Gönül Dostları: İnsanın Varoluş Gayesi, Eğitim ve Manevi Kemal Yolculuğu
Erhan Bey: Evet değerli izleyenler, yeni bir Gönül Dostları programında siz değerli izleyicilerimizle ve kıymetli konuklarımızla birlikteyiz. Bugün konuklarımızla "Biz kimiz?", "Ne için yaşıyoruz?", "Amacımız ne?" suallerinin cevabını arayacağız. Bu konu etrafında çeşitli suallere cevap bulmaya çalışacağız. Bugün kimler bizimle beraber? Eğitimci-yazar Doktor Halit Ertuğrul hocam. Hocam hoş geldiniz. Nasılsınız? İyisiniz inşallah.
Dr. Halit Ertuğrul: Hoş bulduk efendim. Çok teşekkür ediyorum, bizi misafir ettiniz. Sağ olunuz.
Erhan Bey: Biz de geldiğiniz için teşekkür ediyoruz, sağ olun. Yine kıymetli hocamız; yüksek fizik mühendisi, mutasavvuf-yazar Doktor Abdulcabbar Boran bizlerle beraber. Hocam siz de hoş geldiniz. Sizler de iyisiniz inşallah.
Dr. Abdulcabbar Boran: Hoş bulduk, teşekkür ediyorum. Siz de iyisiniz inşallah. Allah razı olsun.
Erhan Bey: Allah razı olsun. Halit hocam, siz bir eğitimcisiniz. İzniniz olursa sizinle başlamak istiyorum. İnsanın eğitim sürecinde "Biz kimiz?", "Ne için yaşıyoruz?" sorularıyla çok sık karşılaşıyorsunuzdur. Nasıl bir cevabınız olacak bu soruya?
Dr. Halit Ertuğrul: Estağfurullah efendim. Ben babasız büyüdüm ve çok zor bir hayattan geliyorum. Ekmek bulamadığımız, yiyecek bulamadığımız, aç sabahladığımız çok günlerimiz oldu. Okul hayatım da çalışarak devam etti. O dönemlerde kafamda hep şu soru vardı: "Allah'ım, beni niye yarattın?" Bu kadar zorluklar vardı; ayakkabım yırtık, pantolonum yamalı, karnım doymuyor, annem hasta ve sabahlara kadar inliyor... Öyle bir dram ki okuma imkanımız yok, büyük bir hasret var. Hep kafamda büyüttüm: "Rabbim, o zaman niye beni yarattın? Neden bu kadar ızdırap çekiyorum?" Bu soru, childluk dünyamda kafamın içinde tarifi imkansız, derin bir kuyu gibiydi.
Ama hamdolsun o soru bizi aldı ve buralara getirdi. Sonra anladık ki Cenab-ı Hak hiçbir kuluna zulmetmiyormuş. Hiçbir kuluna perişanlık vermiyormuş; her şeyin bir hikmeti varmış. Kulunu geleceğe hazırlıyor, ona talim yaptırıyor, hayatın gerçeklerini anlatıp daha sonra belki umumi bir hizmete talip kılmak için böyle bir ahval veriyormuş. Gençken bunu çok fark edememiştik.
Cenab-ı Hak bizi yaratmış ama wir kimiz? Kainatta her bir mahluk, her bir zerre Cenab-ı Hakk'ın harika bir eseri. Her bir atom, Cenab-ı Hakk'ı zikreden, tesbih eden harika bir mahluk. Bizi taş yapmamış, toprak yapmamış, ağaç yapmamış, hayvan yapmamış; lütfetmiş, insan yapmış. En yüce makamı ikram etmiş, kerem eylemiş. Çok daha önemlisi, sağlık vermiş; gözümüz görüyor, elimiz tutuyor, ayağımızla yürüyoruz.
Bu noktada içimi kanatan küçük bir notu paylaşmak isterim. Gözleri görmeyen bir öğrencim vardı. Ben üniversitede hocasıyım, bir gün odama geldi. "Kızım," dedim, "benden bir isteğin, bir arzun var mı?" Gözleri görmeyince bir hoca olarak yardım etmeyi arzu ediyordum. Hiç unutamıyorum, "Hocam," dedi, "sen benim isteğimi yerine getiremezsin." "Kızım ne demek, ben bu okulun hocasıyım. Hangi dersle ilgili derdin varsa sana yardım edeyim," dedim. Çok çabuk ağlardı, baktım gözleri doldu. "Hocam, benim derdim derslerde değil ki," dedi, "Benim bir derdim var; ne olur Rabbim benim şu gözlerimi bir saniyeliğine açsa, şu an senin yüzünü görsem yeter bana hocam, başka bir şey istemiyorum."
Efendim, bir saniye... Rabbimizin verdiği nimete bakar mısınız? Fark ettik ki meğer dünyanın en zengini görebilenmiş, duyabilenmiş, yürüyebilenmiş, anlayabilenmiş. Bunlar parayla satın alınamıyor. Bizi halk eden Rabbimizin nimetlerini tefekkür edince, alemimizden bunları geçirince anlıyoruz ki bu nimetler zaten kaybedilince fark ediliyor, elden çıkınca anlaşılıyor.
Yine içimi kanatan, unutamadığım çok küçük bir not daha ilave ederek devam edeceğim. Balıkesir'e bir konferansa gitmiştim. Bir okurum beni aradı: "Hocam, Balıkesir'e gelmişsiniz. Ben sizin kitaplarınızla büyüdüm. Neredesiniz? Ziyaret etmek istiyorum," dedi. "Kültür merkezindeyim, konferanstayım, gel oraya," dedim. "Hocam ben gelemem oraya, aküm bitti benim," dedi. Allah Allah dedim; yani akün bittiğiyse yürüyerek gel, başka bir şeyle gel. Aküm bitti gelemiyorum diye hüzünle telefonu kapattı. Tabii ben onun bahsettiği aküyü tam anlayamadım, o başka bir aküden bahsediyormuş.
Konferans sonunda uzun bir kuyruk oldu, kitapları imzalıyorum. Baktım bir hanımefendi gelmiş, gözleri ağlamaktan şişmiş. "Hocam," dedi, "bizim Akif'in selamı var. Ellerinizden öpüyor, sizi görmeyi çok istiyordu." "E niçin gelmedi?" dedim. "Hocam, aküsü bitti dedi ya," deyince sordum: "Nedir bu akü meselesi? Beni birisi aradı." Hanımefendi anlattı: "Bizim Akif, Fen Lisesinde okuyordu. İki yıldan beri Türkiye denemelerinde birinci oluyordu. Geçen yıl kaza geçirdi, şimdi yalnızca başını tutabiliyor. Belediye başkanı ona akülü bir araba verdi, o akülü arabasıyla hareket edebiliyor. Hocam, dün de onun aküsü bitti, ondan dolayı gelemedi."
Olduğum yere oturdum. "Ya Rabbi," dedim, "senin nimetlerine bakar mısınız? Bizim ne bitmez tükenmez akülerimiz varmış. Bizim ne büyük nimetlerimiz varmış." Şu adım atmanın, yürüyebilmenin ne anlama geldiğini kim bilir? Kaybedenler bilir, elden çıkanlar bilir. Peki, wir nereden geldik? Niçin geldik? Niye yaşıyoruz? Şu Cenab-ı Hakk'ın izzetini, azametini, kudretini ve merhametini tefekkür etmeye ihtiyacımız var. Kainatı bize musahhar etmiş, o yüce makamı ikram etmiş, ihsan etmiş, taltif etmiş. Bunları fark edemeyen, bunları keşfedemeyen, bunları anlayamayan insan nasıl insan vasfı kazanabilir? O mümkün mü? Bir üniversite hayal edin efendim; üniversitede öğretmeni tanımamış, dersleri tanımamış, fakülteyi tanımamış... Böyle bir öğrenciye öğrenci denebilir mi efendim? Ne mümkün?
Hamdolsun o childluk hayatımdaki zorluklardan sonra anladım; meğer sen beni öyle bir hazineden gönderdin ki, öyle bir şerefe ve makama erdirdin ki... Cenab-ı Hak bizi buna layık kılsın, daim etsin de bu nimetlerin izzeti ve azameti önünde inşallah bir kul olarak layık olalım kıymetli kardeşim.
Erhan Bey: İnşallah. Allah razı olsun hocam. Abdulcabbar hocam, Halit hocamız da bahsetti; aslında her şeyimizi Allah Teala bize vermiş. Bizi optimal bir şekilde bu dünya hayatına göndermiş. Bu yaşantımızın şekillendirilmesinde dinin önemi ve yeri nedir muhterem hocam?
Dr. Abdulcabbar Boran: Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Halit hocamızın söylediklerine yüzde yüz katılıyorum. İfade buyurduğu gibi, en şerefli varlık olan insanın kainat dizaynı içindeki yeri çok özeldir. Bütün kainat insan için yaratılmıştır ama insan başıboş değildir; insan Allah içindir. Casiye suresinin 13. ayet-i kerimesinde Rabbimiz, göklerde ve yerlerde, bunlar arasında yarattığı canlı ve cansız her şeyi insanoğlunun emrine musahhar kıldığını beyan buyuruyor.
Şimdi ait olduğumuz dünya gezegeninin kainat içindeki yerine baktığımız zaman, astrofizikçilerin tespitiyle 100 milyar galaksi var, hatta daha fazla söyleyenler de mevcut. Her galakside 100 milyar yıldız var ve güneşimiz de onlardan sadece bir tanesi. Yaşamakta olduğumuz dünya gezegeni kainat izan içinde bir toz zerresi hükmündedir. Fakat Rabbimiz, bütün kainatı eşref-i mahlukat olan insan için vücuda getirmiştir; hiçbir şey başıboş değildir.
Zariyat suresinin 56. ayet-i kerimesinde ise, "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk (abd) etsinler diye yarattım" buyruluyor. Kul olmak ancak dini yaşamakla mümkündür. Kul olmak, sadece ibadetleri yerine getirerek âbit olmak demek değildir; insanoğlu için Allahu Teala'nın tayin ettiği daha derin hedefler vardır. Nedir bu hedefler? Dinimizin adı İslam'dır. İslam, Allah'a teslim olmak demektir.
Ceddimiz Osmanlı'ya baktığımız zaman, yükselme dönemi boyunca Osmanlı tebaasının tasavvufu bütünüyle yaşadığını ve bunu formüle ettiğini görürüz: "Yedi iklim, dört bucak." Dört bucaktan murat, Allah'ın bize bahşettiği ve bu zahiri alemi yaşayabilmemiz için lütfettiği unsurlardır. Rabbimiz bize bu dünyayı yaşayabilmemiz için bir fizik beden vermiş, berzah alemi için bir nefs dizayn etmiş ve Secde suresinin 9. ayet-i kerimesinde de "Ona ruhumdan üfledim" buyurmuştur.
Öyleyse insan, Kur'an ayetleriyle ifade etmek gerekirse ve günümüz pozitif bilim dallarından psikolojinin de tarifiyle biyopsikososyal bir varlıktır. Biyo tarafımız fizik vücudumuz, psikolojik tarafımız nefsimiz, sosyal ve manevi tarafımız da Allah'ın zatından üflenen ruhtur. Dinimizin adı İslam, yani Allah'a teslim olmaktır. Allah'ın ezeli ve ebedi tek bir dini vardır, ikinci bir din yoktur; bütün peygamberlerin kavimlerine öğrettiği, yaşattığı din İslam'dır. İslam'dan gayri bir din yoktur.
Ener wir de günümüzde Allahu Teala'nın kulu olmak istiyorsak, Rabbimizin emrettiği, Kur'an'da vaaz edilen bütün emirlere itaat etmek, yasak olan fiilleri işlememek zorundayız. Bunun neticesi olan sonsuz ahiret ve dünya saadetine ulaşmak istiyorsak bunun yolu dini yaşamaktan geçer. İnsanlar Kur'an-ı Kerim'i bilseler, dinin ne kadar basit ve kolay olduğunu anlarlar. Allah Teala, Kur'an'ın muhatabı olan insana der ki: "Ey insanoğlu, Kur'an'da benim emirlerim ve nehiylerim (yasaklarım) var. Bunları yerine getirirsen, yasaklara uyarsan bu dünyada huzur ve mutluluk, ahirette de cennet vardır. Yerine getirmez, yasakları işlersen bu dünyada da mutsuzluk, ahirette de cehennemdir."
Kur'an-ı Kerim'de bize örnek gösterilen bir sahabe nesli var. Sahabenin hepsi Resulullah'ın öğretisiyle bu emirlerin hepsini yerine getirmiş, yasaklara uymuş ve asr-ı saadete ulaşmışlardır. O dönemin adı boşuna asr-ı saadet (saadet asrı) değildir. Öyleyse Rabbimizin bizden istedikleri kendisi için değil, bizim içindir; bizi en tepe noktaya yerleştirip insan olarak yaratmıştır.
Ama insan olmanın künhüne varabilmek, ancak imtihan dünyasındaki imtihanları vererek ve Allah'ın emrettiği teslim hedeflerini gerçekleştirerek mümkündür. Nedir bu teslimler? Evvela ruhumuzu teslim etmek, daha sonra fizik vücudumuzu teslim etmek, ardından nefsimizi teslim etmek ve en son irademizi teslim ederek teslim-i külliyle Allah'a teslim olmaktır. Bu gerçekleştiği an, gerçekten wir de sahabenin izini takip eden, onların ahlakıyla ahlaklanan, yani kısacası Kur'an ahlakıyla ahlaklanan bir insan oluruz. Zaten Allah'ın bizden istediği de budur.
Ama günümüzde neden böyle olamıyoruz? Çünkü nefsimizin manevi kalbinde 19 tane hastalık vardır: Kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, dedikodu, zan, kötü alışkanlıklar, vefasızlık, mürailik (ikiyüzlülük), fitne ve fesat. Buna karşılık, Allah'ın zatından bize üflenen ve bir emanet olan ruhta da 19 tane haslet vardır. Bunlar da hastalıkların tam zıtlarıdır: Sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, ilim, cömertlik, sekinet, itaat, sabır, tevazu, kanaat, şükür, hakikat, ketumiyet, faziletler, vefa, ihlas ve tefviz.
Öyleyse "Tasavvuf nedir?" derseniz; tasavvuf, nefsimizin manevi kalbindeki bu hastalıkların hepsini dışarıya boşaltmak, yerlerine Allah'ın katından ruhun hasletlerini faziletler olarak kalbimize yerleştirmektir. Din budur, ikinci bir olay söz konusu değildir. Bunu tatbik edenlerin hepsi mutlak surette ahiret ve dünya saadetine ulaşır. O sebeple emanet olan ruhun teslimi çok önemlidir.
Şimdi birçok insan, "Kul hakkıyla bana gelmeyin" sözünü çok yanlış değerlendiriyor. Allah Resulü, Muaz bin Cebel'i Yemen'e vali tayin ederken ona soruyor: "Ya Muaz, Allah'ın kulları üzerindeki hakkı ne?" Muaz bin Cebel, "Ben bilmem, Allah ve Resulü bilir," diyor. Allah Resulü cevaplıyor: "Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O'na şirk koşmamasıdır." Sonra bir şey daha soruyor: "Peki kulların Allah üzerindeki hakkı ne?" İşte burada kul hakkı zannedilen meselenin aslı ortaya çıkıyor. Allah'ın kulları üzerindeki hakkı yerine getirildiğinde, kulların Allah üzerindeki hakkı, Allah'ın onlara azap etmemesidir.
Bu durum, Allah tarafından bir dileğe formüle edilmiştir. Bu dilek, dünya hayatını yaşarken emanet olan ruhu sahibi olan Allah'a teslim edebilmektir. Kur'an-ı Kerim'i araştırıyoruz; tam 73 ayet-i kerimede 19 fiille Allah Teala bunu açıklıyor: Ruhun dünya hayatındayken Allah'a ulaşması. Bunu 12 kere üzerimize farz kılıyor. Az evvel ifade ettiğim gibi farzlar vardır; yerine getirenler mutlu olur, saadeti yaşarlar; hem dünyada hem cennette. Yerine getirmeyenler, isyan edenler ise burada da mutsuz ve huzursuzdur, ahirette de cehennemdedir. Örnek olan sahabe bunların hepsini yerine getirmiştir.
Öyleyse wir de Resulullah'ın bize indirdiği son şeriatı, Kur'an-ı Kerim'i öğrenip hayatımıza tatbik etmek istiyorsak, günümüzün sahabesi olmak istiyorsak ne yapmamız lazım? İlk etapta, bidayetinde emanet olan ruhu sahibine iade etmemiz lazım. İşte bu ayetlerden bir tanesi Zariyet suresindedir: "Fefirrû ilallâh" (Allah'a firar edin, Allah'a kaçın). Neredeyiz? Dünya hayatındayız. Rabbimiz nerede? Zatiyle yoklukta, ilim ve rahmetiyle ise bütün kainatı kuşatmış durumda. Çoğu kişi bunu da yanlış değerlendiriyor; "Allah benimle beraber değil mi?" diyor. Zatiyle değil ama ilim ve rahmetiyle bütün kainatı kuşatmıştır.
Meseleyi yerli yerine oturtursak, o zaman gerçekten Allah'ın bütün emanetlerini sahibi olan Allah'a teslim etmemiz gerektiği anlaşılır. Ruhun teslimi, Kur'an'ın ilk suresi olan Fatiha suresinde "İhdinas sıratal müstakim" (Bizi Sırat-ı Müstakim'e ulaştır) demekle başlar. Sırat-ı Müstakim üzerinden emanet olan ruhu, yedi tane gök katını yükseltip yedi alem geçirerek sahibi olan Allah'ın zatına ulaştırmak ve Allah'ın zatında yok etmek gerekir. Yani tasavvuf adabıyla "fenafillah" olmaktır.
İşte kul olmak deyince yaratılış gayemiz budur ve bu da mutlaka ruhun Allah'a teslimiyle mümkündür. Nitekim Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz bir cuma hutbesinde, "Allah beni kulluğuna kabul etti," buyurunca sahabe sual ediyor: "Ya Resulullah, wir Allah'ın kulu değil miyiz?" Efendimiz buyuruyor ki: "Bu söylediğim kulluk başka, kul başka." Yani emanet olan ruhu Allah Teala bize verdikten sonra onu sahibine iade etmektir kastedilen.
Halit hocamız çok güzel bir ifade kullandı; bu envaiçeşit nimetlere baktığımız zaman Allah'ın insanı ne kadar çok sevdiğinin ifadesini görüyoruz. E madem bizi bu kadar seven bir Rabbimiz var, bizim de bu sevgiye mukabelede bulunmamız gerekmez mi? Bizim de O'nu çok sevmemiz lazım. İşte Allah'ı çok sevmenin olmazsa olmaz alamet-i farikası, hayattayken sahibi olan Allah'a ruhu teslim etmektir. Kim ruhunu teslim ederse Allah da onu sevmeye başlar. Nitekim Resulullah'ın hadisinde buyrulduğu gibi: "Allah'ın öyle kulları vardır ki, onlar kullara Allah'ı sevdirirler, Allah'a da kulları sevdirirler." Bu durum Allah'ın davetiyle oluşur. İşte Allah'ı kullara, kulları da Allah'a sevdiren o kimseler, emaneti sahibine teslim eden kullardır.
O noktadan itibaren bir şeyin farkına varıyoruz: Allah bizi boşuna yaratmamış, başıboş da bırakmamış. Her şey bizim için ama wir de Allah içiniz. Allah için olmak, başka insanların hizmetinde olmaktır. İşte tasavvufi hayatımızda bugüne kadar varoluş sebebimiz olan şey Allah için olmak, Allah yolunda hizmet etmek ve tabii ki başkalarını mutlu ederek mutlu olmaktır. En zirve noktada mutlu yaşamak budur. Allah razı olsun.
Erhan Bey: Allah sizden razı olsun hocam. Halit hocam, ecdadımız da bu insanın eğitimine çok önem vermiş. Evde, medresede, Allah dostlarının etrafında bu eğitim sürekli devam etmiş. Hatta vazife yaptığınız il neticesinde biliyoruz ki Kırşehir'de Ahi Evran teşkilatı, yani ahilik teşkilatıyla aslında halkın içinde de, esnaflar içerisinde de insanın sosyalleşmesi noktasında bir eğitim sürekli uygulanmış. Günümüzde insanın eğitimi, ecdadımızın verdiği eğitimle ne derece örtüşüyor?
Dr. Halit Ertuğrul: O bizim kanayan bir yaramız maalesef. Cenab-ı Hak bize nasip etti, 12 yıl sınıf öğretmenliği yaptım; childları yakından tanımak kısmet oldu. Sonra ortaokul ve lisede görev yaptım, ergenleri tanıdık; onların dertlerini, yaşadıklarını öğrendik. Sonrasında okul müdürlüğü, ilçe milli eğitim müdürlüğü, il milli eğitim müdürlükleri nasip oldu. Ardından üniversite hayatı başladı, şimdi gençlerle beraberiz.
Üniversitede bir şey fark ettim; ecdadın eğitim sistemini tararken —ki alanımız gereği wir eğitim felsefesi, eğitim sosyolojisi ve eğitim psikolojisi derslerine giriyoruz— toplumun düzelmesinde, ittifakında ve huzurunda ecdadın iki önemli konuyu öne çıkardığını gördüm: Birincisi anne-baba davranışları, yani örnek model bir anne-baba olmak; ikincisi ise öğretmen eğitimi. Çünkü childn ailede aldığı terbiyeyi wir temel olarak kabul ederiz. 0-12 yaş grubu eğitimi ailede alınır, ondan sonra child öğretmene teslim edilir.
Ecdadımızda öğretmenlik anlayışı, adeta bir anne-baba rolü oynamaktır. Hatta Selçuklu'nun meşhur veziri nizamülmülk'ün çok hoş bir hatırası vardır: Hata yapan bir öğrenciye, bir kişiye hakim ceza vermek istiyor. Nizamülmülk diyor ki: "Bunun öğretmenini çağırın, bir de anne-babasını çağırın." İkisi de geliyor. Anne-babaya diyor ki: "Bu childn yaptığı davranış, evde anne-baba terbiyesi almadığını gösteriyor." Öğretmene dönüyor: "Bu childn yaptığı davranış, okulda öğretmen eğitiminin yetersiz olduğunu, öğretmenin ona doğru bir model olmadığını gösteriyor. Bu child doğarken bu hataları, bu yanlışları beraberinde getirmedi. Siz evde, o da okulda hataları müşterek yaptınız ve bu child idam sehpasına kadar geldi. Burada hakikatihal olarak önce bu hatayı sizin bölüşmeniz lazım."
Bakınız, Osmanlı eğitim sisteminde bu anlayış çok önemli bir umde haline gelmişti. Ben acizane öğretmenliğe yeni başladığımda bunu fark etmiştim. Bir gün kıdemli bir hocamıza sordum; "Abi," dedim, "nasıl öğretmen olayım ben? Nasıl yapayım bu öğretmenliği?" Bana dedi ki: "Kardeşim, sen kendi evladın için nasıl bir öğretmen istiyorsan, öğrencilerine de öyle öğretmen olman lazım. Benim childmu nasıl bir öğretmen eğitmeli? O öğretmende hangi vasıflar olmalı? Ben nasıl bir öğretmene evladımı güvenle teslim etmeliyim? Kafanda bunu nasıl kurguladıysan, onu önce kendi aleminde oluştur. Çünkü o childların ana-babası da senden bunu bekliyor." Hocam, bu sözü duyunca beynimde şimşekler çaktı. İnsan baba olunca bunu daha iyi fark ediyor tabii ki.
Öğretmen eğitiminde çok önemli bir kural vardır: Gönüllere girmeden kafalara giremezsiniz. Öğrenci sizi sevmeden, sizi önemsemeden, size kıymet vermeden anlattığınızı dinlemez. Erhan Bey hatırlar mısınız, bizim okul yıllarında en çok sevdiğimiz dersler kimin dersleriydi? Sevdiğimiz öğretmenlerin dersleriydi. Biz hangi öğretmeni sevdiysek hocam, onun dersini de sevdik. Peki, sevemediğimiz dersler kimin dersleriydi? Sevemediğimiz öğretmenlerin dersleriydi.
Benim ömür boyu matematikle başım derde girdi. Halbuki belki de süper bir sayısalcı olabilecek fıtrattaydım. Orada, matematik öğretmenimizin hayatımda yaşattığı kırılma noktası dediğimiz bir yer vardır ki hala hatırladıkça içimi kanatır. İzninizle bu konu açılmışken minnacık bir şey arz etmek istiyorum.
İşte babamız olmadığından dolayı çalışarak okuyoruz. Okulun bir kantincisi vardı, "Evladım," dedi, "gel teneffüslerde bana yardım et de üç beş kuruş harçlık vereyim sana." Ortaokuldayız kıymetli hocam. Ayakkabı boyacılığı da yapıyordum; ayakkabı boyacılığı yaparsanız tırnaklarınızın arasına boya girer, elinizin çatlaklarına yerleşir ve ne yapsanız geri çıkaramazsiniz. Simsiyah bir eliniz olur. Hocam yetiştiniz mi acaba, eskiden okullarda temizlik yoklaması yapılırdı; tırnaklarımıza bakarlardı, mendillerimizi kontrol ederlerdi. Sınıfa girer girmez hocalar bir temizlik kontrolü yapardı.
Ben de ilkokuldan sonra maddi imkansızlıktan dolayı hemen okuyamadım, 3 sene ara verdim. O dönem simit satıyorum, ayakkabı boyacılığı yapıyorum. 3 sene sonra okula tekrar başladığım ilk gün, inanın eğildim ve sınıfın zeminini öptüm; "Allah'ım ne olur beni bir daha buradan ayırma," diye dua ettim. Çünkü o 3 sene boyunca her gece rüyamda okuma-yazma görüyordum hocam; her gece kitap görüyor, defter görüyor, kalem görüyordum.
İşte o geri döndüğüm okulda ilk dersimiz matematik öğretmeninin dersiydi. İçeriye bir girdi hocam Allah şahit, elinde şöyle kalın bir sopa... "Çıkarın bakalım mendilleri!" Mendilimiz yok. "Ellerinizi göreyim bakalım!" Sıraya koyuyorduk ellerimizi malumunuz, tırnaklara falan bakarlardı. Kıymetli hocam, simsiyah bir elim var benim. En arka sıradan başladı kontrole, geldi yanıma. "Ulan bu ne?" dedi. "El dedim." Allah şahit hocam, tuttu kulağımdan beni sürüyerek sınıfın huzuruna, tahtanın önüne getirdi. Elimi havaya kaldırdı; "Bakar mısınız bu arkadaşınızın eline, hiç hayatında su değmiş mi buna?" dedi. Hocam beni bin kez öldürse bu kadar canım acımazdı. "Kal kafalı, dön tahtaya," dedi, "Yap bakalım şu problemi." Hocam, kafamda problemi çözdüm ama heyecandan ve utançtan tahtaya yazamıyorum. "Otur geri zekalı," dedi, "Ancak boy büyütmüşsün sen. Bu gidişle adam madam olamazsın childm sen. Bak koyunlar, kuzular çoban bekliyor, git dağda çobanlık yap," dedi. Hocam bakar mısınız?
Oturdum sırama, hüngür hüngür ağlamaya başladım. Rahmetli annem evde hasta, babamız zaten yok. Anam beni okula gönderirken, "Aman oğlum kurban olayım, bak bizim babamız yok, sen başarmalısın ki hem kendini kurtarasın hem beni kurtarasın" diye gözyaşlarıyla uğurlamıştı. Öğretmenin yaptığına bakar mısınız? "Otur geri zekalı, senin neyine matematik..." Hocam, eğitimde bir kural fark ettim: Ana-baba olarak ve öğretmen olarak asla evlatlarımıza, childlarımıza olumsuz bir değer biçmememiz lazım. "Geri zekalı", "Allah belanı vermesin", "Senden adam olmaz" demeye başlarsanız child bunu kabullenir; "Ben böyleyim" zanneder, yapamayacağını, üstesinden gelemeyeceğini düşünür. Bir öğretmenin, bir ana-babanın childa yapacağı en büyük kötülük budur.
İşte bu yüzden hocam, ömür boyu matematikle başım derde girdi benim. Yıllar geçti, doktora sınavını kazandım, artık doktor olacağız. Dört ders alacağız; ilk ders ne olsa beğenirsiniz biliyor musunuz? Yüksek İstatistik Matematik dersi! "Ulan lanet olası, burada da mı buldun beni?" dedim; "Ben ne çektim senin elinden, şu 40 yaşıma gelmiş halimle şu gencecik öğretim üyesinin karşısına geç de şu dersi al bakalım." Öğretim üyesi de evladım yaşında bir asistan, benim yaşım ondan büyük o zaman. Kürsüye çıktı, "Arkadaşlar," dedi, "hayatınızın en kolay dersine hoş geldiniz." Of, bakar mısınız yaklaşıma?
Dedi ki: "Bir daha benim dersime gelmenize bile gerek yok, hepinize şimdiden 100 verdim bitti. Ama zahmet etmişsiniz, buraya kadar gelmişsiniz, şimdi ben konuyu anlatayım, beni takip edin. Dersimi severseniz bundan sonra gelirsiniz, yoksa gelmenize gerek yok." "Allah'ım," dedim, "herhalde bu adama biri benim durumumu anlattı; Halit Ertuğrul diye bir adam gelecek, şu dersi kolaylaştır da adam biraz rahat etsin dedi herhalde," dedim. Hocam, adam kalktı bir ders anlattı; o kadar harika anlattı, o kadar harika anladım ki içimden dedim ki: "Hey benim şu ortaokuldaki matematik öğretmenim, ben ne diyeyim şimdi sana? Sen o gün deseydin ki: 'Ya evladım, childm, insan bazen heyecandan bildiği soruyu da unutuverir be evladım. Arkandayım senin. Senin baban da yokmuş, fakirmişsin; senin baban olacağım, senin anan, abin, ablan olacağım. Bundan sonra takıldığında bana gel childm, başaracaksın haydi bakalım' deseydin ne olurdu Allah aşkına?" Beni yüreklendirseydin, cesaretlendirseydin, bana ümit verseydin de ben de şu okulu daha çok sevseydim ne olurdu?
Hocam, bütün samimiyetimle söylüyorum; benim gözümde en kıymetli öğretmen, en erdemli öğretmen, en saygın öğretmen dersini kolaylaştıran, sevdiren ve gönüllere girmeyi başaran öğretmendir. Ben böyle öğretmenin ellerini, ayaklarını öperim. Bunu niye arz ettim biliyor musunuz? Fark ettim ki zor diye bir ders yoktur, dersi zorlaştıran öğretmen vardır; kolay diye bir ders yoktur, dersi kolaylaştıran öğretmen vardır.
Şimdiki öğretmen eğitimimiz maalesef böyle değil ama ecdat tam da böyle bir öğretmen modeli oluşturmuştu. Dışarıda konuşurken hatırlarsanız bahsetmiştim; medreseleri inceliyoruz, kıymetli hocam zatıaliniz iyi bilirsiniz, 0-12 yaş grubundaki childların dersine bekar öğretmenler giremiyordu. Öğretmenin evlenmesi şartı vardı. Evlenmeden o childlara öğretmen olamıyordunuz. Niye hocam? Çünkü baba olmadan şefkati tam bilemezsiniz, merhameti bilemezsiniz, sahiplenmeyi bilemezsiniz, child dünyasına anne-baba gibi yaklaşmayı beceremezsiniz. Ve şart koymuşlar; birinci sınıfı okutabilmek için en az 10 yıllık görev yapmış olmak gerekiyordu. Ben milli eğitim müdürlüğü yaptım hocam; okuldan yeni mezun olmuş öğretmenler gelir, hemen birinci sınıfta göreve başlatırız. Ya adam daha yeni mezun, hiçbir deneyimi, tecrübesi yok; o childla beraber birinci sınıfta hem kendini heder eder, hem childmu heder eder, hem okulu heder eder. Maalesef böyle bir öğretmenlik düzeni oluşturduk kıymetli hocam.
Özetliyorum, çok uzattım bağışlayınız ama çok daha önemlisi ben bir ana-babayım. Ana-babalık Allah'ın en büyük lütfu ve keremidir. Rabbim bana evlat lütfettiyse, ona ben de bir öğretmenlik yapacağım. Nasıl bir öğretmen olayım? Bizim ana-baba olmamızın en büyük şiarı, bu childa nasıl model olacağımızdır.
Çok kıymetli bir eğitimci profesör dostumuz var, melekler gibi iki tane evlat yetiştirmiş. Sordum ona, "Ya hocam, nasıl yaptınız bu işi?" dedim. Dedi ki: "Evlendiğimiz zaman eşimle oturduk, anlaştık. Rabbim bizi kul olarak halk etti, evliliği lütfetti ve bir araya geldik. Biz Allah'ı memnun etmek için ne yapmalıyız, O'nun memnun olacağı evlatlar yetiştirmek için nasıl davranmalıyız? Oturduk bunun kurallarını koyduk." "Nasıl koydunuz?" dedim. "Evde tartışma yok, evde kavga yok; birbirimizi anlayacağız, dinleyeceğiz, istişare edeceğiz. Kırmayacağız, dökmeyeceğiz, childn önünde asla kabalaşmayacağız. Kötü kelimeler savrulmayacak, child mutlak bir sevgi içinde büyüyecek. Çocuk anne-babasına bakıp 'Hiçbir erkek benim babam kadar dürüst değil, hiçbir kadın benim anam kadar şefkatli değil' diyebilmeli ki anne-baba childa gerçek bir rol model, bir örnek olabilsin." Sonucunda melek gibi iki tane evlat yetişti.
Efendim, tekrar özetleyerek arz ediyorum; toplumda bizim eğitim dediğimiz şeyin iki temel unsuru anne ve babadır. Nasıl bir anne-babayız wir, childlarımızı nasıl eğitiyoruz? Özellikle ilk konu çok önemliydi. Çocuğu eğitirken bir baba olarak şunu fark ettim: Çocuğa merhamet duygusunun, vicdan duygusunun ve insaniyet değerlerinin aşılanabilmesi için childa yardım etmeyi öğretmemiz lazım; bölüşmeyi ve paylaşmayı öğretmemiz lazım. Tutup childların elinden, nerede bir gariban varsa gitmeliyiz ki childlar onların dünyasını fark etsin; sahip olduğu nimetlerin farkına varabilsin, yediğinin içtiğinin değerini anlayabilsin.
Hocam, minnacık bir hatırayla bu bölümü bitiriyorum. Üniversiteden çıktım, yaklaşık iki ay kadar önce okula geliyorum. Bir ilkokulun önünden geçiyordum, okul dağılmıştı. Akşam saat 5-6 gibi, bir child ayakkabı boya sandığını koymuş, ayakkabı boyuyor. Ben de geçmişimden dolayı hemen yanına gittim. "Evladım ne yapıyorsun?" dedim. "Amca," dedi, "ayakkabı boyuyorum." "Evladım akşam oldu, ne ayakkabı boyası? Baban yok mu senin?" dedim. "Amca, babam öldü benim," dedi. "Ya peki annen nerede?" dedim, "Annem de babam öldükten sonra çok hastalandı," dedi. "Peki kardeşin var mı?" dedim, "İki tane küçük kardeşim var," dedi. "E kim bakıyor onlara?" dedim. "Amca, ben ayakkabı boyuyorum işte, onun parasıyla eve ekmek götürüyorum," dedi.
İçim paralandı. Ayakkabımı boyattım, hakkından biraz fazla para verdim hocam. Baktım, paranın yarısını sağ cebine koydu, yarısını da sol cebine koydu. "Çocuğum, niye parayı öyle ayrı ayrı ceplerine koydun?" diye sordum. "Amca," dedi, "sağ cebime koyduğum parayla eve ekmek götürüyorum. Sol cebime koyduğumu da... Televizyonda gördüm, Filistinli kardeşlerimiz açlıktan ölüyormuş amca, o parayı da onlara gönderiyorum," dedi.
Dedim ki: "Bu evde bir kahraman var, bu evde elleri ayakları öpülecek bir hanımefendi var." Eminim o anne o childa ne demiştir? "Oğlum bak bizim evimiz var, bizim gözümüz görüyor, ayağımız var, duyabiliyoruz, yatacak yerimiz var; ama o garibanların hiçbir şeyi yok, onlar açlıktan ölüyorlar..." Şu childn kalbindeki merhamet ve vicdan duygusuna bakar mısınız? Hocam, bir childn kalbinde merhamet ve vicdan duyguları iyilik yapmakla oluşuyor; bölüşmekle, paylaşmakla gelişiyor. Yoksa ne yaparsanız yapın, bütün dünya malını verseniz de o childı memnun edemezsiniz. Meğer en büyük öğretmenlik ana-baba olmakmış; model olmak, örnek olmak, nezaket, saygı ve dini mübini yaşayarak göstermekmiş.
Hayran kaldığım bir komşumuz vardı; ne zaman kapısını çalsanız seccadenin başında childlarıyla beraber namazı yeni bitirmiş olurlardı, açmışlar Kur'an ve tefsir okuyorlardı. Bakar mısınız o ana-babaya? Bu ana-babadan yetişen evlat da büyüdü, şimdi çıktı kahraman Anadolu'yu geziyor; Allah'ı anlatıyor, Peygamber'i, kitabı anlatıyor. Nereden çıktı bu? Bu child ilahiyat mezunu falan değil; ana-babasından gördü, ortada model bir örnek vardı. Rabbim bizi böyle analar, babalar eylesin. Uzattım, bağışlayın lütfen.
Erhan Bey: Ne demek hocam, estağfurullah, Allah razı olsun. Abdulcabbar hocam, görüyoruz ki insanın zahiri ilimleri almasında aslında öğretmeninin, hocasının ona yaklaşımı çok önemli. Biliyoruz ki Kur'an-ı Kerim'de Allah Teala Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e seslenirken, "Eğer sen onlara karşı kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi" buyuruyor. Manevi eğitimde de muhakkak ki bir yumuşaklık söz konusudur. Ecdadımız zahiri ilimlere önem verdiği kadar manevi ilimlere de önem vermiş ve tasavvufu bizzat yaşamışlar. Siz de az önce bahsettiniz; tasavvufun insan eğitiminde, manevi eğitimdeki önemi ve yeri nedir muhterem hocam?
Dr. Abdulcabbar Boran: Çok güzel. Aslında sualin cevabına şöyle başlayarak işe girmek istiyorum: İnsan olmak isterseniz tasavvuf, mutlu olmak isterseniz tasavvuf, başka insanları mutlu etmek isterseniz tasavvuf... Halit hocamızın ifade ettiği o yardımlaşmayı, paylaşmayı yapabilmek ve en önemlisi başka insanları mutlu edebilmek isterseniz tasavvuf, tasavvuf, yine tasavvuf. Yani kısaca tasavvuf, Kur'an'daki İslam'ın ihlasla yaşanması ve hayata tatbik edilmesidir. Halit hocamın söylediği sözlerin altını çizerek ben de ifade etmek istiyorum.
Kur'an-ı Kerim'de iki tür insandan bahsediyor Rabbimiz: Diliyle alim ama kalbiyle cahil olanlar. Buna siz kitapları yükleyebilirsiniz ama içinde merhamet duygusu, şu bu oluşmaz; çünkü kalp kapalıdır. Diliyle alim, kalbiyle cahil... Bu konuda Allah Teala birçok ayet-i kerimede uyarıda bulunuyor. Hucurat suresinin 14. ayet-i kerimesinde bedeviler, "Biz mümin olduk" dediler. Rabbimiz buyurdu ki: "Hayır, siz mümin olmadınız; ancak İslam dairesine girdik (teslim olduk) deyin, zira henüz kalbinizin içine iman girmedi."
Fetih suresinin 11. ayet-i kerimesinde de benzer bir durum vardır; Allah Resulü savaşa gidecektir ve sahabeyi teşvik etmektedir. Fakat birileri bahaneler uydurarak, "Mallarımız ve childlarımız bizi meşgul etti, bizim için af dile, bir dahaki sefere seninle geleceğiz" derler. Allahu Teala'nın cevabı şudur: "Onlar dilleriyle, kalplerinde olmayan şeyi söylüyorlar." Öyleyse Allah Teala, eğitim hayatımızda devamlı olarak kalbe işaret ediyor. Nitekim Allah Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin bir hadisinde buyrulduğu gibi: "Allah sizin soyunuza, mallarınıza, şekil ve şemalinize bakmaz; Allahu Teala kalbinizdeki niyete ve o niyete paralel olarak işlediğiniz amellerinize bakar."
Bu açıdan olaya baktığımız zaman, Allahu Teala sahabeyi sıfır konumundan Kur'an-ı Kerim'le almış ve en zirve noktaya, yani insan-ı kamil olma, salih kullardan olma noktasına getirmiştir. Her zaman bu dünyanın peşinden hırsla koşan insanlara diyorum ki: "Ya tamam, siz çok çalışıyorsunuz, bu dünya şu bu derken bir eviniz, bir arabanız, hatta 100 tane eviniz, 100 tane arabanız olsun; ama eğer Allah Teala'nın gösterdiği hedefi yerine getirirseniz, Allahu Teala Enbiya suresinin 105. ayet-i kerimesinde şu kanunu, şu mesajı ve şu garantiyi size veriyor: "Biz Tevrat'ta da, Zebur'da da, zikirden sonra bütün kutsal kitaplarda yazdık ki yeryüzünün varisleri ancak salih kullarımdır." O zaman sevgili kardeşlerim, bir ticaret yapacaksanız gerçek kazanç salih bir kul olmaktır; yoksa bu dünyada sadece beş evin peşinden koşup hayatı kendimize zehir etmek akıl kârı değildir. Akıllı insan kimdir? Akıllı insan, Allah'ın emrine uyan ve ölüm sonrası hayat için hazırlık yapan kişidir.
Tasavvuf deyince ifade ettiğim gibi, mutlaka ceddimiz Osmanlı'nın hayat modelinin devreye girmesi lazım. Osmanlı'da saray erkanının neredeyse hepsi Mevlevi, askeriye sınıfı Bektaşi, esnaf sınıfı ise Ahi Evran terbiyesinden geçmiş ahilerden oluşuyordu. Ve bütün bunlar Kur'an-ı Kerim'i en zirve noktada hayatlarına tatbik etmişlerdi.
Her zaman kulağımıza küpe olması gereken bir misal vardır: Akdeniz'i bir Osmanlı gölü haline getiren o deniz zaferinde, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa'nın karşısındaki haçlı donanması bizim donanmanın 3 katı kadardı. Ama Barbaros hiçbir zaman yeise düşmedi; "Ben bunlarla baş edemem, donanmamız yetersiz" demedi. Allah'ın Kur'an-ı Kerim'deki, "Eğer siz Allah'a tevekkül ederseniz, sizi yenecek kimse yoktur" ayetine sığındı ve secdeye kapandı. Rabbinden yardım isteyerek, "Ben senin için buradayım, bana zafer ver; eğer senin rızana layık değilsem emaneti şu anda teslim etmeye hazırım" dediği an, Allahu Teala'nın yardımı tecelli etti.
Barbaros Allah'a öyle bir güveniyordu ki karşısındaki donanma hangi gücün sahibi olursa olsun zaferin Allah'ın kudret elinde olduğunu ve kesinlikle hedefine ulaşacağını gayet iyi biliyordu. O imanın sahibi olan Barbaros Hayrettin Paşa, başlangıç noktasında rüzgar ters estiği için zor anlar yaşamasına rağmen, sonuçta Allah onu galip getirdi. Gerçekten Osmanlı'nın üç kıtaya hükmetmesinin arkasında, askeri güçten ziyade bu sarsılmaz imanın ve manevi eğitimin çok büyük bir rolü vardır.
Şimdi meseleyi nereye getirmek istiyorum? Hocamız çok güzel belirtti ama ben yine de Resulullah'ın hadis-i şerifine atıfta bulunmak istiyorum. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, "Her doğan child İslam fıtratı üzere doğar; sonra anne-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi (putperest) yapar" buyuruyor. Öyleyse anne-baba, Allahu Teala'nın dininin şekillenmesinde, yaşanmasında ve öğretilmesinde hayırlı bir sebep olabileceği gibi, tam tersi bizi doğru yoldan alıkoyan bir köstek de olabilir; ikisi de mümkündür.
Kur'an-ı Kerim'e baktığımız zaman yine iki tür insan tipi çıkıyor karşımıza: Birincisi, Allah Teala'nın emrini yerine getiren, babamız İbrahim'in Hanif dinini yaşayan insan; ikincisi ise atalarının, babalarının batıl dinini körü körüne yaşayan insan. Az önce hocamızın belirttiği gibi eğitim aileden başlar. Eğer Tahrim suresinin 6. ayet-i kerimesine bakacak olursak Allah Teala şunu buyuruyor: "Ey iman edenler! Evvela kendinizi, daha sonra ailelerinizi ve evlatlarınızı yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten koruyun." İşte eğer anne-babanın kalbinde Allah sevgisi varsa —ki büyüklerle küçüklerin mukayesesinde büyükler sever ve korur, küçükler de sever ve itaat eder— anne-baba, kalplerindeki sevgiyle childlarını Allah'ın emrettiği biçimde koruyan bir bilincin sahibi olmalıdır. Evlat da anne ve babasının kendisine verdiği terbiye noktasında onları seven ama aynı zamanda onlara itaat eden bir durumda olmalıdır.
Şimdi bu iki unsuru birleştirdiğimiz zaman neyle karşılaşıyoruz? Çocuğuna İslami terbiye vermek, evvela anne-babanın Allah'ı samimiyetle sevmesinden geçer. Yani Allah'a giden yolun giriş kapısı sevgidir; sevgi mutluluğun anahtarıdır. Eğer dinde korkuya yer verecek olursak şunu ifade etmek gerekir: Korku, aslında o yüce sevgiyi kaybetme korkusudur. Yoksa eğer kalbimizde gerçek sevgi varsa, orada marazi bir korku barınamaz. Nitekim Allahu Teala'nın Kur'an'la yetiştirdiği Allah dostlarından bahsederken 7 ayet-i kerimede aynen şu hitap tekrar edilir: "Lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn" (Onlar için hiçbir korku yoktur ve onlar asla mahzun da olmazlar).
İşte hayatında korkunun ve mahzuniyetin olmadığı bir child yetiştirmek istiyorsak, mutlaka Resulullah'ın ayak izini takip etmemiz, onun sünnetini hayatımıza geçirmemiz lazım. Bunun hayata tatbik edilmesi noktasında da karşımıza iki temel kaynak çıkıyor: One Allah'ın kitabı Kur'an, diğeri de bu Kur'an'ı bizzat hayatına tatbik ederek yaşayan rehberler, üstatlardır. Özellikle Said Nursi Hazretlerinin güzel bir beyti vardır, onu ifade etmek isterim: "Fâniyim, fâni olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahman'a teslim eyledim, gayri istemem."
İşte burada duralım. Allah'ın bize bahşettiği ruh, 19 hasretin sahibidir. Ruhun hasletlerinin kendi arasındaki derecelendirme sistemine bakacak olursak; terazinin bir kefesine ruhun en büyük hasleti olan sevgiyi koyun, diğer kefesine de kalan 18 hasleti koyun; sevgi hepsinden daha ağır gelir. O zaman diyoruz ki, diğer 18 tane haslet aslında sevgiden doğmuştur. Sevgi yoksa hayat yoktur, sevgi yoksa kainat yoktur. Allah Teala her şeyi sevgiyle yaratmıştır; sevgiyi öğrenmemizi ve sevgiyi öğretmemizi istiyor.
İşte Halit hocamın ifade ettiği gibi, öğretici olan kişinin kalbinde ne kadar sevgi varsa, o Allah'tan aldığı sevgiyi öğrencilerine de o derece yansıtır. Yoksa "Vermeyince mabut, neylesin Mahmut?" derler; kalbinde sevgi olmayandan sevgi taşmaz. İşte o yüzden wir childlarımıza evvela sevdirmeliyiz. Nitekim nebiler sultanı Peygamber Efendimiz de sahabesiyle olan ilişkisinde nasıl bir yol izlemiştir? Hep sevgiyi esas almıştır: "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." Günümüze eğer bunu adapte edecek olursak diyoruz ki: Seviniz ve sevdiriniz; nefret etmeyiniz ve nefret ettirmeyiniz.
Ne zaman hayatımıza sevgiyi kaim kılarsak, ne zaman hayatımızda nefreti tamamen devre dışı tutarsak —ki bu tasavvufun da asıl tanımıdır— o zaman kurtuluşa ereriz. Tasavvufun tanımı nedir? Nefsimizin 19 afetinden birincisi kin ve nefrettir; tasavvuf bu 19 afetin tamamını kalpten dışarıya boşaltmak, yerlerine Allah'ın katından zikir vesilesiyle 19 hasleti, yani faziletleri getirip yerleştirmektir. Bu süreç bizi nereye götürür? Bu bizi muhlis (ihlasa ermiş) kul olmaya götürür. Nitekim Allah Resulü de şöyle buyuruyor: "Allah şüphesiz ki bu dini, nefsinizi ihlasa ulaştırmak için var etti." Neden ihlas? Çünkü İblis denen bir baş düşmanımız var. Kur'an-ı Kerim'de ifade edildiği gibi, Hicr suresinin 39. ayetinde İblis der ki: "Rabbim! Beni azdırmana yemin ederim ki, yeryüzünü onlara süsleyeceğim ve hepsini mutlaka saptıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirilmiş muhlis kulların müstesna."
Öyleyse düşmanın elinden kurtulmak, Allah'ın en yüce dostu olmak ve O'nun sevgilisi olmak istiyorsak mutlak surette sevgiyi hayatımızda daim kılmamız lazım. Bunun yolu da zikirden geçer. Şu anda dünya üzerinde birçok insana, "Allah'ı seviyor musun?" sualini sorsanız, cevabı şüphesiz "Tabii ki seviyorum" olacaktır. Ama ona ikinci bir sual olarak, "Peki, O'nu ne kadar zikrediyorsun?" diye sorsanız, net bir cevabı yoktur. O zaman böylesi bir insan nasıl bir insandır? Dilinde sevgi vardır ama kalbinde henüz o sevgi yerleşmemiştir. Dilinde olan sevgiyi kalbine indirmesi gerekir; tıpkı Mevlana gibi dili kalbe indirmek...
İşte asıl eğitim, hayatımızda zihnimizdekini kalbimize gönderemezsek, Allah'tan aldığımız sevgiyi kalbimize boşaltamazsak ve etrafa Allah'ın sevgi gözüyle bakamazsak eksik kalır. Allah wirden şunu istiyor: Kainata sevgi gözlükleriyle bakın, sevgi dürbünüyle bakın, sevgi teleskobuyla bakın. Bu bakış da bizi nereye götürecektir? Allah'ın isminin zikrine, tekrarına... Müzemmil suresinin 8. ayetinde, "Vezkurisme rabbike" (Rabbinin ismiyle zikret) buyrulur; bu, günün belli vakitlerinde yapılan zikirdir. Yetmez; Ahzab suresinin 41. ayetinde, "Ya eyyühellezine amenuzkurullahe zikran kesîrâ" (Ey iman edenler, Allah'ı çok zikirle zikredin) buyrulur; bu da hayatın geneline yayılan çok zikirdir. O da yetmez; Allah Teala Nisa suresinin 103. ayetinde buyuruyor ki: "Namazı kılıp bitirdikten sonra; ayaktayken, otururken ve yan üstü yatarken daima Allah'ı zikredin." Bu ise 24 saati kaplayan daimi zikirdir.
İşte Allah'ın istediği insan-ı kamil, başkasına örnek ve rol model olan kişi, bu daimi zikrin sahibi olan kişidir; hikmet sahibi alimdir. Nitekim Allah Resulü de, "Hikmet sahibi alimin sohbetinde olunmak, kelamını işitmek üzerinize farzdır" buyuruyor. O zaman aslında childlarımız kimin elinde olmalıdır? Hikmet sahibi alimlerin elinde yetişmelidir ki, Resulullah'ın bize bıraktığı mirası A'dan Z'ye kadar tam olarak alan, hayatına tatbik eden, yaşayan ve başkalarına da taşıyan örnek insanlar olabilelim.
Erhan Bey: Allah razı olsun hocam.
Dr. Abdulcabbar Boran: Eyvallah, teşekkür ederim.
Erhan Bey: Halit hocam, Abdulcabbar hocamız da bahsetti; sevgi gerçekten bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey. Nüfusumuz artıyor, toplum kalabalıklaşıyor ama bireylere baktığımız zaman bu kalabalık toplum içerisinde gitgide yalnız kaldıklarını görüyoruz. İnsanların tekrar o eski günlerdeki gibi insan ilişkilerinin düzelmesi için neler yapılabilir hocam?
Dr. Halit Ertuğrul: Allah razı olsun. Bu suale geçmeden önce, müsaadenizle bir önceki konuya önemli gördüğüm küçük bir ilave yapmak isterim. Öğretmenlik hayatımda bir şeyi çok net fark ettim; hani diyoruz ya öğrenci önünde bir model görecek, örnek görecek diye... Biz eğitimcilerin ünlü bir kuralı vardır, anne-babalara deriz ki: "Çocuklarınıza sürekli nasihat etmeyin, boşuna zahmet etmeyin; childlar sözü değil, davranışı dinler. Çocuklar sizin yaptıklarınıza bakar, gördüklerini taklit ederler." Yani kuru nasihat kar etmez.
Burada anne-baba ve öğretmenin önemli bir rolü daha şudur: Onlar childlara sadece iyi bir model olmakla kalmazlar, aynı zamanda onlara da gelecekte nasıl model olunacağını öğretiler. Hani az önce "Üç nesil kaybettik" demiştik ya; işte o manevi silsilenin yeniden devam edebilmesi için, child o öğretmenin veya anne-babanın toplum hayrına, Allah rızasına, din hayrına yaptıklarını görerek büyümelidir. Gören child bunu öğrenecek ve kendinden arkadan gelenlere de güzel bir misal olacaktır. Biz eğitimde bunu çok fazla önemseriz.
Bu durum hayatın tam kendisidir aslında. Zihnimde yer eden, bu konuyla ilgili minnacık bir şeyi arz etmek isterim. Demin bahsettiğim o ortaokuldaki katı matematik öğretmeninden sonra dersimize bir Türkçe öğretmenimiz geldi. Bu öğretmen, hayatımdaki iki ayrı modelin tam zıt örneğidir kıymetli hocam. İçeriye bir girdi; "Evlatlarım, yavrularım, canlarım, ciğerlerim..." diyerek öyle sıcak bir giriş yaptı ki hocam, bir anda hepimizin gönlüne yerleşiverdi. Çantasını açtı, içinden koca bir poşet çıkardı; içi akide şekeri dolu! O dönem akide şekeri lüks bir şekerdir, yani bizim gibi fakir childların kolay kolay ulaşamayacağı bir nimetti. Poşeti açtı, bize tutuyor; "Ya evlatlarım alın, avuçlayın evlatlarım..." Sınıfta herkes avuç avuç şeker alıyor. Hocam bakar mısınız, wir bir tanesini parayla alamazken hocamız oturdu karşımıza; o da akide şekeri yiyor, wir de yiyoruz. Şu dersin ahengine bakar mısınız? Ya böyle bir öğretmen sevilmez mi hocam?
Bir anda sevgi damarlarımıza işledi. "Çocuklar," dedi, tek tek hallerimizi sordu. Benim çok fakir olduğumu, zor durumda olduğumu hemen anladı. Yanıma geldi, "Sana bir önerim var evladım," dedi. "Buyurun hocam," dedik. "Akşam eve gidince al eline kalemi, o gün yaşadığın ilginç anlarını yaz. İçindeki sıkıntıyı kağıda döker, rahatlarsın; bakarsın belki ileride yazar olursun," dedi. Akşam eve gittim hocam, hiç unutamıyorum; elime kalemi aldım, o matematik öğretmeninin o gün sınıfta bana yaptığını ağlaya ağlaya yazdım. İki sayfa tuttu. Rahmetli anama da söylememiştim üzülmesin diye; "Bana okulda böyle yaptılar" dememiştim, kağıda döktüm.
Hocam, yaklaşık bir hafta sonraydı; yine aynı Türkçe öğretmenimiz sınıfa girdi ve "Çocuklar, size bir müjdem var; valilik bir anı yarışması açtı," dedi. "Eğer ilginç bir anınız varsa yazıp bana verin, beni de komisyon başkanı seçtiler. Birinci gelene para ödülü verilecek," diye ekledi. Hocam, ayakkabım yırtık, pantolonum yamalı; arkadaşların arasına girmeye utanıyorum. Bayram da yaklaşıyor; o kadar çok istiyorum ki yeni bir ayakkabım, bir pantolonum olsun... Zaten yazdığım yazı hazırdı hocam, o kağıdı verdim hocamın eline. Aldı, şöyle bir okumaya başladı; kıymetli hocam, yanaklarından yaşlar akmaya başladı. "Aman evladım," dedi, "sen bunu gerçekten yaşadın mı?" "Evet hocam," dedim. Döndü sınıfa; "Çocuklar, bu yazı beni niye ağlattı biliyor musunuz? Çünkü edebiyatta bir kural vardır: Gözyaşıyla yazılan yazılar, ancak gözyaşıyla okunur. Bu arkadaşınız öyle içten yazmış ki beni ağlattı," dedi.
Aldı elimden yazıyı, muhtemelen ufak tefek düzenlemeler yaptı ve kendi de komisyon başkanı ya, yarışmaya gönderdi. Hocam, o yarışmadan bana birincilik ödülü verdiler. Hocam siz yetiştiniz mi bilmiyorum, eskiden lastik ayakkabılar vardı; yazın sıcaktan ayağı yakar, kışın soğuktan dondurur. Giyecek çorabımız da yoktu doğru dürüst. Hocam, o ödül parasıyla hemen gidip bir lastik ayakkabı aldım. Ayakkabıyı aldım kucağıma, göğsüme bastım, eve doğru koştum; annemle nasıl seviniyoruz, anlatamam. Ama pantolonum hala yamalı, utanıyorum; bayrama da bir hafta kalmış. Baktım bir ders sonra hocamız sınıfa girdi, bana gizlice bir pantolon almış getirmiş... Ah be hocam ya! Dünyaları bana verdi hocam, beni bir pantolonla satın aldı; kalbimi kazandı. Bu çok mu zordu ya? Bir öğretmenin, durumu iyi olan birinin bir öğrenciye bir ayakkabı, bir pantolon alması çok mu zor?
Bugün acizane 105 tane kitabım yayınlandı, üç kez yılın yazarı seçildim; hamdüsnalar olsun. Bunu bir başarı övüncü olarak anlatmıyorum; o hocamızın o gün bana kattığı kıymeti, değeri anlatmak için söylüyorum. O minnacık bir dokunuştu, beni bağrına bastı, öptü, kokladı ve bana bir pantolon aldı. Hocam Allah şahit, hala her namazımda ellerimi açıyorum; "Ya Rabbi, önce benim o Sait hocamın günahlarını affet, sonra sıra bana gelsin" diye yalvarıyorum. Arkasında yüzlerce Halit Ertuğrul bıraktı gitti. O öğretmen bize yalnızca ders öğretmedi; arkamızdan gelenlere nasıl model olunacağını, insaniyetin ne demek olduğunu öğretti. Şu anda acizane üniversitemizde o garibanları nerede görsek, çaresizleri nerede bulsak, nerede bir boya sandığı önünde çalışan child görsek içimiz kanıyor, içimiz parçalanıyor; hemen yardıma koşuyoruz.
Kıymetli hocam, Kayseri'de Nevin Hanım diye bir hanımefendi yaşadı; childlarımıza model olması bakımından her yerde anlatıyorum. O Nevin Hanım'ın iki evladı vardı; tam 14 yıl aralıksız, her gün iki childnın elinden tutuyor, evde yaptığı yemekleri sefertaslarına koyuyor ve sokak sokak gezerek fakirleri bulup karınlarını doyuruyordu. Çocuklarını bu amelle büyüttü. Biz bu hanımefendiyle Hollanda'da bir programda tanışmıştık. "Hocam," dedi, "Türkiye'ye dönersen, üniversitedeki o fakir, yardıma muhtaç öğrencilerinden 50 tanesinin ismini seçip bana gönder. Onlara burs bulacağım." "Hocam," dedim, "siz orta halli bir hanımefendiniz, bu kadar parayı nereden bulacaksınız?" Bana dedi ki: "Hocam, siz gönderin. Ben Rabbime her yıl niyet ediyorum; Allah'ım ne olur bana bir rızık kapısı aç da şu kadar öğrenciye burs vereyim diyorum. Cenab-ı Hak da istediğim kadar kapıyı bana açıyor, siz gönderin gerisini düşünmeyin."
Hocam, anası babası olmayan, çok zor durumdaki öğrencilerden 50 tane isim seçtim, hanımefendiye gönderdim. Baktım ilk ay childların hesap numaralarına 50'şer lira para yattı —ki o dönemin şartlarında o para çok büyük bir paraydı. O childların bazıları okula gelebilmek için her gün 10 kilometre yaya yürüyordu, yol paraları yoktu; o bursla dünyalar o garibanların oldu. Hocam, ikinci ay geldi, baktım hesaplarda para yok. Kendisini aradım, telefonu beyi açtı. "Hocam, galiba haberin olmadı senin," dedi. "Hayırdır?" dedim. "Hocam, hanım amansız bir kansere yakalandı, hastalık çok hızlı ilerledi. Doktorlar iki aylık ömür biçtiler, şu an son günlerindedir; hocam lütfen gelin, sizinle helalleşmek istiyor," dedi.
Uçağa atladım, Kayseri'ye gittim kıymetli hocam. O 90 kiloluk heybetli vücut erimiş, 40 kiloya düşmüş; Nevin Hanım gidiyor... Baktım gözünü yavaşça araladı, beni fark etti. "Hocam geldin mi?" dedi. "Bu ay childların emanetini gönderemedim hocam, şu mendilin içindekileri alın da en fazla ihtiyacı olanlara dağıtın," dedi. Baktım, bir mendilin içine dünyada bıraktığı son varlığı olan bir tane bilezik ile küpesini sarmış... "Hocam ne olur bana dua etsinler, ben çok günahkar bir kadınım. Rabbim benim de ruhumu inşallah şu mübarek Ramazan ayının içinde alsın," dedi.
Hocam, Nevin Hanım Kadir Gecesi vefat etti. Beyi anlattı, öyle bir gidişi vardı ki... Son anlarını yaşarken bir anda telaşlandı, "Çekilin, kapının önünden çekilin, misafirlerim geldi!" dedi. Beyi demiş ki: "Nevin Hanım, odada kimse yok; iki childmuz bir de wir varız." Dönmüş, "Görmüyor musunuz, Hazreti Hatice validemiz geldi, beni almaya geldiler!" demiş. Kollarını açmış; "Annemiz, hanemize şeref verdiniz, niye buraya kadar zahmet ettiniz..." diyerek ruhunu teslim etmiş. Çünkü onun ömrü garibanlara çare olmakla geçti, mazlumların elinden tutmakla geçti; o reddolunmaz duaların sahibi oldu.
Ya şu şerefe bakar mısın be hocam? Bu hangi zenginlikle, hangi makamla ölçülebilir? Bir şey fark ettik: Çare olan çare buluyor, el uzatana zor anında eller uzanıyor, yardım eden ilahi yardım görüyor; bu Allah'ın adalet kanunudur. Yalnız bununla da kalmıyor; sen bunu yaşayarak arkandan gelen yüzlerce insana öğretiyorsun, model oluyorsun. Hocam, bundan daha büyük bir eğitim olamaz ki.
Elhamdülillah, binlerce hamdüsünalar olsun; Anadolu'yu geziyoruz inanın, tıpkı kıymetli Abdulcabbar hocamız gibi onlarca kahramana rastlıyoruz. Memleketin bir tarafında dertlenen insanlara, milli ve manevi değerler için gece gündüzünü katıp çalışanlara rastlıyoruz; işte bunlar hep o güzel örnekleri görerek, o misalleri yaşayarak yetişiyorlar. Biz ana-babalar da evlatlarımıza, öğretmenler de öğrencilerine bunu aktarmakla mükellefiz; çünkü bu bizim ilahi bir tecrübemizdir. Biz öğretmenlik gibi mukaddes bir mesleğe sahip olduk. Yarın Cenab-ı Hak ilahi huzurda bu memleketin gençliğinin halini ne kasaba sorar ne manava sorar hocam; onu bize soracak, eğitimcilere soracak. Biz bunun için devletten para alıyoruz, bunun hesabı çok külli, çok ağır bir hesaptır. Eğer o child huzur-u ilahide, "Ya Rabbi, Halit Hoca benim dersime girdi ama ne Allah'tan bahsetti ne kitaptan bahsetti, bana yön vermedi" derse, hocam şu vehamete bakar mısınız siz?
O zaman wir öğretmen derken, yalnızca tahtada teknik bir şeyler anlatanı kastetmiyoruz hocam. İşte o gönül ehlinin dediği gibi; gönüllere girmeden kafalara girilemez. Hocam, her insanın sınıf öğretmeni hayatında çok kıymetlidir. Biz belki sonraki bütün hocalarımızı unuturuz ama sınıf öğretmenimizi asla unutmayız.
Yine sınıf öğretmenliği yaptığım dönemden bir hatırayı paylaşayım; 1. sınıf okutmak sınıf öğretmenliğinde çok zordur kıymetli hocam. İki sene üst üste birinci sınıf okutmuştum, başıma neler geldi anlatamam. Sonra başka bir yere tayinim çıktı. Kendi kendime dedim ki: "Çok şükür, şimdi bu gittiğim yerde bari beni 5. sınıfa versinler de şu 1. sınıfın yükünden biraz kurtulayım." Gittim, müdür bey sağ olsun beni 5. sınıfa vermiş. "Hocam çok teşekkür ederim, beni beşinci sınıfa vermişsiniz," dedim. Müdür bey yüzüme baktı, "Halit Bey, seni 5. sınıfa verdim ama Deli Hasan da senin sınıfında," dedi. "Hasan kim?" dedim. "Sınıfa girince görürsün kim olduğunu," dedi.
Erhan Bey, Allah şahit sınıfa bir girdim; asilik çağına gelmiş, irice bir child. En arka sıraya oturtmuşlar. Önceden sınıfta kalmak da vardı malum, child kalmış orada. Daha sınıfa girer girmez sırasından ayağa kalktı; "Öğretmen, hoş geldin! Evli misin, bekar mısın?" dedi. "Eyvah," dedim, "bu childdan çekeceğim var." Allah şahit hocam, daha ilk derste o güne kadar öğrendiğim bütün teorik öğretmenlik bilgilerim sıfırlandı; Hasan'ı susturacak, durduracak veya kontrol edecek hiçbir pedagojik bilgi işe yaramadı. Çaresizce öğretmenler odasına koştum, bir meslektaşıma "Hocam gözünü seveyim, bana bir akıl ver, ben bu sınıfta ne yapacağım?" dedim. "Halit, sana söylemediler mi?" dedi. "Neyi?" dedim. "Evladım, sen o childı öyle lafla, pedagojiyle yönetemezsin. Sınıfa girer girmez bir bahanesini bul, tut kulağından, yatır tahtanın önüne, iyi bir patakla; o korku onu dersin sonuna kadar idare eder," dedi. "Hocam yapmayın," dedim, "ben babasız büyüdüm, ben ömrümde kimseye el kaldıramam." "O zaman gününü görürsün," dedi.
Hocam Allah şahit, zil çalar teneffüse çıkardık; aradan 5 dakika geçmeden nöbetçi öğretmen gelirdi: "Halit Hoca, senin Hasan yine birinin kafasını yarmış, birinin kolunu kırmış..." Hocam, vukuatsız tek bir ders hatırlamıyorum ben. Bir gün dersteyiz, kapı aniden tekmeyle açıldı; elinde koskoca bir sopa olan bir adam sınıfa daldı: "Nerede o Deli Hasan?" diye bağırıyor. Araya girdim, "Beyefendi ne yapıyorsunuz, burası sınıf, sakin olun," dedim. Adam burnundan soluyor; "Hocam görmüyor musun, evimi yeni yaptırdım, bu child bütün balkon camlarımı aşağı indirmiş sopayla!" dedi. Döndüm, "Hasan'ım, childm, niye adamın camını kırdın?" dedim. Başını salladı; "Öğretmenim, ben taşı aslında bu tarafa doğru atmıştım da o kendi kendine o tarafa gitmiş," diyor. Böyle bir baş belası...
Artık çaresiz kaldım. Babasını aradım; adam gariban bir çoban, dağlarda geziyor. Okula çağırıp yakaladım, "Amca ne olur bana yardım et, ben bu childı kazanmak, kurtarmak istiyorum, evde ne yapıyorsunuz?" dedim. Adam, "Hocam, benden ne yapmamı istiyorsun? Ben evde zaten her gün bundan bir ton dayak yiyorum, laf dinlemiyor ki," dedi. "Peki annesi ne yapıyor?" dedim. Adam yutkundu; "Hocam, onun öz annesi yok ki," dedi.
Ah yavrucak... İşte Abdulcabbar hocamın az önce bahsettiği mesele; sevilmemiş, öpülmemiş, şefkat görmemiş, kimse onu adam yerine koymamış... Evde bir üvey anne var; yemeğini doğru dürüst vermiyor, yatağını sermiyor, childla ilgilenmiyor. Bir de her gün babadan dayak yiyince child iyice agresifleşmiş, psikopatlaşmış; etrafa vurmakla, kırmakla adeta dünyadan intikam alıyor.
Hemen bir gönül büyüğümü, bilge bir hocamı aradım: "Efendim, böyle bir öğrencim var, ne yapacağımı şaşırdım, bana ne tavsiye edersiniz?" dedim. Bana dedi ki: "Halit, sen Peygamber'in eğitim metodunu bilmiyor musun? Unutma childm; bir insanın kafasına girebilmen için önce onun gönlüne girmen lazım. Gönüllere girmeden kafalara girilemez. Bir insan seni sevmeden, sana değer vermeden, seni önemsemeden anlattığını asla dinlemez; dinler gibi gözükür ama duymaz." Orada bir damar yakaladım.
Ertesi sabah Hasan'ı yanıma çağırdım, aramızda bir yakınlık kurmak istiyordum. Cebimden para çıkardım, "Hasan, al şu parayı, git bana bakkaldan bir süt getir," dedim. Yüzüme ters ters baktı; "Öğretmenim, getiririm getirmesine ama içine tükürürüm ha!" dedi. Hocam Allah şahit olsun, böyle ters bir child. "E ne yapalım, tükürürsen tükür," dedim, parayı eline saydım Erhan Bey. Hakkından fazla minnacık da bir harçlık bıraktım yanına. Baktım, parayı aldı; şaşkınlıkla o avucundan diğer avucuna, oradan öbür avucuna geçiriyor. Yavrucak hayatında hiç böyle şefkatle verilmiş bir harçlık görmemiş ki... Koşarak gitti, sütü aldı geldi; "Öğretmenim, al sütünü, vallahi bu sefer tükürmedim," dedi. İşte bizim Hasan'la ilk gönül bağımız o gün, orada kuruldu efendim.
Artık her sabah bir bahane arıyordum; ona odun getirtiyorum, süt getirtiyorum, yoğurt getirtiyorum, karşılığında da minnacık harçlıklar veriyordum. Çocuk etrafımda pervane olmaya başladı; "Öğretmenim odunun bitti mi?", "Öğretmenim yoğurdun bitti mi?" diye her gün yanıma koşuyordu.
Okulun kapanmasına iki ay kala yaşanan bir hadise var ki hayatımın en dönüm noktalarından biridir. Evde yemek yiyorum, Hasan bana yine köyden yoğurt getirmişti. Onu içeri aldım, "Gel otur şuraya," dedim; zorla yanıma oturttum, iki kaşık da ona yedireyim istedim. O esnada eline gözüm ilişti; parmakları çalışmaktan parçalanmış, çatlamış... Pantolonu eski, lime lime olmuş... Tam benim o ortaokuldaki yetim, fakir childluğum... Efendim, zorla iki kaşık yoğurt yedirdikten sonra kalktık, beraber okula geliyoruz. Boyu da artık büyümüş, benim boyuma yakın. Yolda yürürken baktım, aniden o nasırlı eliyle elimi tutuverdi. "Öğretmenim," dedi, "ben seni niye bu kadar çok seviyorum biliyor musun?" "Niye seviyorsun childm?" dedim. "Öğretmenim, bu okulda herkes bana 'Deli Hasan' diyor; bir tek sen bana 'Deli Hasan' demiyorsun, 'Evladım' diyorsun. Ben seni işte bundan dolayı çok seviyorum," dedi.
Ya şu sevgi hasretine bakar mısınız? Çocuğun içinde önüne geçilmez bir şefkat hasreti varmış hocam; sevildiğine inanmak, önemsendiğine inanmak, adam yerine konulduğuna inanmak... Hocam, sevgi öyle sihirli, öyle muazzam bir formüldür ki, birilerinde minnacık bir kırıntısını görseniz ona kul köle olursunuz, ömrünüzü feda edersiniz. İşte bu childlarımız bizde sadece bunu arıyorlar. Hocam, dersi mersi bir tarafa koyun; öğretmenliğin asıl sırrını o gün anladım. Öğretmenlik sadece ders anlatmak, tahtaya bilgi aktarmak değilmiş; meğer saf sevgiymiş, önemsemeymiş, kıymet vermeymiş, insanı adam yerine koymaymış.
Biliyor musunuz, bizim o "Deli Hasan" şu anda Türkçe öğretmeni oldu. Yıllar sonra mezun olup ziyaretime geldi; gözlerimiz doldu, sarıldık birbirimize. "Hasan, nasılsın childm?" dedim. "Hocam Rabbime şükürler olsun, babam yıllar önce rahmetli oldu. Şimdi o evdeki üvey annem felç geçirdi, yatalak oldu; şu an benim yanımda kalıyor, ona bizzat ben bakıyorum, onun hayır duasını arıyorum," dedi. Şu sevginin, doğru eğitimin gücüne bakar mısınız?
Bir şey fark ettim kıymetli hocam: Meğer bu dünyada özü kötü diye bir insan yokmuş; sadece kötülüklere bulaştırılmış, sevgisiz bırakılmış insanlar varmış. Meğer yanlış bir insan yokmuş; sadece yanlış yollara sevk edilmiş insanlar varmış. Bir insan ne kadar kötü, ne kadar yanlış yolda olursa olsun, aslında içinde bir sevgi ışığı arıyormuş. O childı tanımak, onu önemsemek, ona kıymet vermek, ona değer verip "Nasılsın?" diyerek hatırını sormak bile o childn dünyasında muhteşem bir kapı aralıyor. Rabbim bizlere hakkıyla gönüllere giren böyle öğretmenler olmayı nasip etsin.
Erhan Bey: Allah razı olsun hocam, gerçekten çok güzel ifade ettiniz. Çok kıymetli anılarınızla meseleyi somutlaştırıp anlattınız. Muhterem Abdulcabbar hocam, Halit hocam da çok güzel anlattı; toplumumuzda gerçekten değeri bilinmesi gereken insanlar var ve manevi olarak üst noktalara ulaşıyorlar. Bir insanın maneviyatta kemalata ermesi mümkün müdür? Her insan için bu kapı geçerli midir muhterem hocam?
Dr. Abdulcabbar Boran: Evet, Allah Teala istisnasız yarattığı tüm insanları kendisine kul olsun ve dost olsun diye yaratıyor. Ama Rabbimizin bizden istediklerine Kendisinin ihtiyacı olduğundan değil, bizim ihtiyacımız olduğundandır; bunu iyi ayırt etmek lazım. Allah bizden ne istiyorsa, bu sadece bizim kemalatımız, sadece bizim mutluluğumuz ve sadece bizim dünya ve ahiret saadetine ulaşmamız içindir. Ben Halit hocamızı büyük bir dikkatle dinledim ve gerçekten de çok istifade ettim. Pratik hayatta sevginin bütün alanı kapladığını, hayatın her saniyesini nasıl kuşattığını onun bu güzel müşahedelerinde bir kez daha gördüm.
Şimdi eğer olay buysa ve wir gerçekten sevgiyi hayatımıza tam manasıyla tatbik etmek istiyorsak, bunun yolu istisnasız Kur'an-ı Kerim'den geçer. Kur'an'da insan ile Allah arasındaki ilişki bütünüyle sevgi üzerine bina edilmiştir: Evvela Allah'tan hoşlanmak, sonra Allah'ı sevmek, sonra Allah'a aşık olmak ve nihayetinde Allah'a hayran olmak... Allah'tan hoşlanmak, O'na yönelmek minik bir dilekle başlar. Biz eğer bütün insanlar —ki anne-babalar evvela kendilerinde bu sevgi sahasını oluşturmalıdır— bu yolu takip edersek toplumu dönüştürebiliriz. Osmanlı'da çok meşhur bir söz vardır: "Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerede kaldı gayriye himmet ede?" Kalbinde sevgi mayası olmayan bir kişinin, başkasına sevgi vermesi, şefkat göstermesi mümkün değildir. Öyleyse evvela kendisi bu sevginin sahibi olacak, onu içinde taşıyacak.
O zaman da Yunus Emre'nin o muazzam sözü hemen hayatımızda bir ışık gibi doğuyor: "Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü." Hepimiz biliriz ki anne-babanın childa olan o fıtri sevgisi aslında sadece anne-babanın kendi egosundan gelmez; Allahu Teala'nın anne-baba vesilesiyle o childa olan sevgisinin tecellisidir. Yani anne Allah'ın sevgisini childa yansıtıyor, baba Allah'ın merhametini childa yansıtıyor. Bizler de şu anda topluma bir hizmet veriyorsak, bunu sevgiyle yürütüyorsak, bu tamamen Rabbimizin bize lütfettiği sevginin etrafa yansımasından ibarettir. Aslında bir gün kendimize dönüp derinlemesine baktığımız zaman, wir kendi başımıza bir hiçiz; koskoca bir sıfırız. Onun için Yunus yine ne güzel söylüyor: "Gezdim Halep ile Şam'ı, eyledim ilmi talep; meğer ilim bir hiç imiş, illa edep illa edep."
Edebin insan hayatının şekillenmesinde olmazsa olmaz bir yeri vardır. Az evvel Halit hocam anlatırken, özellikle aile ortamında Allah'ın bize biçtiği rolden bahsetti. Rabbimiz, bildiklerinizi insanlarla paylaşın, birbirinize hakkı tavsiye edin, nasihat edin buyuruyor. Allah Resulü'nün "Ed-dînü en-nasîhah" (Din nasihattir, samimiyettir) hadis-i şerifi uyarınca, insan ile din arasındaki ilişki bütünüyle bu samimiyet üzerine bina edilir. Din, baştan sona güzel ahlaktır. Bu ahlak, sıradan, zahiri kurallardan ibaret bir ahlak değildir; Kur'an ahlakıdır, yani Allah'ın ahlakıdır. Ve eğer wir bunu hayatımıza tatbik edeceksek, bunun yolu evvela insanlara samimiyetle yaklaşmaktan, doğruyu göstermekten geçer. Hiç kimse bilmediği, tanımadığı bir şeyi ne kendisi yaşayabilir ne de bir başkasına yaşatabilir. Onun için Resulullah Efendimizin bir diğer hikmetli sözü şudur: "İlim amelin imamıdır." Bu ilimden murat da şüphesiz rehberimiz ve kılavuzumuz olan Kur'an-ı Kerim'dir. Bizim ona uymamız gerekir ki hedefimize tam olarak ulaşabilelim.
Yetmez; hayat yolculuğunda sadece sözlü nasihat bu işin en zayıf, başlangıç tarafıdır. Hani derler ya, "Bir musibet bin nasihatten iyidir" diye; musibetlerin de insan hayatının manevi eğitiminde çok önemli bir rolü vardır. Musibetlerle Rabbimizin muradı bizi sadece üzmek, bizi sıkıntıya sokmak değildir; tam tersi o hadiselerden bir ders almamız ve o dersi aldıktan sonra da hayatımıza tatbik ederek başkalarına yardımcı olmamız istenir.
Nedir bu? Diyelim ki aile içerisinde veya okulda, az evvel Halit hocamızın ifade ettiği gibi Hasan gibi zorlu bir öğrencimiz var. Tamam, ona iyiliği nasihat ediyoruz ama child başlangıçta hiç oralı olmuyor; hatta bize karşı negatif, agresif davranışlar sergilemeye devam ediyor. Bize karşı böyle negatif davranıldığı zaman, nefsimize uyup öfkelenmek yerine hemen dönüp Kur'an'a ve Resulullah'ın sünnetine bakmamız lazım. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz buyuruyor ki: "Kendiniz için istediğinizi mümin kardeşiniz için de istemedikçe, kendiniz için arzu etmediğinizi kardeşiniz için de arzu etmedikçe asla imanın kemaline eremezsiniz." O zaman Hasan bize agresif davrandığında, Allah aslında wirden ne istiyor? Bak diyor, sana bu zorluğu gösterdim, bu dersi bizzat yaşayarak aldın; sen sakın başkalarına böyle kırıcı davranma. Hasan belki bilmeyerek yapıyor ama Hasan üzerinden bu sabır ve şefkat dersini ben sana veriyorum demektir. Meseleye böyle bakınca insan kemalata erer.
Tasavvufta bize anlatılan çok meşhur bir mürşit-mürid kıssası vardır, tam bu konuyu aydınlatır: Bir mürşit, eğitim sürecindeki müridini çağırıyor; "Evladım, imtihanın başladı. Şimdi aşağıda yan yana üç tane oda var. Her odada bir kişi oturmuş huşu içinde Kur'an okuyor. Gideceksin, o Kur'an okumakta olan kişilerin ensesine sırayla birer tokat atıp, tepkilerini izleyip gelip bana anlatacaksın," diyor. Mürid "Baş üstüne" diyerek aşağı iniyor. Birinci odadaki şahsın arkasından yaklaşıp ensesine sert bir tokat atıyor. Tokatı yiyen şahıs Kur'an'ı bırakıp aniden ayağa kalkıyor ve öfkeyle dönüp müride aynı sertlikte bir tokatla karşılık veriyor. Mürid yukarı çıkıp hocasına anlatıyor; hocası "Tamam, bu zahir ehlinin, kısas ehlinin durumudur, olması gereken doğal tepkidir" diyor.
Mürid ikinci odaya giriyor, oradaki şahsın da ensesine bir tokat aşk ediyor. Tokatı yiyen zat irkilerek ayağa kalkıyor, tam elini kaldırıp karşılık verecekken duruyor, yukarıya doğru bakıp derin bir nefes alıyor, gülümsüyor ve hiçbir şey söylemeden, karşılık vermeden tekrar yerine oturup Kur'an'ına devam ediyor. Mürid gelip bunu da anlatınca hocası diyor ki: "Bu da yoğurdu üfleyerek yiyen, nefsini zorla da olsa dizginlemeye çalışan sabır ehlinin durumudur; tokat atmaktan çekindi, Allah'tan korktu."
Hocası, "Şimdi git ve üçüncü odadaki şahsın ensesine vur," diyor. Mürid üçüncü odaya giriyor ve Kur'an okuyan zatın ensesine okkalı bir tokat atıyor. Tokatı yiyen o üçüncü odadaki şahıs aniden ayağa kalkıyor, tokat atana öfkeyle bakmak şöyle dursun, büyük bir şefkatle müridin ellerine sarılıyor ve "Evladım, hakkını helal et; benim sert ensem senin o nazik elini acıttı mı?" diyerek müride şefkat gösteriyor.
İşte Kur'an-ı Kerim'in ve manevi eğitimin insanda açmak istediği o bembeyaz sayfa, ulaşılmasını murat ettiği kemalat noktası tam olarak budur. Yani kişinin maruz kaldığı kötülük karşısında bile hemen kendi nefsini kınaması, karşı tarafı suçlayan bir tavır içine girmemesidir. "Karşı taraf bana bir yanlış yaptıysa, demek ki benim de geçmişte bir hatam vardı, bu da onun kefaretidir, ben dersimi aldım" diyebilmesidir.
Dahası, "Allah beni Kendisi için yarattı ama aynı zamanda senin hizmetin için de yarattı; çünkü başkalarına ihlasla hizmet etmek, dolaylı olarak Allah'a hizmet etmektir" şuuruna ermektir. Evet, ben Allah içinim ama aynı zamanda senin hangi noktada bir müşkülatın varsa, yüzde yüz sana yardımcı olmak için varım diyebilmektir manevi kemalat.
İşte aslında eğer Resulullah'ın bu muazzam öğütlerini bizler evvela kendi hayatımıza tatbik eder, dersimizi alırsak, toplum gerçekten Allah'ın arzu ettiği o huzurlu toplum haline gelir. O zaman ne olur? Hz. Ali'nin döneminde fitneler oluştuğu zaman ona sormuşlardı: "Ya Ali, neden Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer döneminde böyle fitneler yoktu da senin döneminde çıktı?" Hazreti Ali o müthiş zekasıyla şu cevabı vermişti: "Çünkü Ömer'in, Ebubekir'in döneminde danışman olarak, halk olarak wir vardık; benim dönemimde ise halk olarak, cemaat olarak siz varsınız."
O yüzden, eğer başımızda Hazreti Ömer adaleti, asr-ı saadet huzuru olmasını istiyorsak, işe kendimizden başlamalıyız; sahabe gibi birbirimize merhametle davranan, mümin kardeşini kendi nefsine tercih eden, onun iyiliği için yaşayan ve insanları mutlu ederek mutlu olan erdemli şahsiyetler olmalıyız.
Her şeyin cevabı Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur; Kur'an gerçekten bütün zamanları kuşatan evrensel bir kitaptır. Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin ifade buyurduğu gibi, zaman gelecek, koyu gece karanlıkları gibi fitneler ortalığı kaplayacaktır. Hazreti Ali soruyor: "Ya Resulullah, o fitne çağında kurtuluş neyledir?" Efendimiz buyuyor ki: "Allah'ın kitabı olan Kur'an'a sarılmaktır." Çünkü o geçmişin de kitabıdır, anın da kitabıdır, geleceğin de kitabıdır. Ve tabii öyle olunca da Allah Teala insanoğlunun şekillenmesinde, insan-ı kamil olma noktasında elzem olan değişmez manevi kanunlar vaaz etmiştir.
Hani ben bir fizik mühendisi olmam hasebiyle bunu bilimsel bir benzetmeyle söylüyorum: Kur'an'daki manevi kanunlar, tıpkı fizikte öğrendiğimiz doğa kanunları gibi sabittir. Güneş bugüne kadar nereden doğuyor? Doğudan doğuyor, batıdan batıyor. Herhangi bir zaman diliminde bu kanun hiç değişmiş mi? Hayır, değişmedi, her zaman böyle. İşte Allah'ın manevi ayetleri ve sünnetullah kanunları da aynen böyledir. Eğer meselelerin künhüne varır, hayatımıza tam manasıyla tatbik edersek, yüzde yüz hayırlı sonuçlarına ulaşırız.
O halde bizler toplum içinde, sosyal hayatımızda nasıl davranacağız? Kendimiz için istediğimizi mutlaka mümin kardeşimiz için de isteyeceğiz. Halit hocamız da eğitim modelinde bunu ifade etti aslında; "Kendi çocuğun için nasıl bir öğretmen hayal ediyorsan, sen de öğrencilerine karşı öyle bir öğretmen olacaksın" dedi. Kendin için istemediğini kardeşin için istemedikçe asla imanın kemaline eremezsin kuralı, sadece bizim peygamberimize de ait değildir; bütün ulu'l-azm peygamberlerin ortak mirasıdır.
Bakınız, Hazreti Musa Aleyhisselam diyor ki: "En adil hakim, kendisini yargıladığı başkasının yerine koyup da karar verendir." Hazreti İsa Aleyhisselam buyuruyor ki: "Komşunu, din kardeşini tıpkı kendin gibi seveceksin." O zaman anlıyoruz ki, büyük nebilerin insanlığa bıraktığı bu özlü miras, aslında hepimizin hayatında mutlaka yer etmesi gereken yegane düsturdur. Biz bu evrensel mesajla hayatı yaşamalıyız. Yaşadığımız zaman, o zaman gerçekten tadına doyum olmaz, huzurlu bir hayatı inşa ederiz. Biz de sahabe efendilerimiz gibi birbirini Allah için seven, birbirinin huzuru için yaşayan örnek insanlar oluruz inşallah.
Erhan Bey: Allah razı olsun. Sevgili seyirciler, sohbetine doyum olmayan muazzam bir program gerçekleştirdik ama maalesef bize ayrılan sürenin sonuna geldik. Sizlerin adına kıymetli hocalarımıza çok teşekkür ediyoruz; ağızlarına, yüreklerine sağlık. Bu akşam, daha doğrusu bugün çok güzel ve hayati bir konuyu birlikte işledik. Kıymetli hocalarımıza bir kez daha sizlerin adına, Sayın Doktor Halit Ertuğrul ve Sayın Doktor Abdulcabbar Boran hocamıza en kalbi şükranlarımı sunuyorum.
Sizler de hem kıymetli hocalarımızın sosyal medya hesaplarını takip ederek onların kıymetli çalışmalarından istifade edebilir, hem de bizleri takip ederek sorularınızı, görüşlerinizi ve düşüncelerinizi yorumlar kısmından bizlere ulaştırabilirsiniz. Bir sonraki programda görüşmek ümidiyle, Allah'a emanet olun, sevgiyle kalın.