Efendim, ben Sercan Kahveci. Bugün yepyeni bir programla karşınızdayız. Daha önceki yayınlarımızı izlemeyenler varsa lütfen dönüp izlesinler. Doktor Abdulcabbar Boran hocamızla birlikte YouTube üzerinde gerçekleştirdiğimiz çok önemli yayınlarımız mevcut. Bu yayınları izleyip yorumlarınızı da mutlaka altta belirtmeyi unutmayın. Sizlerden gelen sorular doğrultusunda önümüzdeki günler içerisinde yeni yayın yapmaya devam edeceğiz. Bugün Abdulcabbar Boran hocamızın yanında çok değerli bir konuğumuz daha var: İlahiyat Profesörü Profesör Doktor Mustafa Fayda. Hocam, hoş geldiniz.
Profesör Doktor Mustafa Fayda, "Hoş bulduk, teşekkür ediyorum. Sağ olun, çok teşekkür ediyorum. Sizler de iyisiniz inşallah," diyerek selamladı. Doktor Abdulcabbar Boran da "Teşekkür ediyorum, Allah razı olsun," sözleriyle yayına dahil oldu.
Bugün programımızda insanları bilgilendirmeye ve bilinçlendirmeye devam edeceğiz. Bilindiği üzere çok zorlu dönemlerden geçiyoruz. Aslında bu dönemi zorlaştıran biz insanoğlu muyuz, yoksa başka etkenler mi var? Bu, ayrıca parantez açılıp düşünülmesi gereken bir konudur. Ancak günümüzde insanlar nefsine hakim olamayıp çok farklı yerlere kayabiliyor ve farklı davranışlar sergileyebiliyor. Bu programda nefis kavramını derinlemesine ele alacağız.
İnsanın İmtihanı ve Kulluğun Üç Temel Tezahürü
Humanlığın son günlerde nefsini bilen insanlar olmaktan çıkıp çıkmadığı sorusuna yönelik olarak Profesör Doktor Mustafa Fayda şu değerlendirmelerde bulundu:
Nefsini bilme imtihanında başarılı olanlar ve başarısız olanlar diye ikiye ayrılırsak, bu sorunun cevabı tabii olarak ortaya çıkar. Ancak bütün Müslümanları tek bir ölçüyle değerlendirme imkanımız olmadığını bilmemiz gerekir. Bu nedenle ulu orta konuşmak yerine, "Allah taksiratımızı affetsin" deyip hepimiz için hidayet dilemek bir Müslümana daha uygun bir davranış olur. İnsanların sıkça "Bir Müslüman bunu nasıl yapar?" diyerek eleştiride bulunduğuna şahit oluyoruz. Oysa Müslümanların imtihandan muaf olduğuna dair herhangi bir ayet veya hadis bulunmamaktadır. Bir kimse Müslüman olduğunu beyan ettiyse, imtihandan muaf tutulmuş demek değildir; hepimiz ölünceye kadar yaptıklarımızdan Allah’a hesap vereceğiz. Müslümanların yaptığı yanlışlardan ötürü Müslümanlığı kötülemeye tenezzül edenler zavallı insanlardır. Müslümanların, işledikleri hatalardan dönmesi için Allah’ın kendilerine açtığı kapılar vardır ki bunların başında tövbe gelir.
Bizler Allah’ı daima hatırlamak ve O’na yönelmek için üç temel amele teşvik edildik. Bunlardan birincisi tövbedir; yani bir daha günaha dönmemek üzere yapılan Nasuh tövbesidir. İkinci husus, Allah’ın kendisinin hatırlanmasını istemesi, yani zikirdir. Ayet-i kerimede Cenab-ı Hak, "Beni hatırlayın, beni anın, ben de sizi anayım," buyurmaktadır. Üçüncü husus ise Cenab-ı Hakk’ın ayetine binaen O’nun uluhiyetini kabul ettiğimizi gösteren duadır. Allah, "Benden isteyin, size cevap vereyim," buyurmaktadır. Bir kulun yaratılış sebebine ve hikmete uygun olarak Rabbini var ve bir bilmesinin ameli tezahürü; tövbe, zikir ve dua olmak üzere bu üç fiilde açıkça ortaya çıkar.
Nefs Tezkiyesi ve Mutsuzluk Üçgeni
İnsanların son dönemde yaşadığı olaylar ve "Dini yanlış anlatanların izinden giden bir nesil mi olduk?" sorusu üzerine Doktor Abdulcabbar Boran, nefsin mertebelerini ve işleyişini şu şekilde açıkladı:
Bir insanın nefsine hakim olabilmesi için mutlak surette Allah'ın kendisinden istediği dinin temeli olan Allah'a ulaşma dileğini kalbine yerleştirmesi ve mürşit önünde tövbeyi gerçekleştirmesi gerekir. Aslında din, baştan sona bir nefs tezkiyesinden ibarettir. Nefs tezkiyesinin bu kadar önemli olmasının sebebi, insanı bütün kötülüklere ve sıkıntılara sokan unsurların nefsin afetleri olmasıdır. Nefiste kin, nefret, küfür ve yalan gibi 19 tane hastalık mevcuttur. Günümüzde huzursuz ve mutsuz olan insanların tamamı bir "mutsuzluk üçgeni" içerisinde yer almaktadır. Bu mutsuzluk üçgeninin bir köşesinde zülmani ve leduni ilmin sahibi olan şeytan durmaktadır. Diğer köşesinde şeytanın doğrudan etki ettiği alan olan nefsin afetleri yer alır. Üçüncü köşede ise Allah'ın ilmini ve Kur'an-ı Kerim'i bilmediği için şeytanın uydurduğu zanlara tabi olan insanlar bulunur. Burada 19 hastalık ve bunlara bağlı 19 bidat söz konusudur.
Eğer bir insan Allah'a ulaşmayı dilemezse, hayatı boyunca zigzaklar çizerek sadece huzursuz ve mutsuz olur. Yolu tamamen nefsin emrine girer ve aşağıya, cehenneme doğru giden nefsani bir hayat yaşar. Ancak Allahu Teala, tedrici basamaklar içerisinde insanın kemalatını hedeflemiştir. İnsan, üçüncü basamakta Allah'a ulaşmayı dilediği an süreç başlar. İnsanı diğer mahlukattan farklı kılan yegane özellik, kendisine üflenmiş olan ve Allah'ın zatını öven ruhtur. Ruh meleklerde, cinlerde veya hayvanlarda yoktur; sadece insana üflenmiştir. Allahu Teala bu ruhun bir emanet olduğunu beyan ederek hayattayken kendisine geri iade edilmesini istemektedir.
Yedi Kademeli Nefs Mertebeleri ve Ruhun Yolculuğu
İnsan Allah'a ulaşmayı dilediğinde, Allah nefs tezkiyesinin yarısını garanti eder ve kişiyi nefsin tezkiyesine vasıta olacak manevi bir rehbere, yani kalp doktoruna ulaştırır. Bu tabiyete ulaşıldığında yedi kademeli nefs tezkiyesi süreci başlar. Bu kademeler; Emare, Levvame, Mülhime, Mutmaine, Raziye, Marziye ve Tezkiye mertebeleridir. Bu mertebelerin her biri Kur'an-ı Kerim'de birer ayetle ifade edilmiştir. Ruhun insandan ayrılarak yedi gök katını yükselmesi ve yoklukta Allah'ın zatına ulaşarak fani olması (fenafillah), tamamen nefsin tezkiyesine bağlıdır.
Allah'ın yardımıyla %51 nur kulun kalbine taşındığı an, emanet Allah'a teslim edilmiş olur ve kişi ermiş bir evliya vasfını kazanır. Kur'an-ı Kerim'in tarifine göre, velisiz ve mürşitsiz hiç kimse nefs tezkiyesini gerçekleştiremez. Nebi olmadan şeriat kısmı açıklanamaz, ancak veli olmadan da hidayet söz konusu olamaz. Sahabe, 23 sene gibi kısa bir sürede kutb-u nübüvvetle hidayete erdi. Resulullah'tan sonra artık nebi gelmeyecektir ancak kıyamete kadar insanlar hidayete ermeye devam edecektir. Bu hidayet süreci artık kutb-u velayetle yürütülmektedir. Secde suresinin 24. ayet-i kerimesinde, "Biz onları emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık," buyurularak her devirde böyle bir imamın varlığı beyan edilmiştir. Bu imama ulaşmanın yolu, Allah'a ulaşmayı kalben dilemekten ve mürşit huzurunda yapılan tövbeden geçer.
Zikir bu aşamadan sonra anlam kazanır. Tövbeden önce yapılan zikir, Allah'ın katından gelen nurla nefsin manevi kalbinde sadece %2'lik bir huşu oluşturur ve bunun ötesine geçemez. Nefsi yedi kademede tezkiye etmek ve ruhu sahibine ulaştırmak mutlaka zikre bağlıdır. Zikir yapıldığında, Allah'ın isminin tekrarı ile iki çift nur Allah'ın katından kalbe taşınır. Cenab-ı Hak, peygamber olmasına rağmen Resulullah Efendimizin de bu seyr-i süluku yaşadığını İnşirah suresinde açıkça ifade buyurmaktadır: "Senin göğsünü şerh etmedik mi? (Yani nurların kalbine girebilmesi için göğsünden kalbine giden yolu açmadık mı?) Ve senin üzerindeki o ağır günah yükünü kaldırmadık mı? Ve senin zikrini yüceltmedik mi?" İşte bu üç olay, tek bir samimi dilekle Allah tarafından bütün insanlara garanti edilmektedir. Bu nefs tezkiyesi süreci, yaklaşık 7-8 aylık bir sürede dünya ve ahiret saadetinin yarısının garantisidir. Ancak günümüzde insanların bu noktadan uzak kalmasının temel sebebi, dinin artık Kur'an'dan öğretilmiyor oluşudur.
Kur'an-ı Kerim'de İnsanın Yaratılış Gayesi ve Elest Bezmi
Nefsin Kur'an-ı Kerim'deki tarifine ve insanın yeryüzündeki vazifesine dair Profesör Doktor Mustafa Fayda şunları ekledi:
Nefsin mertebeleri tasavvuf kitaplarında örnekleriyle anlatılmakta ve talep edenler buralardan feyz almaktadır. Ancak nefsle ilgili ayetlere geçmeden önce, Yüce Allah'ın Ali İmran suresinin 164. ayetindeki şu ifadesini hatırlatmak gerekir: "Andolsun ki içlerinden kendilerine bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur." Allah'ın peygamber göndererek bize ihsan ettiği bu lütuf, insanın niçin yaratıldığına dair vazifelerimizi idrak etmeniniz içindir. İnsanın yaratılış gayesi Adem babamız ile Havva anamızın yaratılış kıssalarında genişçe ele alınmaktadır. İnsanoğlu fıtrat üzerine yaratılmıştır.
Allahu Teala İsra suresinin 70. ayetinde, "Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık," buyurmaktadır. Müminun suresinin 115. ayetinde ise, "Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?" buyurularak insanın başıboş olmadığı ihtar edilir. Kıyamet suresinin 36. ayetindeki, "İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?" ifadesi de insanın ne kadar büyük bir imtihana tabi olduğunu gösterir. Mülk suresinin 2. ayetinde, hangimizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratanın O mutlak güç sahibi ve bağışlayan Allah olduğu beyan edilir. Zariyat suresinin 56. ayetinde ise yaratılışın temel gayesi şöyle açıklanır: "Ben cinleri ve insanları başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım."
Kul olmak (abd olmak) en yüce makamdır. Peygamber Efendimiz de kelime-i şehadette kul vasfının öne alınmasını istemiştir. Huzuruna gelerek biat eden ashab, "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enneke abdühu ve resulü" (Senin O'nun kulu ve resulü olduğuna şahitlik ederim) derlerdi. Bir bedevi gelip önce resul, sonra abd kelimesini telaffuz ettiğinde Peygamberimiz onu durdurmuş ve "Hayır, ben önce kuldum, sonra peygamber oldum," buyurarak bu sıralamanın değiştirilmesini edebe aykırı bulmuştur.
İnsanoğlu yaratılışta büyük bir emaneti yüklenmiştir. Dünyadaki amellerimizin, ahirette verdiğimiz söze uygun olup olmadığının hesabı sorulacaktır. Bu söz, Elest bezminde verilmiştir. Cenab-ı Hak, "Elestü biRabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) diye sorduğunda ruhlarımız "Bela" demiştir. Annelerimizin bize öğrettiği "Kalu beladan beri Müslümanım" ifadesindeki "Kalu" (Dediler) ve "Bela" (Evet, bilakis) kelimeleri bu ahitleşmeyi anlatır. Arapça dil yapısında olumsuz bir soruya ("Değil miyim?" sorusuna) olumlu cevap verilmek istendiğinde "Bela" kelimesi kullanılır. Aziz Türk milleti, bu kelimeyi günlük hayattaki musibet manasına gelen "bela" kelimesinden ayırt etmek için "Beli" şeklinde telaffuz etmiştir. Eski İstanbul hanımefendileri ve edebiyat geleneğimiz de bu kelimeyi "Beli" olarak korumuştur.
Şems Suresi Işığında Nefsin İki Yönü: Fücur ve Takva
Şems suresi, nefsin fıtratını ve iki kutuplu yapısını en berrak şekilde ortaya koyan suredir. Cenab-ı Hak bu surede şemse, aya ve güneşe yemin ettikten sonra 7. ayette, "Ve nefsin ve ma sevvaha" buyurmaktadır. Yani, "Nefse ve onu tesviye edene (şekillendirene) yemin olsun." Burada ifade edilen "sevva" kelimesi, bir şeyi kusursuzca işlemek, tesviye etmek anlamına gelir. Allah kendi yarattığı nefse ve onun üzerindeki kendi tesviyesine yemin etmektedir. Kulun kendi kendine nefsi üzerinde yaptığı bir terbiye değil, Allah'ın onu yaratırken koyduğu bir ölçü söz konusudur. Sure, bir sonraki ayette bu tesviyenin ne olduğunu açıklar: "Fe elhemaha fücureha ve takvaha." Yani, o nefse fücurunu ve takvasını ilham etmiş, her ikisini de yapabilme kabiliyeti vermiştir.
Dünyada doğru-yanlış, iyi-kötü, helal-haram gibi zıtlıklar mevcuttur. Allah nefse hem kötülüğü (fücuru) hem de iyiliği (takvayı) işleme potansiyelini bir arada vermiştir. İnsan imtihana tabi tutulduğu için bu iki yönü de bünyesinde barındırır. Nefsin kötülük yönünü ifade etmek üzere Kur'an-ı Kerim'de "heva" kelimesi de sıkça kullanılır. Necm suresinde Peygamber Efendimiz için, "O kendi heva ve hevesinden konuşmaz, O'nun söylediği kendisine indirilen vahiydir," buyurulmaktadır. Dolayısıyla, nefsimize uyarak yaptıklarımız ile nefsimizi arındırdıktan sonra yaptıklarımız birbirinden tamamen farklıdır.
Şems suresinin 9. ayetinde, "Kad efleha men zekkaha" (O nefsi arındıran muhakkak kurtuluşa erdi) buyurulur. Burada fiilin başına gelen "kad" edatı, kurtuluşun kesinliğini ifade eder. Nefsini kendi haline bırakanın ise ziyan ettiği, kaybettiği (Şems 10) açıkça belirtilmiştir. Allah her şeyi kendi fıtratına göre yaratmıştır. Bir arı, yaratıldığı günden beri aynı petekte aynı balı yapar; fıtratı sabittir. Ancak insanoğlu böyle değildir; kıyafetimiz, yiyeceğimiz ve dünyamız daima değişmektedir. Çünkü bizim fıtratımız imtihana tabi tutulacak bir düzende, Allah'ın yeryüzündeki halifesi olacak vasıfta yaratılmıştır. Bize düşen görev, mahlukata Allah'ın davrandığı gibi rıfk ve rahmet ile davranmaktır. Bunun zıttı ise zulümdür ve Allah zalimleri sevmez.
Nefsin tezkiyesi hususunda kulun kibirlenmemesi gerekir; zira Necm suresinde "Nefislerinizi temize çıkarıp durmayın, O kimin takva sahibi olduğunu en iyi bilendir," buyurularak amelin kabulünün ancak Allah'a ait olduğu hatırlatılır.
Nefs ile Ruh Arasındaki On İki Belirgin Fark
Günümüz din tatbikatında Kur'an'daki İslam'ın doğru yaşanamamasının temelinde nefs ile ruh kavramlarının birbirine karıştırılması yatmaktadır. Doktor Abdulcabbar Boran, nefs ile ruh arasında Kur'an ayetlerine dayanan 12 temel farkı şu şekilde sıralamıştır:
1.
Yaratılış Biçimi: Nefs "sevva" edilmiş (tesviye edilmiş, şekillendirilmiş), ruh ise "nefhedilmiş" (Allah tarafından üflenmiş) bir emanettir.
2.
3.
Asli Vazife: Nefs dünyada tezkiye olmakla (arınıp temizlenmekle) vazifeli kılınmışken, ruh ait olduğu yere, yani Allah'a dönmekle vazifelidir.
4.
5.
İçsel Yapı: Nefste 19 adet afet (hastalık) bulunmasına karşılık, ruhta bu afetlerin zıttı olan 19 adet haslet (güzellik) mevcuttur.
6.
7.
Ölüm Karşısındaki Durumu: Nefs ölümü tadacak olan varlıktır; ruh ise ölmez, sahibine, Allah'a geri döner.
8.
9.
Alem Aidiyeti: Nefs vefat sonrasında berzah alemine ait bir unsurdur; ruh ise Allah'ın emr alemindendir.
10.
11.
Azap ve Sorumluluk: Ahirette hesaba çekilip azap görecek veya mükafatlandırılacak olan nefstir; ruhun azap çekmesi söz konusu değildir.
12.
13.
Amel Niteliği: Nefs şer işleyebilir ve zulmedebilir; ruh ise fıtratı gereği asla şer işlemez, daima hayra meyleder.
14.
15.
Ebedi Mesken: Cennete veya cehenneme gidecek olan varlık nefstir; ruhun cennet veya cehennem mekanlarıyla doğrudan bir alakası yoktur, o Allah'ın zatına ulaşır.
16.
17.
İrade Yapısı: Nefsin serbest iradesi mevcuttur; ruh ise tamamen Allah'ın külli iradesine tabidir.
18.
19.
Bedenden Ayrılma Biçimi: Nefs uyku halinde geçici olarak vücuttan ayrılır; ruh ise dilediği zaman veya ölüm anında vücudu terk eder.
20.
21.
Yönetsel Yapı: Nefs fücur ve takvayı barındıran çift yönlü bir varlıktır; ruh ise tek yönlüdür, sadece hayrı işler.
22.
23.
Manevi Kalp İlişkisi: Kulun ahlaki olgunluğu nefsinin temizliğiyle ölçülür. Toplumda yaygın olan "Benim kalbim temiz" söylemi bir yanılgıdır; inanılanın aksine temiz olan kalp değil, temizlenmesi gereken nefstir. Nefs kendi haline bırakıldığında insan ziyandadır.
24.
Yedi Safhada Felah ve Hikmet Sahibi Olmak
Kur'an-ı Kerim'deki her temel kavram (takva, hidayet, tezkiye, rıza, amin olmak) noktasal değil, yedi safhalık bir muhteva içerisinde şekillenmektedir. "Felah" (kurtuluş) kavramı da bu yedi safhalı sistemle kilitlidir.
Peygamber Efendimizin nefs tezkiyesiyle ilgili vazifesini bildiren ayetlere bakıldığında, O'nun şu sözü önem arz eder: "Ben ceddim İbrahim'in duası, kardeşim İsa'nın müjdesi, anamın rüyasıyım." Hz. İbrahim'in Bakara suresinin 129. ayetindeki duası şöyledir: "Rabbimiz, içlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın."
Bu duaya karşılık Allahu Teala'nın peygamberlik vazifelerini beyan ettiği diğer üç ayette (Bakara 151, Ali İmran 164 ve Cuma 2) sıralama değişmektedir. Örneğin Bakara 151'de şöyle buyurulur: "Nitekim kendi aranızdan size ayetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik." Hz. İbrahim'in duasında "arındırmak" (tezkiye) son sırada zikredilirken, Allah'ın vazifeyi ilan ettiği ayetlerde arındırma fiili (yüzekkihim) ikinci sıraya alınmış, öğretim ise sonraya bırakılmıştır. Eğitim sistemimizdeki "Talim ve Terbiye" kavramı da kökenini bu ayetlerdeki "yuallim" (talim) ve "yüzekki" (terbiye) kelimelerinden almaktadır.
Cuma suresinin 2. ayetinde de ümmilere içlerinden ayetleri okuyan, onları arındıran, kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderildiği; oysa onların daha önce apaçık bir sapıklık içinde oldukları belirtilir. Ayetlerde geçen "hikmet" kavramı hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. İmam Şafii gibi bazı alimler hikmeti "sünnet" olarak tanımlamış, bazıları ise "Kur'an" demiştir. Ancak Allah'ın hikmeti dilediğine verdiğine dair ayetler göz önüne alındığında, hikmetin sadece peygamberlere mahsus olmadığı görülür. Bakara suresinin 269. ayeti ve destekleyici unsurlar, daimi zikre ulaşan kişilerin de hikmet sahibi kılındığını göstermektedir. Nisa suresinin 113. ayetinde, "Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediğini öğretti," buyurularak hikmetin kitaptan ayrı bir vahiy mahsulü olduğu açıkça ortaya konmaktadır.
Peygamberimiz bizim kurtuluşumuz için Allah'ın büyük bir lütfudur. Bu ikrama şükür secdeleriyle mukabele etmek ve O'nun izini takip etmek gerekir. Dinimizin sevgi mi yoksa korku dini mi olduğu tartışmalarının ötesinde, kulun ulaşabileceği en yüksek seviye Ali İmran suresinin 31. ayetinde doğrudan Allah'ın sevgisine bağlanmıştır. Cenab-ı Hak habibine şöyle emreder: "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." Bu makamda ne cennet nimetleri ne de maddiyat konuşulur; en büyük mükafat doğrudan Allah'ın kulu sevmesidir. Dinde ulaşılacak en yüce nokta budur.
Son Dönem Olayları Işığında Toplumsal Mesajlar ve Kapanış
Programın son bölümünde, son günlerde yaşanan toplumsal olaylar ve manevi yozlaşma karşısında izleyicilere yönelik hayati mesajlar aktarıldı.
Bakara suresinin 151. ayetinde zikredilen beş temel peygamberlik görevinin ikincisi nefs tezkiyesidir. Her devirde nefsi tezkiye etmekle görevli manevi rehberler mevcuttur. Dünyada hiç kimse kendi kendine nefsini tamamen arındıramaz. Peygamber Efendimizin mürşide tabiyetle ilgili hadis-i şeriflerinde şöyle buyurulmaktadır: "Benden sonra nebi gelmeyecek, nübüvvet benimle sona ermiştir. Benden sonra halifeler, imamlar gelecek. Onlara itaat bana itaattir, onlara isyan bana isyandır." Secde suresinin 24. ayetinde beyan edilen bu rehberlere uymak, esasen Resulullah'ın sünnetini günümüzde ihya etmek demektir.
Bir diğer hadis-i şerifte ise gerçek alimlerin vasıfları şöyle tarif edilmiştir: "Sizi riyadan ihlasa, kibirden tevazuya, düşmanlıktan nasihate, şüphelerden yakine ve dünyaya rağbetten zühde (zahidliğe) çağıran alimlerle beraber olun." Günümüzde insanların büyük bir kısmı bu değerlerden uzaklaşmış, kibir ve şüphe içinde dünyaya dört nala sarılmaktadır. Oysa sahabe efendilerimiz gibi nefs tezkiyesi yapmak isteyen bir kimse, öncelikle Allah'a ulaşmayı kalben dilemeli, ardından hacet namazı ile manevi rehberini Allah'tan talep etmelidir. Zikir, dinin üç ana rüknünden biridir; mürşide tabi olunmadan yapılan zikir kalbe sadece %2'lik bir nur ulaştırırken, tabiyetle birlikte kalbin %100 nurla dolmasının yolu açılır. Daimi zikre ulaşan ve nefsini afetlerden temizleyen bir mümin, insanlara düşman gözüyle bakmaz; kötülüğe karşı iyilikle mukabele eder, tıpkı hakiki evliyaların yaptığı gibi sadece sevgiyle yaklaşır.
Profesör Doktor Mustafa Fayda ve Doktor Abdulcabbar Boran hocalarımızın kıymetli açıklamalarıyla nihayete eren programımızda, nefs terbiyesinin insanı Allah'ın sevgisine ulaştıran en güzel vesile olduğu vurgulandı. Değerli izleyicilerimiz, yorumlarınızı bizlerle paylaşmayı unutmayın. Bir başka programda, yine çok önemli konuları ve soruları cevaplandırmak üzere karşınızda olacağız. Bizden ayrılmayın, sağlıcakla kalın.