir. Uykudasınızdır ama olan biten her şey bir rüyadan ibaret olduğu için sizi derinden sarsamaz; rüyanın içerisinde olduğunuzun bilincindesinizdir. Bizde, yani sufilerde buna "yakaza" denir. Yakaza kelimesinin kökeni "ikaz" veya "teyakkuz" kelimeleriyle aynıdır; alarmda olmak, uyanık olmak demektir. Alarmda olmak ne demektir? Rüyada olduğunun hemen farkına varacaksın, kendine gelecesin. Tam dünyaya dalıp bozulacakken, bu dünya beni içine çekip tek göz harekete geçecekken hemen anlıyorum ve "İkinci gözümü açtım, uyandım" diyorum; yani fiziksel olarak ölmeden rüyada olduğumun farkına varıyorum.
Biz başımıza gelen olumsuz olaylara hep "hayal kırıklığı" deriz. Hayal kırıklığına niye bu kadar üzülürüz ki? Eğer "gerçek kırıklığı" deseydik üzülmekte haklı olabilirdik ama adı üzerinde; hayal kırıklığı. Bu dünya bir hayalse, o kırıklıkların da aslında mutlak bir manası yoktur. Ben bunu bir EKG cihazına bağlanmış bir insan gibi düşünüp modelliyorum; bizim hayatımız hep sinüs ve kosinüs eğrileri gibi dalgalanmalarla geçiyor. Bir dalgalanıyoruz, çok seviniyoruz ve yukarılara çıkıyoruz; sonra çakılıyoruz ve aşağılara iniyoruz. Sufilere baktığımız zaman –ki Peygamber Efendimiz bunun en zirve örneğidir– o dalga boylarının gitgide küçüldüğünü görürez. Artık aşırı sevinçler veya yıkıcı üzüntüler kalmıyor; çünkü bunların geçici ve izafi olduğunu biliyorlar. Bunlar hayatın aslında sadece bizi oyalaması için geçen dalga boylarıdır. Öyle bir an geliyor ki, o grafik adeta düz bir çizgiye, hani EKG cihazındaki o "dıt" sesinin geldiği ana yaklaşıyor; ama fiziksel olarak ölmüyorsunuz, sadece o mertebeye çok yaklaşıyorsunuz. İşte bu durum, bana göre ölmeden önce ölmeyi tanımlıyor ve bizim de ulaşmak istediğimiz şey budur. Madem ki Peygamberimiz buranın bir rüya olduğunu söylüyor, biz de şansımızı kullanalım. Onun için hocamın dediği çok doğrudur; iki türlü de Allah'la buluşacaksınız. Ya bu dünyada bu işi halledip vuslata ereceksiniz ya da öteki dünyada bu iş sizin için zorlaşacak.
Hocamın bahsettiği şudur: Siz bu dünyada tekliğe gelmezseniz, Allah'la bir olduğunuzun, O'nun varlığının farkına varmazsanız ikilikte kalırsınız. İkilik yapmak ise bir nevi hakikati örtmektir. Bu dünyada birleştiğinizde, O'nun sultan, sizin ise sadece bir kul olduğunuzu anladığınızda; kendinizin müstakil bir varlığınız olmadığını, sadece O'nun güzelliğini ve isimlerini bu dünyada ortaya çıkarmak için bir araç olduğunuzu idrak ettiğinizde ikilik biter, teklik başlar. Hakikati örtme hali ortadan kalkar. "O ne küfürdür imandan içeri" sırrını anlamış noktaya girip bu işin içerisinden çıkarsınız. Ya bunu iradenizle dünyada yaparsınız ya da öldükten sonra zorunlu olarak bu gerçekle yüzleşirsiniz. Madem böyle bir şansımız var, bunu dünyayı yaşarken manevi olarak değerlendirelim.
Toplumsal Çatışmaların Çaresi ve İmkansızı Kolay Kılan Güç
Sunucu: Allah razı olsun Kerim hocam. Abdulcabbar hocam, Kerim hocamın da ifade ettiği gibi, kardeş kavgası her devirde olmuş; fakat günümüzde insanlar bundan sanki biraz daha şikayetçi. Tahammül kalmamış, insanlar arasında sevgi azalmış gibi görünüyor. Büyük şehirlerde, trafikte sürekli bir karmaşa, tartışma, kavga ve dövüş hakim. Bunun önüne nasıl geçebileceğiz muhterem hocam?
Dr. Abdulcabbar Boran: Çok basit, çok kolay. Yani insanoğlu eğer Kur'an'ı bilseydi bunun ne kadar basit olduğunu anlayacaktı; çünkü Kur'an'ın arkasında Allah vardır. Hazreti İsa Aleyhisselam'ın çok güzel bir sözü vardır: "Kullar için imkansız olan, Allah için çok kolaydır." Öyleyse problemin cinsi ne olursa olsun çözümü O'ndadır.
Mesela herkesi biraz düşündürecek basit bir misal vereyim: Hazreti İbrahim Aleyhisselam'a o günün kodamanı Nemrut, "Sen hiçbir yere gidemezsin, ben seni yakacağım" dedi. Hz. İbrahim Aleyhisselam çok sakin bir Habil haliyle, "Hasbunallâhu ve ni’mel vekîl" yani "Allah bana kafidir, O ne güzel vekildir" dedi; "O ne yaparsa güzel yapar" teslimiyetinde bulundu. Kendisini mutlaka yakacağını söyleyen Nemrut'un ateşinin önüne Allahu Teala geçti; o ateşten yakma özelliğini alarak onu bir gül bahçesine çevirdi.
Hazreti Musa'ya baktığımızda da benzer bir durum görürüz; bu misalleri kul için imkansız gibi görünen durumların Allah için ne kadar kolay olduğunu anlatmak için veriyorum. Firavun ordusuyla birlikte onu takip etti ve denizin kenarına geldiler, yol bitti. Hz. Musa ne dedi? "Rabbim benimle beraberdir, O her şeye kadirdir." Ve onunla beraber olan Rabbi ona, "Asanı denize vur" buyurdu. Oradan denizde kendilerine bir yol açıldı, tabileriyle birlikte karşı tarafa geçtiler; Firavun da bunu denemek istedi ama suda boğuldu.
Buradan nereye gelmek istiyorum? Allah her şeye kadirdir ve eğer gerçekten insanoğlu neden şikayetçiyse, o şikayetçi olduğu konuyu hayatından çıkartmak istiyorsa bunun yolu çok kolaydır: Sadece bir dilek. Bu dilek, kişinin kalpten Allah'a ulaşmayı dilemesidir. Kerim hocama %100 katılıyorum; bu dilek bizim ikinci gözümüzü açıyor. Eğer bu dileğin sahibi değilsek, kişi Allah'a ulaşmayı dilemediği zaman Allahu Teala onun hassalarına engeller koyuyor. Kul Allah'a ulaşmayı dilemediği zaman sağır, dilsiz ve kör oluyor; Bakara 18 ve daha yüzlerce ayeti kerimede bu durum anlatılır. Ama Allah'a ulaşmayı dilediği an, Allah Teala o sağır, dilsiz ve kör olanların hepsini gören, işiten ve idrak edenler kılıyor.
Öyleyse ilk etapta kesinlikle bu negatif koşullardan kurtulmak istiyorsak, bizim doğru bir hedef tayini yapmamız gerekir. Bizi her noktada başarıya götürecek olan yalnızca Allah'dır. Hud suresinin 88. ayeti kerimesinde Hz. Şuayb’ın lisanıyla şöyle buyruluyor: "Ve mâ tevfîkî illâ billâh, aleyhi tevekkeltu ve ileyhi unîb." Yani, "Benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben O'na tevekkül ettim ve O'na yöneldim."
O zaman kabul edelim ki bugün trafikte öfkeli olan, öfkesini asla yenemeyen, eşiyle sabah akşam kavga içerisinde olan bir insan var; tüm bunların hepsinin çözümü çok basittir: Kalpten Allah'a ulaşmayı dileyecek, yani doğru hedef tayini yapacaktır. Ondan sonra ne problemi varsa kime soracak? Sahibine soracak. Ben her zaman söylüyorum; bizler Allah'ın dilencileriyiz. Hatta Abdülkadir Geylani Hazretleri bu durumu şöyle ifade buyuruyor: "Sizler ağlar gibi Allah'tan istiyorsunuz; biraz da gerçek dilenciler gibi ısrarla Allah'tan isteyin." Evet, dilenciler gibi Allah'tan istediğimiz an, eğer o dilek kalbimizde gerçekten varsa Allah'ın bunu gerçekleştirmemesi söz konusu değildir; çünkü Allahu Teala zaten bizim istememizi istiyor, "Benden isteyin" buyuruyor.
Nefs Tezkiyesi ve Kamil İnsanın Rolü
Dr. Abdulcabbar Boran: Bu dilek bizi nereye götürecek? Kerim hocamın bahsettiği o güzel hedefe ulaştıracaktır; bu dilek bizi mutlaka bir kamil insana, bir mürşide götürür. Çünkü kamil insan her şeyin anahtarıdır. Allah bir kulu sevdi mi, onu en sevdiğiyle beraber kılar; o mürşit de Allah'ın bir sevgilisidir, alelade birisi değildir, yedi safhayı bizzat yaşamıştır.
Mesela şu anda ben dünyanın eğitim seviyesine bakıyorum; bu MIT'leri, Oxford'ları, şunları bunları getirin, hepsini bitirin; bir Hazreti Ebubekir yetiştirebilir misiniz? İmkansızdır. Bir Hazreti Ömer, bir Hazreti Osman yetiştirebilir misiniz? Öyleyse mesele sadece bir mesleğin sahibi olup dünyadaki bu teorik eğitimi öğrenmek değildir; mesele onu hayatımıza tatbik edip kalbimize indirmektir. Resulullah'ın özellikle önder olmasının arkasında, Şuara suresinin 193 ve 194. ayeti kerimelerinde Allahu Teala bize bir ipucu veriyor. Aynen şöyle buyuruyor Rabbimiz: "Nezele bihir rûhul emîn, alâ kalbike..." Yani, "Onu er-Ruhul Emîn (Cebrail) senin kalbine indirdi"; "senin zihnine indirdi" demiyor, "kalbine indirdi" diyor. O zaman demek ki biz Kur'an'ı öğreneceğiz ama sadece dilimizde bırakmayıp onu kalbimize indireceğiz. Mevlana’nın dediği gibi, dili kalbe indirmek ancak bir mürşit vesilesiyle olur. Kişi mürşidine tabi olmadığı takdirde yedi kalp şartının sahibi olamaz.
Ulaşmayı kalben dilediği an Allahu Teala, "Sen beni seçtin, hedef tayini olarak beni tercih ettin; o zaman senin Rabbin olarak ben de seni en sevdiğime ulaştırıyorum" buyurur, bizi mürşidimize ulaştırır ve kalbimize yedi şartı yerleştirir. Bahsi geçen hayatımızdaki bütün bu olumsuzlukların, kavgaların arkasında başka bir kimse yoktur; bizzat kendi nefsimiz vardır. Şu an dünyada milyarlarca insan yaşıyor; benim yaşadığım negatifliklerin arkasında o insanların hiçbirinin doğrudan suçu yoktur, onların hepsi aslında bana yardımcıdır; beni ya bir faydaya ya da bir hayra ulaştırmak için vesiledirler. Ama nefsim bana hayır da işlettirebiliyor, şer de işlettirebiliyor; dolayısıyla bütün kayıplarım kendi nefsimdendir. O zaman öncelikle neyi düzeltmem lazım? Nefsimi düzeltmem lazım.
Nitekim Resulullah'ın hayatında ve görevlerinde de beş temel esastan bahsedilir; Bakara 151'de belirtildiği üzere:
O size ayetleri tilavet ediyor.
O sizin nefsinizi tezkiye ediyor (temizliyor).
O size kitabı öğretiyor.
O size hikmeti öğretiyor.
O size hikmet ötesini öğretiyor.
Öyleyse Resulullah'ın bize kemal bir model olarak seçilmesindeki ikinci önemli görevi, nefsimizin tezkiyesidir. Bu durum mürşide tabi olmadan olur mu? İmkansızdır. Ben her zaman şunu söylüyorum: Mürşit insan hayatında ne yapar? Mürşit, elinden tuttuğu zaman seni kendi nefsinin elinden kurtarır; bu kadar basittir. Sen onun elinden tutarsın, "El ele, el Hakk'a" düsturu gereğince –ki bu Osmanlı'nın da temel felsefesidir– o da senin nefsinden tutar. Tabi olduğumuz zaman, yedi kalp şartı ile birlikte ibadetlerin sultanı olan zikir devreye girer. Zikrin dönüştürücü, muazzam bir özelliği vardır.
Ben bana sual soran herkese diyorum ki: Çocuklarınızı, eşinizi, komşunuzu Allah'a yönlendirin; çünkü insanı pozitif istikamete döndürebilecek tek bir güç vardır, o da Allah'tır; ikinci bir güç yoktur. Allahu Teala Kur'an-ı Kerim'de, Müzemmil suresinin 8. ayeti kerimesinde, "Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ" yani "Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kesilerek O'na yönel" buyuruyor. Rabbimizin ismini zikrettiğimiz zaman O bizimle beraber olur; O bizimle beraberse ve siz de O'na tevekkül ediyorsanız, sizden daha güçlü kimse olamaz. Dikkat ederseniz sadece sözümüzle "Allah" diyoruz ve en güçlü hale geliyoruz; biz kendimiz güçlü olduğumuz için değil, en güçlü olan bizimle beraber olduğu için güçlü oluyoruz. O zaman her noktada O'na müracaat etmemiz gerekir.
Bize günde sadece kısa bir zikir yetmez; Allahu Teala insanı çok sevdiğini ve onun mutlu olmasını istediğini Ahzab 41'de şöyle ifade ediyor: "Yâ eyyuhellezîne âmenûzkurûllâhe zikren kesîrâ." Yani, "Ey iman edenler, Allah'ı çok zikirle zikredin." Çok zikir, günün yarısından fazlasını zikirle geçirmektir. Nisa 103'te ise bu durumun zirvesi konuluyor: "Fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum." Yani; onlar ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken de Allah'ı zikrederler; bu da 24 saatlik daimi zikirdir. Kişi şeytanın fücur kapısını zikirle kilitlediği zaman, devamlı Allah'tan beslenir ve Allahu Teala onun hayatındaki bütün negatiflikleri, öfkeleri temizler.
Al-i İmran suresinin 134. ayeti kerimesine bakın, Rabbimiz ne buyuruyor: "Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza..." Yani; onlar ki bollukta ve darlıkta infak ederler ve onlar öfkelerini yutarlar. "Ben trafikte, evde hep öfkeleniyorum, bunun bir çaresi var mı?" diyen kişinin çaresi işte buradadır. Resulullah'ın hadisinde buyrulduğu gibi: "Eğer siz bollukta ve rahatlıkta Beni zikredip anarsanız, darlıkta da Ben sizi anar ve probleminize çözüm getiririm." Öyleyse insanoğlunun problemlerinin bütününün çözümü Allah'tadır; dertlerimiz vardır ama dermanı da verilmiştir, onu Allah'ın katında arayacağız; bu da zikirdir.
Eğer gerçekten biz Resulullah'ın emrettiği biçimde bu negatifliklerin hepsinden kurtumak istiyorsak adres Kur'an-ı Kerim'dir. Ama Kur'an-ı Kerim'i sadece lafzen okumak değil, bir üstadla, bir mürşitle okuyup hayatımıza tatbik ederek kalbimize indirmek gerekir. Allahu Teala'nın Resulü hadisinde, Kur'an'ı hayatına hamile kılanların Allah'ın dostları olduğunu bildiriyor; bu, Kur'an'ı sırtlarına almak değil, zikirle kendilerine mal edip kalplerine indirmektir. Mutlu olmak isteyen kişinin iki şey yapması gerekir: Kur'an ve zikir. Kur'an sözlü kelamdır, zikir ise bu kelamı kalbimize indiren anahtar kelimedir. Biz bunları yaptığımız zaman teslim dinini sahabe gibi yaşamaya başlarız ve bu dünyayı kendimize bir asr-ı saadet kılabiliriz.
Kur'an-ı Kerim'de yedi tane ayeti kerime vardır ki bize bu gerçeği açıklar; Rabbimiz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadığını, her şeyi açıklamak için indirdiğini belirtir (Nahl 89). Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır ve Fussilet 33'te en güzel tefsiri bu Kur'an'ın verdiği söylenir. Ama bu Kur'an kimin için her şeyi barındıran bir rehberdir? Allah'a ulaşmayı kalben dilemeyenler için bu Kur'an –ayetlerin ifadesiyle– sadece "eskilerin masalıdır". Ulaşmayı dileyen, Allahu Teala'nın kendisine imkan verip irşada ulaştırdığı hikmet sahibi alim için ise Kur'an'da her şey vardır. Allah dilediğine hikmet verir ve kime hikmet verilmişse ona çok büyük bir hayır verilmiştir. Allah Resulü, "Hikmet sahibi alimin sohbetinde bulunmak farzdır" buyuruyor; öyleyse bilmediklerimizi çok okul bitirene değil, hikmet sahibi alime sormamız gerekir (Enbiya 7). Biz de Mevlana gibi, Yunus Emre gibi, Hacı Bektaş-ı Veli gibi bu öğretiyi hayatımıza tatbik edersek bu dünya hepimize cennet olur. Yunus ne güzel söylemiş: "Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim / Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni." Tasavvuf dilinde bu, iki kelimeyle özetlenir: Allah bes, baki heves (Allah kafidir, gerisi geçici bir hevestir). Eğer bu düsturla yaşarsak, bugün de asr-ı saadeti var edebiliriz.
Öz Kültüre Dönüş ve Osmanlı'nın İlim-Arif Paradigması
Sunucu: Allah razı olsun hocam. Kerim hocam, eğitimci konuklarımızla konuştuğumuzda onlar da birçok ülke gezdiklerini fakat hocamızın da ifade ettiği gibi Osmanlı'daki eğitim ve irfan düzeyinin çok farklı, üst düzey olduğunu ifade etmişlerdi. Felsefeci hocalarımız da keza İslam felsefesinden uzaklaşıp Batı felsefesine yaklaşmanın şikayetlerini kendi dallarında yapıyorlardı. Biz bu batılılaşma sevdasından kendi özümüze, maneviyatımıza nasıl dönebiliriz?
Dr. Kerim Güç: Vallahi zor işler, gerçekten çok zor bir durum. Ama şöyle bir şey var; biz batılılaşma dediğimiz zaman genellikle 18. yüzyıldaki Sanayi Devrimi'nden sonraki süreci düşünüyoruz. Aslında Endülüs'ü düşündüğünüz zaman, Endülüs de batıdadır konum olarak ve bizim büyük alimlerimizin de antik Yunan'dan almış ve harmanlamış oldukları birçok bilgi vardır. Farabi olsun, İbn Sina olsun; bunlar Aristo'dan, Eflatun'dan aldıkları bilgileri toparlamışlardır. Burada önemli olan, bilgilerin bir şekilde toparlanıp merkezinde insanın olduğu bir noktaya getirilebilmesidir; Endülüs'ün başarısı bence buradaydı.
Batı, modernleşme ve teknik açıdan kendini geliştirmiş olabilir, oradan da alacağımız şeyler vardır; yanlış anlaşılmasın, batıyı tamamen reddediyoruz manasında söylemiyorum. Batıyı reddettiğimiz nokta, determinizm üzerindeki o katı iddiadır; yani az evvel dediğim gibi adeta tanrıcılık oynamak, "Biz bütün her şeyi kontrolümüzün altına alabiliriz ve her şey bizim kontrolümüzdedir" düşüncesi. Bu bana göre çok doğru bir düşünce değildir ve insanı arka plana atar.
Peygamber Efendimizin dua ederken, "Bana eşyanın arkasındaki hakikati göster, ilmimi arttır" diye niyaz ettiği rivayet edilir. Eflatun da benzer bir şey söyleyerek "İdealar Teorisi"ni ortaya koymuştur; "Her şey gördüğünüz gibi değildir, gördüğünüz şeyin arkasında başka bir hakikat vardır ve biz bu hakikati bulmaya çalışıyoruz" der. Ama yeni dünya düzeni, o bahsettiğimiz iki gözden manevi olanını kör ettiği için tek bir gözle kalmıştır ve "Sadece gördüğümüz şey gerçektir" iddiasındadır. Gördüğümüz şey mutlak gerçek değildir, bunu artık hepimizin anlaması lazım ve tekrar o idealizm düşüncesine, Peygamber Efendimizin dönemindeki o derin kavrayış sistemine geri dönmemiz gerekiyor.
Bunu da nasıl yapacağız? Bir kere kendi kültürümüzün değerini bileceğiz. Ben uzun süre Amerika'da yaşadım, 14 senelik bir Amerika geçmişim var. Bakıyorum bazı insanlara, kendi kültüründen adeta utanıyor; Müslümanlığından utanıyor, Türklüğünden utanıyor ve batıyı mutlak üstün görüyor. Orada yaşamış bir insan olarak ben biliyorum ki işin gerçeği öyle değildir. Osmanlı'yı başlatan sistemin içerisinde iki tane çok büyük zeka, çok büyük ruh vardır; bunlardan bir tanesi İbn Haldun ve İbn Arabi çizgisidir. İbn Arabi'nin Fusûsu'l-HİKEM eseriyle başlayan bir sistem, Mevlana’nın getirmiş olduğu Mesnevi ve bunları birleştiren Davud-i Kayseri gibi muazzam alimler vardır. Bizde son dönemlerde medrese ayrı, tekke ayrı gibi algılanır; malumunuz medrese üniversite gibidir, tekke ise tasavvuf eğitimi verir. İşte Davud-i Kayseri gibi zatlar bunları birleştirmiştir; yani "ilmi alayım ama aynı zamanda onu hâl edeyim, alim de bileyim arif de olayım" diyerek alimlikle arifliği bir noktada buluşturmuşlardır.
Sistem hem İbn Arabi'den, hem Mesnevi'den, hem de Hacı Bektaş-ı Veli'den beslenerek gelmiştir ve burada bambaşka bir irfan dönemi açılmıştır. Davud-i Kayseri –ki o zamanın kurucu eğitim otoritesidir– öyle bir sistem kuruyor ki, bunun arkasından gelen Osmanlı'nın ilk dönemi çok ciddi ve köklü bir inkişaf yaşıyor. Hocam biraz evvel bahsetti; Kur'an-ı Kerim'de birçok ayette "Akletmezler mi?" ifadesini duyarız. Hocam Arapçaya çok hakim olduğu için verir ki, o kelime her zaman sadece rasyonel aklı karşılamaz; bazen döner "lüb" olur –yani az evvel bahsedilen ulul'elbab kavramındaki gibi kalbin en öz noktası demektir– bazen "sadır" olur, bazen de entelektüel akıl olur. Bizim o iki gözü, yani kalp gözüyle akıl gözünü birleştiremememiz nedeniyle ne yazık ki o derin disiplinden uzaklaşıyoruz. Davud-i Kayseri'nin yapmış olduğu şey tam olarak buydu: Arifle alimi bir araya getirdi ve ikisinden yeni bir paradigma oluşturdu. Bu paradigma Osmanlı'nın yükselmesinde çok büyük rol oynadı. Ne zaman ki işin içerisine taassup girdi, o gönül boyutundan biraz çıkıp sadece şekli konular ön plana alınmaya başlandı, işte o zaman hakikatten uzaklaşılmaya başlandı; hakikatten uzaklaşır uzaklaşmaz da sistem sizi zaten dışarı atar.
Tasavvufun Özü: Denge ve İki Gözle Bakabilmek
Dr. Kerim Güç: Burada bizim ortak bir akla, akl-ı selime ihtiyacımız vardır. Hazreti Mevlana'nın sema metaforunda şöyle bir incelik vardır; biz semayı dışarıdan sadece bir dönüş veya dans olarak görebiliriz ama aslında onun arkasında muazzam bir sembolizma yatar. Mevlana der ki: "Biz bir ayağımızla şeriatta sabitiz, öbür ayağımızla 72 milleti dolaşırız." Bunun manası, sabit olan ayağını gelenekten ve köklerinden ayırmamaktır (basketbolcuların steps yapmamak için bir ayağını sabit tutması gibi). Öbür ayağıyla 72 milleti dolaşması ise moderniteye, dünyaya açılmak ama köklerini Kur'an ve sünnette sabit tutmaktır. Kur'an ve sünneti buraya koyarak, onun haricinde hiçbir şekilde savrulmadan dünyayı gezer; onun kültürünü anlamaya çalışır, yenilikleri asla reddetmez.
Bugün Peygamber Efendimiz gelseydi teknolojiyi de, bilimi de en iyi şekilde kullanan o olurdu. Bir taraftan sağ elimizle hakka yöneliriz, yani haktan alırız; sol elimizle ise halka veririz. Arada "ben" yoktur, insan sadece bir kanaldır ve bu kanallığı yaparken moderniteyle kadim olan arasında mükemmel bir denge kurar. Onun için tasavvufun bana kazandırdığı en önemli kavram dengedir. Ne derseniz deyin, sistemin içerisinde denge olmadan bu iş yürümüyor; iki göz olmadan da denge sağlanamıyor.
Günün sonunda getirdiğimiz nokta, batıyla doğunun o ortak hakikatte buluşmasıdır. Kıyamet alametlerinden biri olarak güneşin batıdan doğacağı ifade edilir; bunu manevi olarak yorumlayanlar da olmuştur. Batıdan da alacağız, doğudan da alacağız ama bunu kendi kültürümüzün içerisinde, Kur'an ve sünnete uygun bir şekilde eritip yeniden yorumlayacağız.
Sunucu: Allah razı olsun hocam. Yavaş yavaş da tabii vaktimizin sonuna geliyoruz. Hep tasavvuftan bahsettik; Abdulcabbar hocam, tasavvuf bir tercih meselesi midir, yani "olsa da olur, olmasa da olur" gibi bir şey mi, yoksa bir zorunluluk mudur insan için?
Dr. Abdulcabbar Boran: Kur'an-ı Kerim'e baktığımız zaman bunun bir zorunluluk olarak karşımıza çıktığını görürüz. Tasavvuf, Kur'an'daki İslam'ın hayata geçirilmesidir; Kerim hocamızın ifade ettiği gibi, onu kendimize mal etmemiz ve hâl etmemiz gerekir. Yani sadece sözde bırakmayıp kalbimize indirdiğimiz zaman, Resulullah'ın tabiriyle "hamele-i Kur'an" olduğumuz zaman, gerçekten yaşayan birer Kur'an haline geliriz. İşte Resulullah böyleydi; Allahu Teala doğrudan doğruya ayetleri onun kalbine indiriyordu, o da kalbinden okuyordu. Ankebut suresinin 48. ayeti kerimesinde Allah Teala Peygamber Efendimize, "Ve mâ kunte tetlû min kablihî min kitâbin ve lâ tehuttuhu bi yemînike" yani "Sen bundan önce bir kitap okumuyordun ve onu sağ elinle de yazmıyordun" buyruyor. Öyleyse Peygamber Efendimiz bizzat Allah'ın ümmi ilmiyle mücehhezdi. 23 sene boyunca Kur'an'ı tebliğ etti.
Muaz bin Cebel'i Yemen'e vali tayin ederken aralarında geçen diyalogda da muazzam bir edep timsali görürüz; "Bilmiyorum, Allah ve Resulü bilir" teslimiyetiyle hareket edilmiştir. Güneşin olduğu yerde ayın hükmü yoktur; yani güneş Allah Resulüydü ve mutlaka aydınlatıcı olan oydu.
Bu noktaya geldiğimizde; tasavvuf bir fantezi veya "olmasa da olur" denecek bir şey değildir. Bahsettiğim yedi safhanın yedisi de Kur'an'da farzdır. Bunları Said Nursi Hazretlerinin ifadesiyle "ayetler arasındaki nurani rabıtalar" olarak görüyoruz. Yani az evvel ifade ettiğim gibi; ruhun dünya hayatında Allah'a ulaşması (hidayeti) olmadan, fizik vücudun hidayeti gerçekleşmez. Ruhun dünya hayatında Allah'a ulaşması olmadan, nefsin hidayeti ve teslimi tamamlanamaz; o yoksa iradenin hidayeti de olmaz. Kur'an-ı Kerim'de Bakara suresinin ikinci ayeti kerimesinde, "Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh, huden lil muttekîn" buyruluyor. İşte cevap buradadır; "Bu, takva sahipleri için bir hidayettir." Öyleyse Kur'an'ın bütünü bizi takva sahibi olmaya götürüyor. Ama bu takva sahibi olmak sadece dil lisanıyla değil, onu kalbimize indirip kendimize mal etmekle mümkündür; sahabenin hepsi Resulullah'ın sohbetiyle bunu gerçekleştirmiştir.
Buna göre; Allah'a ulaşmayı dilemek farzdır (1), mürşide tabiiyet farzdır (2), ruhun Allah'a teslimi farzdır (3), fizik vücudun Allah'a teslimi farzdır (4), nefsin Allah'a teslimi farzdır (5), irşada ulaşmak farzdır (6) ve iradenin teslimi farzdır (7). Osmanlı –Kerim hocamın ifade ettiği o çok güzel noktada olduğu gibi– bu yedi safhanın yedisini de yaşayarak, yükselme dönemi boyunca 400 yıl üç kıtaya adaletle hükmetmiştir; bunun gereğini yerine getirmişlerdir. Osmanlı'da bu durum "yedi iklim, dört bucak" olarak ifade edilirdi; bizim bugün yedi safha dört teslim dediğimiz şeyin devlet ve dünya nizamındaki karşılığı budur.
Bizim önümüzde en büyük örnek Allah Resulüdür; Ahzab suresinin 21. ayeti kerimesinde Allahu Teala şöyle buyuruyor: "Lekad kâne lekum fî resûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe vel yevmel âhıra ve zekerallâhe kesîrâ." Yani; "Andolsun ki sizin için, Allah'a ve ahiret gününe ulaşmayı dileyenler ve Allah'ı çok zikredenler için Allah'ın Resulünde üsve-i hasene (en güzel örnek) vardır." Öyleyse Resulullah örnekse ve 23 sene boyunca sahabesiyle birlikte bunların hepsini yerine getirmişse, bize düşen de onun yolunu takip etmektir. Kasas suresinin 85. ayeti kerimesinde Allahu Teala Resulüne, "Biz bu Kur'an'ı sana farz kıldık" buyuruyorsa, bu hüküm bize de farzdır; bizim de bunları yaşamamız gerekir.
Eskiler Osmanlı döneminde bu yedi safhayı şöyle tarif etmişlerdir: Şeriat, tarikat, hakikat, marifet, kurbiyet, ubudiyet ve kutbiyet. Nereye giderseniz gidin, işin merkezinde insan vardır; insanın insan-ı kamil olması, huzuru ve saadeti vardır. Bu da ancak tasavvufun hakikatini yaşamakla mümkün olur. Sözümüzü şöyle bağlayalım: İnsan olmak isterseniz tasavvuf, mutlu olmak isterseniz tasavvuf, Allah'a yakın olmak isterseniz tasavvuf, başka insanları mutlu etmek isterseniz yine tasavvuf gerekir; tasavvufsuz bir hayat, manen tam anlamıyla yaşanmış bir hayat değildir. Allah razı olsun.
Sunucu: Allah sizden razı olsun muhterem hocam, ağzınıza sağlık. Süremiz su gibi akıp geçti ve programımızın sonuna geldik. Kıymetli izleyenler, ben sizlerin adına hocalarımıza çok teşekkür ediyorum. Bugün mutasavvıf, yazar, yüksek fizik mühendisi Sayın Doktor Abdulcabbar Boran hocamız ve Üsküdar Üniversitesi öğretim üyesi Doktor Kerim Güç hocamız bizlerle beraberdi. Hocalarım, çok teşekkür ederim, harika bir program oldu, Allah razı olsun. Bizleri sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilir, sorularınızı ulaştırabilirsiniz. Allah'a emanet olun.