Modern İnsan Neden Mutsuz?
Gönül Dostları programının bu bölümünde, "Modern İnsan Neden Mutsuz?" sorusunun cevabı, Haliç Üniversitesi'nden sosyolog, araştırmacı yazar Profesör Doktor Sami Şener ve yüksek fizik mühendisi, mutasavvıf, araştırmacı yazar Doktor Abdulcabbar Boran ile birlikte aranıyor. Programda insanın varoluş amacı, iç dünyasındaki çatışmalar, modern kültürün getirdiği yabancılaşma ve kurtuluş reçetesi kapsamlı bir şekilde ele alınıyor.
İnsanın Varoluş Amacı ve Üç Vücut Yapısı
İnsanın varoluş amacını anlayabilmek için öncelikle kutsal kitaplara, özellikle de son şeriat kitabı olan Kur'an-ı Kerim'e bakılması gerekir. Çünkü insanı yaratan Allah'tır ve onu en güzel şekilde tanıtan da yine O'dur. İnsanın, bu zahiri alemi yaşayabilmesi için bir fizik bedeni, berzah alemini yaşayabilmesi için bir nefsi ve Allah'ın kendi zatından üflediği bir ruhu vardır. Dolayısıyla insan üç vücutlu bir yapıya sahiptir.
İnsanoğlunun yaratılış gayesi mutlak mutluluktur. Ancak Kur'an-ı Kerim'e bakıldığında, mutluluğa giden yolun Allah'a kul ve dost olmaktan geçtiği görülür. Zariyat suresinin 56. ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, insanlar ve cinler yalnızca Allah'a kulluk etsinler diye yaratılmışlardır. Bu durum bir hasta-doktor ilişkisine benzetilebilir. Derdinden muzdarip olan hasta doktora gider; doktor teşhisi koyduktan sonra hangi ilaçların kullanılacağını ve nelerden kaçınılacağını içeren bir reçete yazar. Kul ile Allah arasındaki ilişki de tam olarak böyledir. Reçete, kutsal kitaplarda açıkça verilmiştir. Bu reçetede Allah'ın emirleri ve yasakları yer alır. Emirlere ve yasaklara riayet edenlerin bu dünyadaki mükafatı mutluluk, ahiretteki karşılığı ise cennettir. Bu emirlere isyan edip yasakları çiğneyenlerin payına ise bu dünyada mutsuzluk, ahirette ise cehennem düşer. Kur'an-ı Kerim'e bizlere örnek gösterilen Peygamber Efendimiz ve onun güzide sahabesi, bu emirlere ve yasaklara %100 itaat ederek hem dünyada hem de ahirette mutluluğun en zirve noktasına ulaşmışlardır. İşte bu yüzden o döneme "Asr-ı Saadet" yani mutluluk asrı denmektedir.
İç Dünyadaki Kavga: Nefs ve Ruh Çatışması
İnsanın başlangıçta huzursuz ve mutsuz olmasının temel nedeni, nefsinin manevi kalbinde yer alan 19 tane hastalıktır. Bu hastalıklar; kin, nefret, küfür, yalan, haksızlık, zulüm, haset, düşmanlık ve cehalet gibi olumsuz vasıflardan oluşur. Ruhta ise bunun tam tersi geçerlidir. Ruh, Allah'ın emrinden bir parçadır ve muhtevasında sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, ilim ve cömertlik gibi 19 tane güzel haslet barındırır.
Peygamber Efendimizin ifadesiyle; cehennem nefsin sevdiği, arzuladığı şeylerle çevrilidir. Ne yazık ki günümüz insanı büyük ölçüde nefsine tabi bir hayat sürmektedir. Nefse tabi olunduğunda ise Allah'ın Kur'an'da vaat ettiği emirlerden habersiz, tam bir gaflet hali yaşanır. Yunus suresinin 7. ayet-i kerimesinde, Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin, dünya hayatından razı olup onunla mutlu olacaklarını sandıkları ve Allah'ın ayetlerinden gafil oldukları açıkça belirtilir. Bugün dünya üzerinde ne kadar huzursuz ve mutsuz insan varsa, bu durumun arkasında Kur'an-ı Kerim'in hakikatlerini bilmemeleri ve yaşamamaları yatmaktadır. Kur'an sadece bugünün insanı için değil; geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki tüm insanlık için bir saadet davetiyesi, mutluluk reçetesi ve garantisidir.
Nefs, yapısı gereği Allah'ın bütün emirlerine isyan eden ve yasakları işlemek isteyen bir karakterdedir. Ruh ise tam aksine Allah'ın emirlerine itaat eden, yasakları işlemeyen bir yapıdadır. İkisi de kendi dediğinden vazgeçmediği için, akıl bu ortamda bir şuur kazanmaya çalışırken insanın iç dünyasında sürekli bir kavga meydana gelir. Bu kavgayı bitirmek ise son derece basit bir sebebe bağlıdır. Yaratıcımız insanı çok sevdiği için, kulun sadece kalpten Kendisine ulaşmayı dilemesini istemektedir. Şura 13 ve Ra'd 27 ayetlerinde भी garanti edildiği üzere, insan kalpten bir talepte bulunduğunda, Allah kulunun ihtiyacı olan huzuru ve mutluluğu onun önüne sermektedir.
Çağdaş Dünyada Bilgi Eksikliği ve Seküler Yaşam
İnsanın mutluluğu ararken öncelikle kendi sorumluluklarını, sınırlarını ve yaratılış özelliklerini bilmesi gerekir. Kendini hasta hisseden bir insan doktora gider ancak öncelikle hasta olduğunun bilincinde olmalıdır. Modern insan, hayatı planlarken ve başkalarıyla ilişkiler kurarken kendisinde bulunan eksiklikleri ve yapısal özellikleri bilmeden hareket etmektedir. Bu nedenle ne kendini tam olarak ifade edebilmekte ne de karşısındaki insanın ihtiyaçlarını doğru anlayabilmektedir. Çünkü hayatı, sadece önüne konulan mevcut bilgi kalıplarıyla değerlendirmektedir.
Oysa insanın kendi dışında işleyen devasa bir nizam vardır. Yaşadığımız fiziki çevrede, mevsimlerin oluşmasında, güneşin doğuşunda, yağmurun yağmasında veya bitkilerin yeşermesinde insanın hiçbir rolü yoktur. İnsan, kendi iç organlarının çalışmasını, vücudunun mekanizmasını bile tam olarak bilmeden kendine bir hayat tarzı inşa etmeye çalışmaktadır. Bilmediği bir yolda yürüyen insanın mutluluğa ulaşması ise mümkün değildir. Bugün insanoğlunun en büyük problemi tecrübe ve bilgi eksikliğidir. Bu eksikliğin temel kaynağı, tamamen seküler, yani dünyevi ve bencil bir bilgiyle hareket edilmesidir. İnsanı ruhtan, maneviyattan ve gerçek sosyal dokusundan uzaklaştıran bu seküler bilgiyle insanı tatmin etmek imkansızdır.
Günümüz dünyası, olaylara sadece Batı medeniyetinin gözlüğüyle bakmaktadır. Batı felsefesi ve tanımları, büyük ölçüde menfaatçi, hakimiyetçi ve üstünlük kurma odaklı bir sistem üzerine kurulmuştur. Bu tek yönlü bakış açısı, insanın ruhunu doyurmaktan uzaktır. Ünlü fizyolog Alexis Carrel'in de belirttiği gibi; modern toplum insanı fizyolojik ve psikolojik olarak tam anlamıyla tanımadan bir dünya inşa etmiştir ve bu dünya insanı huzurlu kılmamaktadır. Çünkü bu sistem, sadece maddi ihtiyaçlarla bezenmiş, kişisel menfaatleri ön plana çıkaran bir yapıya sahiptir. Orada gerçek manada toplum, yakın dostlar ve samimiyet yoktur.
Gerçek Mutluluğun Sırrı: Başkalarına İyilik Etmek
Batı'da yapılan geniş çaplı araştırmalarda, insanı en çok mutlu eden şeyin ne olduğu sorulmuş ve iki büyük araştırmada da ilk sırada "başkalarına iyilik etmek" sonucu çıkmıştır. Benzer bir çalışma ülkemizde yapılsa yine aynı sonuç elde edilecektir. Hiçbir maddi kazanç veya kişisel menfaat olmadığı halde, başkasına yapılan bir iyiliğin insanı mutlu etmesi, insanın yaratılışındaki toplumsal ve manevi dokuyu açıkça gösterir. Dostluk, kardeşlik ve merhamet kavramları insan ruhunun en temel ihtiyaçlarındandır.
İlahi dinlerin getirdiği mesajlar, insanlara her zaman kardeş ve dost olmayı, hatta birbirinin velisi ve gözeticisi olmayı emreder. Bir insan hata yaptığında, diğerinin onu güzellikle uyarması ve doğruyu anlatması öğütlenir. Fakat modern Batı kaynaklı sosyoloji, psikoloji veya iktisat teorilerinde bu saf samimiyete rastlamak zordur. İnsan kendini tanıyamadığı için yaratıcısını da tanıyamamakta, kendini dünyanın mutlak efendisi zannederek her şeye hükmedebileceğini düşünmektedir. Batı psikolojisi sürekli olarak "benliği" güçlendirmeye çalışır; "sen iyisin, sen mükemmelsin, her şeyi yapabilirsin" anlayışını pompalar. Oysa inanç dünyamızın öğrettiği ahlak, insanın kendi hatalarını görebilmesini, ölçülü hareket etmesini ve nefsini ön plana çıkarmamasını söyler.
Bugün gerek sosyal medya gerekse modern kurgular tek tip bir insan modeli üretmeye çalışmaktadır. Bu model sevgiden, muhabbetten uzak, sürekli bir yarış ve çatışma içinde olan modern dünyanın bir ürünüdür. Modern şehir hayatı ve toplumsal yapılar insana göre düzenlenmemiştir; aksine insanı yıpratan, yoran ve üzerine gereksiz yükler bindiren bir karaktere sahiptir. Bu eksikliğin telafi edilebilmesi için, insanlığa gerçek huzuru hangi medeniyetin getirdiğinin yeniden sorgulanması ve insani, sosyal, kültürel bilginin köklerinden yeniden keşfedilmesi şarttır.
Kur'an Elimizdeyken Neden Farklı Yerlerde Arıyoruz?
Eski alimlerin tabiriyle, "ateş ehline verilir; ehli olmayanyana verirseniz o ateş kendisini de yakar." Yaratıcının önümüze serdiği bu muazzam evren nimetlerinden layıkıyla istifade edebilmek, O'na teslim olmaktan geçer. İnsanlık tarihi boyunca Allah'ın insanlardan istediği tek şey huzur ve mutluluktur. Diğer varlıklardan farklı olarak insana serbest irade verilmiş ve önünde iki yol açılmıştır: Biri insanı huzursuz kılacak olan hırs, haset ve kibir yolu; diğeri ise Allah'a itaat ederek %100 garanti altına alınmış mutluluk yoludur.
Tarih boyunca Hz. Musa'ya tabi olanlar da Hz. Isa'ya tabi olan havariler de Peygamber Efendimizin sahabesi de bu ilahi teslimiyet safhalarını yaşayarak toplumlarına önder olmuşlardır. Bugün Kur'an-ı Kerim elimizdedir fakat insanlar yine de mutsuzluk girdabındadır. Bunun nedeni, Peygamber Efendimizin bir hadisinde işaret ettiği gibi, "ilmin ve hakikatin hayattan çekilmesi" durumudur. Sahabe, "Kur'an evlerimizden toplatılacak mı?" diye sorduğunda Efendimiz; "Yahudilerin elinde Tevrat, Hristiyanların elinde İncil var, ama ne işlerine yarıyor?" buyurmuştur. Demek ki kutsal kitabın sadece fiziksel olarak var olması yetmemektedir; onun getirdiği kardeşlik, adalet ve samimiyet ilkelerinin hayata tatbik edilmesi gerekmektedir. modern insan, balıklar gibi yüzmeyi, kuşlar gibi uçmayı öğrenmiş fakat kardeşçe yaşamayı öğrenememiştir.
Mevlana'nın da ifade ettiği gibi; insanoğlu aradığı şeyi yanlış adreste arıyorsa, gerçekte aramıyor demektir. Bugün insanlar mutluluğu dünyevileşmede; daha fazla maddeye, makama, zenginliğe veya şöhrete sahip olmakta aramaktadır. Bu tamamen yanlış bir yönelimdir. Bizi mutsuz kılan dış dünyadaki sebepler değil, nefsimizin kalbindeki manevi hastalıklardır. Kibir, şeytanın lanetlenmesine; hırs, Hz. Adem'in cennetten indirilmesine; haset ise yeryüzünde Kabil'in Habil'i öldürmesiyle ilk kanın dökülmesine sebep olmuştur. Kalpteki bu kibri söküp yerine tevazuu, hırsı söküp yerine kanaati koymadıkça kurtuluş yoktur. Mümin olan bir nefs, "Rabbim, iyi ki bana daha fazlasını vermedin, verseydin azardım; iyi ki daha azını da vermedin, verseydin isyan ederdim" diyerek rızkına kanaat eder ve mutmain olur.
Kaçış Yolları: Tüketim, Dijital Dünya ve Bağımlılıklar
İnsan hayatının manasını ve büyük hedeflerini kaybettiği zaman, tıpkı çocukların oyuncaklarla oyalanması gibi, geçici heveslerle oyalanmaya başlar. Modern Batı medeniyeti, insanları faydalı şeyler üretmeye değil, sadece zaman geçirmeye ve meşgul olmaya yönlendirmektedir. Buna "zaman öldürmek" denir. Modern toplumda yalnız ve sahipsiz bırakılan insan, kuralsızlaşır; ne yapacağını bilemez hale gelir ve tesadüflerle hareket ederek sürekli kitleleri taklit eder. Alman şairinin dediği gibi: "Genç adam, kalabalıkların modalaşmış yollarına düşme. Nefs muhasebesi dedikleri o ulvi melekeye yapış ve düşün. Yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir."
Bugün insanlarda büyük bir doyumsuzluk ve buna bağlı olarak bir tüketim çılgınlığı vardır. Üniversite gençliğine hayat felsefeleri sorulduğunda, büyük bir çoğunluğu sadece okulu bitirmeyi, bir meslek sahibi olup para kazanmayı hedef olarak söylemektedir. Oysa bunlar hayat felsefesi değil, sadece geçici yaşam araçlarıdır. Gerçek bir hayat felsefesi, içinde sadece bireyin kendisinin değil; ailesinin, toplumunun ve tüm insanlığın iyiliğinin barındığı büyük hedefler gerektirir. Bu hedefler olmayınca, insan uzaktan kumandalı bir robot gibi modanın, yeni çıkan dijital aletlerin veya telefon modellerinin peşinden koşar. Bunları birer yaşam amacı haline getirir ama ulaştığı an o amaç eskir ve tüketilir. Ortaya çıkan bu tüketim toplumu, aslında içteki o büyük manevi boşluğu geçici hazlarla doldurmaya çalışmakta, ancak asla dolduramamaktadır.
Modern insanın bir diğer büyük kaçış yolu ise cebindeki dijital dünya, yani sosyal medyadır. Gençlerin sosyal medyaya ve kontrolsüz alışkanlıklara bu denli yönelmesinin temel sebebi, eğitimde ve aile hayatında onlara yeterince sahip çıkılamaması ve önlerine doğru modeller konulamamasıdır. Boşlukta kalan insan, dijital endüstrinin ve yanlış yönlendirmelerin ağına kolayca düşmektedir. İnsan, denizin üstünde küçük bir kısmı görünen ama asıl büyük gövdesi suyun altında olan bir buzdağına benzer. İnsanın asıl büyük derinliği onun psikolojik, manevi ve sosyal yönüdür. Maddi yönü ise yeme, içme ve barınma gibi sınırlı ihtiyaçlardan ibarettir. Mevcut sistem ise insanı o derin manevi alanla uğraşmaktan alıkup, tamamen maddi ve yüzeysel alanda meşgul ederek zaaflarını kullanmaktadır.
Bir saat veya bir buçuk saat boyunca sürekli tekrar edilen her aktivite, insanda önce alışkanlık, sonra bağımlılık, en sonunda da kurtulunması zor bir esaret halini alır. Kötü alışkanlıkların, kumarın ve madde bağımlılıklarının temelinde, nefsin bu zaaflarını ve meşguliyet tuzaklarını kullanan negatif etkiler vardır. Bunlardan korunmanın tek yolu, insanın kendi iç dünyasına dönmesi, aklını yaratılış gayesine uygun olarak kullanması ve zikirle, manevi bir disiplinle kalbini koruma altına almasıdır.
Çözüm ve Mutluluk Üçgeni
Dünyada mutsuzluk üçgeni içerisinde yaşayan insanların karşısında, bir de mutluluk üçgenini yakalayanlar vardır. Mutsuzluk üçgeninin bir kenarında negatif odaklar, diğer kenarında nefsin bitmek bilmeyen ham hırsları ve ihtirasları yer alır. İnsan aklı, çevrenin ve kalabalıkların olumsuz telkinlerine kapıldığında bu mutsuzluk döngüsünden çıkamaz. En'am suresinin 116. ayetinde, yeryüzündeki insanların çoğuna tabi olunduğu takdirde insanı doğru yoldan saptıracakları açıkça ifade edilir. Dolayısıyla kurtuluş, kalabalıkların peşinden gitmekte değil, hakikati işitmekte ve akletmektedir.
Cehennem ehlinin en büyük itirafı, "Eğer işitmiş ve akletmiş olsaydık bugün burada olmazdık" şeklindedir (Mülk suresi, 10. ayet). Mümin, kulağından beslenir; doğruyu, hakikati, ihlas sahibi rehberleri dinler. Nefsini ilah edinenlerin ise kalpleri ve kulakları mühürlenir, gözlerine perde iner; artık onlar hakikate karşı sağır, dilsiz ve kör olurlar. Bu durumdaki bir insan, sürekli bir stres ve manevi baskı altında yaşar. Stres, Allah'ın emirlerine isyan edildiğinde ruhun üzerinde biriken o ağır negatif yükür.
Kalpten yapılacak tek bir samimi yöneliş ve dilek, mutsuzluk üçgenini anında mutluluk üçgenine çevirir. Mutluluk üçgeninin kenarlarını ise Allah'ın rızası, ruhun güzel hasletleri ve hayatta kazanılan pozitif değerler oluşturur. Bu teslimiyet gerçekleştğinde, insan iç dünyasındaki kavgadan kurtulur, hatalarından dolayı özür dilemeyi bilir ve başkalarının kusurlarını affedebilir. Araf suresinin 199. ayetinde emredildiği gibi affı patika edinip iyiliği yaydığımızda, toplumsal ve ailevi huzur kendiliğinden tesis edilir. Birbirinin hatasını affeden, birbiriyle yardımlaşan bir ailede boşanmalar, kavgalar ve huzursuzluklar son bulur.
Bütün kainat aslında insanın kendi içine yerleştirilmiştir. Hz. Ali'nin buyurduğu gibi: "Ey insanoğlu, derdin var sen de onu bilmiyorsun. Dermanın var sen de onu görmüyorsun. Kendini küçük bir şey mi zannediyorsun? Bütün kainat senin içine dürülmüştür." İnsan, kainatın küçük bir kopyası, mikro alemidir. İnsan kendi iç dünyasını temizleyip nefsini arındırdığında, dış dünyadaki tüm yapay ve sahte hazlardan, bağımlılıklardan tamamen özgürleşir. Gerçek mutluluk, etrafımızdaki insanlara sevgi teleskobuyla bakabilmek ve onlara mutluluk verebilmektir. Siz başkalarını mutlu ettikçe, yaratıcı da sizin kalbinize huzur ve rahmet gönderir. Modern insanın kurtuluşu, bu manevi reçeteyi hayatına titizlikle uygulamaktan geçmektedir.