İki Cihan Saadeti ve Asr-ı Saadet Reçetesi
Giriş ve Karşılama
Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekâtü.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim; hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Kainatın Mutluluk Merkezi Federasyonu tarafından düzenlenen; Nebiler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ve ona tabi olan sahabenin yaşadığı dönemi ele alan "Asr-ı Saadet" konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz. Allah hepinizden razı olsun.
Sevgili kardeşlerim, bugün tabiricaizse kitabın ortasından konuşmak istiyorum. Bu dünya hayatına gelen tüm insanların—bay veya bayan, herkesin—farkında olsa da olmasa da peşinden koştuğu tek bir şey vardır: Mutluluk. Herkes mutluluğu arıyor ve mutlu olmak istiyor. Hepimizin sahibi olan Yaratıcı Allah Teâlâ da bizi insanlık fıtratıyla yaratmış ve yaratılışımıza uygun bir hayatı yaşamamız halinde, bizleri mutlak surette iki cihan saadetine ulaştıracağının garantisini vermiştir.
Allah Teâlâ; bu garanti tahtında, değişik zaman dilimlerinde peygamberler vasıtasıyla indirdiği kutsal kitaplarda insanoğlunun uyması gereken değişmez, evrensel kanunları vazetmiştir. Bizlerin bu kanunları öğrenen, yaşayan ve yaşayarak başkalarına faydalı olan insanlar olmamızı; yani insan-ı kâmil mertebesine ulaşarak Allah’a dost olmamızı ve Rabbimizin tayin ettiği en zirve hedefi yakalamamızı istemektedir.
Peygamberlerin Ortak Çağrısı: Rahmet ve Mağfiret
Tarihsel seyir içerisinde Allah’ın değişik zaman dilimlerinde vazifeli kıldığı pek çok peygamber vardır. Bütün peygamberler, aslında insanlık için birer rahmet ve mağfiret elçisidir. Tarihsel silsileye baktığımızda Hazreti Âdem Aleyhisselam ile başlayan süreç, Hazreti Nuh Aleyhisselam ile devam eder. Onların Rabbimizden ortak talebi daima rahmet ve mağfiret olmuştur. Hazreti Âdem, "Ya Rabbim, şayet senin mağfiretin ve rahmetin olmasa hüsrana düşenlerden olurum" niyazında bulunmuştur. Hazreti Nuh da aynı şekilde, "Ya Rabbim, rahmetin ve mağfiretin yoksa ben kaybedenlerden olurum" demiştir. Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti İbrahim, Hazreti Yakup ve diğer tüm peygamberler, ta Nebiler Sultanı Peygamber Efendimize gelene kadar aynı hakikati haykırmışlardır.
Allah Teâlâ'nın en şerefli varlık olan insanın mutluluğu için vazifeli kıldığı nebî resullerin ve velî resullerin hepsi insanları aydınlatmak istemişlerdir. İnsanlığın, Allah’ın kutsal kitaplarını öğrenip hayatına tatbik etmesini arzulamışlardır; nitekim bu kitapları rehber edinip yaşayanlar, Allah’ın garantisi altında mutlak mutluluğa ulaşmışlardır.
Bu konferanstan önce, sabahleyin Diyarbakırlı kardeşlerimizin de katılımıyla Diyarbakır’ın tarihi yerlerini gezdik ve hepinizin bildiği üzere Hazreti Süleyman’ın ve beraberindeki sahabilerin türbelerini ziyaret ettik. Büyük bir duygu yoğunluğu içerisinde dualarımızı yaptık. Onlar da bir zamanlar bu dünyada yaşadılar ve her zaman ifade edildiği gibi, bu kubbede baki kalan yalnızca hoş bir seda imiş; gerçekten de arkalarında çok güzel bir seda bırakıp gitmişler. Bugüne kadar sadece onlar mı yaşadı? Hayır, bu dünyadan milyarlarca insan geldi geçti. Fakat bugüne kadar kalbimizde taht kuranlar; bıraktıkları güzel ahlakla ve insanlığa faydalı olan yaşantılarıyla sadece onlardır. Bugün de o güzel zamanı, onları ziyaret ederek adeta yeniden hissettik.
Vurgulamak istediğim nokta şudur: Her devirde bu dünya gezegeninde insanlar yaşar. Dünya bir gemi gibidir; binenler olur, inenler olur ve hayat bu şekilde akıp gider. Ancak bugünün yaşayan insanları olarak bizler, geçmiştekilerin yaşantılarından ders alarak hayatı en güzel biçimde yaşamakla vazifeliyiz. Hazreti Süleyman’dan, Hazreti Nuh’tan, Hazreti İbrahim’den, Hazreti Musa’dan, tüm peygamberlerden ve Kur’an-ı Kerim’den aldığımız yegane ders budur.
Modern İnsanın Huzursuzluğu ve Çözüm Arayışı
Allah’ın tasarrufunda yarattığı mahlukat içerisinde en çok insanı sevdiğini ve insanın mutlu olmasını istediğini hepimiz biliyoruz. Fakat günümüz insanına baktığımız zaman, acaba insanlar gerçekten mutlu mu? Buna evet demek ne yazık ki mümkün değildir. Günümüzde insanların yüzde doksanından fazlası huzursuzluk ve mutsuzluk içerisinde bir hayat yaşıyor.
Peki, bunun sebebi nedir? Bundan 14 asır evvel de cahiliye dönemini yaşayan insanlar hep benzer bir huzursuzluk ve mutsuzluk içindeydiler. Allah Teâlâ, insana olan sevgisinin ve şefkatinin bir eseri olarak, âlemlere rahmet olarak gönderilen Nebiler Sultanı Peygamber Efendimizi Kur’an ile vazifeli kıldı. Kur’an ile vazifeli kılınan Allah Resulü; öğretisiyle ve yaşantısıyla sahabeye en güzel örnek oldu. Ayet ayet onlara Kur’an’ı öğretti. İlk inen sureyi biliyorsunuz: Alak Suresi. "Ikre' bismi rabbikellezî halak" yani "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" Kur’an-ı Kerim’in bir ismi de zaten "okunan kitap" manasına gelmektedir.
İşte o dönemde sahabe, yedi safhayı yaşayarak "hamele-i Kur'an" yani Kur’an taşıyıcıları oldular. Bugün mutsuz olan insanların kurtuluşu da buradadır. Belki aranızda, "Kur’an kağıtlara yazılı bir kitap halinde, ancak benim okuma yazmam yok veya Arapçam yetersiz; ben Kur’an’ı nasıl hakkıyla öğrenebilirim?" diye düşünenler olabilir. Kullar için imkansız görünen şeyler Allah için çok kolaydır. Eğer bugün Kur’an ayetleriyle vereceğim formülü hayatınıza tatbik ederseniz—ki bu kalbî bir dilekten ibarettir—bu dileği kalbinize nakşettiğiniz an, o noktadan itibaren mualliminiz bizzat Allah olur.
Çoğu insan Rabbimizden bahsettiğimiz zaman, "Güzel ama ben O’nu niye görmüyorum, O nerede?" diye düşünebilir. Bilindiği üzere Hazreti Musa, Allah Teâlâ'ya "Bana zatını göster" dediğinde, Rabbimiz ona, "Ya Musa, beni bu baş gözüyle göremezsin. Buna takatin yok, sen öyle yaratılmadın. Ama bir gün o liyakata ulaşırsan zatımı sana göstereceğim" buyurmuştur. Peki neyle gösterecektir? Nefsin kalp gözüyle ve ruhun baş gözüyle. Öyleyse nefsin kalp gözüyle ve ruhun baş gözüyle Rabbimizin zatını görene kadar katetmemiz gereken bir yol vardır ki bu yolun adı Sırat-ı Müstakim’dir.
Hepimiz bu dünya hayatındaki yaşantımızla Sırat-ı Müstakim üzerindeki yolculuğu tamamlamak ve sonuçta Allah’ın en sevgili kulu olarak hayatı nihayete erdirmek için gönderildik. Her zaman ifade ettiğim gibi, şu dünyada dini yaşamaktan daha kolay bir şey yoktur; çünkü dini yaşayanın yardımcısı bizzat Allah’tır. Allah bir insana yardım ederse, ona galip gelecek hiçbir kuvvet yoktur. O halde bütün mesele, bizim Allah ile doğru bir ilişki kurmamızda yatmaktadır.
Hidayet, Niyet ve İrade İlişkisi
Mutlu olmak istiyor musunuz? Bunun yolu evliyadan ve hidayetten geçer. Neden hidayetten geçer? Çünkü Kur’an’ın ve Nebiler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin tespitiyle, kendisi son peygamberdir ve ondan sonra nebi gelmeyecektir. Sahabe bir gün Allah Resulü'ne, "Ya Resulullah, biz dinimizi senden öğrendik. Senden sonra nebi gelmeyeceğine göre, bizden sonra gelen insanlar dini kimden öğrenecekler?" diye sual ettiğinde Efendimiz şöyle cevap vermiştir: "Benim sahabem gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz."
İşte insanların yüzde doksanından fazlası mutsuzdur dememin sebebi, bu hakikati hayatlarına tatbik etmemeleridir. Efendimiz kendisinden sonra nebilerin gelmeyeceğini, ancak halifelerin, imamların ve mürşitlerin geleceğini müjdelemiştir. Öyleyse hepimizin mutluluğu hidayete ermekte saklıdır. Bu salondaki kardeşlerimizin çoğu, kalplerindeki tek bir dilekle hidayete erdiler. Onları hidayete erdiren, Nebiler Sultanı Hazreti Muhammed Mustafa Efendimizin bu dönemdeki varisi, devrin imamıdır.
Bu süreç son derece kolay gerçekleşir. Biz insanlar etrafımıza baktığımızda hayatı çok karmaşıklaştırmaya başlarız; halbuki Allah katında insanın değeri, sadece niyeti kadardır. İslam’da niyet amelden üstündür. Eğer niyetiniz Allah ise Allah size mutluluğun kapılarını sonuna kadar açar; niyetiniz Allah değil de sadece dünya ise o zaman ne yazık ki kaybedenlerden olursunuz. İşte yol ayrımı bu kadar basit ve nettir.
Tüm insanlar serbest iradeye sahiptir ve irade kutsaldır. Allah, insanın kutsal olan iradesine karışmaz ve kimsenin de karışmasını istemez; seçimi tamamen insana bırakmıştır. Bizlerin buradaki vazifesi, sizlere Allah’a giden irşat yolunu ve şeytana giden gay yolunu beyan etmektir; tercih ise tamamen sizin iradenize aittir. Ya Allah’ı seçeceksiniz ya da Allah’a ulaşmayı dilemeyerek otomatik olarak dünya hayatını tercih etmiş olacaksınız.
Dünya hayatını seçtiğinizde, farkında olmadan şeytanın yolunu seçmiş olursunuz. Bunu nereden biliyoruz? Elbette Kur’an-ı Kerim’den. Rabbimiz her şeyi açıkça beyan etmiştir. Hicr Suresi'nin 39. ayet-i kerimesinde İblis şöyle der: "Beni azdırmana yemin ederim ki, şu dünya hayatını onlara süsleyeceğim ve onların hepsini saptıracağım." Ancak Rabbimiz orada bir sınır çizer ve "İhlas sahibi kullarım müstestedir" buyurur.
Peki, ihlas sahibi kulların bizden fazla neyi var? Hayır, onların fazladan bir organı veya üstünlüğü yok; onlar sadece seçimlerini Allah’tan yana kullanmışlardır. Allah’a ulaşmayı dilemişler, mürşitlerine tabi olmuşlar, ruhlarını, fizik vücutlarını ve nefslerini Allah’a teslim ederek muhlislerden olmuşlardır. Dolayısıyla ihlasa erene kadar bu dünya hayatında hepimiz bir imtihan içerisindeyiz.
İmtihan denilince genellikle herkes korkar. Aslında Rabbimizin imtihanı, bize daha fazla mükafat vermek içindir. Hazreti Ali’nin ifadesiyle; imtihanın kimler için bir zorluk, kimler için bir mükafat olduğu bellidir: Allah’a ulaşmayı dileyenler için bir mükafat, dilemeyenler için ise bir imtihandır. O halde yapılması gereken, kalpten Allah’a ulaşmayı dilemektir.