Sunucu: Çıkmış olduğu birçok konferans, televizyon programı, panel, şura ve sempozyumda birikimlerini insanlarla paylaşmaktadır. Evet, Sayın Profesör Doktor Mehmet Halil Çiçek, kıymetli hocam, alkışlarınızla sizleri konuşmalarınızı yapmak üzere sahneye davet etmek istiyoruz.
Prof. Dr. Mehmet Halil Çiçek: Euzü billahi mineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamde’l-ibâdi’s-sâlihîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Essalâtü vesselâmü alâ enbiyâi ve'l-mürselîn, ve alâ âlihî ve sahâbetihî ecmaîn.
Geceniz mübarek olsun. Cümleten hoş geldiniz. Sizleri Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketiyle selamlıyor; esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü diyorum.
Değerli dostlar, bugün hayatımız çok hızlı bir şekilde sekülerleşmektedir. Her geçen gün bu seküler ve pozitivist kültür, maneviyatımızdan bir parça koparıyor. Ne yazık ki bunun farkında değiliz. Bizi öyle bir hale getirdiler ki, bugün dindar, mütedeyyin dediğimiz birçok insanın hayata bakışı, batılı birisinden çok da farklı değildir. Halbuki Allah Celle Celaluhu, "Ben dininizi tamamladım" buyurmaktadır. Özellikle konumuzla ilgili olarak, maalesef bugün aile kurumu alarm vermektedir. Aile temellerinden çatırdamaktadır. Aile, toplum için bir sığınma, bir huzur mekanı iken, ne yazık ki bir aldanma ve aldatma yeri haline gelmiştir. Bunun birtakım sebeplerinin olduğu muhakkaktır. Bu sebeplerin başında, az önce ifade ettiğim sekülerleşmemiz, yani kendimize ait değerlere olan güvenimizi yitirmemiz gelmektedir. Halbuki Allah, dinimizi tamamladığını beyan etmiştir. Değerler, ahlak, ikili ilişkiler ve sosyal münasebetler konusunda başkasına dilencilik yapmamıza gerek yoktur. Ben onu sizlere sundum buyuruyor. Allah Celle Celaluhu, gerek Resulullah Aleyhissalatu Vesselam'ın diliyle gerek Kur'an-ı Azimüşşan'ın ayetleriyle hayatımız için gerekli olan tüm kilometre taşlarını koymuştur. Ancak bugün dünya çapındaki Müslümanların yaşadığı en büyük sorun özgüven sorunudur. Batıdan gelen değerler ve ilişki biçimleri bize çok cazip, allı pullu ve kurtarıcı gibi görünse de hiçbir tarafımızı kurtardıkları yoktur; aksine hayatımızı her geçen gün daha fazla bataklığa sürüklemektedirler.
Acizane kanaatimce, ailenin iki temel taşı, iki kutbu olan erkek ve kadın ilişkileri noktasında, karşı karşıya olduğumuz ve alarm çalan bu negatif duruma karşı bir varlık göstermek istiyorsak, aslımıza ve asaletimize dönmemiz lazımdır. Aslımıza dönmeden bir şeyi başarabilmemiz imkansızdır. Aile içi ilişkiler konusunda Rabbimiz, Rum Suresi'nde bu ilişkileri muazzam bir şekilde, tek bir cümleyle formüle etmekte ve özetlemektedir. Rabbimiz, kendi kudretinin, azametinin ve yüceliğinin delillerinden biri olarak, "Sizin için kendinizden eşler yaratmasını" göstermektedir. Düşünün, eşlerimiz bizim gibi birer insan olmasaydı, başka varlıklar olsaydı hayat ne kadar sıkıcı ve sıkıntılı olurdu. Kadınlar ve erkekler için eşlerinin kendi türlerinden birer insan olması, huzurlu yaşamaları noktasında çok önemli ilahi bir nimettir.
Peki, eşlerimizin bizim için kendimizden, bizim gibi insan olarak yaratılmasının hikmeti, esprisi nedir? Ayet-i kerime bunu "Onlarla sükûnet bulasınız diye" şeklinde açıklar. Kur'an-ı Azimüşşan muciz bir kitaptır ve en önemli özelliği beşeriyeti onun bir benzerini getirmekten aciz bırakmasıdır. Tarih boyunca Kur'an, insanlara meydan okumuş ve bir benzerini getirmelerini istemiştir, ancak kimse bunu yapamamıştır ve kıyamete kadar da yapamayacaktır. Kur'an'ın mucize oluşunun göstergelerinden biri de, ifadelerini ve kelimelerini belagat kriterleri içerisinde, çok uygun bir retorik yapıda kullanmış olmasıdır. Her kelimeyi bilinçli seçer; rastgele bir kullanım yoktur. Arap edebiyatçıları, Kur'an'dan bir kelimeyi çekip yerine başkasını koymanın imkansız olduğunu söylerler. Bu bağlamda Kur'an, aile huzurunu temin etmede özel bir ifade seçmiştir. Bu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: "Li-teskunû ileyhâ" (Onlarla sükunet bulasınız diye). Buradaki hitap erkekleredir. Yani Allah, kendinizden eşleri, siz ey erkekler onlarla sükuneti bulasınız diye yarattı.
Bu ifade ne demektir? Ailenin sükunetini, huzurunu ve saadetini temin etmede en büyük yük, en ağır sorumluluk erkeğe düşmektedir. Ayet-i kerime bize bunu işaret ediyor. Elbette bu, kadının erkeğe zulmetmesi, hakaret etmesi veya onu adam yerine koymaması anlamına gelmez. Ancak erkek; hikmetiyle, bilgisiyle, ağırbaşlılığıyla ailede meydana gelen çatlakları yönetmeli, önlemeli ve bunlara çare bulmalıdır. Kur'an, erkeği bu konuda birinci derecede sorumlu tutmaktadır. Bunu kulağımıza küpe yapmamız lazım. Ancak sorumluluk sadece erkekte bitmez. Kur'an devamında, "Aranıza sevgi ve rahmet koydu" buyuruyor. Bu sevginin nasıl bir sevgi olduğunu bilmemiz lazım. Bu sevgi, sadece biyolojik ve geçici duygulara bağlı bir sevgi olmamalıdır. O sevgi, Allah'ın rızasından kaynaklanan ve Allah'ın rızasını temine yönelik bir sevgi olmalıdır. Yani "hasbi" bir sevgi olmalıdır, "hesabi" değil. Bu sevgiden hem erkek hem de kadın sorumludur; her iki eş de birbirleriyle sevgilerini paylaşmalıdır.
Malumunuz, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir gün otururken yanından bir adam geçer. Resulullah'ın yanında oturan zat, "Ya Resulallah, ben bu adamı seviyorum, çok seviyorum" der. Resulullah (s.a.v.) ona dönerek, "Peki, ona sevdiğini söyledin mi, ilettin mi?" diye sorar. Adam "Hayır" deyince, Efendimiz "O zaman git ve ona söyle" buyurur. Adam koşar ve "Ben seni Allah için seviyorum" der, diğeri de "Allah da seni sevsin" diye karşılık verir. Değerli dostlar, madem sevdiğimiz bir yabancıya sevgimizi ilan etmek Resulullah'ın emri ve sünnetidir; o halde aile fertlerinin, özellikle eşlerin birbirine sevgilerini ilan etmeleri aynı zamanda nebevi bir emirdir. Erkek bunu bir enaniyet, bir gurur meselesi yapmamalıdır. Hanımına "Seni seviyorum" dediğinde ne ismi silinir ne de ona bir leke gelir. Aynı şekilde kadın da eşine bunu söylemelidir. Kur'an'ın tavsiyesi, eşlerin birbirini sevmesi ve bu sevginin kalıcı olmasıdır.
Bu manada Resulullah (s.a.v.)'in bize çok önemli uyarıları vardır. Öncelikle ayet, "Eşlerinizle iyilikle muamele edin" buyurur. Kur'an bizden her işimizde, ticaretimizde, konuşmamızda iyi davranmamızı ister. Hatta boşanma durumunda bile, eğer ayrılık kaçınılmazsa, eşlerinizle iyilikle, güzellikle ve insanca ayrılın denir. Birbirinize değer verin, kıymet verin. Erkek fiziki gücünü kullanarak kadına zulmedemez, kadın da konumunu kullanarak erkeğe zulmedemez. Allah Celle Celaluhu, "Olur ki eşlerinizin bazı davranışlarından hoşlanmazsınız, ama Allah o şeyde sizin için büyük bir hayır kılmış olabilir" buyuruyor. Eşimizin hoşlanmadığımız bir huyu olabilir, ancak bir kusur yüzünden aileyi dağıtmak asla doğru değildir ve Allah katında geçerli bir mazeret sayılmaz. Bakınız şu hadis çok önemlidir hanımefendiler: Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki; "Bir kadın, hiçbir geçerli sebep yokken kocasından boşanmak isterse, o kadın cennetin kokusunu bile alamaz." Yani kocası ona zulmetmiyor, haksızlık yapmıyor, nafakasını veriyor, ortada bir sıkıntı yok ama kadın boşanmak istiyor. Geçenlerde bir profesör arkadaşım anlattı; apartmanlarında görünürde çok iyi olan bir çift boşanmış. Arkadaşımın eşi, kadına neden boşandıklarını sorunca, kadın "Ondan hoşnutsuzum, artık ondan nefret ettim, sıkıldım" demiş. Böyle bir şey olur mu? Geçici bir duygu için aile dağıtılır mı?
Ben burada Kur'an adına konuşuyorum, liberal veya sadece akademik bir konuşma yapmıyorum. Bir sebep yokken "Beni boşa" demek, cennet kokusundan mahrum kalmak demektir. Ailenin devamı için ikinci husus, birbirinizi seveceksiniz ama bu sevgi hasbi olacak. Ne kadın kocasının parasında pulunda gözü olduğu için onu sevecek, ne de koca başka bir çıkar için. Eşler birbirini "Allah'ın emaneti" olarak görmelidir. Şairin dediği gibi; malımız, canımız ve eşlerimiz bize ilahi birer emanettir. Yarın bu emaneti sahibine teslim ederken, sağlam mı yoksa kırık dökük mü vereceğimizin hesabını yapmamız lazım. Ayetin üçüncü vurgusu ise rahmettir. "Ve rahmeten" (Aranıza merhamet koydu). Eşler birbirine acıyacak, merhamet edecek. Sadece güzel günlerde değil, sıkıntıda ve darda da birbirlerinin yanında olacaklar.
Aile saadetinin devamı için kadın ve erkeğin karşılıklı İslami haklarını bilmeleri gerekir. Bugün maalesef pozitivist ve seküler kültür, bize ait değerleri yok ettiği için, İslam'ın tanımadığı bazı hakları birbirimize dayatıyoruz. Rabbimiz, "Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz" buyuruyor. Bu ifade, birbirini tamamlayan, örten ve koruyan bir ilişkiyi anlatır. Erkek fiziki gücüne dayanarak kadına haksızlık edemez. Resulullah'ın 9 hanımı vardı ve onlarla yıllarca yaşadı, birine bile tokat atmayı bırakın, ağır bir söz bile söylemedi. Benim Albay rütbesinde bir öğrencim vardı, Allah rahmet eylesin. Eşiyle araları bozulmuştu, beni çağırdı. Eve gittim, iki tarafı dinledim. Baktım ki Albay, evde askerlik yaptırıyor, ailesine bir komutan gibi davranıyor. Ona kızdım, "Burası kışla değil, evdir; böyle davranamazsın" dedim. Bugün aile içi şiddetin en büyük sebebi, erkeğin gücüne güvenerek istediğini zorla yaptırmaya çalışmasıdır. Fıkıh kitaplarımızda bile yazar; bir kadının, kocasının şahsi hizmetini görmesi ona farz değildir. Elbette hanımlar bunu koz olarak kullanmasın ama erkekler de "Gücüm var, her şeyi yaptırırım" vahşetine düşmemelidir.
İslam, ailenin devamını esas alır. Peygamberimiz, "Allah'ın en sevmediği helal, boşanmadır" buyurur. Boşanmak, tıpkı ölümün hastalık için bir çare olmaması gibi, aile sorunları için bir çare değildir. Çare, ailenin saadetini onarmaktır. Zaman zaman çatlaklar olsa bile, her iki taraf sorumluluklarını bilmeli ve birbirini idare etmelidir. Yükü tek tarafa yıkmamak gerekir. Bir öğretmen komşumun dediği gibi; boşanmış ailelerin çocukları, toplumda "serseri mayın" gibi savrulabiliyor. Anne babalar, çocuklarının bu hale gelmesini istemiyorlarsa birbirlerinin sıkıntılarına katlanmayı bilmelidir. Hiçbir hayat pürüzsüz değildir. Önemli olan, bu pürüzleri İslamiyet'in, aklın ve hikmetin gereği olarak en az zayiatla atlatmaktır. Aile olmadan toplum olmaz. Ailemizi korumak, sadece ilahiyat hocalarının değil, evin içindeki hanımefendi ve beyefendinin en büyük insani ve İslami sorumluluğudur. Rabbimiz hepimizin yardımcısı olsun. Sözlerimi Peygamberimizin şu hadisiyle bitiriyorum: "Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlakı en güzel olandır. Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben, ailesine karşı en hayırlı olanınızım."
Sunucu: Mehmet Halil Çiçek hocamıza değerli konuşmaları için teşekkür ediyoruz. Şimdi, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Profesör Doktor Ejder Okumuş'u sahneye davet ediyoruz.
Prof. Dr. Ejder Okumuş: Misafirler, hanımefendiler, beyefendiler; Aile Yılı'nın getirdiği anlam dünyasının bütün ömrümüze hâkim olması dileğiyle sözlerime başlamak istiyorum. Bu tür etkinlikler ve yıl ilanları, bazı konuları daha vurgulu şekilde anlamamız, anlamlandırmamız ve hayata geçirmemiz bakımından son derece önemlidir. Geç kalınmış olsa da "Aile Yılı" ilanı, ailenin hayati önemini hatırlatması açısından kıymetlidir. Halil hocam konunun Kur'ani ve nebevi boyutlarını anlattı, ben ise tekrara düşmemek adına meseleye biraz daha sosyolojik ve felsefi bir çerçeveden, Farabi ve İbn Haldun üzerinden bakmaya çalışacağım.
Türkiye'de onca üniversite, entelektüel ve akademisyen olmasına rağmen, aile ile ilgili yapılan bilimsel incelemeler maalesef son derece yetersizdir. Oysa aile olmadan bir toplum inşa etmek, hele ki mutlu bir toplum kurabilmek mümkün değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aile hayatıyla tüm insanlığa rol model olmuştur. İslam filozofu Farabi, insanın dünyadaki nihai amacının mutluluk olduğunu söyler. Peki insan bu mutluluğa nasıl ulaşır? Farabi'ye göre mutluluk, insanın toplumsal bir varlık olduğunun bilinciyle, toplumda üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Farabi, "Medine-i Fazıla" eserinde aslında bir sosyolojik okuma yapar. Kur'an'daki "takva" kavramının bir tezahürü de aslında budur: Her insanın, her Müslümanın üzerine düşen sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirmesi. Dünya hayatında fırıncı fırıncılığını, akademisyen akademisyenliğini, herkes kendi mesleğini, rolünü ve statüsünün gereğini hakkıyla yaparsa, toplum mutluluğa erişir.
Farabi, "İnsan yaratılışı gereği toplumsal bir varlıktır" der. Aristoteles de bunu "zoon politikon" (sosyal canlı) olarak ifade etmiştir. Farabi'den sonra, 11. yüzyıla adını yazdıran büyük İslam bilgini Biruni ve daha sonra sosyolojinin gerçek kurucusu olan İbn Haldun gelir. Batı'da sosyolojinin kurucusu Auguste Comte sanılsa da, ondan asırlar önce, 1350'lerde İbn Haldun "İlm-i Umran"ı kurmuştur. Umran, "içtima" yani toplanma/toplum demektir; bu da modern sosyolojinin tam karşılığıdır. İbn Haldun, insanların bir arada yaşamasının zorunlu olduğunu ve bunun da yardımlaşma ile mümkün olacağını belirtir. Bu yardımlaşma sadece zekat veya sadaka gibi maddi yardımlar değildir; herkesin işini düzgün yapması en büyük yardımlaşmadır. Eğer herkes görevini tam yaparsa, o toplum nitelikli bir şekilde varlık sahnesine çıkar ve mutluluğu yakalar.
Buradan aileye geçersek; aile, toplumun temel odak noktasıdır, çekirdeğidir. Farabi'nin mutluluk felsefesinden hareketle diyebiliriz ki, toplumun mutluluğu aileden geçer. Müslümanlar olarak kendimize sormalıyız: Ailemizi bir huzur ve sükunet merkezi olarak yaşıyor muyuz? Mutlu muyuz? Burada toplumsal gerçekliğe dair doğru tespitler yapmamız gerekiyor. İşin püf noktası burasıdır; yoksa sadece vaaz vermiş oluruz. Medyada sürekli "Türkiye uçuruma gidiyor, aile bitti, herkes boşanıyor, öldük, bittik" şeklinde bir felaket tellallığı ve nostalji yapılıyor. "Nerede o eski günler?" deniyor. Eski günler eskide kaldı. Bilim insanları bile bazen bu nostaljiye kapılıp gerçeklikten kopuyor. Ancak gerçeklik bu kadar karanlık değil. Evet, sorunlarımız var ama "öldük, bittik" noktasında değiliz. Türkiye, dünyada hala en sağlam aile yapısına sahip toplumlardan biridir.
Rakamlarla konuşalım: 2024 verilerine göre yaklaşık 180 bin boşanma gerçekleşmiş. Elbette bir yuvanın bile yıkılması üzücüdür, Allah'ın en sevmediği helaldir. Ancak 85 milyonluk bir nüfusta bu oran, ailenin tamamen çöktüğünü göstermez. Boşananların bir kısmı da daha sonra tekrar evleniyor. Buna karşılık, aynı yıl yaklaşık 570 bin evlilik gerçekleşmiştir. Ayrıca erken yaşta evliliklerde ve gençlerin evliliğe yöneliminde, sivil toplum ve devletin teşvikleriyle olumlu kıpırdanmalar var. Her şey kötüye gitmiyor. Ancak dikkat etmezsek 2050'lerde nüfusumuzun yaşlanacağı da bir gerçektir; çünkü aile başına düşen çocuk sayısı azalıyor. İnsanlar çocuk sahibi olmayı tamamen ekonomik hesaplara döküyor. Bu, sebep-sonuç ilişkisini tersine çevirmektir.
Geçenlerde İstanbul'da bir taksiciyle sohbet ettim. Bana "Hocam keşke daha fazla çocuğum olsaydı, ekonomik sebeplerden yapmadım ama hata ettim" dedi. Ben de ona, "Belki de çocuk sayın fazla olsaydı, rızkın artacak ve daha zengin olacaktın" dedim. Gençlerimiz arasında ciddi bir "gelecek kaygısı" var ve bu durum evliliği geciktiriyor. Bir gençle konuştuğumda, "İşimi kuracağım, zengin olacağım, sonra evleneceğim" diyor. Bu çocuk dindar bir genç. Ben de diyorum ki: Evlenirsen zengin olursun. Bizim inancımızda "Allah evlenene ve ev kurana yardım eder" düsturu vardır. Bu tam bir sosyolojik ve iktisadi gerçektir. Çünkü evlilik, kişiye sorumluluk yükler; kişi ailesi için daha çok çalışır, gayret eder, hatta gerekirse iki işte çalışır. Çocuklar büyüyünce onlar da aile ekonomisine katkı sağlar. Toplumun, aileyi yaşatmak için gençlerin önündeki maddi engelleri kaldırması şarttır. Aileler, damat adayına "Maaşın ne kadar?" diye sormamalı; "İşini kurar, beraber hallederiz, Allah kerimdir" diyerek destek olmalıdır.
Bizim aile yapımız, şeklen çekirdek aile gibi görünse de aslında "örtülü geniş aile"dir. Kahramanmaraş'taki anne-baba, İstanbul'daki memur çocuğuna erzak gönderir, hasattan pay ayırır, destek olur. Bağlarımız kopmamıştır. Aile içi şiddet konusunda da medyanın abartılı diline dikkat etmeliyiz. Şiddet elbette var ve kabul edilemez, hukuk buna cezasını verir. Ancak medya bunu bir reyting malzemesi olarak sürekli gözümüze sokarak bir "şiddet döngüsü" yaratıyor. Sanki her erkek eşini öldürüyormuş, her yerde töre cinayeti varmış gibi bir hava estiriliyor. Bu verilerle desteklenen bir artış değil, görünürlüğün artmasıdır. Bu algıya kapılıp "aile bitti" dememeliyiz.
Son olarak, ailenin ilacı "Selam"dır. Tahrim Suresi'nde buyurulduğu gibi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden ailemizi korumalıyız. Bunun yolu, ailemizin içine selamı, yani barışı, esenliği ve güveni hakim kılmaktır. Şiddetin panzehiri selamdır. Eşimize, çocuğumuza, ana babamıza karşı "Senden bana zarar gelmez, ben sana ancak iyilik yaparım" mesajını vermeliyiz. Anne babaya "üf" bile dememek, onların hukukuna riayet etmek gerekir. Kardeşlerin birbirinin mahremiyetine saygı duyması, kapıyı vurmadan odaya girmemesi bile ailenin huzuru için şarttır. Kur'an buna kadar detay vermiştir. Sosyal medyayı kullanırken de mahremiyete dikkat etmeli, kendi elimizle kendimizi tehlikeye atmamalıyız.
Konuşmamı bir fıkrayla bitireyim. Temel'e konferans vermesi için teklif gelmiş. Kürsüye çıkınca demiş ki: "Evdeyken ne konuşacağımı üç kişi biliyorduk; Allah, ben ve hanım. Yola çıktım, sayı ikiye düştü; Allah ve ben. Şimdi buraya çıktım, ne konuşacağımı sadece Allah biliyor." Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Sunucu: Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Ejder Okumuş'a teşekkür ediyoruz. Sıradaki konuşmacımız, Fizik Yüksek Mühendisi ve Mutasavvuf Yazar Sayın Dr. Abdulcabbar Boran. Kendisi nükleer enerji alanındaki uzmanlığının yanı sıra tasavvufi konulardaki çalışmalarıyla da tanınmaktadır.
Dr. Abdulcabbar Boran: Rabbimden bu toplantının tüm insanlığa mutluluk getirmesini dileyerek sözlerime başlıyorum. İnsanlık tarihi boyunca herkesin hedefi mutluluğa ulaşmak olmuştur, ancak çok azı bu hedefe varabilmiş; Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Edebali gibi Allah dostları bu sınıfa girmiştir. Şeyh Edebali'nin "İnsanı yaşat ki toplum yaşasın" sözü, insan ile toplum arasındaki mutlak bağı gösterir. Kur'an'daki tüm peygamberlerin amacı da insanları hidayete ve dolayısıyla mutluluğa ulaştırmaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in en büyük mucizesi, Allah'ın sözü olan Kur'an'dır. Kur'an'ın hedefi hidayet, hidayetin meyvesi ise mutluluktur. Hidayetsiz mutluluk mümkün değildir.
Mutluluğun anahtarı dindir. Şura Suresi 13. ayette belirtildiği gibi din üç esas üzerine kuruludur: Vahdet (Allah'ın tekliği), Tevhid (İnsanların tek cemaat olması) ve Teslim (Ruhun, vechin, nefsin ve iradenin Allah'a teslimi). Dini yaşamanın önündeki iki büyük virüs ise şirk ve dinde fırkalara ayrılmaktır. Peygamberimiz, ümmeti için "açık şirkten" korkmadığını, ancak en çok "gizli şirk"ten korktuğunu belirtmiştir. Gizli şirk nedir? Bunu anlamak için Kur'an aynasında kendimize bakmalıyız. İnsan, sadece et ve kemikten ibaret bir kalıp değildir. İçimizde çatışan yapılar vardır. Nefsimiz; kin, nefret, yalan, haset, cehalet, cimrilik, öfke, kibir gibi 19 manevi hastalıkla (afetle) maluldür. Buna karşılık Allah, bizlere Kendi ruhundan üfürmüştür (Secde Suresi 9). İşte insanın mutsuzluğunun ve içindeki kavganın kaynağı, nefsinin bu hastalıklarına teslim olması ve şeytanın adımlarına uymasıdır. Şeytan, insana düşmandır ve Adem babamızdan beri bu düşmanlık sürmektedir. Adem Aleyhisselam hata yaptığında "Ben nefsime zulmettim" demiştir. Bugün de tüm kavgaların sebebi, insanların nefslerine zulmetmesidir.
Allah, insanı Kendi halifesi olarak yaratmış ve kainatı onun emrine vermiştir. Yaratılış gayemiz Allah'a kul olmak, O'na dost olmak ve neticede mutlu olmaktır. Bu zor değildir; aksine Kur'an'ın formülüyle çok kolaydır. Tek bir dilek: "Allah'a ulaşmayı dilemek." Allah, Şura 13 ve Ra'd 27 ayetlerinde, kim kalpten Kendisine ulaşmayı dilerse, Allah'ın onu Kendisine ulaştıracağını garanti etmiştir. İnsanlar "Ben zaten Müslümanım, Kalü Bela'dan beri Müslümanım" diyor ama Allah kalbe bakar. Kalpten bir yöneliş yoksa, dil ile ikrar yetersiz kalabilir. Ruhumuz Allah'tan gelmiştir ("Hay"dan gelip "Hu"ya gitmek) ve ölmeden evvel O'na dönmelidir (Mutu kable en temutu). Bu, fiziksel ölüm değil, iradi bir teslimiyetle ruhun Allah'a ulaşmasıdır.
Ben bir fizikçiyim, nükleer alanda çalıştım. Yıllarca kuantumu, atomu inceledim. Maxwell, Einstein gibi isimler atomu anlamaya çalıştı ama ben fiziği Kur'an'dan öğrendim. En küçük hidrojen atomunda bile muazzam bir denge vardır; elektron çekirdeğin etrafında eliptik bir yörüngede döner. En yakın olduğu noktada merkezden (Rabbin katından) enerji alır, en uzak olduğu noktada ise manyetik alanı değişir. Ama asla kopmaz. Bu kainat, "Her şey Allah'tan gelir ve Allah'a döner" hakikatinin fiziksel ispatıdır. Bütün kainatı bu kanunla Allah dengede tutuyor. İnsan da bu nizam içinde Rabbine yönelmelidir. Ama insanoğlu iblisin oyununa gelerek mutluluğu dünyada, parada, makamda arıyor. Oysa mutluluk, nefsin tezkiyesi ve ruhun Allah'a teslimiyle mümkündür.
Peki bu nasıl olacak? Reçete zikirdir. "Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle mutmain olur" (Rad 28). Zikri hayatımıza yerleştirmeliyiz. Şeytanın kapısını kilitlemenin tek yolu zikirdir. "Allah" dediğinizde şeytan size tesir edemez. Nefs tezkiyesi 7 kademede gerçekleşir; Nefs-i Emmare'den başlayıp Nefs-i Tezkiye'ye kadar giden bu süreçte, zikirle kalpteki hastalıklar temizlenir. Ruh, 7 gök katını aşarak sahibine, Allah'a ulaşır. İşte "ermiş evliya" dediğimiz, ruhu Allah'a ermiş kişidir.
Aile saadetine gelince; bunun temeli affetmektir. Af, barışın zekatıdır. Eğer aile içinde huzur istiyorsak, birbirimizi affetmeyi öğrenmeliyiz. Kısas yapmak (göze göz) şeriattır, affetmek tarikattır, kötülüğe iyilikle karşılık vermek ise hakikattir. Bir öğretmen, öğrencilerine bir deney yaptırır: "Affetmediğiniz her kişi için bir torbaya patates koyun ve bu torbayı yanınızda taşıyın" der. Zamanla torba ağırlaşır, patatesler çürür ve koku yaymaya başlar. Öğretmen sonunda dersi verir: "Affetmemek, kin tutmak işte bu çürük patatesleri sırtınızda taşımak gibidir. Yükü size, kokusu size zarardır." Affetmek, aslında kişinin kendine yaptığı en büyük iyiliktir. Aile fertleri birbirine karşı kin gütmemeli, "Sen affet, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir" ayetini (Araf 199) düstur edinmelidir.
Sonuç olarak; ailenizi ve çocuklarınızı cehennem ateşinden korumak istiyorsanız, onlara bu İslami terbiyeyi, Allah ve Resul sevgisini aşılayın. Kendisi Allah'a dost olan, ailesine de dostluğu ve mutluluğu öğretir. Allah'ı seven O'na koşar. Siz de bu hidayet çağında, kalpten bir dilekle Allah'a yönelin. Mutlu edin, mutlu olun; sevin, sevilin. Nefret etmeyin. Allah hepinizden razı olsun.