Gönül Dostları Programı: Dua, Sabır ve Kader Üzerine Bir Söyleşi
Sunucu: Merhaba sevgili izleyenler. Gönül Dostları’na hoş geldiniz. Hepimiz için güzel bir gün diliyorum. Bugün iki önemli konuğum var: Eğitimci, yazar ve araştırmacı Sayın Vehbi Vakkasoğlu. Hoş geldiniz sevgili hocam.
Vehbi Vakkasoğlu: Hoş bulduk efendim. Var olun, sağ olunuz.
Sunucu: Ve yüksek fizik mühendisi Sayın Abdulcabbar Boran hocamız. Hoş geldiniz efendim.
Abdulcabbar Boran: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Nasılsınız? Sağlığınız, afiyetiniz nasıl?
Abdulcabbar Boran: Hamdeder, şükür ederim. Sizler de iyisiniz?
Sunucu: Çok şükür, ne güzel bir duayla başladınız. Ben de programı aslında dua ile açmak istiyorum. Çünkü dua, bütün kainatın üzerinde durduğu çok önemli bir kavram. Peki, insan hayatını dua gerçekten değiştirir mi? Hayatın akışında duanın nasıl bir etkisi var? Sevgili hocam, önce sizden başlayalım.
Abdulcabbar Boran: Peki. Euzübillahimineşşeytanirracim. Merhametli ve şefkatli olan Allah'ın adıyla. Gerçekten kainat dua üzerine kurulmuştur. Bakara suresinin 186. ayet-i kerimesinde Allahu Teala, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurmaktadır:
"Kullarım sana benden sordularsa, ben onlara yakınım. Dua edenin davetine icabet ederim. Ama onlar da benim davetime icabet etsinler. Mümin olsunlar ve böylece irşada ulaşsınlar."
Bu ayetin içerisinde aslında Kur'an'ın bütünü vardır. Onun için kainatın dua üzerine kurulduğunu ifade ediyoruz. Biz insanlar ihtiyaç sahibi kullarız; maddi ihtiyaçlarımızın yanında manevi ihtiyaçlarımızın da mevcuttur. Bunların hepsini karşılayan, sahibimiz olan Allah’tır. Ancak Allahu Teala, maddi taleplerin karşılanması istikametinde yedi ayet-i kerimede, kim kendisinden sadece dünyayı isterse ona verileceğini fakat onun ahirette bir nasibi olmayacağını beyan etmektedir. Öyleyse insanoğlu Allah'tan bir şey isterken, kendi gelişimine paralel olarak kendisini mutlu ve huzurlu bir geleceğe ulaştıracak taleplerde bulunmalıdır.
Bunun en güzel örneği Resulullah'ın zamanında yaşanmıştır. Sahabeden biri olan İbn Selebe, Allah Resulü’ne devamlı gelerek, "Ya Resulullah, dua et de Allah bana mal versin," der. Allah Resulü ise ona, "Ya İbn Seleme, biz senin için güzel bir örnek teşkil etmiyor muyuz? Şükrünü eda edeceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır," buyurur. Üçüncü kez ısrar edilince Allah Resulü dua eder; İbn Selebe zengin olur ancak bu defa namazları terk etmeye başlar. Bunun üzerine Allah Resulü, "Acaba İbn Selebe'yi nasıl kurtarabiliriz? Gidin, zekatını alın," buyurur ve nihayetinde onun akıbeti farklı şekillerde yorumlanır.
Bu örneği şunun için verdim: Rabbimizin bizler için tayin ettiği hedef neyse, duadaki taleplerimizin de bu hedef istikametinde şekillenmesi lazımdır. Yani dua, kesinlikle hayatımızın vazgeçilmezidir. Zaten Kur'an-ı Kerim'in ilk açılış suresi olan Fatiha suresi de bir duadır. Aslında Bakara suresinden Nas suresine kadar olan bütün surelerde Allahu Teala'nın yapmamızı istediği emirler ve uymamızı istediği yasaklar vardır. Fakat Fatiha suresi, bizim Rabbimize seslenişimiz, münacatımız ve duamızdır. Biz orada, "Ya Rabbi, evet bizden istediklerini yapmak taraftarıyız ama senden şunu istiyoruz: Ancak sen bize yardım edip bunu verirsen biz diğer sorumluluklarımızı yerine getirebiliriz," demiş oluyoruz.
Öyleyse her zaman Rabbimize ihtiyacımız vardır. Ayet-i kerime gayet açıktır; maddi talepleri Allah dünyada kişiye verir ama ahirette nasibi kalmaz. O zaman vi insanlar Rabbimizden manevi istikametteki taleplerimizi ulaştıracağız. Dinimizin adı İslam'dır ve İslam, Allah'a teslim olmak demektir. Allahu Teala'nın hangi dualara cevap vereceği hususuna gelirsek; Kendisine teslim olmamızı istediği dualara cevap vermektedir. Dolayısıyla kim hayattayken ruhunu Allah'a ulaştırmayı dilerse, Allahu Teala bu duayı kesin olarak kabul eder. Resulullah'ın bu konuda açık bir hadisi vardır:
"Kul olmak; duanın kabul edilerek, ruhun yükselip Allah'a ulaşmasıdır."
Tüm insanları yedi ayet-i kerimede kendi zatına davet eden Allahu Teala, bu daveti kabul edip, "Ben sana kul olmak istiyorum ya Rabbi, yaratılış gayem bu. Ben sana dost olmak istiyorum ya Rabbi," diye talepte bulunanların duasını kesinlikle karşılayacağını beyan eder. Biz bu hidayete ulaşmayı dilediğimiz zaman, Allah Teala Şura suresi 13, Ra’d suresi 27 ve Ankebut suresi 5. ayetlerinde bu garantiyi bize vermektedir. Kim Kendisine yönelirse, ruhunu Kendisine ulaştıracağını vadeder. Yani duamızın karşılığını Allahu Teala mutlaka garanti etmektedir; bunun mükafatı da üç cennet ve dünya saadetinin yarısıdır.
Sunucu: Allah razı olsun. Peki, şurası çok önemli; ben de sevgili seyircilerimiz de çok merak ediyordur: Ağzımızdan çıkan her cümle dua niteliğinde midir? Bilgeler, bu yüzden ağzımızdan çıkanlara çok dikkat etmemiz gerektiğini söylerler. Hatta Mevlana'nın şöyle bir ifadesi vardır: "Biz içimizden ne geçirirsek, ağzından ne çıkarsa buna çok dikkat etmek gerekir. Çünkü misal aleminde her durumun sonsuz sayıda alternatif senaryosu vardır ve siz ağzınızdan çıkanlarla bu alemdeki olasılıkları uyandırırsınız. Eğer iyi şeyler söyler, iyi şeyler dilerseniz, iyi olasılıkları uyandırırsınız." Duanın böyle bir gücü, Allahu Teala'nın önümüze sereceklerini oluşturan bir tarafı var. Bu bağlamda, ağzımızdan çıkan her şeye dikkat etmeli miyiz sizce de?
Abdulcabbar Boran: Allah Resulü bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Duanızın kesinlikle kabul edileceğine iman ederek dua edin. Ama bilin ki Allah, kalbi gaflet içinde olanların duasını kabul etmez." Bu dünya hayatında yaşayan iki tür insan vardır: İnançlarıyla dini yaşayanlar ve imanlarıyla dini yaşayanlar. Bir insanda kuru inanç gerçek bir imana dönüşmedikçe, Allah'tan manevi istikamette alabileceği hiçbir şey yoktur; talepte bulunur ama alamaz. Dilediği şeyi Allahu Teala ona dünyevi meta açısından verebilir ancak kalbi gaflet içinde olanın manevi kazancı olmaz.
Peki, kimin kalbi gaflet içindedir? Yunus suresinin 7. ayeti bunun cevabını verir: Allah'a ulaşmayı dilemeyenler, O'nun ayetlerinden gafil olanlardır. Demek ki duanıza Rabbimiz tarafından kesin olarak cevap verilmesini istiyorsanız, evvela siz Allah'ın davetine icabet edeceksiniz. Eğer o davete icabet yoksa kalp gaflet içindedir. Genellikle durum böyledir. Hazreti Mevlana da bu durumu "Dili kalbe indirdim," sözüyle ifade eder. Dilden yapılan duaların karşılığı Allah katında tam manasıyla yer bulmaz; Allah, kalpten o talebin sahibi olmamızı ister. O talebi kalbimize indirmedikçe, dünyalığı herkes alabilir ama marifet insanın kemalatıdır. İnsan-ı kamil olmak istiyorsak, bunun yolu mutlaka Rabbimizin manevi yardımından ve kalbi taleplerle yaptığımız dualardan geçer. Bu durum aynı zamanda bizim Allah'a karşı tevekkülümüzü de ifade eder.
Sunucu: Aslında burada bir dil birliği var. Dil derken hem konuştuklarımız manasında hem de Farsça karşılığı olan "gönül" ve kalp birliği manasında... Dolayısıyla bu iki dilin birliği bizi ancak hedefe ulaştırabilir. Kesinlikle... Sevgili Vehbi Vakkas hocam, size dönmek istiyorum. Gerçekten duanın ne kadar önemli bir kavram olduğunu hocamız dile getirdi. Peki, bir eğitimci ve yazar olarak baktığınızda, duanın toplum içindeki görünüşü nasıldır? Dua ne anlama geliyor ve neyi gerçekleştiriyor?
Vehbi Vakkasoğlu: Evet, dua deyince tabii ilk anda aklımıza gelen, elimizi açıp Rabbimizden bazı isteklerde bulunmaktır. Ama bu, duanın bin bir manasından sadece biridir. Sözü öz tutmak gerekirse; dilimizle yaptığımız bu kavli duaya ne kadar samimiyet, dindeki özel adıyla ihlas katabiliyor ve onu gönlümüze indirebiliyorsak o kadar etkili olur. Ancak bu duanın bir de öncesi, yani ikinci kısmı vardır ki buna da "fiili dua" diyoruz. İş, oluş ve hareket olarak hayatın bütününe yansımış bir şeklidir bu.
Mesela ben bir yazar olarak en iyi kitabı yazmak istiyorum ama hiç araştırmıyorum, o güne kadar yazılanlara bakmıyorum, sizin gibi edebiyatçılara sırtımı dönüyorum; yani fiili duayı yapmıyorum. Bu durumda elimle veya dilimle ne kadar dua edersem edeyim, Allah o konuda herhangi bir başarı vermez. Kavli duayı destekleyen bir yaşama biçimi ve hayat tarzı bende mevcutsa, işte o zaman elimi açtığımda o dua Rabbe ulaşan ve kabul edilen bir duaya dönüşür.
Bir çiftçi örneğini ele alalım: En iyi tohumu alıyor, tarlayı iyi sürüyor, iyi suluyor, bakımını eksiksiz yapıyor; yani fiili olarak yapılması gereken ne varsa hepsine riayet ediyor. Arkasından da ellerini açıp, "Ya Rabbi, hayırlı ve bereketli bir mahsul ihsan eyle," diyorsa, fiili duayla desteklenen bu samimi dua Allah katında makbul olur.
Veyahut ülkemizi korumak durumunda olduğumuz bir tehlike anını düşünelim. Rahmetli Mehmet Akif Ersoy bu tarz ihmalkarlıklara çok kızardı. Hiçbir hazırlık yapmadan, top tüfek edinmeden, düşmanın silahıyla yarışacak bir hale gelmeden "Allah vatanı korur" diyenlere karşı nezih üslubunu sertleştirir ve nefsine dokunacak şekilde der ki: "Haşa, Allah senin askerin mi ki sen kendi görevini O'na yükleyip emir veriyorsun?" Sınırları beklemek senin görevindir; beklemek için gerekli olan ne varsa yapacaksın. Fiili duayı iş, oluş ve hayat tarzı haline getirip sadece sıkıştığında değil, rahat zamanlarında da yaparsan, neticede elini ve gönlünü açıp Rabbe arz ettiğinde bu iş amacına ulaşır.
Benzer şekilde, hasta olduğunda doktora gitmeyip ilaç almayan, işin fiili tarafını tamamen ihmal eden birinin "Ne kadar dua ettim ama iyileşemedim" demeye hakkı yoktur. Bugün adı çokça geçen Hazreti Mevlana’nın —makamı cennet olsun inşallah— dervişlerinden biri gelerek, "Efendim, kırk yıldır 'Bana dua edin, size cevap vereyim' ayetinin istikametinde el ve gönül açıyorum ama hiçbir cevap duymadım," der. Hazreti Mevlana, o talebesi üzerinden bize muhteşem bir dua dersi vererek, "Vah evladım vah! Demek senin kalbinin kulağı yok mu ki kırk yıldır Allah'tan gelen cevabı işitemiyorsun?" der.
Demek ki duada "al gülüm, ver gülüm" şeklinde ticari bir mantık yoktur; "Bunu istedim, vermedi, o halde dua olmadı" denilemez. Bazen Allah istediklerimizden daha iyisini verir de farkında olmayız. Ya da istediğimizin karşılığında üzerimizden bir belayı eksiltir, bizi bir musibetten korur. Biz bunları dua ile ilişkilendirmediğimiz için hep sipariş mantığıyla bakarız. Veyahut Allah, çok sevdiği arif kullarına istediklerini bu fani dünyada vermez de öteki tarafta baki ve ebedi bir kazanç şekline dönüştürerek ihsan eder. Dünyada zahiren gerçekleşmeyince "Bu kadar dua ettik, olmadı" denilir. Oysa bir ayet-i kerime bizi bu konuda çok net uyarır: "Sizin hayır sandıklarınızda şer, şer zannettiklerinizde de hayır vardır. Gerçeği siz bilmezsiniz, Allah bilir." Evlat isteyip de türbe türbe gezen, "Hocam etmediğim dua kalmadı, ne olacak benim halim?" diyenlerle çok karşılaşıyoruz. Oysa istediği şeyin kendisi için, dünyası ve ahireti için ne kadar hayırlı olduğunu insan bilemez. Bizi bizden fazla seven, koruyan ve kollayan yüceler yücesi Rabbimiz bilir ve sevdiklerine en uygun olanı verir.
This konuda eski dervişlerin haliyle hallenmek gerekir. "Rabbim, senden gelen başım gözüm üstüne; hastalık, kayıp veya kazanç, ne olursa olsun madem gönderen sensin, rızana tabiyim," diyebilmek icap eder. Büyüklerden biri hac yolculuğu sırasında gariban bir köleyle karşılaşır ve tanışmak amacıyla adını sorar. Toplumumuzda selama selamla karşılık vermeyenlere de bir ikaz olsun; tanışmak sünnettir ve ibadete dahildir. Köle, "Efendim, benim adım yoktur. Ben bir köleyim; aklınıza hangi isim gelir, beni hangi lakapla çağırırsanız ben oyum. Kölenin şahsi adı mı olur?" der. Zat acıyarak azığını açar ve iki çeşit yiyecek gösterip hangisinden yemek istediğini sorar. Köle yine, "Efendim, kölenin seçme hakkı olmaz. Bana neyi sunarsanız helal sayar, onu yerim," cevabını verir. Bu samimi sohbet üzerine o büyük zat, "Ben şimdiye kadar Rabbe gerçek bir kul olamamışım. Bir insanın kölesi, sahibine karşı bu teslimiyetteyken, ben Allah'ın kulu olduğumu söylediğim halde gelenlerden hoşnutsuz oluyor, gelmeyenler için kırılıp sitem ediyorum," diyerek tövbe eder ve manevi makamını artırır.
Sunucu: Hay maşallah... Hocam, bunlardan bahsedince sabretmenin ne kadar önemli bir kavram olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Eskilerin bir atasözü vardır: "Sabreden derviş muradına ermiş." Bu derviş muradına erdiğine göre sabrın ne olduğunu da çok iyi algılamamız lazım. Günümüz koşullarında sabır kelimesinin anlamına baktığınızda genellikle bir şeye karşı mukavemet ve direnç anlamı yükleniyor. Halbuki direnç insanı yoran ve üzen bir şeydir. Peki, o zaman nasıl oluyor da sabreden derviş muradına eriyor? Geçmişe gittiğimizde aslında sabrın tam olarak bir direnç olmadığı; var olanı olduğu gibi kabul etmek, yani Allahu Teala'ya şartsız ve koşulsuz teslim olmak anlamına geldiği görülür. Sabretmek, Allah'tan her ne geliyorsa gelsin onu gönül rahatlığıyla kabul etmektir.
Bunu bazen kendi hayatımda da düşünüyorum. Arabayla giderken önümdeki araç yeşil ışık yandığı halde bir türlü gaza basmıyor. "Bir an önce hızlan da ben de geçivereyim" diyorum ama tam sarı yanarken önümdeki araç geçiyor ve ben kırmızı ışığa takılıp kalıyorum. İlk akla gelen, o sürücüye kızmak oluyor. Ama sonra kendime, "Hayır, öyle düşünme. Belki de bu senin için çok iyi oldu. Onun bilerek ya da bilmeyerek yaptığı bu yavaşlık senin hayrınadır; belki de seni ilerideki bir tehlikeden korudu," diyorum. Öfkelenmek yerine, kırmızı ışıkta beklemenin benim için bir lütuf olabileceğini idrak ediyorum. Buradan yola çıkarak sormak istiyorum: İnsan sadece kaderini mi yaşar, yoksa kaderi üzerinde bir etkisi var mıdır? Hocam, önce sizden başlayalım.
Abdulcabbar Boran: Tabii, bu konudaki derin tartışmalara girmeden şunu ifade etmek isterim: Elbette ilk başlangıçtaki taleplerimizle biz kendi kaderimizi şekillendiriyoruz. Birinci etapta seçim hakkı bizde olduğu için sorumluluk bize aittir. İslam, Allah'a teslim olmaktır. Kur'an-ı Kerim ayetlerine göre Allahu Teala bizi bu zahiri aleme ait fizik bir bedenle halk etmiştir. Ancak bu fizik bedenin içerisinde iki vücudumuz daha vardır ki bunlardan biri nefsimizdir. Nefsimizin manevi kalbinde sabırsızlık, kin, nefret, küfür, yalan, haksızlık, zulüm, haset, düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke, isyan, kibir, gurur, hırs, şehvet ve nankörlük gibi on dokuz tane hastalık mevcuttur. Buna karşılık Allah'ın bizdeki temsilcisi olan ruhumuzda da sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep ve sabır gibi on dokuz tane haslet vardır.
Hayatı yaşarken Allah'ın bizler için gösterdiği hedefi unutmamamız gerekir. Bakara suresinden Nas suresine kadar Allah'ın farzlarını yerine getirenlerin mükafatı cennet ve dünyada mutluluk; yerine getirmeyenlerin cezası ise cehennem ve dünyada mutsuzluktur. Örnek gösterilen sahabe, yani Resulullah'ın öğrencileri bu yedi safhanın yedisini de yaşamışlardır. Allah Resulü’nün "Cihad-ı Ekber" (En Büyük Cihad) diye ifade ettiği süreç, nefsin bu on dokuz afetinden kurtulup ruhu, fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah'ya teslim ederek gerçek sabrın sahibi olma mücadelesidir. Demek ki sabır kazanmak, Allah'a giden yolda elde edilen geniş bir yelpazedir ve bunun ilacı zikirdir.
İnsanların baş düşmanı olan şeytan, nefsin bu on dokuz afetini azdırarak sürekli bizi kışkırtır. Bahsettiğiniz trafik olayında zihnimizle mantıklı düşünmeye çalışsak bile iblis o afetleri dürterek bizi fiziki ve sözlü tacize yönlendirir. Çaremiz, nefsimizle ve şeytanla tek başımıza baş edemeyeceğimiz için Allah'a sığınmaktır. Allah'ın bize farz kıldığı ibadetlerin sultanı olan zikir, Allah'la bile olmayı ve O'na sığınmayı ifade eder. Kalben Allah'a ulaşmayı dileyip bu emaneti sahibine teslim etmek istediğimiz an, zikirle ve Allah'ın katından gelen nurlarla mutlak bir sabır noktasına ulaşırız.
Derdimiz nefsin bir afeti olan sabırsızlıktır ama dermanımız Allah katından gelen rahmet, fazıl, salavat, sekinet, hikmet, feyz ve salah nurlarıdır. Bu nurlar kalbimize doldukça olgunlaşırız ve sabrı dirençle değil, rıza ile elde eden bir kişi oluruz. Tabii sabrın tam manasıyla sahibi olabilmek irade teslimini gerektirir. Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail örneğinde olduğu gibi; Hz. İbrahim aldığı rüya üzerine evladını kurban etmesi gerektiği emrini anlayınca durumu oğluna açar. Evladı ise, "Babacığım, Allah'tan aldığın emri yerine getir. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın," der. Bu, fizik vücudun Allah'a teslimiyetidir. Bu teslimiyeti gösteren kişi, bedenin asıl sahibinin Allah olduğunu bilir ve o yüce sabra ulaşır.
Kur'an-ı Kerim'de yedi safha sabır anlatılır:
1.
Yaşadığımız musibetlerden ders çıkartarak Allah'a ulaşmayı dilemek,
2.
3.
Sabır ve namazla mürşidi Allah'tan talepte bulunup ona tabi olmak,
4.
5.
Ruhun Allah'a teslimi ile faziletlerin kalbe yerleşmesi...
6.
Kalbimize %7 oranında nur geldiğinde şeytan artık o nura tesir edemez; nurlar çoğalıp karanlıklar azaldıkça irademiz güçlenir. Böylece eskiden sabredemediğimiz durumlarda, birisi bize yanlış yaptığında intikam alan değil, affeden kişi oluruz. Kötülüğe karşı hayırla mukabele etmek sabırla mümkündür. İsra suresinin 11. ayet-i kerimesinde Allahu Teala, "Onlar hayra dua eder gibi şerre dua ediyorlar," buyurmaktadır. Bu durum sabırsızlığın ve aceleciliğin bir neticesidir; aceleyle edilen beddualar şerre dua etmek demektir. Oysa mülkünde mutlak adaletin sahibi olan Allah’tır. Sabra ulaşmak istiyorsak, mürşidimizin dergahında olgunlaşmamız gerekir. Tasavvufa girerken bize, "Her şeyin bedeli peşin ödenir ama tekkeyi bekleyen çorba içer," denmiştir. Hepimiz bu tekkede sabır sahibi olmak durumundayız.
Sunucu: Vehbi hocam, "Kader gayrete mi aşıktır?" diye çok önemli bir söz vardır. Aktif dua mantığıyla bakarsak, gerçekten kader gayrete aşık mıdır?
Vehbi Vakkasoğlu: Öyledir efendim. Hayat hareket ve faaliyettir. Rabbim her konuda bizim aktif olmamızı istiyor; sabır konusu da böyledir. Sabrı genellikle hiçbir şey yapmamak, katlanmak ve dayanmak olarak anlatırlar; halbuki bir de "aktif sabır" vardır ki bu, sabredilen konunun çözülmesi için gayret göstermektir.
Bazen kavramlar bilinmediği zaman duada da yanlışlıklar yapılabiliyor. Hazreti Ali, fiziki bir rahatsızlığından ötürü Efendimize gelerek şikayette bulunur. Dua ettiği halde ağrısı geçmemiştir. Efendimiz ona nasıl dua ettiğini sorunca, Hazreti Ali "Rabbimden sabır istiyorum" der. Efendimiz bu konuda çok aydınlatıcı bir cevap vererek, "Ya Ali, sabır istemek içinde bulunduğun halin ve sıkıntının devamını talep etmek anlamına gelir; sen Allah'tan afiyet ve kurtuluş iste," buyurur. Dolayısıyla mefhumları yerli yerine oturtmak lazımdır.
Bazen vefat eden birinin yakınına "Allah sabırlar versin" derken, eğer sabrın muhtevasını bilmiyorsak bu söz "çözümü yok, katlanmaktan başka çaren yok" gibi pasif bir anlama gelebilir. Oysa Rabbimizden gelen her musibet, hastalık, iflas veya kayıp bizi Kendisine yaklaştırmak içindir. Bunlar kaderden bize atılan taşlar gibidir ama kafamızı kırmak için değil, sapmışlığımızı yola koymak için atılırlar. Benim çocukluğumda Maraş’ta her evden inekler toplanır, çoban onları şehrin dışına otlatmaya götürürdü; biz buna "nahır" derdik. Çoban, hayvanları tehlikelerden korumak ve yönetmekle görevlidir. Hayvanlar yoldan çıkıp komşunun bostanına daldığında veya ağaçlara zarar vereceğinde çoban yerden bir taş alır veya elindeki sopayı fırlatır. Çobanın amacı sürüye zarar vermek değil, onları haramdan ve tehlikeden korumaktır. Başımıza gelen musibetlere de böyle bakmalıyız. Bizi bizden çok seven, dünyayı cennetin önsözü kılmak isteyen ve son durağımızın cennet olmasını dileyen, Vedut isminin membaı olan bir Rabbimiz var; O’nden kötü bir şey gelmez. Sabır, durup oturmak değil, meselenin halli için harekete geçmektir.
Sunucu: Aslında burada şu da devreye giriyor hocam: Sabrı var olanı olduğu gibi kabul etmek olarak algılarsak, kişi geçmişte olanı kabul edip "Şu an ne yapabilirim?" noktasına gelmiş ve geleceğe doğru fiili bir adım atmış olur.
Abdulcabbar Boran: Ayetlere baktığımız zaman Bakara suresinin 155. ayet-i kerimesinde Allah Teala’nın, "Sizi korkuyla, açlıkla, maldan ve candan eksiltmeyle imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele," buyurduğunu görürüz. Bunların hepsi hayatımıza birer musibet olarak gelebilir ama her musibet bir hayır kapısıdır. Ayetin devamında, "Onlara bir musibet isabet ettiği zaman derler ki: Biz Allah içiniz ve mutlaka Allah'a döneceğiz," buyrulur. Bu dönüşün biri hayattayken ruhun Allah'a ulaşması, diğeri ise ölümledir. Vefat edenlerin yakınlarına sabır dilerken, o kişinin bu ölümden ders alarak kalan ömrünün yol tayinini doğru yapmasını temenni etmiş oluruz. Ali İmran suresinin 200. ayetinde ifade edilen hakikatler de nefsin afetlerinden temizlenmeyi ve ihlası anlatır ki bu da sabırla, yani zikirle mümkündür.
Sunucu: Evet Vehbi hocam, tekrar size dönelim. Kader ve gayret ilişkisi... "Kaderimiz kesinleşmiş bir takdirse biz niye çalışıyoruz?" sorusu çok klasik ve kadim bir tartışma konusudur.
Vehbi Vakkasoğlu: Bu konuya külli irade ve cüzi irade planından baktığımızda mesele gayet sade anlaşılır. Yaratanın gücü ve iradesi sonsuzdur; bu yüzden tevekkül ve teslimiyet kader konusunun iki temel gerçeğidir. Bugün moda olan "Benim malım, benim bedenim" gibi sözlerin bir geçerliliği yoktur; insana "Sen kimsin?" diye sorarlar. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun dediği gibi: "Bir saniyesine bile hakim olamadığımız bir hayatın nesine güveneceğiz?" Bir bardak suyun birkaç zerresi vefatımıza sebep olabiliyor, yarım basamaklı merdivenden düşüp dünyaya veda edebiliyoruz veya gözle görülmeyen bir mikrop canımıza okuyabiliyor.
İşte bu acziyet içinde olmak, sonsuz ve sınırsız olan Allah'ı bilmeyi ve O’na yaslanmayı sağlar; kulluk bilinci buradan açılır. Her şey Allah'ın takdiri ve hükmüdür, yaratan O’dur; fakat cüzi iradesiyle bunu isteyen ve dilekçe veren insanın kendisidir. Bu irade insana verilmiştir ki sorumluluk olsun, cennet ve cehennem bir anlam kazansın. Kur'an-ı Kerim'de onlarca kez "Siz yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz" buyrulmaktadır.
Kader gayrete aşıktır; Rabbimiz takdir etmiştir ama bunu hak etmemiz için çaba göstermemiz gerekir. Gayret, en küçük bir iyi niyetten ciddi bir çalışmaya kadar her şeyi kapsar. Bu bağlamda cihadı da sadece kılıç, kalkan ve savaş olarak değil; Allah yolunda cehd etmek, azmetmek, gayret etmek ve çabalamak olarak anlamak gerekir.
Bunun önemli bir örneğini Milli Mücadele sırasında Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi göstermiştir. Yunanlılar İzmir'e çıktığında cihat ilan etmiştir. Ayakları diz üstünden kesik ve bir kolu olmayan bir adam gelip, "Efendim, benim bu cihada katılmam nasıl mümkün olur?" diye sorunca, Müftü Efendi ona, "Kapının önüne kadar çıkıp güneşlenebiliyor musun? Çoluk çocuğuna söyle, önüne avucuna sığacak taşlar toplasınlar. Cihada destek olmak ve düşmana kurşun atmak niyetiyle o taşları fırlat, sen de bu sevaptan pay sahibi olursun," demiştir. Dilekler dualaşır, dualar gerçekleşir; yeter ki yürekten ve samimi olsun.
Kullanmadığımız organlar nasıl kireçlenip arızalanıyorsa, tembellik de insan yapısına aykırıdır ve yasaklanmıştır. Biz gayret edersek Allah lütfuyla karşılığını kat kat verir. Yıllarca öğretmenlik yaptım; bir öğrenci matematikten geçer not olan 5 yerine 4 aldığında, eğer ahlaklı, kibar ve elinden gelen tüm gayreti gösterdiği halde yeteneği elvermediği için orada kalmışsa, öğretmenler kurulu kararıyla onu geçirirdik. İşte kader gayrete böyle aşık olur. Rabbimiz, merhamet edenlerin en merhametlisidir ve merhameti bütün annelerin şefkatinin toplamından katbekat üstündür.
Vehbi Vakkasoğlu: Öğretmenler kurulu kararıyla geçiririz bu öğrenciyi. Niye? Evet; çok beyefendi, kibar. Ahlakı yerinde, eğitimi yerinde. Bir de matematik için elinden gelen gayreti yaptı ama yetenek bu; çocuk 4,5 alamıyor, 4’te kalmış. "Hadi onu da kurul kararıyla geçirelim," deriz. İşte kader gayrete böyle aşık oluyor. Rabbimiz o öğretmenler kurulu kadar —haşa— Rahman ve Rahim değil mi? Merhametli değil mi? Bizi bizden fazla seven Efendimizin bir hadisinden öğrendiğimize göre; bütün annelerin şefkati toplansa O’nun merhameti yanında hiçbir şey ifade etmez. Erhamerrahimin olan, yani merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah, tabii ki kaderimizde birtakım değişiklikler yapma hakkına sahiptir ve yapacaktır da. Azımızı çoğa sayacak; bazen bize hiç önemli gelmeyen bir işten belki de ebedi kurtuluşumuz nasip olacaktır.
Efendimiz bunlardan çokça bahsetmektedir. "Bir kadın vardı ki," diyor, "her türlü rezillik, pislik ve günah içindeydi. Allah, bir hayrı ve bir tavrı sebebiyle onu affetti, cennetlik yaptı." Nedir bu hayır? Çölde bir kuyu başında, vahada ayakkabısına ip bağlayıp sarkıtmış ve su çekmiş. Tam kendisi içecekken, bakmış ki orada dili bir karış dışarıda, susuzluktan ağzı kurumuş bir köpek duruyor. Ona acıyor; ilk çektiği suyu köpeğe içirip sonra kendisi susuzlukğunu gideriyor. Yaptığı tek iyilik budur ve bu iyiliğin hatırı için o kadın cennetlik oluyor. Yani nasıl bir gayret? Aslında gayret bile denemeyecek kadar küçük bir adım...
Ya da yine Efendimizden aldığımı satarak başka bir misal vereyim; hanımefendiler kusurumuza bakmasınlar, erkek milletinde daha çok olumsuz örnek var aslında: Bir kadın da bir kediyi aç ve susuz bırakarak ölümüne sebep oluyor. Efendimiz, bu davranışın onun cehennemlik olmasına vesile olduğunu buyuruyor. Yani gayret, olumlu ya da olumsuz en küçük şekliyle bile karşılıksız kalmıyor. Onun için "Bu kadar oldu, yapacak bir şeyim kalmadı" demeyeceğiz. Allah'tan ümit kesilmez. Doktorlar da söyler ama bunu hepimiz dile getirmeliyiz: Son nefese kadar, can bedenden çıkmadıkça "umut var" bilinciyle hareket edeceğiz. Dış görünüşe önem vermeden kardeşlerimizi hayra ve huzura davet edeceğiz; sevgiyle, muhabbetle, şefkatle yaklaşacağız ve daima umutlu olacağız. Bazen bizim hiç önemsemediğimiz, yaptığımızı bile fark etmediğimiz bir güzellik, birini manevi bataklığın dibinden çekip bizden daha kıymetli bir kardeş haline getirebilir.
Sunucu: Bunun farkına varmayışımız da aslında çok iyi bir şey değil mi hocam? Yani bir şey yapıyorsunuz ama onun sonuçlarından birçok insan istifade ediyor, kurtuluşa eriyor; fakat siz bunu kasıtlı olarak, yani hani birinin gözüne girmek için yapmıyorsunuz. O durum sizin tabiatınızda zaten var; siz doğal olarak yapıyorsunuz ve birileri ondan inanılmaz derecede istifade ederek güzel sonuçlara ulaşıyor. Bu çok kıymetli bir şey.
Vehbi Vakkasoğlu: Tabii, "Zaten öyle bir iş yapayım ki örnek alsınlar" gibi bir düşünceyle hareket edilirse oraya riya ve başka niyetler karışıyor. Fark etmeden yapmak; hayatın normalinde, akışında ve rutininde gerçekleştirmek çok daha fevkalade ve etkilidir.
Sunucu: Eski metinlerde çok güzel bir ifade vardır ve ben de çok beğenirim. Başarıya ulaşmanın formülü olarak kodlanmış bu ifade şöyle der: "Başarının anahtarı say-u gayrettir." Yani istikrar ve çalışma... İstikrar ve çalışma, başarıya ulaştıran en önemli anahtardır.
Buradan şuraya gelmek istiyorum: Bir korku var, bir de sevgi var. İkisi de insan için çok önemli iki duygu. Peki, bunlardan hangisi bizi Allahu Teala'ya daha kolay ve daha hızlı yaklaştırır sevgili hocam?
Abdulcabbar Boran: Evet, Allah'ın vahiy lisanına baktığımız zaman dayandığı temel sevgidir. Tasavvuf lisanında, Allah'a olan teslimiyetimizde bizden dört tane teslimiyet istenir. Zaten bütün tasavvuf büyükleri bu yedi safhayı yaşamışlardır: Ruhun teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi ve iradenin teslimi. Bunu sevgi diliyle ifade etmek gerekirse; ruhun teslimi Allah'tan hoşlanmayı, fizik vücudun teslimi Allah'ı sevmeyi, nefsin teslimi Allah'a aşık olmayı, iradenin teslimi ise Allah'ta fani olmayı (Allah ile ayar olmayı) gerektirir.
Peki, bu yolda korku olabilir mi? Kur'an-ı Kerim'e baktığımız zaman korku hali, "kötü hesaptan korkmak" olarak karşımıza çıkar. Neymiş bu kötü hesap? Kur'an-ı Kerim'de Mü’minun suresinin 102. ve 103. ayet-i kerimesinde, kimin hasenat (sevap) tartıları ağır gelirse onların felaha erenler olacağı; kimin günah tartıları ağır gelirse onların da nefsini hüsrana düşüren cehennemlikler olacağı zikredilir. Bu açıdan olaya baktığımızda kötü hesabın sahiplerini görürüz. Ra'd suresinin 18. ayet-i kerimesinde, Allah'ın davetine icabet edenler için en güzel mükafat (Ahsenül Hüsna) ve ruhun dünyadayken Allah'a ulaşması varken; davete icabet etmeyenler bir dünya dolusunu ve bir o kadarını daha fidye olarak verseler bile onlar için kötü hesap olduğu buyrulur. Kötü hesap, nefsini hüsrana düşüren cehennemlikler olarak zikredilmektedir.
O zaman başlangıçta kötü hesaptan korkmak söz konusu olabilir mi? Evet. Kötü hesaptan korkan kişinin yapması gereken şey, Rabbine iltica etmek ve O’na ulaşmayı kalben dilemektir. Kişi bunu dilediği takdirde ise sevgi başlar. Diyoruz ki: Korkan korktuğundan kaçar, seven sevdiğine koşar. Bizimle Allah arasındaki ilişki tamamıyla sevgiye dayalıdır. "Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır" buyrulur. Bu açıdan bakıldığında birleşmenin adresi hidayettir; hidayet de insan ruhunun dünya hayatında Allah'a ulaşmasıdır. Kalben ulaşmayı dilemek de sevginin en açık alametifarikasıdır. Kim kime kavuşmayı ister? Seven sevdiğine kavuşmayı ister ve ona koşar.
Dolayısıyla, bizdeki ruh bir emanettir ve Allah Teala bizden bu emaneti geri istemektedir. Bunu, karşımızda olduğu için değil, tam tersine bizi çok sevdiği için talep eder. Şöyle söyleyemyelim; bizi sevdiğinin en büyük ifadesi, kainatı emrimize vermiş olmasıdır. İnsanı yeryüzünün halifesi olarak tayin etmiş, bütün varlıkların üstünde kılmış ve "Sana kainatı takdim ediyorum" buyurmuştur. Rabbimiz bize kainatı verirken, biz de O’nun bizdeki bir emanetini gerçekten O’na geri verebiliyorsak, O’na olan güvenimizi ve imanımızı tazelemiş oluruz. Allahu Teala bizden kesinlikle bunu istemektedir; yani kalben ulaşmayı dilememizi ve bu dileğin neticesinde emaneti sahibine ulaştırmamızı... Bu süreç bizi gerçek Allah sevgisine götürür.
Tabii halk arasında şu anda kime sorsanız, "Allah'ı ne kadar seviyorsun?" derseniz, "Çok seviyorum, Allah sevilmez mi? O benim sahibim," diyecektir. O zaman sorulması gereken ikinci sual şudur: "O’nu ne kadar zikrediyorsun?" Kişi o zaman etrafına bakınır; bakarsınız ki hiç zikri yok ama diline pelesenk olmuş bir alışkanlıkla "Çok seviyorum" der. Biz de diyoruz ki, Allah sevgisinin alametifarikası ve ölçüsü zikirdir. Siz Allah'ı ne kadar zikrediyorsanız, O'nu o kadar seviyorsunuz demektir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Müzzemmil suresinin 8. ayetinde, "Rabbinin ismiyle zikret" buyrulur ki bu aslında bizimle Allah arasındaki ilişkide belli bir zikir süresine tekabül eder ve kişinin Allah'tan hoşlandığının ifadesidir. Ahzab suresinin 41. ayet-i kerimesinde ise, "Allah'ı çok zikirle zikredin" buyrulur. Çok zikredenler konusunda bize en güzel örnek kimdir? Nebiler Sultanı Peygamber Efendimizdir. Ahzab suresinin 21. ayet-i kerimesi; Allah'a ulaşmayı dileyenler ve Allah'ı çok zikredenler için Allah'ın Resulü’nde güzel bir örnek olduğunu ifade eder.
O zaman gerçekten bizimle Allah arasındaki ilişki tamamıyla sevgiye dayalıdır. Ben hatta daha ötesine de geçerek vahiy lisanının bir sevgi lisanı olduğunu söylüyorum. Neden sevgi lisanıdır? Çünkü Ali İmran suresinin 119. ayet-i kerimesinde, "Siz müminler böylesiniz; siz, sizi sevmeyenleri de seversiniz. Çünkü siz kitabın tamamına iman edersiniz," buyrulmaktadır. Öyleyse Kur'an-ı Kerim aslında baştan sona bir sevgi kitabıdır. Konferanslarımda da çokça vurgulamışımdır: Sevgi, mutluluğun anahtarıdır. On dört asır evvel Allah Resulü, cahiliye dönemindeki bir toplumu ele alıp yirmi üç senede Asr-ı Saadet’e ulaştırdıysa, bunu sevgiyle gerçekleştirmiştir. Çünkü o anahtarı kullandı. Herkes bilir ki Resulullah Mekke'nin fethini kalpleri sevgiyle fethederek gerçekleştirdi; hocamızın da ifade ettiği gibi, işin özü silah veya kaba kuvvet değildir.
Dolayısıyla diyoruz ki, Allah'a giden yol sevgiden geçer. Yunus Emre’nin ifadesiyle konuşalım: "Allah'a aşık olan kişi, akar gözlerinin yaşı, pür-nur olur içi dışı, söyler Allah deyu deyu." Ve yine bir başka dörtlüğünde şöyle der: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz." Mutlu olmanın ve insan olmanın anahtarı sevgidir. A'dan Z'ye kadar Kur'an'a kul-köle olmanın —Hazreti Mevlana’nın tabirini kullanıyorum, Allah'a köle olmak en güzel makamdır— anahtarı yine sevgidir. Öyleyse sevgisiz mutluluk olmaz.
Sunucu: Allah razı olsun. Vehbi hocam, korkalım mı sevelim mi? Ya da her ikisini birden mi yapalım, ne dersiniz?
Vehbi Vakkasoğlu: İnsan tam severse korkmaya yer kalmaz.
Sunucu: Ha, çok güzel! Harika, süper oldu bu.
Vehbi Vakkasoğlu: Çok seversek korkuya yer kalmaz. Dilimiz fakirleştiği için bu konularda bir karışıklık yaşanıyor. "Allah'tan korkulur mu?" Evet. Ben sosyal medyamda bir cümle paylaştım; bu işte bayağı derin olduğunu düşündüğüm arkadaşlar bile pek yüzeysel bakıp karşı çıktılar ama Allah'tan anlayanların sayısı daha çoktu. Şöyle yazmıştım: "Allah'tan korkuluz; çünkü O sevginin odağı, otağı ve bir numaralı kaynağıdır, daha ilerisi yoktur." Bir tanesi de bana Kur'an-ı Kerim'deki Allah korkusu ile ilgili ayetlerin numaralarını göndermiş. Benim önümde de var bunlar, biliyorum; ama acaba korku tek çeşit midir? Hırsızdan da korkulur, depremden, selden, felaketten, düşmandan ve bütün şerlilerden de korkulur. Allah korkusu öyle bir şey midir? Haşa ve kella! O bizi haberimiz olmadan seven, inanılmaz ve sayıya gelmez nimetlerle donatan, en üstün canlı yapan, bütün varlıkları da emrimize veren bir Yaratıcıdır.
O’ndan korkulur mu? O korku başka bir şeydir; "havf" (ürkmek) değil, "haşyet"tir. Belki o kelime durumu daha iyi ifade ediyor. Hani, "Namazı huşuyla kılın" denir ya; Allah derken içiniz titresin, sesinizden öte gözünüz yaşarsın... İşte bu da bir korkudur ama lezzetli bir korkudur. Tam tercüme edecek olursak, "Ya layık olamazsam" korkusudur. Kul olarak yaratılışımız tertemiz ve çok güzelken, "Ya kul olarak kalamazsam, ya bu sevgiyi kaybedersem" korkusudur.
Sunucu: Allah razı olsun, ben de onu diyecektim; sevginin kaybedilmesi korkusu... Yoksa öteki korkularla hiçbir alakası yok.
Vehbi Vakkasoğlu: Evet, şimdi korkuyu öteki türlü anlattığınız zaman insanların fıtratına ters düşüyor. Nitekim öyle bir hanımefendiyle karşılaşmıştım. Bana, "Okuduğum daha önceki din kitapları bana eli sopalı bir Allah anlatıyordu, bu bana göre değildi ve din defterini kapatmıştım," dedi. Fakat daha sonra aslına uygun doğru kaynakları okuyunca anlamış ki Kur'an'daki Allah'ın elinde sopa yok. Allah, aklımızdan çıkmasın ve gönlümüzden silinmesin diye bütün surelerin başına "Bismillahirrahmanirrahim"i kazımış; Rahman ve Rahim olan sıfatlarını öne çıkararak Kendisini ilk elden öyle tanımamızı istemiş. Hanımefendi, "Böyle bir Allah tasavvuruna bayıldım; hele Fatiha'nın açılımları, bizi yöneten, dünya hayatımızı cennetleştiren ve öteki dünyayı inanılmaz boyutta bir mutluluk yurdu kılan bir Yaratıcıyı anlatıyor. Şimdi ne emrederse yapacağım," dedi. İşte arkasından tevekkül ve teslimiyet böyle geliyor. Maalesef dilimizi zayıflattığımız için korku kavramını çok tekdüze hale getirdik ve bütün korkuları aynı kelimeyle ifade eder olduk; bu da karışıklığa sebep oluyor. Buradaki asıl his; "Ya layık olamazsam, ya bu kadar verdiklerinin hakkını veremezsem, yarın huzuruna çıktığımda hesap gününde ne yüzle 'Rabbimsin' diyeceğim" korkusudur.
Bazen gençler konferanslarda, "Hocam yeryüzünde buna benzeteceğimiz hiç mi korku yok?" diye soruyorlar. Ben de acizane diyorum ki: Var, bir tane var; o da anneden korkmak. Çocukluğumu hatırlıyorum; annem gecekondu bahçesinde leğende yıkardı bizi. Önce çamaşır yıkar, o odun ateşinde ısınan su boşa gitmesin diye de "Gelin bakalım" diyerek sırayla bizi leğene oturtup yıkardı. Bizde de çocukluk, yaramazlık var ya; okul öncesi dönemde leğenden fırlayıp kaçardık. Annem peşimizden koşup yakaladığı yerde canımızı yakmayacak şekilde şaplakları vururdu, vücudumuz kızarırdı ama biz ikinci kere yine kaçmayı denerdik. Onun bizi yakalaması, kızması ve şaplak vurması esnasında biliriz ki bu davranış bize düşmanlığından değil, iyiliğimiz içindir. O an bile içindeki sevgiyi hissettiririz ve o şefkati yeniden yaşamak için adeta çaba gösteririz. Bir tek anne, her haliyle sevgiyi hissettirir; en kızgın anında bile beni sevdiğini bilirim. Hatta bazen bize kızdığı zaman yine gidip annemizin kucağına saklandığımızı, kendisine sarıldığımızı hatırlarım. İnsan bunu fıtratından getirmiştir. Yeryüzünde —haşa— aynısı olamaz ama o sevgiyi ve o hususi korkuyu birlikte anlayabilmek için aklıma sadece bu örnek geliyor. Yoksa bizi travmalara iten, hasta eden, psikolog ve psikiyatrist kapılarında kuyruğa dizen o dünyevi korkularla hiç alakası yoktur. Bu tatlı, çok tatlı bir korkudur; haşyettir, içiniz titrer ve gözyaşı dökersiniz.
Sunucu: Hocam, şöyle söyleyebilir miyiz o zaman: İman varsa korku yoktur, korku varsa da iman yoktur diyebilir miyiz?
Vehbi Vakkasoğlu: Elbette, iman olmayınca zaten artık başka bir şey konuşmaya gerek kalmaz.
Sunucu: Evet, çok ilginç. Şimdi hocamızın anlattığıyla anneden korkmanın ne olduğunu çok iyi anladık; bu durum Hak Teala'dan korkuyla (haşyetle) aynı anlama geldi aslında. 1040 yılında Karahanlı Türkçesiyle yazılmış bir Kur'an tercümesi vardır; Türk İslam Sanatları Müzesi'nde sergilenen bu eser dünyadaki tek nüshadır. Yaklaşık bin yıl önce yazılmış bu tek nüsha üzerinde geçmişte bir çalışma fırsatım olmuştu ve çok ilginç bir detay dikkatimi çekmişti. "Bismillahirrahmanirrahim" kelimesinin o dönemki tercümesi bana çok farklı görünmüştü. Satır arası bir tercümedir bu; bir satır Arapça metin yazılmış, her Arapça kelimenin altına da kırmızı mürekkeple Türkçe karşılığı gelecek şekilde satır arası aktarılmıştır. O dönemde tercüme usulü böyleydi. "Bismillahirrahmanirrahim" ifadesini, bugünkü meallerde gördüğümüz "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" şeklindeki kalıptan farklı olarak, bin yıl önceki mütercim tamamen Türkçe kelimelerle şöyle çevirmişti: "Bağırsak olan Tengrinin adıyla." İçinde hiç Arapça kelime yoktu.
Buradaki "bağırsak" kelimesinin anlamına baktığınızda, o dönemde bu kelimenin "ana rahmi" anlamına geldiğini görüyorsunuz; yani Yaratıcıyı ana rahmi sıfatıyla, anne ile bebek arasındaki o şefkat bağıyla nitelendirmiştir. Bağışlayan yüce Allah’tır; anne de bebeğini şartsız ve koşulsuz bir şekilde bağışlar. Rızık veren, besleyen Allahu Teala'dır; anne de bebeğini karnında karşılıksız besler. Koruyan yüce yaratıcı Allah'tır; anne de bebeğini rahminde korur. Mütercim, Yaratıcıyı "bağırsak olan Tengri" diye tanımlarken, anne ile bebek arasındaki o kordon bağından mülhem, şefkatin en zirve noktasını nazara vermiştir. Ne büyük bir ifadedir...
Çok teşekkür ediyorum hocam. Şimdi şuna dönmek istiyorum: Mutluluk dedik, gayet güzel; sevgi bunun kaynağıdır dedik. Fakat günümüzde artık mutlu insan sayısı oldukça azaldı. Neden insanlar artık mutluluğa bu kadar zor ulaşıyor? Neden mutluluk sürekliliği olmayan bir kavrama dönüştü? Hocam, önce sizle başlayalım.
Abdulcabbar Boran: Evet, şimdi neden mutsuz olduğumuzu evvela doğru tespit etmemiz lazım ki bundan kurtulup nasıl mutlu olacağımızı da ifade edebilelim. Allahu Teala'nın Kur'an-ı Kerim'de tarif ettiği mutluluk bir uyum halidir. İç dünyamızda sürekli diyalektik bir kavga vardır; bu, nefs ile ruh arasındaki kavgadır. Ruhta on dokuz tane hasret vardır ve ruh Allah'ın bütün emirlerine itaat etmeyi, yasaklarına uymayı ister. Nefste ise tam bunların zıttı mevcuttur; Allah'ın emirlerine isyan etmeyi ve yasakları işlemeyi arzular. İç dünyamızda bu kavga var olduğu sürece huzurdan bahsetmek mümkün değildir. İnsan sosyal bir varlık olduğu için iç dünyasındaki bu çatışma ve kavga dışarıya da taşar. Hani halk arasında "Mızrak çuvala sığmaz" derler ya; buradaki on dokuz afeti birer mızrakla temsil edersek, kişi sosyal hayatta, hatta aynı aile içerisinde en sevdiği eşiyle bile hoşuna gitmeyen bir durum yaşandığında derhal ağzına geleni söyler ve o anda karşısındakinin kalbini kırabilir. Bu durumdayken Allah'la olan ilişkilerimizi düşünürsek; mutsuzluğun temelinde Allah'ın emirlerine isyan etmek ve yasak olan fiilleri işlemek, yani Rabbimize itaat etmemek yatmaktadır.
Mutluluk, iç dünyamızdaki bu kavganın sona ermesidir. Az evvel hocamızın ifade buyurduğu gibi; cihad kılıçla yapılanla sınırlı değildir, Allah Resulü’nün tarif ettiği "Cihad-ı Ekber"dir. Sahabe küçük savaştan dönüp, "Büyük savaşa başlıyoruz" buyrulunca, "Ya Resulullah, bundan daha büyük savaş mı olur?" diye sormuş, Efendimiz de "Kişinin kendi nefsine karşı yaptığı cihad, en büyük cihaddır" demiştir. Ankebut suresinin 5. ayet-i kerimesinde Allah bu konuda noktayı koymaktadır. Ayetle paralel düşen hadis-i şerifte de buyrulur ki: "Kim Allah'a ulaşmayı, O’na kavuşmayı ister ve buna muhabbet beslerse, Allah da onu Kendisine ulaştırmaya muhabbet besler. Kim de Allah'a ulaşmayı kerih (çirkin) görürse, Allah da onu Kendisine ulaştırmayı kerih görür." Öyleyse yaratılış gayemiz Rabbimize kavuşmaktır. Kur'an-ı Kerim'e göre, Hz. Adem'in zürriyetinden gelen kadın-erkek tüm insanlar için Allah'ın tayin ettiği nihai hedef O’nun zatına ulaşmak ve zatını görmektir.
Hedef tektir; işte bu noktada kişi bu dileğin sahibi olduğu zaman hemen ardından gelen 6. ayet-i kerimede nefs cihadı devreye girer. Çünkü ruhun dünya hayatındayken Allah'a ulaşabilmesi, nefsin tezkiye edilmesine bağlıdır. İnsan nefsini tezkiye etmedikçe ruh gök katlarında yükselip Allah'ın zatına ulaşamaz. Nitekim Resulullah'ın hadisinde zikrettiği "Mutu kable en temutu" (Ölmeden evvel ölünüz) sırrı gerçekleştiğinde, vazifeli melekler ruhu yedeğe alarak gök katlarında yükseltmek suretiyle Allah'ın zatına ulaştırır. Bu hakikat İncil'de de Tevrat'ta da, yani bütün kutsal kitaplarda böyledir.
Mesele, kesinlikle bizim nefsimize karşı bu cihadı gerçekleştirmemizdir. Nefsimizin manevi kalbinde %7 oranında "fazıl" (nur) birikmedikçe ruhumuz birinci gök katına ulaşamaz; çünkü gök katlarının kapısının anahtarı nefsin elindedir. Nefs, manevi kalbinde zikir yoluyla o nurları ve fazılları biriktirmedikçe birinci gök katı açılmaz ve ruh da oraya yükselmez. Kur'an-ı Kerim'de yedi tane nefs kademesi zikredilir: Emmare (Yusuf 53), Levvame (Kıyame 2), Mülheme (Şems 8), Mutmainne (Fecr 27), Raziye (Fecr 28), Marziye (Fecr 28) ve Tezkiye (Fatır 18). Bu yedi kademeyi kesinlikle bir bir aşmamız lazımdır ve bunun anahtarı zikirdir; mutlaka o zikri gerçekleştireceğiz.
Bütün kötülüklerin ve mutsuzlukların kaynağı nefsimizdir. Kur'an-ı Kerim'de kalp veya gönül çok önemli bir uzuvdur. Fizik vücudumuzun hayatında kalben nasıl hayati bir yeri varsa, maneviyatımızda da nefsimizin manevi kalbi aynı öneme sahiptir. Bugün her türlü hastalığın teşhisinde kan tahlili yapılıyor; kirli kan kalpte toplanıyor, akciğerlerde temizlendikten sonra vücudun her uzvuna temiz olarak pompalanıyor. Ölüm olayı ise beyinde başlayan bir çürümeyle gerçekleşir. Maneviyatımızın ölümü de nefsin afetlerine esir olmamızla ilgilidir; yani hayatımızda yaşanan mutsuzlukların arkasında sadece kendi nefsimiz vardır. Mesela şu anda birisi size gelip "Çok sıkıntıdayım" diyorsa, bunun tek sebebi kendisidir. Aslında dışındaki 8 milyar 250 milyon insanın her biri o kişiyi sıkıntıdan kurtarmak için birer kapıdır; fakat bakış açısı farklı olduğu, Allah'ı o aşk ve sevgi gözüyle göremediği için herkesi kendisine düşman zanneder. Dışınızdaki insanlara şeytanın gözlüğüyle baktığınızda onları düşman görürsünüz. Ama sevginin gerektirdiği üzere Allah'a sevgi dürbünüyle bakar ve dışınızdaki herkesi Allah'ın sizin mutluluğunuz için var ettiği birer vasıta olarak görürseniz, o zaman kesinlikle herkes sizin mutluluğunuza hizmet eder.
Bu durum nefsimizin manevi kalbinde zikirle, Allah'ın katından taşıdığımız nurlarla gerçekleşir. Bu yedi kademeyi aşmak konusunda Allah'ın herkese garantisi vardır; mükafatı da üç cennet ve dünya saadetinin yarısıdır. Demek ki başlangıçta herkes mutsuzdur; mutsuzluğun sebebi de iç dünyasındaki kavga, diğer insanlarla olan çatışması, Allah'ın emirlerine itaatsizliği ve yasak olan fiilleri işlemesidir. Fakat kişi kalben ulaşmayı dilediği an, Rabbimiz bu talebi kimin kalbinde görürse ona söz vermiştir; hem Ra'd 27'de, hem Şura 13'te, hem de Ankebut 5'te "Bana ulaşmayı dileyenin ruhunu Kendime ulaştıracağım" buyurmuştur. O zaman Rabbimiz bizim vazifemizi kolaylaştırır; zikri, namazı, orucu ve bütün manevi basamakları bize sevdirir. Çok kısa bir süre içerisinde, yedi sekiz aylık bir zamanda ruhumuzu Kendisine ulaştırır ve sanki bunu biz başarmışız gibi bize üç cennet ile dünya saadetinin yarısını ihsan eder. İşte Hazreti Mevlana bu durumu şöyle ifade ediyor: "Ben bir neydim; Şems geldi, delik kalbime üfledi ve ben Mevlana oldum." İşte tasavvufun özü budur ve inşallah hepimiz bu manaya ulaşabiliriz.
Sunucu: Eyvallah. Evet hocam, programımızın sonuna geliyoruz artık. Çok keyifli bir sohbetti ama bu mutluluk konusunu bir de sizin ağzınızdan duyalım. Günümüz modern insanı gerçekten mutluluktan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor; bunun temel nedeni nedir sizce?
Vehbi Vakkasoğlu: Çünkü gittikçe bencilleşiyoruz efendim. Egomuzu merkeze alıp sadece onun etrafında dönüyoruz ve gözümüz etrafımızı görmez oluyor. Oysa ki mutluluk sadece alınacak bir şey değil, bilakis verilerek kazanılacak bir şeydir. Rabbimiz bize cömert olmamızı, maddi ve manevi her neyimiz varsa paylaşmamızı öğütlüyor; verdiğiniz şey size daha bereketli olarak dönecektir. Cimrileşen insan vermeyi beceremediği için kendisini mutsuzluğa mahkum eder. Bu duruma sadece "alışveriş" diyenleri de huzurunuzda tenkit ediyorum; mutluluk bir "verişalıştır." Önce verme yürekliliğini ve cömertliğini göstereceksiniz; ondan sonra verdiğiniz fazlasıyla size dönecek ve mutlu olacaksınız. Mutlu edenler olarak en çok vi mutlu olacağız inşallah.
Sunucu: Eyvallah. Çok teşekkür ediyorum, ağzınıza sağlık. İyi ki geldiniz, ayaklarınıza sağlık. Evet sevgili seyirciler, geldik programımızın sonuna. Gönül Dostları’nda tekrar buluşmak üzere, hoşça kalın.