Sayın Dr. Omneya AYAD hanımefendiyi davet edeceğim. Ama öncelikle kendisini tanıtmak istiyorum sizlere. Kahire'deki Amerikan Üniversitesi'nden gazetecilik ve kitle iletişimi alanlarında lisans eğitimini tamamladıktan hemen sonra El-Ezher Üniversitesi'nde Sufi, Arap ve İslam Araştırmaları Akademisi'nde lisans eğitimi gördü. Ayrıca Ezher Camii'nde İslami araştırmalar alanında seçkin akademisyenler tarafından yürütülen bir dizi ders aldı, ilgili çevrelerde bulundu. Kahire Amerikan Üniversitesi'nden Şeyh Ahmed ibn Mustafa El-Alevi'nin çağdaş tasavvuf mirası ve kâmil olmaya yönelik tasavvuf öğeleri üzerine yüksek lisansını tamamladıktan sonra İngiltere Exeter Üniversitesi'nde Arapça ve İslam Çalışmaları Enstitüsü'nde doktoraya başladı. "İbn Ajiba ve Kur'an'ın Engin Uzmanlığı: Fas Sufi Geleneğinde Aşk" konulu teziyle doktora derecesini aldı. Yüksek lisans eğitimi sırasında Kahire Amerikan Üniversitesi'nde İslam tarihi alanında araştırma görevlisi olarak çalıştı. Ayrıca Exeter Üniversitesi'ndeki Arapça ve İslam Araştırmaları Enstitüsü'nde son iki yıl boyunca araştırma görevlisi olarak çalıştı ve lisans öğrencilerine Arapça dersleri verdi. Halen Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Sayın Omneya AYAD'ı, "Aşk ve Günah Arasındaki Paradoksal İlişki Nasıl Uzlaşılır?" konulu sunuş konuşmasını yapmak üzere sizlerin huzuruna davet ediyorum.
Bismillahirrahmanirrahim. Merhaba. İyi akşamlar. Bugün burada sizlerle olmaktan gerçekten büyük bir onur duyuyorum. Konumuz aşk ve günah meselesi. Bu iki kelimeyi yan yana koymanın ilk başta çelişkili taşıdığının farkındayım. Şu an içinizden belki soruyorsunuz: Bir insan nasıl olur da Allah'ı sevdiğini iddia ederken bir yandan da günah işler?
İbn Acibe sadece bir sufi üstadı değil, aynı zamanda tasavvufi kavramları anlaşılır bir dille açıklayan ender âlimlerdendir. Bu teorilerden biri de onun ilahi aşk kavramıdır. İbn Acibe'nin Kur'an üzerine en kapsamlı çalışması, oldukça hacimli "El-Bahrü'l-Medîd fî Tefsîri'l-Kur'ani'l-Mecîd" adlı tefsiridir. Bu eser Dilaver Selvi hocamız tarafından Türkçeye 11 cilt olarak kazandırılmıştır. Çok tavsiye ediyorum arkadaşlar, lütfen alın. Muhteşem bir tefsir. Hem zahiri hem de işarî yönleri var. İstifade edeceğinizi düşünüyorum.
Şimdi, İbn Acibe'ye göre yaratılışın sebebi aşktır, başka sebep yoktur. Ve o, yaratılmışların nihai dönüşünü de yeniden yaratıcıya olan bu aşkla ilişkilendiriyor. Onun gözünde yaratılış hikâyesi bir sevgi senfonisidir.
"Seven, sevgilisiyle her zaman uyum içinde olmalıdır" düsturundan hareketle, bazı âlimler bir günahkârın Allah'a itaatsizliğini, onun Allah sevgisi iddiasının gerçek olmadığının göstergesi sayıyorlar. "Hata yaptığı için 'ben Allah'ı seviyorum' dersem, bu iddia yersiz ve yanlıştır" diyorlar. Ama İbn Acibe'nin bu konuda farklı bir görüşü var. O, günahın kökenine ve niyete odaklanır. Başka bir deyişle, eğer günah kalpten kaynaklanıyorsa; kibir, kaderi beğenmemek, Allah'ın hükmüne razı olmamak gibi bu türden günahlar, kişinin Allah'a olan sevgi iddiasını geçersiz kılar. Ancak nefsani arzulardan kaynaklanan bedeni günahlar, derin bir pişmanlığa vesile olabilir ve kişiyi Allah'a daha da yakınlaştırabilir.
Şimdi İbn Acibe bize bu günah meselesi ile ilgili muhteşem bir örnek veriyor: Bildiğimiz Hazreti Âdem ve şeytanın kıssası. Allah Kur'an'da buyurdu ki: "Âdem Rabbine karşı geldi ve şaşırıp sapıverdi." İbn Acibe, Âdem ile şeytan kıssasında her ikisinin de günah işlediğini, ama birinin affedilip şereflendirilirken, diğerinin ebediyen lanetlenerek cennetten kovulduğunu söylüyor. İkisi hata yapmadı mı? İkisi günah işlemedi mi? Peki ne fark var? İbn Acibe'ye göre asıl günah, aslında kişiyi Allah'ın sevgisinden ve tövbesine eriştirebilir. İbn Acibe, kibir günahı yüzünden cennetten kovulan şeytan ile affedilen ve Allah'a yakınlık kazanan Âdem arasındaki farkı şöyle açıklıyor: Kusursuz bir saflık ve günahtan korunmuşluk hali yalnızca peygamberlere hastır. Kul için asıl tehlike, kalbi günahlarda veya günahta ısrardır. Kulun başına gelen bedeni günahlar ise onu alçaltmaz, bilakis kemale götürür. Bu bağlamda, peygamberlerin zahiren günah gibi görünen bazı fiillerinin hakikatte bir eksiklik değil, bir kemal olduğunu anlayabiliyoruz.
Şimdi, Hazreti Cafer-i Sadık'ın bir ayet üzerindeki tefsiri, İbn Acibe'nin görüşüne yakındır. Hazreti Cafer-i Sadık diyor ki: "Bakın, Âdem'in kalbi cennetin nimetleriyle meşgul olmasa da, gözleri cennetin maddi güzelliğine dalmıştı. Allah'ın Âdem'i uyarması, onun bu fiziksel bakış hatasından dolayıdır. Eğer Âdem cennete kalbinin gözüyle baksaydı, asla affedilmezdi." Bu yorum, nefsani tutkular nedeniyle işlenen günahlara kıyasla, kalbin işlediği günahların ağırlığını ortaya koyuyor.
İbn Acibe, kalp günahlarının küfre nasıl yol açabileceğini bir başka ayetin tefsirinde şöyle açıklıyor: Bildiğimiz bir ayet: "Hani meleklere, 'Âdem için secde edin' demiştik. Hemen secde ettiler. Yalnız İblis hariç. O, direndi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu." Şimdi bu ayete bakınca, İbn Acibe'ye göre şeytanın lanetlenmesinin nedeni sadece günah işlemesi değildir. Problem o değildi. Herkes günah işler. Onun problemi bu değil. Şeytanın küfrü, Allah'ın emirlerini reddeden, hükmünü küçümseyen, kalbinden kaynaklanan kibirdir. Onu küfre sürükleyen sadece secde etmeyi reddetmesi değil, bu reddin ardındaki kibirdir. Şeytanın problemi budur. O yüzden şeytanın günahı kalbi bir günahtır. Bedeni bir günah olsaydı, Allah onu affederdi ve cennetten kovulmazdı; tıpkı Hazreti Âdem'in işlediği günah gibi. Ama şeytanın problemi farklıydı; kibirden ibarettir. O yüzden bu kalbi günahlar, küfre götüren günahlardır. Bu ayeti tekrar okumamıza rağmen, çok fazla durup tefekkür etmiyoruz. Halbuki bu sadece İsrailoğullarının halinden bahseden bir ayet değil, herkesin hali olabilir. O yüzden işarî tefsir bizim için bayağı yardımcı oluyor, çünkü kendi hayatımıza yansıtan bir tefsirdir.
Şimdi çok önemli bir ayet var. Allah buyurdu ki: "Allah size daha düşük olanı, daha üstün olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse şehre inin. O zaman istedikleriniz sizin olacaktır. Böylece onlara yoksulluk ve zillet damgası vuruldu ve onlar Allah'ın gazabına uğradılar." Şimdi bu hikâyenin arka planında, biliyorsunuz, İsrailoğullarının Hazreti Musa'dan "Biz çeşitli yemekler istiyoruz, tek yemekten çok sıkıldık" talebi vardı. Aslında görünüşte, yüzeysel açıdan bakınca çok normal bir talep. Yani olabilir, insan gerçekten sıkılabilir. Ama problem o değil. İbn Acibe diyor ki: "Bakın arkadaşlar, İsrailoğullarının asıl günahı, çeşitli yemekler talep etmeleri değil, Allah'ın ezelde takdir ettiği kaderine ve ilahi rızka meydan okumalarıdır." Yani başka bir deyişle, kişi kendi plan ve isteklerinin Allah'ın emir ve takdirinden daha iyi olduğunu düşünürse, bu büyük bir kalp günahıdır. Ve bazen bunları düşünebiliriz: "Neden istediğim plan gerçekleşmiyor? Neden istediğim yerlere varamıyorum? Neden çocuklarım o kadar başarılı değil? Bütün hastalıklar neden sadece beni buluyor? Benden başka yok mu?" Bu tür itirazlar, arkadaşlar, o kalp günahlarına çok dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü bunlar kalbi günahlardır. Çünkü sanki rekabet var, haşa, Allah'la. Çünkü ilmi sanki Allah'ın ilmine göre eşit ya da üstündür. O küfürden başka bir şey değildir. O yüzden bu kalbi günahlara çok dikkat etmemiz gerekiyor.
Bu konuyla ilgili çok önemli bir ayet var, muazzam bir ayet. Allah diyor ki: "Onların kalplerinde bir hastalık vardır." Kalp meselesi tasavvuf için çok önemli bir konuma sahiptir, arkadaşlar. Belki biliyorsunuz, tasavvufla ilgilenen en önemli klasikler, en önemli kitaplar yazıldığı zaman "kalp" ya da "kulûb" (kalpler) başlıkları var, unvanlar var. Çünkü asıl mesele kalptir. Yani bizim hedefimiz, bu dünyada arınmış bir kalple Allah'a dönmektir. Biz bunu başarabilirsek, tebrikler, biz bu dünyadan başarıyla geçtik. O yüzden Hazreti İbrahim çok güzel bir şekilde dua ettiğinde, Kur'an'da "Ancak selim (sağlam) bir kalple Allah'a dönenler kurtulacaklardır" buyruluyor. Başkası değil. O yüzden bu kalp meselesi üzerinde, tasavvufla ilgilendiğiniz zaman sürekli önünüze çıkacak.
Şimdi namaz kılıyoruz, zekât veriyoruz, oruç tutuyoruz ve harika olduğumuzu düşünüyoruz. Ancak mesele bunlardan ibaret değil. Çok önemliler, kesinlikle farz olduklarını biliyoruz ve yapmaya gayret ediyoruz. Asıl mesele, arkadaşlar, bu kalptir. Yani biz en azından beş defa namaz kılıyoruz, sünnetler hariç. Ve her defasında beden olarak Allah'a secdeye kapanıyoruz. Ama asıl secde, kalbin secdesidir. Peki, kaç defa her gün, ya da diyelim kaç defa her ay ya da her yıl, gerçekten kalbimiz Allah'a secde ediyor? Şimdi bu secde meselesi üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Çok önemli bir ayet var bu konuyla ilgili. Allah diyor ki: "Ayetlerimizi ancak kendilerine hatırlatıldığında secdeye kapanan, kibirlenmeden Rablerine hamd ile tesbih edenler inanır."
Şimdi İbn Acibe'ye göre secde, kalbin Allah'ın azameti karşısında teslim olduğunu gösteren sembolik bir fiildir. Yani asıl secde eden beden değildir, asıl secde eden kalptir. Neden? Çünkü eğer beden secde eder de kalp kibirle teslimiyeti reddederse, bu ibadet ruhsuz bir şekil ve hakikatten yoksun boş bir ritüel haline gelir. Onun önemi hiç yoktur, faydası da olmaz. Neden? Çünkü defalarca belki duymuş olabilirsiniz: Hazreti Ali'yi öldüren Harici, bütün gece kıyam namazı kılıyor, bütün gece ibadet ediyor. Ondan sonra sabah kalkıp camiye gidip Hazreti Ali'yi öldürüyor. Ondan sonra Hazreti Ali'nin kanından bir damla, bu öldüren kişinin kıyafetine bulaşıyor. Bu Harici ne diyor biliyor musunuz? "Acaba benim abdestim bozuldu mu?" Derdi bu. "Benim abdestim bozuldu mu?" Arkadaşlar, sen kimi öldürdüğünün farkında mısın? Biliyor musun? Bu Resulullah'ın damadıdır. Sırf ondan dolayı arkadaşlar, aradaki farkı daha iyi anlatıyor. Diyor ki: "Bakın Allah diyor ki Kur'an'da: 'Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a gönülden boyun eğerek namaza durun.' Peki, İbn Acibe'ye göre beden farz ibadetleri yerine getirmek için secdeye kapanırken, kalbin namazı ise Rabbin rububiyetini müşahede etmektir. Kalbin görevi budur." Yani kalp kibirlenmez, bir daha asla kibirlenemez, huşû içinde hep kalır. Secde halinde Allah bir taraftan sevdiği kullarının günahlarını bağışlarken, diğer tarafta ise Allah'a olan sevgisini iddia ettiği halde kasten günah işleyenler vardır.
Peki, Allah Kur'an'da ne diyor bu konuyla ilgili? Diyor ki: "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.'" Şimdi İbn Acibe'ye göre, Allah'ın sevgisini iddia ederken Allah'a isyan etmek ve kalp günahı işlemek anlamsızdır. Yani "Ben Allah'ı seviyorum" dersem ama kalbi günahlar işlersem... Kalbi günahlar, arkadaşlar, bedeni günahlar herkes işler. Ama kalbi günahlar işlersem, bu iddia yersizdir, geçersizdir. Neden? Diyor ki: "Zira kim Allah'ın veya peygamberin ahlakına uymadan ve emirlerini yerine getirmeden onların sevgisini iddia ederse, bu iddiası yalandır."
Çok önemli bir şiir var, arkadaşlar, bugünle ilgili. Tasavvufta çok ünlü bir şair. Diyor ki: "Rabbe isyan ediyorsun, bu halde sevdiğine söylüyorsun. Bu aklın ölçülerine göre çok tuhaf bir iş. Eğer sevgin sahih (gerçek) olsaydı, muhakkak ona itaat ederdin. Zira seven sevdiğine itaat eder."
İbn Acibe, kalbi günahlar işleyenlerin Allah sevgisi iddiasını reddeder. Ancak işlenen günah bedeni bir günahsa ve bu günahtan hemen sonra pişmanlık ve tövbeye yol açıyorsa, kalp huşû ile bağışlanma dilerse, bu günah kişiyi Allah'ın sevgisine yakınlaştıran bir vesile bile olabilir. Aksine, işlenen günah kalpte hiçbir burukluk ve üzüntü izi bırakmıyorsa, günahkârın Allah sevgisi iddiası sadece bir yalandan ibarettir.
İbn Acibe, tövbeden sonra bir günahı tekrarlamanın, tövbe etmeden günah işlemekte ısrar etmenin farkını detaylandırıyor. Çünkü herkes hata yapar, herkes günah işler. Hatta ve hatta Hazreti Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam'ın hadisi var: "Âdemoğullarının hepsi hatalıdır." Hatta Arapçada, yani çok hata yapıyor. Bir defa, iki defa değil, sürekli hata yapar. Ama hadisin devamı var. Diyor ki: "Hata yapanların en iyisi, en hayırlısı tövbe edenlerdir." O yüzden Allah Kur'an'da buyurdu ki: "Onlar bir kötülük yaptıklarında veya nefslerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarının bağışlanmasını dileyenlerdir. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Ve onlar işledikleri kötülükte bile bile ısrar etmezler."
İbn Acibe, günahta ısrarı, pişmanlık duymadan sürekli günah işlemek olarak tanımlar. O çok önemli. Yani hiç pişmanlık duymadan, hiç kötü hissetmeden, vicdan azabı çekmeden sürekli bir günahtan bir günaha gitmek. Bu olduğu zaman, arkadaşlar, kalbe ne oluyor? Kararıyor. Neden? Çünkü her işlediğimiz günah için küçük siyah bir nokta kalbimizde konur. Peki bir nokta, iki nokta, üç nokta... milyon nokta... Kalbimiz kapkara oldu. Peki bu kalp ayna gibi, eğer temizlemek istersem, arındırmak istersem bu aynayı ne yapmam gerekiyor? Tövbe etmemiz gerekiyor. O kadar basit mesele. O yüzden tekrar etmek, ısrarla günah işlemek, ısrarla ne demek? Yani tövbe etmeden, pişmanlık duymadan sürekli günah işlediysek, arkadaşlar, o kalbi bir günahtır. Ama her defa günah işledikten sonra çok kötü hissediyorsak, vicdan azabı çekiyorsak, pişmanlık duyuyorsak, bu pişmanlık arkadaşlar tövbeye sevk eden bir şeydir. Allah'ın, Hazreti Peygamberimizin hadisi var: "Tövbe nedametten ibarettir." Pişmanlık varsa tövbe vardır demek.
Şimdi Hazreti Peygamberimizin hadisi bu konuda çok önemli. Hazreti Peygamberimiz Sallallahu Aleyhisselatu Vesselam diyor ki: "Kişi günahından dolayı günde 70 kere bile olsa günah işlerse, bağışlanma dilerse, o günah işlemekte ısrar etmiş sayılmaz." Neden? Çünkü her defa pişmanlık duyuyor, kötü hissediyor. Sadece onun benliğinden dolayı, zaaftan dolayı, bu nefsani arzularından dolayı bu hale düşüyor. Başka bir deyişle, arkadaşlar, günahkârı Allah'ın gazabına maruz bırakan günahın kendisi değil, ona eşlik eden ve onu af dileyen, sızlayan bir kalp olmaksızın günah işlemeye sevk eden kibirdir. Problem budur.
Şimdi İbn Acibe, başka bir ayetin tefsirinde bu günahkâra nasıl muamele edilmesi gerektiğini anlatıyor bize. Yani herkes günah işler ama biz günahlara karşı nasıl hissetmemiz gerekiyor? Nasıl davranmamız gerekiyor? Şöyle bir ayet var: "Ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde de ki: 'Size selam olsun. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Şu kesindir ki, içinizden kim bilmeyerek bir kötülük işler de ardından tövbe edip kendini düzeltirse, şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.'"
O, günahlarından dolayı kırılan günahkâr ruhunu saran tevazu duygusunun, ârifler tarafından, mürşitler tarafından sıcaklık ve anlayışla karşılandığını, bu âriflerin Allah'ın engin merhametini hatırlatarak inleyen günahkârları teselli ettiklerini açıklıyor. Çok ünlü bir sufi vardı, arkadaşlar. Onun adı Ebu'l-Abbas el-Mursî. Ebu'l-Abbas el-Mursî bizim için çok önemli bir örnek veriyor. Camide otururken, eğer tövbe eden bir günahkâr gelirse, kalkıp kollarını açıp sarılmaya başlıyor ve çok sıcak ve hoş bir şekilde karşılamaya çalışıyor hep. Halbuki bir âlim gelirse ya da iyi bir kul gelirse, o kadar iyi bir şekilde davranmıyor. Peki sebebi sorunca ne dedi, arkadaşlar? Çok önemli bir şey dedi. Dedi ki: "Bakın, günahkârların kendilerine manevi bir rütbe görmedikleri için kırık kalplerle geldiklerini; itaatkârların ise yaptıkları iyiliklere, ibadetlere güvenebileceklerini ve bundan dolayı onların desteğimize daha az ihtiyaç duyduklarını söylemişti."
O yüzden, arkadaşlar, aramızda belli bir günah işleyen biri varsa, biz hoş davranmamız gerekiyor ki tövbe etmeye biz de sevk edelim onu. İbn Acibe o yüzden diyor ki, arkadaşlar, bazı insanlar belli günahlar işliyorlar ve günah işlemeyenler mesela yoldan geçerken bunları görünce ne diyorlar? "Allah onlara hidayet versin. Onlara... Biz iyiyiz. Biz, Allah bize hidayet verdi de iyiyiz. Allah onlara hidayet versin." O bir kibirdir. O bir üstünlük taslamaktır. Biz onlardan daha iyi değiliz. Sadece onların işledikleri günahlar açıktır, bizimki kapalıdır. Settar ismi vardır çünkü üzerimizde. O yüzden böyle bir şey gördüğümüz zaman... Allah hepimizi... Çünkü istisnasız hiç kimse yok, herkes hata yapar.
Şimdi İbn Acibe'nin bir ayet üzerinde çok güzel bir yorumu var, çok sevdiğimiz bir ayet aslında: "Günahları bağışlayan ve tövbeyi kabul eden." Şimdi Allah'ın tövbeyi kabul etmesi, rahmetinin ikinci tecellisidir. Bu kabul edilmiş tövbe, tüm günahları silmek için bir sebeptir. Böylece günahkâr, sanki daha önce hiç günah işlememiş gibi tertemiz bir sayfayla yeniden başlayabilir. Bu Allah'tan gelen bir lütuftur.
Şimdi siz de belki daha iyi anladınız, bu kalp meselesinin ne kadar önemli olduğunu. Dolayısıyla kalbi eylemler var, bedeni eylemler var. Ve Allah'ın katında bu bedeni eylemlerin, kalbi eylemlere göre ne kadar az göründüğünü ve takdir edildiğini şimdi İbn Acibe ile beraber açıklayacağız. Günahkârın kalbi Allah'a özlem ve işlediği günahtan dolayı pişmanlıkla dolu olduğu sürece, günah kendi başına Allah'ın sevgisini reddeden bir unsur değildir. İbn Acibe'ye göre kalp birincil konuma sahiptir, fiziksel eylemlere kıyasla. Kalbin Allah'a yaklaşmak için gerçekleştirdiği eylemlerin benzersizliğini vurguluyor. Yani bu aşk ve sevgi meselesi Allah katında çok önemlidir, arkadaşlar.
Hazreti Peygamberimizin zamanında sürekli içki içen ve bırakamayan biri vardı. Her sefer içki içtikten sonra Hazreti Peygamberimize geliyor, ağlıyor, pişmanlık duyuyor. Ve bir sefer Hazreti Ömer ona çok kızdı. Yani insan utanır ya, ne kadar içki içtiğine vesaire. Hazreti Peygamberimiz men etti Hazreti Ömer'i ve dedi ki: "Ben şahidim, yemin ediyorum, bu insan Allah'ı ve Peygamberini çok seviyor." Bakın, arkadaşlar, sevgi meselesi ortaya çıktı. Neden? Çünkü çok önemli. Bu sevgi, onu bir gün günah işlemekten men edeceğini düşünüyor Hazreti Peygamberimiz.
Şimdi Allah buyurdu ki, bu eylemler arasında kalbi eylemler ve bedeni eylemler arasında çok önemli, büyük bir fark var. Siz de bunun farkına varınca, bir an önce kalbi eylemlere yöneleyim diye düşüneceksiniz. Allah Kur'an'da buyurdu ki: "Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başakta yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir tohum gibidir." Şimdi dil ile yapılan ameller, fiziksel ibadetler vesaire bunların ödülünün kat kat artırıldığını açıklıyor İbn Acibe. Peki maddi yardım ve iyiliklere gelince, ödülleri 700'e kadar çıkıyor. Однако, kalp ile yapılan işlerin mükafatı sayılamaz. Yani sabır, haşyet, teslimiyet, tevekkül, marifet, şükür, aşk gibi makamlar ve haller, cennetin maddi nimetleriyle değil, Allah'ın rızasını, sevgisini ve yakınlığını kazanmakla ödüllendirilir. Yani musibet başımıza geldiği zaman ne kadar sabrettiğimizi kim ölçebilir ki? Hastalandığında ne kadar tevekkül sahibi olduğunu kim ölçebilir? Çok kötü bir durumda olmana rağmen şikayet etmekten kendini men etmekle beraber, ne kadar zorlandığını kim kıyaslayabilir ki? O yüzden, arkadaşlar, İbn Acibe kalple gerçekleştirilen fiillerle diğer yollarla yapılan fiiller arasındaki farklılıkları açıklıyor ve elbette o konu biraz uzun olduğu için izninizle atlayacağım. Çünkü ihsan ehli var, ehl-i yemin var. Ama özet olarak, ihsan ehlinin amelleri kalbidir. Yani sabır meselesi, şükür meselesi, aşk meselesi sadece Allah'ı seven bir kalpten gelir. Ehl-i yemin ise sadece amellere odaklanıyorlar; amellerin içinde bulunan sırlarından bahsetmezler. Yani "Namaz kıldım mı? Kıldım. Peki ne kadar huşû dolu bir namaz kıldığını ölçebilir misin? Yok, aklım başka bir yerdeydi ama namaz kıldım." Ama o yetmez. Huşû çok önemli. Sevgi dolu bir namaz kılmamız gerekiyor. Neden? Namaz bir miraçtır. Ama biz robot olarak namaz kıldığımız zaman, o namaz gibi sayılmaz. Tasavvuf bununla ilgileniyor.
Şimdi uzatmak istemiyorum konuyu, ama sadece İbn Acibe'nin şiiriyle kapatmak istiyorum. İbn Acibe'nin şiiri şöyle diyor, Arapçasını söyleyeceğim, çok güzel çünkü fonetik olarak. Sonra Türkçesine de size anlatayım. İbn Acibe diyor ki: "Allah'tan gayrısını sevme, hedef edinme sakın. Daima bir aşk ve özlem ateşiyle yan. Görünmeyen o hakikat işte o zaman gözlerine görünür olacak ve o zaman kavuşmanın tadına ereceksiniz."
Çok teşekkür ederim.
Sayın Dr. Omneya Ayad'ı kabul ederek geldiği için ve yapmış olduğu değerli konuşması için çok teşekkür ediyoruz. Şimdi konuşma sırası Sayın Abdulcabbar Boran'da.
Muhterem hocamız Abdulcabbar Boran, 1952 yılında Mardin'de doğdu, evli ve üç çocuk babasıdır. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü'nde tamamladı. Ankara Nükleer Araştırma Merkezi'nde yüksek lisans yaparak fizik yüksek mühendisi unvanını aldı. Doktorasını Amerika'da enerji, madde ve hız kanunları üzerinde yaptı. Türkiye Elektrik Kurumu'na bağlı Nükleer Santraller Dairesi'nde 25 yıl boyunca mühendislik, baş mühendislik ve müdür yardımcılığı görevinde bulundu. Aktif olarak yürüttüğü projeleri ve görevleri de şunlardır: Chesapeake University of Theology'de muhterem hocamız, 2009 yılında kurulan dünyanın ilk online tasavvuf üniversitesi olan Chesapeake University of Theology'nin rektörlüğünü ve öğretim üyeliğini yürütmektedir. 14 yıldır haftanın 6 günü canlı olarak yayınlanan "Her an Kur'an, Her an Mutluluk" programında izleyicilerin sorularını Kur'an'dan ayetlerle cevaplandırarak, dini yayınlar arasında özgün bir format ortaya koymuştur. 2018 yılında Almanya'da Set ZWWA adlı derneği kurmuştur. Türkçe adıyla Medeniyet, İrfan, Hayır, Ref anlamına gelen derneğin kuruluş amacı, Kur'an-ı Kerim ve tüm kutsal kitaplarda yer alan yedi safhadan oluşan sevgi ve mutluluğu insanlara anlatmaktır. Doktor BORAN tarafından kurulan ibrahimlive.com, Kur'an ve tüm kutsal kitaplarda yer alan sevgi ve mutluluk mesajını 12 dilde yaptığı yayınlarla tüm dünyaya ulaştırmaktadır. Türkiye'nin birçok ilinde, Avrupa'nın birçok ülkesinde, İngiltere ve Kanada'da konferanslar düzenlemiştir. Doktor BORAN, Allah'ın mutluluk reçetesini Kur'an ayetleriyle sistematik olarak açıkladığı 9 kitap kaleme almıştır. Türkçe, Almanca ve İngilizce olarak yayınlanan Sevgi Mutluluk dergisinin başyazarıdır. 200'ü aşkın makalesi çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde yayınlanmıştır.
Sevgili misafirlerimiz, muhterem hocamız Sayın Abdulcabbar BORAN, 40 yılı aşan tasavvuf yolculuğunda bir mutasavvıf olarak bizlere örnek olan en ahsen talebedir. Kendisi bu manevi yolculuğunda öğrendiklerini öğretmek ve yaşadıklarını yaşatmak için, insanların hem dünya hem ahiret saadetine kavuşması için hayatını vakfetmiştir. Sevgili misafirlerimiz, bu gece burada sevgiyi, mutluluğu ve tasavvufu, kısacası Kur'an'daki İslam'ı öğrenmek ve yaşamak için diğer konuşmacımız gibi muhterem hocamızı da panelimize davet ettik. Kendisi çok yoğun programı içerisinde İzmir'imize gelerek bizleri çok mutlu etti. Allah kendisinden razı olsun. Muhterem hocamızı, "Kur'an'da Mutluluk ve Sevgi" konulu sunuş konuşmasını yapmak üzere sizlerin huzuruna sevgiyle ve muhabbetle davet ediyorum.
Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Fatiha ma salavat. Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatü.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim. "Tasavvufu Öğrenme ve Yaşamak, Küresel Sevgi ve Mutluluk, Sevgi Mutluluğun Anahtarıdır" federasyonların birlikte düzenlediği "Kur'an Ayetleriyle Yedi Safha Sevgi, Mutluluk ve Tasavvuf" konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Allah hepinizden razı olsun. Konuşmacı kardeşimiz Dr. Omneya AYAD, o güzel sunuşu için, verdiği değerli bilgiler için Allah'ın huzurunda ve sizlerin huzurunda sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Şu anda burada öğrendim, Üsküdar Üniversitesi'nde vazifeli, inşallah başka zamanlarda da birlik ve beraberlik içerisinde insanlığa sevgi istikametinde konferanslar rabbimizin nasip kılmasını diliyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Sevgili kardeşlerim, insan olmak başlı başına bir şereftir. Niye? Çünkü mucize-i baki Kur'an'ı ele aldığınız an, Allah Teâlâ'nın yarattığı mahlûkatın içerisinde muhatap olarak aldığı, hitap ettiği yegâne varlık, yeryüzünün halifesi olarak tayin ettiği yegâne varlık o insandır. Ve sizler insan olarak hayatı yaşıyorsunuz. Allah sizleri çok seviyor, tarifi gayri mümkünsüz bir sevgiyle seviyor. Evet. İlahî irade yaratandır ve yaratan Rabbimiz, bilmelisiniz ki her şeyi sevgiyle yaratmıştır ve en sevdiği varlık olan insandan sevgiyi öğrenmesini, sevgiyi yaşamasını ve sevgiyi öğretmesini istiyor.
Almanya'dayken bir konferansta bir Hristiyan yanıma yaklaştı, dedi: "Çok güzel, bütün kutsal kitapları anlatıyorsun, ama Kur'an-ı Kerim'de sevgiden bahsedilmiyor." Öyle mi zannediyorsun? Dedim. Evet. Biz kendisine Ali İmran suresinin 119. ayet-i kerimesini verdik ve dedik: Kur'an-ı Kerim baştan sona sevgi kitabıdır, yetmez, aşk kitabıdır, yetmez, hayranlık kitabıdır. Öyle bir Kur'an mucizesi ki, insanoğlu bu kitabı idrak eder de hayatına tatbik ederse, işte o zaman Allah'ın insan için vaaz ettiği mutluluk hedefine, kemâlât noktasına, Rabbine kavuşma ve Rabbinin zatını görme mükafatına sahip olur.
Evet, insanlar için bu dünya hayatının debdebesine kapılmak, şan ve şöhret peşinde koşmak, zengin olmak değil. Yaratan Rabbimiz Allah'a kavuşmak ve Allah'ın zatını görmek üzere bizleri yaratmıştır. Hedef budur. Ve sevgili kardeşlerim, hepinizi Allah kendi zatına davet ediyor. İşte Yunus suresinin 25. ayet-i kerimesi: Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder. Varlıklar yoktu, zaman yoktu, mekân yoktu ve Allah vardı. Neredeydi? Arştaydı. Arş, yokluğun adı olarak kabul edin. Kur'an-ı Kerim'de geçen arş... Hadid suresinin 4. ayet-i kerimesinde Allah Teâlâ: "O yüce Allah ki, gökleri ve yerleri altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti." Bir gün bunun ne olduğunu tasavvufa giren kardeşlerimiz çok iyi öğrenecekler, idrak edecekler. Ve ayetin sonu şöyle bitiyor: "Nerede olursanız o sizinle beraber." Şu anda hepinizle beraber. Zatıyla mı? Hayır. Zatıyla sonsuzlukta. Peki nasıl beraber oluyor? İlim ve rahmetiyle. İlim ve rahmetiyle bütün kâinatı kuşatmıştır, sizi de kuşatmıştır. Siz onunla beraber olmak istiyorsanız, bir tek şey istiyor sizden Rabbimiz: Kalpten "Allah" demenizi. "Allah" deyin bakalım: "Allah". Evet. Mutlaka bu zikrinize Allah cevap verir, istisnası yoktur.
Sevgili kardeşlerim, bu kadar bizi seven Rabbimiz bizden zor bir şey mi istiyor? Şu kâinatta en kolay şey: Dini yaşamaktan daha kolay bir şey yok. Hayatta zor olan, dini yaşamamaktır. Onun için iki cihan serveri Peygamber Efendimiz, herkese mesaj olmak, kulağına küpe olmak kaydıyla buyuruyor: "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." Biz de diyoruz ki, Kur'an-ı Kerim müjdeler kitabıdır. İsterseniz yeri gelmişken, ayetlerle yedi safha müjdeyi göreceksiniz. Müjde demek aslında mutluluk demektir. Yani Rabbimiz biz insanları mutluluğa davet ediyor. İşte Bakara 223... "Allah'a mülaki olacağını bilin" diyor. Bunu idrak edin ve müminleri müjdele... Yetmez, Zumer suresi 17. ayet-i kerimesinde sahabenin hayatından bahsediyor: Diyor ki onlar kendilerini taguta kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar), kendilerini kurtardılar. "O kullarımı müjdele" diyor. Bakara 97: "Müminlere bir hidayet ve rahmet olarak, müjde olarak senin kalbine Kur'an'ı indirdi" buyuruyor. Tevbe 112: "Müminleri müjdele." Ahkaf 12... "Muhsinleri müjdele." Nahl 89: "Müjde olarak her şeyi açıklayan..." Her şeyi, kâinatın makro ve mikrosunu, her zerresiyle açıklayan bir kitap var elimizde. O mucize-i baki Kur'an. O Kur'an ki, Resulullah'ın hadisiyle şöyle zikrediliyor: "Benden önceki her peygambere, insanların hidayetine vesile olan bir mucizeyi Allah Teâlâ vermiştir. Bana verilen mucize, kelam nevinden olan Kur'an-ı Kerim'dir." Gerçekten Kur'an'ın harfi, her kelimesi, her suresi mucizedir. Çünkü beşerin aklıyla vücuda getirebileceği asla bir şey değil, beşerin aklının çok daha ötesinde.
İşte bugün huzurunuzdayız ve bu mucize-i baki bizler için neyi garanti ediyor? Ona nasıl ulaşacağız? Çok basit, vereceğim formüllerle evinize, buraya sıkıntıyla gelen sevgili kardeşlerim, eminim ki can kulağıyla dinlerseniz, buradan evinize mutlulukla döneceksiniz ve anlayacaksınız ki bu dünya herkese bir cennet. Sadece ve sadece Kur'an formülünü hayatınıza tatbik edeceksiniz. "Benim Arapçam yok, benim okumam yazmam yok" mu diyorsunuz? Hiç önemli değil. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de "Gidin okuma yazmayı öğrenin, ondan sonra gelin Kur'an-ı Kerim'i" diye Allah'ın bir emri yok. Tam tersi, Resulullah ümmî, okuma yazması yok. Ve ilk inen sure "Ikra’bismi rabbikellezî halak." Öyleyse Allahu Teâlâ'nın Kur'an'ı okuma noktasında bizim önümüze asla bir engel koymuyor. Baştan sona kadar Allah'a giden yolun kapısı açık. Ama gelin birlikte, Rabbimiz bizi nelerden müteşekkil yaratmış, ona bakalım.
Hicr suresinin 26. ayet-i kerimesinde Allahu Teâlâ diyor ki, bu dünya hayatını yaşayabilmemiz için et ve kemikten oluşan, iç organlarıyla mücehhez, beyinle kaim aklın kumandasında çalışan, doktorların ihtisas alanı bir kalıpla, bir fizik bedenle sizi yarattı. Kur'an-ı Kerim'de Arapça kelimesiyle "vech" diyor. Öyleyse hepimizin bir kalıbı var, zatı var. Ama bu kalıbımıza iki misafir daha var. Bir tanesi nefs. Şems suresinin 7. ayet-i kerimesinde: "Ve nefsin ve mâ sevvâhâ." "Biz insanı bir nefse dizayn ettik." İşte Dr. Omneya AYAD kardeşimizin bahsi geçen kalp hastalıkları, üzerinde çok şiddetle durduğu afetlere dayalı. Nedir bu hastalıklar? Kin ve nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, dedikodu, zan, kötü alışkanlıklar, vefasızlık, müraîlik, fitne, fesat.
Şimdi insan bir elektriksel makine. Çünkü fizik beden 70 trilyon hücreden oluşuyor. Her hücrenin içerisinde elektrik üreteçleri, mitokondriler var. Onların ürettiği elektrikle, elektrik alanları ve elektromanyetik alanlarla fizik beden, adeta mıknatıs gibi N kutbuyla ruhu, S kutbuyla da nefsi kendisine çekiyor. Ve bu mitokondrilere gönderilen enerji devam ettiği süre içerisinde hayat devam ediyor ve devamlı olarak fizik vücudun kumandanı akıl. Akıl, beyin vasıtasıyla bedene hükmediyor. Şeytanın da %100 tesiri altında olan afetler, zamanla aklı ikna ediyor. İşte Mevlana Celaleddin Rumi bu konuda diyor ki: "Akıl günde yüz kere tövbe eder, nefs de beş yüz kere tövbeyi bozar." Ne diyorsunuz? Sizce anlayasınız diye. Evet, çok insan var, hepinizin hayatından geçmiştir. Özellikle benim hayatımda en çok beni rahatsız eden, hastalık derecesine ulaşan kötü alışkanlığım sigara idi. Yani ben tasavvufa girmeden evvel de kendimle çok mücadele ettim bu nesneden kurtulmak için. Ama başarabildim mi? Hayır. Üç ay bırakıyordum, birisi yine yanıma geliyordu. "Hadi buradan bir yak" sigara diye bizi kandırıp duruyorlardı. Ta ki tasavvuf hayatına adım atana kadar. Ne demek istiyorum? Gerçekten bu hastalıkları küçümsemeyin. Çünkü eğer kişi, Allah'ın emaneti olan ruhu, Allah'ın zatından bize üfürülen, Allah'ı temsil eden ruhun farkına varamazsa, Kur'an'daki bu ruhun gereği olan emaneti Nisa 58'e göre yaşarken hayatı olan, sahibi olan Allah'a iade etmezse, devamlı olarak hayatı mutsuzluk üçgeni içerisinde yaşar. Yani bir kenarı şeytan, işte şu anda gördüğünüz gibi, diğer kenarı nefsimizin afetleri ve üçüncü kenarı fizik beden. Mutsuzluk üçgeni içerisinde debelenip durur ve farkına da varmaz. İşte o zaman Hazreti Ali'nin çok güzel bir sözü aklımıza geliyor: "Ey insanoğlu, derdin var sende, onu bilmiyorsun. Dermanın var sende, onu görmüyorsun. Bütün kâinat senin içine yerleştirilmiş. Sen kendini küçük bir şey mi zannediyorsun?"
Evet, sevgili kardeşlerim, içinizde bir nefsiniz var ve bu nefs %100 şeytanın tesiri altında. Ama siz insansınız, Allah'ın yeryüzündeki temsilcilerisiniz. Hangi açıdan? İşte Allah Teâlâ ne meleklere ne cinlere ne hayvanlara ne başka bir canlıya ne bir başka cansıza üfürmediği zatından üfürdüğü emanet olan ruhu size üfürmüş. Secde 9. Allah'ın ruhunun bizde olması ne anlama geliyor? Şimdi onu ifade etmek istiyorum. Nasıl nefsimizde 19 afet varsa, ruhumuzda da 19 haslet var. Sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, ilim, cömertlik, sekinnet, itaat, sabır, tevazu, kanaat, şükür, ketumiyet, hakikat, faziletler, vefa, ihlas ve tevhit. 19 tane haslet. Ama bu 19 hasletin 18'ini terazinin bir kefesine koyun, sevgiyi de diğer teraziye koyun. Ağır basan hangisi? Sevgi. Çünkü Rabbimiz her şeyi sevgiyle yaratmıştır. Bir gün idrak edeceksiniz. Hiçbir şey yokken vardı ve Allahu Teâlâ kâinatı enerjiyle yarattı ve enerjiyi maddeye dönüştürdü. Ve üç asıl ve üç karşıt olmak üzere altı tane alem. Ve Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi insan, bütün alemler içerisinde üç vücuda sahip olan tek varlık: İşte zahiri ve karşıt zahiri (gayb) alemi, emr alemi ve karşıt emr alemi. Ve bunların hepsini ihtiva eden, kuşatan Allah'ın ilmi ve rahmeti. Biz sadece bu alemlerden bir tanesinde bulunuyoruz. Ve dikkat edin: Zahiri alemdeki bedene sahip olan insan, berzah alemindeki nefse sahip olan insan, emr aleminde Allah'ın temsilcisi olan ruha sahip olan yine insan. Bu özelliğiniz itibariyle evet, hayatı yaşarlar. Hayatı yaşarlar ve nefslerinin yaşadığı hayatında nur yok. O nur olmayınca huşu yok, huşu olmayınca sadece jimnastik hareketleriyle o namazı eda eder. O namazın Allah katında bir değeri var mı? Hayır. Sadece kendisini aldatır kişiyi. Ama eğer Müminun suresinin 1 ve 2. ayetine bakacak olursanız, Rabbimiz namazın nasıl olması gerektiğini vasfıyla bildiriyor: Namazın asgari standardı huşu içinde namaz kılmaktır. Eğer huşu içinde namaz kılamazsanız, Allah'a giden yolun kapısı size kapalı. Hangi ayet bunu söylüyor? İşte Bakara 45-46. Ne diyor Rabbimiz? "Sabır ve namazla yardım isteyiniz. Zordur, ama huşu sahipleri için değil." Kimdir o huşu sahipleri? Sevgili kardeşlerim, buraya çok dikkat edin. O huşu sahipleri kim? Yani şu anda beni dinlemekte olan siz sevgili kardeşler, misafirlerimiz. Ben eminim ki hepiniz namazda huşu içinde olmak istiyorsunuz, değil mi? O zaman huşunun olmazsa olmaz şartı, Allah'ın size üfürdüğü ruh emanetini, iki şekilde Allah'a ulaşacağından emin olmanız lazım. Hazreti İsa Aleyhisselam... Bu ruhun iki şekilde Allah'a ulaşacağından emin olan kişi, kalbine yerleştirmişse, o sonsuzluğun sırrına ermiştir. Şu anda bu cemaat içerisinde yer alıp da, ölümle ruhu Allah'a ulaşamayacak durumda iman etmeyen kimse var mı içinizde? Herkes ölümle ruhun Allah'a ulaşacağından emin, değil mi? Ama marifet o değil, hayattayken ruhu Allah'a ulaştırmaktır. Resulullah'ın hadisine dikkatle bakın: "Mûtû kable en temûtû." "Ölmeden evvel ölünüz." Ölseydik ne olacaktı? Ölseydik, çekim gücünün kaybolması sebebiyle ruhumuz, sağ tarafta dört metre yüksekte, baş önde, ayaklar arkada, vazifeli melekler onun yedeğini alıp yedi tane gök katı yükseldikten sonra, yedi alem geçerek Allah'a, emanetin sahibine ulaştıracaklardı. Ama marifet ölüp değil, hayattayken bunu yapabilmektir. Mümkün mü? Çok basit, çok kolay.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim. Siz de bu konferanstan sonra ruhunuzu Allah'a döndürmek, Allah'a iade etmek, sahibine döndürmek istiyor musunuz? Dilden mi? Kalpten mi? Şu anda kalpten bu dileğin sahibi olan kişi, mutlak surette Allah o sevgiyi kalbine yerleştirmiştir. Hangi esmayla? Rahim esmasıyla. Bakın, Kur'an-ı Kerim'de 114 sure var ve Rabbimiz adeta herkese ilan ediyor: "Ey benim kullarım, sizi mutluluğa davet ediyorum." Formülüm de bu: Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Hocam bu mutluluk formülü mü? Evet. Bakın birinci kısmı: "Euzü billahi mineşşeytanirracim." Öyleyse sevgili kardeşlerim, birinci vazifemiz, şeytanla olan bağımızı kesmek. 14 asır evvel birbirinin can düşmanı bedeviler, kız çocuklarını diri diri gömen, her türlü cahiliye davranışları sergileyen o aşiret insanları, 23 sene kısa bir zaman dilimi içerisinde asr-ı saadete ulaştılar. Ama bidayetinde ne yaptılar? Bidayetinde Zumer 17, sahabenin yaşadığı yedi safha sevgiye bakalım beraberce. Zumer 17'ye göre: "Onlar ki kendilerini tağuta kul olmaktan kaçındılar, kurtardılar." Ne yaptılar? Allah'a yöneldiler. Allah'a ulaşmayı dilediler. İşte Kur'an-ı Kerim'de "münib", "enab", "yünib" kavramları ifade edilen yönelme, kalpten Allah'a ulaşmayı ifade ediyor. Ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz adeta bizi uyarıyor. Neyle uyarıyor? Diyor ki: "Ahir zamanda ümmetimden ilk kaldırılacak şey ilim ve huşu." Yani emanet ve huşu. Öyleyse emanet eğer ruhsa ki, Ahzab suresinin 72. ayet-i kerimesinde Allahu Teâlâ öyle buyuruyor: "Biz emaneti göklere, yerlere, dağlara, hepsine yükledik. Hiçbirisi yüklenmedi. İnsan yüklendi. Çünkü insan zalim ve cahildir." Nefsimizin 19 afetinden bir tanesi zulüm, bir tanesi de cehalet. Öyleyse tüm zaman parçalarında insanoğlunun hayatını kemiren, bizi şeytana teslim eden üç tane temel hastalığı hiç unutmayın. Birisi cehalet, diğeri ihtilaflar, üçüncüsü zaruret. Her zaman parçasında var. İşte cehaleti Allah'ın ilmi Kur'an'la, ihtilafları Allah'ın sevgilisi olan mürşitlere tabiiyetle, zarureti de İslam aleminin bilmediği hakikati de şükürle ve zikirle yeneceksiniz. İbrahim suresinin 7. ayet-i kerimesinde: "Şükrederseniz arttırırım."
Şimdi dikkat edin sevgili kardeşlerim. Siz ticaret yapıyorsunuz, niçin? Malınız artsın diye. Şu anda size bir sualim var: Hangi insan ticareti bire 700 kâr getiriyor? Soruyorum sizlere. Var mı böyle ticaret yapıp da bire 700 kâr getiren? Ama Rabbimiz Kur'an'da buna vaadini veriyor bize: "Onlar ki mallarını Allah yolunda infak edip de her başakta yüz tane olmak üzere yedi başak veren bir tohum gibi..." Allah onlara derecat yazıyor. Yani onları onun ötesine geçiriyor. Sevgili kardeşlerim, Allah'ın bütün güzellikleri Kur'an-ı Kerim'de. Marifet onları öğrenip hayatımıza tatbik etmekte. O zaman hazır mısınız, siz de bu Kur'an-ı Kerim'i hayatınıza tatbik etmek istiyor musunuz? Dilden mi, kalpten mi? Evet.
Kur'an-ı Kerim, sahabenin yaşadığı yedi safhada şekilleniyor. O slaytımızı verecek olursak: 1. safha, Bakara 151'in özeti: Allah'a ulaşmayı dilemek (Zumer 17). 2. safha: Allah'ın tayin ettiği mürşide tabi olmak. Bütün bedeviler, mürşitlerin hası olan nebiler sultanı Peygamber Efendimize gelip biat etmişler, tabi olmuşlar. 3. safha: Ruhun Allah'a teslimi. Özellikle İslam aleminin bilemediği, idrak edemediği bu ayeti sizinle paylaşmak istiyorum: "Onlar Allah'ın Allah'a vasıl etmesini emrettiği ruhu Allah'a ulaştırırlar." Ölümle herkesin ruhu Allah'a ulaşır. Ama marifet hayattayken. Ve hayattayken ruhunuzu Allah'a ulaştırmak istiyor musunuz? Evet. Sadece bir dilek. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? İşte sevgili kardeşlerim, bu dileği iyice dinleyin. Bu kâinatın sırrı. Kâinatın bütün kapıları bu dilekle size açılıyor. Ve bu dileği bize getiren Allah'ın resulü, yedi safha davette bulunuyor tüm insanlara: Enfal 24 (1. safha davet), Yusuf 108 (2. safha davet), Yunus 25 (3. safha davet), Nahl 125 (4. safha davet), Hac 67 (5. safha davet), Kasas 87 (6. safha davet) ve Fussilet 33 (7. safha davet). Başka bir varlığı Allah kendi zatına davet etmiyor. Çünkü başka hiçbir varlık Allah'ın ruhunu taşımıyor. Allah'ın ruhunu taşıyan yegâne varlık o insan. Ve Allah Teâlâ bunun bir emanet olduğunu söylüyor. Ve Nisa suresinin 58. ayet-i kerimesinde: "Emaneti sahibine teslim etmenizi Allah emrediyor." Siz ruhu teslim ederseniz, fizik vücut emanet olur. Siz fizik vücudu teslim ederseniz, nefs emanet olur. Siz nefsi teslim ederseniz, irade emanet olur. Siz iradeyi teslim ederseniz, o zaman Hz. İbrahim gibi teslim-i küllî ile Allah'a teslim olursunuz. O zaman Müminun suresinin 8. ayet-i kerimesi... O zaman Mearic suresinin 32. ayet-i kerimesinin ne manaya geldiğini anlarsınız. Öyleyse bütün unsurlarıyla Allah Teâlâ, insan-ı kâmil olarak bu dünya hayatını yaşamamız için elzem olan her şeyi, ama her şeyi, ama her şeyi Kur'an-ı Kerim'de açıklamış ve Kur'an-ı Kerim safha itibariyle yedi safhadan oluşuyor. Sahabe 14 asır evvel bu yedi safhanın yedisini yaşayarak sâbikûne'l-evvelîn oldular.
İşte o slaytımıza bir kere daha bakalım. Tevbe suresinin 100. ayet-i kerimesi sahabeden bahsediyor: "O sâbikûne'l-evvelîn var ya, onların bir kısmı ensardandı, bir kısmı muhacirindendi." Muhacirin, Mekke'den Medine'ye göç edenler. Ensar, Medine'de onlara yardım edenler. Onların hepsi, ama hepsi hayırlarda öne geçtiler. Sâbikûn oldular. Ama sadece onlar mı? Hayır. Ve onlardan sonra gelen tabiin var. Tabiin, ihsanla onlara tabi oldular. Daha da var mı? Var. Tebe-i tabiin. Tebe-i tabiin de tabiine tabi olanlar. Öyleyse dini yaşamanın odak noktasında mürşide tabiyet var. Mürşitsiz hiç kimse kemalata ulaşamaz. Ve burada bir nokta koymak istiyorum. Allah bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmış. Hanif fıtratının temelinde, bidayetinde şeytanın bütün kapıları açık. Hanif fıtratının nihayetinde şeytanın bütün kapıları kapalı, Allah'ın bütün kapıları açık. Böyle bir özelliği taşıyor hanif fıtratı. İşte mürşit, hanif fıtratının zirvesini temsil ediyor. Mürit ise, murat eden Rabbimiz hanif fıtratının en alt noktasını temsil ediyor. Öyleyse kimdir kemalata ulaşabilecek? Kimdir nefs tezkiyesini ve tasfiyesini yapabilecek? Mürit olan, Allah'ı murat eden. Ve Allah'ı kalben murat ettiği için de, Allah Teâlâ bu kalbindeki talebi bildiği için de, Allah da onu en sevdiği kuluna ulaştırıyor. "Bu benim yeryüzünde en sevdiğim..." İşte devrin imamı için söylenen sözü bir kere daha huzurunuza söylemek istiyorum: "Seni en çok seveniz, en çok seni seveniz." Öyleyse insanla Allah arasındaki ilişkide sevgi, sevgi ve sevgi. Rabbimizin katında değerimiz nedir derseniz, benim size bir sualim var, anlarsınız: Allah'ı seviyor musunuz? Evet. Kaç saat seviyorsunuz? Ne kadar seviyorsunuz? Allah'ı sevmenin alâmet-i fârikası, sağlaması zikirdir. "Ben Allah'ı çok seviyorum" diyen kişiye biz deriz ki: "Sen günde ne kadar Allah'ı zikrediyorsun?" Eğer "3 saat" diyorsa, aslında sözüyle kendisini yalanlıyor. Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ yedi ayet-i kerimede çok zikredenlerden bahsediyor. Ve çok zikretmek, 24 saatlik zaman dilimi içerisinde en az 12, daha fazlasını zikirle geçirmektir. Mümkün mü? Sevgili kardeşim, hiç unutmayın, dini yaşarken, Allah'a giden yolda vazifelerinizi yerine getirirken, hiç unutmayın yardımcınız Allah. Öyleyse yardımcınız Allah ise, Hz. İsa Aleyhisselam’ın deyimiyle, kullar için imkânsız olan, Allah için çok kolay. Ve Allah'ın 99 esmasından bir tanesi nedir? El-Kadîr. Allah her şeye kadir. Sizin hayal edemediğiniz kadar size yardım etmeye hazır. Hayal edemediğiniz kadar. Çünkü "Ol" emriyle her şeye kadir. O zaman bu Allah'a giden yolda "Ben şunu yapamam. Benim kapasitem bu. Benim okuma yazmam yok. Benim işte tarlam yok. Zenginliğim yok." Bunların hiçbirisi geçerli değil. Geçerli olan, sizin kalpten Rabbinizi dilemeniz. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Dilden mi? Kalpten mi? İşte bakın, şimdi ikinci bir sualim var size. Birçokları mürşidi, Allah'a giden yolda engel zannediyor. Hatta "Mürşide tabi olmak şirktir" diyen zavallı insanlar var. Bunu söyleyenler neyi bilmiyorlar? Kur'an'ı bilmiyorlar. Kur'an'ın hangi ayet-i kerimesini bilmiyorlar? Enbiya suresinin 73. ve Secde suresinin 24. ayet-i kerimesini bilmiyorlar. Ne diyor Rabbimiz bu ayetlerde? "Onları emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık." Öyleyse bu ayetle Rabbimiz, kendisiyle diğer insanlar arasında imam tayin ediyor mu? Eğer mürşide tabi olmak şirkse, Allah şirki mi emrediyor? Yetmez. Nebiler arasında fetret dönemi var. Hangi ayet gereğince? Maide 19. Maide 19'da Allah Teâlâ, Nebi Aleyhisselam fetret dönemi olduğunu ifade ediyor. Hz. İsa ile Resulullah arasında 600 yıllık bir dönem var, hiç nebi yok. Ama o nebinin olmadığı dönemlerde de yine o resuller arasından bir tanesini seçiyor. Secde 24'e göre... Arapça bilen kardeşlerimiz var. Enbiya 73'te "onların hepsini" ama Secde 24'te "onlardan bir kısmını". İkisinin arasındaki farkı iyice anlayın: onlardan ama öbüründe ise bütün nebilerden. Öyleyse Allahu Teâlâ Allah'a giden yolda kesinlikle mürşidi farz kılıyor. Sahabeyi sahabe yapan Allah Resulüdür. Havarileri havari yapan Hz. İsa'dır. Rabbâniyyûnu rabbâniyyûn yapan Hazreti Musa'dır. Hayatın neresine bakarsanız bakın, mutlak surette Allah'ın bir kudret eli var, sonsuzluktan size yeryüzüne uzatmış durumda. Ve Rabbimiz dikkat edin, bu biat olayında Fetih suresinin 10. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: "Yani o sana akabede biat edenler, gerçekte kime biat etmişlerdir? Allah'a." Neden? Allah'a. Herkes görüyor ki sahabe Resulullah'a biat ediyor. Ama Allah da diyor ki: "Ben daimî olarak sana tecelli ediyorum." Daimî olarak Resulullah'ın eline tecelli ettiği için, o tecelli şeklindeki el kimin eli olarak Allah kabul ediyor? Kendi eli olarak. Öyleyse olay buysa, sevgili kardeşlerim, siz de insan-ı kâmil olmak istiyorsanız, siz de bu dünyayı sahabe gibi asr-ı saadet içinde geçirmek istiyorsanız, siz de cennetin âliyetin, cennetü'l-firdevs, cennetü'l-huld, cennetü'l-hurafa, cennetün me'vâ, cennetün naim, cennetün adn sahibi olmak istiyorsanız, kapılar sonsuza kadar size açık. Sadece ve sadece kalpten ulaşmayı dileyeceksiniz. Ve Allah'ın hacet namazıyla size gösterdiği gibi, gidip mürşide tabi olacaksınız. Mürşidin tayini bize ait değil. Mürşidi Allah tayin eder. Hangi ayet gereğince? Maide 35: Ey âmenu olanlar, Allah'a karşı takva sahibi olun ve sizi kim Allah'a ulaştırmaya vesile olacaksa, onu da Allah'tan isteyin." Nahl suresinin 9. ayet-i kerimesinde buyuruyor ki: "Allah'a giden yolun tayini Allah'a aittir." Bazı yollar var, ulaştırmaz. O ulaştırmayan yollar, sırat-ı müstakimden sapan yollardır. İbn Mesud'tan rivayet edilen bir hadiste, Allah Resulü yere düz bir çizgi çiziyor. "Bu Allah'a ulaştıran yol, sırat-i müstakim" diyor. Sağına soluna başka çizgiler çiziyor. "Bunların üzerinde de hep yanlışa davet eden şeytanlar var" diyor. Öyleyse bu yanlışa davet eden şeytanlar, sırat-ı müstakimden sapan yollar. Ama sırat-ı müstakim, insan ruhunu Allah'a ulaştıran yol, dört bölümden oluşuyor: Birinci bölümü yatay, yeryüzünün satıhına paralel sebil-i reşat. İkinci bölümü dikey bölüm, ana dergâhtan yedinci gök katına ulaşan tarik-i müstakim. Üçüncü bölümü, yedi alemi birbirine bağlayan sırat-ı müstakim. Ve dördüncü bölüm, varlıklar aleminin son noktasından Allah'ın zatına götüren sırat-ı rabbike'l-müstakim. Dört bölümden oluşan bu yolu ruhunuz katediyor. Neyin karşılığında? Sadece bir dileğin karşılığında. Sadece bir dilek.
Sevgili kardeşlerim, zengin babalar var. Çocuklarını çok severler ve diyelim ki çocuk "A" diyor. O da "A" diyor. "Tamam" diyor, "ben sana bu ülkeyi veriyorum." Zengin, yani her şeyin sahibi. Tıpkı ona benzer şekilde, Allah insanı o kadar seviyor ki, o kadar seviyor ki, o kadar seviyor ki, bir dileğine karşılık üç tane cennet ve dünya saadetinin yarısını garanti hepinize hibe ediyor. O zaman sevgili kardeşlerim, bundan sonraki hayatınızı üç tane cennet ve dünya saadetinin yarısıyla geçirmek ister misiniz? Aynı zamanda bu müjdeyi alan sizlerin de sevdiğiniz akraba-i taallukatınıza, eşinize, dostunuza, babanıza, dedenize, teyzenize, onlara da anlatmak ister misiniz? Dilden mi, kalpten mi?
Bir bedevi gelmiş Resulullah'a, diyor ki: "Ben cennete gitmek istiyorum." Allah Resulü: "Namaz kılıyor musun?" "Hayır." "Oruç?" "Hayır." Hiçbirisi. "Hayır. Sen neyle meşgulsün?" "Ben" demiş, "seni çok seviyorum." "Tamam" demiş. "Bu sevgi kesinlikle..." Her sevgiyle beraberdir. Sevgi başlı başına bir kurtuluş senedidir, bir can simididir.
Şimdi Allah'a ulaşmayı dilemek sevgi mi, değil mi? Kim söyleyecek? Seven sevdiğine koşar. Korkan korktuğundan kaçar. Eğer siz kalpten ulaşmayı diliyorsanız, kesinlikle siz Allah'tan hoşlanan birisiniz. Allah'tan hoşlanan bu kişiye Allah Teâlâ gök kapılarını açıyor. 28 basamak İslam merdiveninin birinci basamağında Bakara 216'ya... Allah Teâlâ bizi bu dünya hayatını yaşarken nasıl değerlendiriyor? Hangi notları bize veriyor? Onu tarif ediyor bize. Bize Allah'ın verdiği not neye göredir? Değerlendirme hayır ve şer. O zaman Allahu Teâlâ bize bunu öğretiyor. Hayır nedir? Şer nedir? Hayır, bize derecat kazandıran her şey. Şer nedir? Bize derecat kaybettiren her şey. Ama günümüz insanı, İslam'ın beş şartını yerine getirenler... Onlarla bir konuşun. De ki: "Arkadaş, evin önündeki arabayı hırsız çaldı. Üzülür müsün?" Tabii üzülürüm. "Ya, haksız yere benim arabamı çaldılar" diyecekler. Halbuki hırsız derecat kaybediyor, mal sahibi de derecat kazanıyor. Olması gereken doğruluk ne? Derecat kazandığınız zaman mutlu olmanız lazım. Ama adam hakikati bilmiyor, bilmediği için üzülüyor. Gelelim hırsıza. Hırsız da haybeden bir arabanın sahibi olmuş, gidip satıyor, parayı elde ediyor. O da seviniyor. O zavallı hırsız da ne yapıyor? Derecat kaybediyor. Derecat kaybı nedir? Derecat kaybı eğer fazlaysa, hayırlardan sonsuz hayatı cehennemde geçirmektir. İşte Müminun suresinin 103. ayet-i kerimesi: "Öyleyse kimin hasenat tartıları hafif gelirse, onlar sonsuz hayatı cehennemde geçireceklerdir." Bir araba uğruna, sadece misal olarak verdim. Ama sevgili kardeşlerim, eğer siz bunu idrak ediyorsanız, biliyorsanız ve bu kaybettiğiniz derecelerin hepsi de sizin nefsinizden kaynaklanıyorsa, dışınızdaki hiç kimse bunun müsebbibi değilse, sizin nefsinizde. Neden öyle diyorum? Çünkü Yusuf suresinin 53. ayet-i kerimesinde bakın Rabbimiz ne diyor: "Öyleyse bütün kötülüklerin kaynağı dışımızdaki insanlar değil." Herkes kendi dışında insanı suçluyor, faturayı ona çıkartıyor. Halbuki devamlı olarak suçu işleyen kim? Biziz, nefsimiz. Yusuf aleyhisselam bir peygamber, Rabbine sesleniyor. Diyor ki: "Ben nefsimi ibra edemem, ben nefsimi temize çıkartamam. Çünkü nefs şiddetle kötülüğü emreder. Ama bir şey daha söylüyorum. İşte sır burada: 'İllâ mâ rahime rabbî.' 'Ama Rabbimin rahim esmasıyla tecelli ettiği nefsler müstesna.'" Siz de bu gece, bu konferansta, bu salonda Rabbinizin size rahim esmasıyla tecelli etmesini istiyor musunuz? Dilden mi, kalpten mi? Kalpten Allah'a ulaşmayı diliyor musunuz? Kaç kişi şu anda Allah diyor? "Allah". Çünkü sevgili kardeşlerim, her şeyin bir sağlaması var Kur'an'da. Eğer bunu diliyorsanız, eğer içinizden Allah zikri geçiyorsa, o zaman Ali İmran suresinin 103. ayet-i kerimesinin gereği olan Allah'ın ipine sarıldınız. Hocam Allah'ın ipi de var mı? Tabii ki Allah'ın ipi de var. İşte Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçiyor: "Hepiniz toptan Allah'ın ipine sarılın, fırkalara ayrılmayın." Kimdir fırkalara ayrılanlar? Allah'a ulaşmayı dilemeyenler. Hangi ayet gereğince? Rum 31 ve 32. " O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O'na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.." Kimdir o müşrikler? "Onlar ki dinde fırkalara ayrıldılar." Fırkalara ayrılanlar, kalpten Allah'a ulaşmayı dilemeyenler. Ama siz öyle değilsiniz. Şu anda bir kere daha teyit etmek babında diyorum: Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Dilden mi? Kalpten mı? Eğer diliyorsanız, şu anda istisnasız Rabbimiz rahim esmasıyla tecelli etti. Rahim esmasıyla tecelli demek ne demek? Katından rahmetini kalbinize göndermesi demektir. Bakın, eğer Rahman esmasının tecellisi olsaydı, bütün varlıklar Rahman esmasının tecelisiyle besleniyorlar ve Rahman esması bütün insanlar faydalanıyor. Ama sevgili kardeşlerim, eğer siz cenneti, eğer siz mutluluğu, eğer siz huzuru, eğer siz Allah'ın sevgilisi olmak, eğer siz bir kâmil insan olmak istiyorsanız, sizin yolunuz mutlaka rahim esmasından geçmesi lazım. "İllâ mâ rahime rabbî." Hud suresinin 118 ve 119. ayet-i kerimesinde buyuruyor ki: "Onlar ihtilafa düştüler. Ama hangisi hariç? Rahim esmasıyla Allah'ın tecelli ettiği nefsler hariç." Bakın: "Onlar ihtilafa düştüler. Devam edecek onlar. İllâ mâ rahime rabbuke." Öyleyse rahim esması deyip geçmeyin. Rahim esmasıyla Allah'ın size tecelli etmesini istiyorsanız, mutlaka kalpten ulaşmayı dileyeceksiniz. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Dilden mi? Kalpten mi? O zaman bakın, üçüncü basamakta kalpten dilediniz. Dördüncü basamakta rahim esmasıyla tecelli etti ve sizdeki engelleri kaldırdı. Baş gözünüzde hicab, kulaklarda vakra, kalbinizde ekinnet... Bunların hepsini alıyor. O zaman dikkat edin. Bazı Kur'an'ı bilmeyenler "Mürşit Allah yoluna giden bir engeldir" diyor. Yoksa engeli kaldıran mı? Hangisi mi? Engeli kaldıran mı, engel mi? Engeli kaldıran, Zumer suresinin 33. ayet-i kerimesine dikkatle bakın: "Davetle geleni ve onu tasdik edeni." Davetle gelen Allah'ın mürşididir. Onu tasdik eden de murat eden mürittir. "İşte hakikat ile gelen, ulaşmayı dileyen, davet eden ve onu tasdik eden, onlar takva sahipleridir." O zaman sevgili kardeşlerim, siz bugün kalpten ulaşmayı dilediyseniz, hepiniz takva sahibi oldunuz. Takva sahipleri için %100 cennet var. Yoksa aksini mi düşünüyorsunuz? Bakara 223. Bakara 223'te dikkatle bakın: Yani kim takva sahibi olur, Allah'a mülaki olmayı dilerse, Allahu Teâlâ onlar için müjdeler vardır. Allah sizi bu tek müjdeyle bırakmıyor. Tegâbun 11'e göre kalbinize hidayetle ulaşıyor. Kaf 33'e göre Allah kalbinizi kendisine çeviriyor. En'am 125'e göre göğsünüzden kalbinize nur yolunu açıyor. Şimdi ne dedik? Rahim esmasıyla tecelli ve Rabbimizin katından size rahmet ve fazl gönderilmesi. Allah bunu nereye gönderiyor? Bu kimin rızkı? Fizik vücudun rızkı mı? Hayır. Nefsin, kalbinin rızkı. Ama o yol açılmalı ki Allah katından kalbinize girsin ve o zaman nur, kalbiniz bu nurlarla beslensin. Kaç çeşit nur var? Rahmet nuru bir, fazıl nuru iki, selavat nuru üç, sekinet nuru dört, hikmet nuru beş, feyz nuru altı, salah nuru yedi. Yani Allah Teâlâ insan-ı kâmili neyle yetiştiriyor? Nurlarıyla, kalbindeki hastalıkları kalpten temizleyerek. Onun için Peygamber efendimizin bir ismi var: Tabibe'l-kulûb. Kalplerin tabibi. Mevlana Celaleddin Rumi diyor ki: "Bütün peygamberler nefs hastalıklarının doktorlarıdır." Veliler de onların varisleri olması hasebiyle, her devirde Tabibe'l-kulûb var mı? Evet, kesinlikle var. Önemli olan o tabîbe'l-kulûb’a ulaşmak. Eğer Resulullah'ın hayatına bakacak olursanız, Resulullah Mekke'yi kılıçla mı fethetti, yoksa kalpleri fethederek mi fethetti? Hangisi? Kalpler. İşte kalpleri sevgiyle fethetti. Günümüz insanı da bu hakikatin farkına varacak ve şu anda bizim hizmetimiz de sadece kalpleri fethetmek içindir. Zor mu? Çok kolay. Sadece bir dilek. Kalpten ulaşmayı dileyeceksiniz. Kabul edelim ki "Ya, diledim mi dilemedi mi" diye. Anlayabilir misiniz? Resmen. Evet. Namaz sizin hoşunuza gidiyor mu? Zikir hoşunuza gidiyor mu? Orucu, Perşembe günlerini, Resulullah'ın sünnetini iple çekiyor musunuz? Zekatı ve onun ötesi, birr’i severek Allah uğrunda veriyor musunuz? Yani sevgili kardeşlerim, eğer siz Allah'a göre bir hayatı yaşarsanız, siz Allah'ın memurusunuz. Devletin memurları var ve bu memurlar çalışıyorlar. Kim için? Devlet için. Onların karşılığında ne alıyorlar? Maaş. Siz de Allah'ın memuru olursanız, Allah'tan alacağınız nurlardır. O nurlarla kalbiniz aydınlanacak. O zaman anlayacaksınız ki Rabbiniz o kadar sizi seviyor ki, tarifi gayri mümkünsüz.
İşte kalpten ulaşmayı dilediğiniz, dört kalp şartına sahip olan kişi, huşu sahibi ve Rabbine öyle özlem diyor, öyle âşık oluyor ki, "Rabbim ben" diyor, "bir an evvel sana ulaşmak istiyorum." Allah da diyor ki: "Bana ulaşabilmen için gök kapıları sana açılması lazım. Bunun da yolu benim mürşidime tabiyetten geçer." O zaman mürşide tabi olursan, yedi kalp şartının sahibi olursun. Mürşide tabi olursan, yediği nimetin sahibi olursun. Hocamız tövbeden bahsetti. Tövbenin ne kadar insan hayatında nefs hastalıklarının kalpten temizlemesi, aslında inceden inceye tövbeyi ifade etti. Bakın, bir insan kendi kendine tövbe ederse ne olur? Mürşit önünde tövbe ederse ne olur? İkisinin arasındaki fark şu anda ekranda göreceksiniz. Mürşit önünde tövbe ettiğiniz an, devrin imamının ruhu mutlaka başının üzerine gelip yerleşir. Ama kendi kendine tövbe ettiğiniz zaman, o ruh gelmez. Mürşit önünde tövbe ettiğiniz zaman, mutlaka kalbinize Allah imanı yazar. Ama kendi kendinize tövbe ettiğiniz zaman, asla o iman yazılmaz. Mürşit önünde tövbe ettiğiniz zaman, mutlaka ruhunuz sizden ayrılır. Nebe 39'a göre sırat-ı müstakim ulaşır. Ama kendi kendinize tövbe ederseniz, kesinlikle o ayrılmaz. Mürşit önünde tövbe ederseniz, zikre başlarsınız, iki çift nur gelir. Ama kendi kendinize tövbe ederseniz, nur gelmez. Derecat kazanırsınız. Mürşitle tövbe ederseniz, bire 700 kazanmaya başlarsınız. Ama kendi kendinize tövbe ettiğiniz an, En'am 160'a göre bire on kazanırsınız. Onun için Allah Resulü şöyle buyuruyor: "Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden iyidir." Yani âlim uykudayken de devamlı zikrettiği için, ibadet halinde ve iradeniz güçlenir. Ama tövbe edersen, iradeniz güçlenmez.
O zaman sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz ki bir tövbe var. Herkes hata yapabilir ama hata yapanların en hayırlısı tövbe edenlerdir. Ve Allah Resulü bu tövbe için şöyle buyuruyor: "Tövbe sona ermez, hicret sona ermedikçe. Güneş batıdan doğmaz, tövbe sona ermedikçe." Yani kısacası bu tövbe devam ettiği süre içerisinde, kesinlikle hicret devam eder. Neyin hicreti? Tövbe ile ruhunuz sizden ayrılır, sırat-ı müstakim üzerinden, Hz. Lut'un İbrahim aleyhisselam'a iman ettiği gibi, Allah'a hicret eden ruhunuz. Hangi ayet? Ankebut 26. Ne diyor Rabbimiz orada? "Ve innî muhâcirun ilâ rabbî." "Ben Rabbime ne yapacağım? Rabbime hicret edeceğim." Öyleyse siz de Rabbinize hicret etmek istiyor musunuz? Sizden fizik vücut hicret edebilir mi? Hayır. Nefsiniz hicret edebilir mi? Hayır. Hicret edecek olan ruhunuzdur. Tövbe ile ruhunuz sizden ayrılır. Diyelim ki haydi bugün bu salonda beni dinliyorsunuz. Bu kadar tövbeden bahsettik. Tövbe etmek istiyor musunuz? Dilden mi, kalpten mi? Tamam. O zaman konferansın sonunda da nasıl bu tövbe gerçekleşir? Bu tövbeyi yapanların yedi nimet sahibi olması halinde, zikre başlarlarsa, nasıl mutlu bir şekilde bu salondan ayrılan herkes uçarak evine gidecektir Allah'ın izniyle. Bizim size anlatmak istediğimiz dersi derste öğrenmek, sonradan tekrar çalışmak değil. Burada anlatacağımız ayetlerle ve siz ayetleri kalbinize nakşederek evinize gideceksiniz ve evinize gittiğiniz zaman gerçekten benim kalbimde bu nur var mı yok mu, nereden anlarsınız? Eşinize olan sevginizi ifade etmenizden. "Ya ben seni çok seviyorum." Çocuğunuzu kucaklarsınız. Komşunuza dersiniz ki: "Yarın ben şuna ona iyilik yapacağım" vesaire vesaire. Hayretler içinde kalırsınız. Siz evvelden asık suratlı birisiyken, etrafa böyle tafra tafra bakarken, ulaşmayı dileyip tabiiyetinizi gerçekleştiğiniz an, herkese sevgi gözüyle bakıyorsunuz. Her şey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle gelir? Size öyle geliyor mu? Evet, sevgili kardeşlerim. Demek ki mürşit önünde alınan tövbe çok ama çok, ama çok önemli. Ve Allah Resulü buyuruyor ki: "Sizler günah işlemeseydiniz, Allah günah işleyen ama tövbe ve istiğfarda olan bir toplum yaratırdı." Öyleyse Rabbimiz bize bu tövbeyi farz kılıyor ve bu tövbe ile gök kapıları bize açılıyor. Neye? A'raf suresinin 40. ayet-i kerimesi: "Ayetleri yalanlayanlar ve kibirli olan insanlara gök kapıları açılmaz." Hocamızın özellikle o kibirli insanların bazı vasıflarını saydığı ve özellikle İblis'in neden affedilmediğini ifade ederken, bir başka vasıflarını da ifade etmek istiyorum. Allah Teâlâ yedi ayet-i kerimede kendileri ulaşmayı dilemeyen, başkasının dilemesine mani olan, dalalen baid içinde olan insanlardan bahsediyor. İşte Nisa 167, 168, 169. "İnnellezîne keferû..." Onlar kâfirdirler ve insanları Allah yolundan saptırıyorlar. İblis de öyle değil mi? İblis, A'raf suresinin 16. ayet-i kerimesinde ne diyor Allahu Teâlâ'ya? "Senin sırat-ı müstakimine oturacağım. Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkandan gireceğim. Onların çoğunu sana şükredici bulmayacaksın." Yani Allah yolundan saptırmaya uğraşacağım. İşte İblis'i lanetlik kılan günah bu. Allahu Teâlâ Âdem Aleyhisselam’ın zürriyetini çok seviyor. Onların mutlu olmasını istiyor. Ama hasedinden kıvranan İblis, secde etmediği zaman Rabbimiz: "Niye secde etmedin ey İblis?" Ve kibirleniyor ve kibrinden dolayı da yerinde durmuyor. "Ben" diyor, "iddiamı ispat edeceğim. Sana karşı mücadele edeceğim ve onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." Ama Rabbimiz cevap veriyor: "Muhlis kullarım müstesna." Ve Resulullah'ın hadisi: "Allah şüphesiz ki bu dini nefsinizi ihlasa ulaştırmak için var etti."
Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Evet. Dinden mi? Kalpten mi? İşte burada ihlasın özelliği var. Bu dilek kalbinize girdiği zaman, Allah bu dileği kalbinizde gördüğü an, Allah'ın size %100 garantisi var. Hangi ayet gelince garanti? Şûra 13. Hangi ayet gelince garanti? Ra'd 27. Ne diyor Rabbimiz Ra'd 27'de? "Allah dilediğini dalalette bırakır." Dalalette bıraktığı kişi kim? Ulaşmayı kalben dilemeyen. Ama kim ona yönelirse, Allah garanti veriyor: "Onun ruhunu ben kendime ulaştıracağım." Sevgili kardeşlerim, kâinatın sahibi Rabbimiz size söz versin de, sözünü yerine getirmemesi mümkün olabilir mi? Soruyorum. Mümkün olabilir mi? Varın siz düşünün. Mutlaka yerine getirir. Ve Şûra 13: Allah dilediğini seçer ve o seçtiklerinden kim ona ulaşmayı dilerse, mutlaka onun ruhunu kendisine ulaştırır. Öyleyse mürşidi size gösterecek olan Allah'tır. Mürşidin tayini Allah'a aittir. Siz sadece hacet namazı kılacaksınız, Rabbiniz size gösterecek. Gidip onun önünde tövbe edeceksiniz. Tövbe ederseniz ne olur? Tövbe ederseniz ruhun hidayeti başlar. Bir. Tövbe ederseniz, Fizik vücudun hidayeti başlar. İki. Tövbe ederseniz, nefsin hidayeti başlar. Üç. Tövbe ederseniz, iradenin hidayeti başlar. Dört. Ne demektir ruhun hidayeti? Ruhun hayattayken Allah'a teslimi. Nedir fizik vücudun hidayeti? Fizik vücudun hayattayken Allah'a teslimi. Nedir nefsin? Nefsin Allah'a teslimi. İradenin Allah'a teslimi. Ve sevgili kardeşlerim, bunların hepsinin vasıtası zikir, zikir ve zikir. Hiç unutmayın. Sizi Allah'a dost kılacak, sizi Allah'a kâmil insan kılacak, sizi mukarreblerden kılacak, yani ehl-i Kur'an, ehl-i Allah, Allah'ın has kullarından kılacak olan yegâne vasıta emir zikirdir. Allah deyin bakalım: "Allah." Ra'd 28'de: "Ellezîne âmenû ve tatma'innu kulûbuhum bi zikrillâh." "Onlar âmenu oldular." Kalpleri neyle mutmain oldu? Allah'ın zikriyle. Ankebut 45'te: "Kur'an, sana vahyettiğimiz Kur'an'ı tilavet et, oku." Bu bir zikirdir. Namaz kıl, Tâhâ 14'e göre, bu da bir zikirdir. Ama bu iki zikrin dışında en büyük zikir hangisi? "Allah" isminin tekrarı. Allah, Allah... Neden bu zikir o kadar önemli? Kalbinizi, nefsinizin manevi kalbini bir havuz olarak düşünün. Başlangıç noktasında 19 hastalık sebebiyle %100 kirli. Allah sizden bu dünya hayatında bu havuzu temizlemenizi istiyor. Temizleyebilmeniz için, bu havuzdan kirli bir kanalın akması, dışarıya akması lazım. Başka bir kanaldan temiz suyun da bu havuza girmesi lazım. Öyle mi, değil mi? İşte Kur'an-ı Kerim'de Allah Teâlâ, temiz nurun kalbe girdiği kapı takva kapısı. Fücurun da kalpten çıktığı kapı fücur kapısı. Ama bu neyle çalışıyor? Bu zikirle çalışıyor. Allah deyin bakalım, Allah deyin bakalım... İşte o zaman anlarsınız. O, yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni, ona yükseleni bilir. Ve sizin kalbiniz bu nurla temizlenecek, bu nurla faziletin sahibi olacak ve bu nurla siz Allah'ın dostu olacaksınız. O zaman nefs-i emmâreyi bitirebilmeniz için yedi kademede nefs tezkiyesi var. Nefs-i emmâreyi bitirebilmeniz için 15.000 zikir yapmanız lazım. İşte bir slaytımız var, şu anda göreceğiz. Zikri yapan fizik vücuttur. Ama Allah'ın katından gelen rahmet, fazıl ve salavat nurlardır. Ve nefsinizin manevi kalbine, fizik gücünün göğsünden yararak Zumer 22'ye göre yarılıyor. O nurlar kalbe ulaşıyor. Kalbe ulaşan bu nurlar, nefsin manevi kalbinin rızkıdır. Eğer şayet siz bu rızkı Allah'ın katına almazsanız, şeytan nefsinizin önüne tepsiyi koyar. Neyi koyar? Haramı koyar. Neyi koyar? İsyanı koyar. Neyi koyar? Kibri koyar. Neyi koyar? 19 afetin 19'unu koyar. O zaman sevgili kardeşlerim, siz afetlerden yemlenmek istemiyorsanız, helal Allah'ın rızıklarını, nurlarla beslenmek istiyor musunuz? Dilden mi, kalpten mi? Gelin, bu gece sizin için bir dönüm noktası olsun. Tövbenizi gerçekleştirin ve elinizdeki tesbihlerle "Allah Allah" diyerek evinize gidin. O zaman göreceksiniz ki bu dünya hepimize cennet olur. A'dan Z'ye kadar. Yani mutlu olmak çok kolay.
Nefs-i emmâre’yi 15.000 zikirle bitirdiniz. Devam ediyoruz. Zikrinizi arttıracaksınız. 17.000 zikir... Her birisine ait olan ayetler de var. 17.000 zikir, nefs-i levvâme. 19.000 zikirle nefs-i mulhime Dikkat ederseniz, bu zikirlerle nefsinizin manevi kalbi nurlanıyor. %21 fazıl kalpte birikiyor. Fazılların manyetik gücüyle, Allah'ın katından gelen fazılların... Şey, iman kelimesi manyetik... Birbirine zıt. Dolayısıyla kalbinize Allah imanı yazmıştı. İman kelimesinin etrafında fazıllar birikmeye başlıyor. %21 fazıl, nefs-i mutmaine. Dikkat ederseniz, Allah Teâlâ: "Ey mutmain olan nefs!" Yani hangi nefse hitap ediyor Rabbimiz? Mutmain olmuş bir nefse. Mutmain olan nefsin manevi kalbinde ne kadar nur var? %2 rahmet, %28 fazıl. Toplam %30. %30 kalbin nura ulaştığı zaman ne olur? Nefsimizin manevi kalbindeki afetlerden bir tanesi hırs idi. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hadis-i şerifinde diyor ki: "Hırstan sakının. Hırs sebebiyle Âdem babamız ve eşi cennetten yeryüzüne indirildi." Öyleyse hırs afetinden kurtulmak istiyor muyuz? İşte mutmain kademeye ulaşacaksınız. Hırs afetinden bu noktada kontrol altına alınıyor. Ve kontrol altına alınan hırs afeti sebebiyle diyorsun ki: "Rabbim, iyi ki daha fazlasını vermedin, verse idin azardım. İyi ki daha azını vermedin, vermeseydin isyan ederdim." O zaman Rabbinin her şeyden haberdar olduğunu, rızkını her zaman onun tayin ettiğini ve neyi verirse en optimal, o kişi için o olduğunu zerre kadar şüphesi kalmaz ve Rabbinden razı olur. Takip eden nefs kademesi, nefs-i râzıye. Ne zaman Rabbinden razı olduğu zaman, Allah ne yapar? Altı kademede Allah da ondan razı olur. Nefs-i mardıyye. Ve yedinci kademede nefsini tezkiye eder. Ve dikkat edin, buraya çok dikkat edin. Fatr 18'de: Kim tezkiye olursa, kendi nefsi için tezkiye olur. Yani emanet olan ruhunuzun sizden ayrılıp Allah'a vâsıl olması, Allah'a seyretmesi için, mutlak surette yedi kademede nefsinizi tezkiye etmeniz lazım. Nefs tezkiyesi gerçekleşmedikçe, emanet olan ruh sahibine ulaşmaz. Ulaşmayınca siz ermiş evliya olmazsınız. Ermiş evliya olmasanız, o zaman Resulullah'ın şu hadisini yaşamamış olursunuz: "Mûtû kable en temûtû." "Ölmeden evvel ne yapın? Ölmeden evvel ölün." Kimdir ölmeden evvel ölen? Hayattayken ruhunu sahibi olan Allah'a vâsıl eden, ulaştıran kişi. Sizin Allah'ın zatına ruhen ulaşmanız, sizi ermiş evliya kılar. Ama hedefiniz o mu? Hayır. Hedefiniz o değil. Hedefiniz Allah'ın zatını görmek. Hangi ayette yazılı hocam bunu diyeceksiniz? Yunus 25-26. Ne diyor Rabbimiz? "Allah teslim yurdu olan zatına davet ediyor." Daveti kabul edeni de sırat-ı müstakime, kendisine ulaştıran yola ulaştırıyor. Ve onlar için: "Lillezîne ahsenü'l-hüsnâ." Nedir Allah'ın zatı? Allah'ın zatı ahsenü'l-hüsnâ, güzellerden güzeli. Allah'ın zatı ve ziyadesi. Ve Allah'ın zatını görmek. İşte Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın zatını görenler, onlar bu dünya hayatında hedeflerini gerçekleştirenlerdir. Mevlana'sı, Yunus'u, Hacı Bektaş Veli'si, hatta ve hatta Hazreti Ali ve diğerleri, ilmin şehri, onun kapısı, binlerce evliya bu yolla ruhlarını Allah'a ulaştırdılar. Allah'a ruhu ulaştırmak 3 saat zikir. Herkese Allah'ın hibesi, herkese Allah'ın müjdesi, herkese Allah'ın garantisi. Ama burada yetmiyor. Allah'ın zatını görmeniz için ne dört saat zikir, ne beş saat zikir, ne on saat zikir, ne 24 saat zikir yetmez. 18 saat zikirle bundan sonra fizik vücudu Allah'a teslim edeceksiniz. 24 saat zikirle nefsinizi Allah'a teslim edeceksiniz. Hocamız Omneya AYAD özellikle bir ayetten bahsetti. İmam hocamız da onu tilavette okudu. Ali İmran 191: "Onlar ki ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken ne yaparlar? Daima, daima Allah'ı zikrederler." Resulullah'ın hadiste zikrettiği gibi: "Şeytanın kapısını zikirle kilitleyiniz." 24 saat zikreden kişi nasıl birisidir? Şeytanın kapısını zikirle kilitleyen kişidir. O zaman şeytan, o güne kadar ona düşmanlık ederken, artık şeytan o daimi zikrin elindeki, Allah dostunun elinde bir oyuncaktır, bir gazoz ağacıdır. Uğraşır ama devamlı kaybeden kim olur? Şeytan olur. Çünkü artık onu yoldan saptırması mümkün değil. Böyle davranırsa ne olur? İhlasa ulaşır. O zaman Hicr suresinin 39 ve 40. ayet-i kerimesinde İblis ne diyor? "Beni azdırmana yemin ederim. Yeryüzünü onlara süsleyeceğim, hepsini saptıracağım." Rabbimiz "Dur" diyor. Diyor ki: "Ey İblis, ihlas sahibi kulları müstesna." Yani kişi muhlislerden olmuşsa, 19 faziletin sahibi olmuşsa, artık şeytanın pençelerini geçirebildiği bir insan değil. O sadece Rabbinın emrinde, o sadece Allah'ın zikrinde, o sadece Allah'a âşık birisi. Allah'a âşık olan kişi, akar gözlerinin yaşı, pür-nur olur içi dışı, söyler Allah deyu deyu. Ve ayak idik baş olduk, kuru idik yaş olduk, kanatlandık kuş olduk, uçtuk elhamdülillah. İnsan uçabilir mi? Ne diyorsunuz? Evet, sevgili kardeşlerim, doğuştan Rabbimiz bize bir kanat veriyor. Verdiği kanat ruh. Çünkü o Allah'ın emrinden. Çünkü her zaman daima size hayrı, iyiliği emreder. Ama marifet sizin nefsinizi de ikinci bir ruh yapmanız. İkinci kanadı siz elde edeceksiniz. İki kanatla uçtuğunuz zaman, o zaman uçarsınız. Bu uçmanın Kur'an'daki karşılığı nedir? Nefsi tâyy-i mekân, ruhu tayy-i mekân... Ve birçok Allah dostları bunların sahibi olmuşlar, bunların müjdesine kavuşmuşlar. Ne ile? Allah'a teslimiyetleriyle, Allah'a teslimiyetleriyle, Allah'a teslimiyetleriyle. Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah sizleri çok seviyor. Allah sizi çok seviyor. Ve her saniye, her an muhatabınız O. Birisi gelip size tokat attığı zaman, siz eğer tokada görürseniz olmadı, o tokatı atana bakacaksınız. Her olayı Allah'ın gözlükleriyle değerlendireceksiniz. Karşı taraf: "Ben böyle yaparsam bana enayi derler." Tamam desin sevgili kardeşlerim, önemli olan Rabbin senin için ne diyor? Yani insanların senin için değerlendirmesi hiç önemli değil. Mahkeme-i kübrâda Rabbimiz seni değerlendirecek ve eğer sen bu dünyada Allah'ın bir sevgilisi olmak istiyorsan, o zaman daima Rabbinin sözlerine itaat edeceksin. Sevgi nedir biliyor musun, İncil'de? Sevgi, Allah'ın emirlerine itaat etmektir. İncil'de Ruhanna 4:20: "Allah'ı sevdiğini iddia eden kişi, gördüğü kardeşini sevmiyorsa yalancıdır. Nasıl oluyor da" diyor, "gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Allah'ı sevdiğini iddia edebilir?" Öyleyse sevgi bir kalp işidir. Eğer gerçekten kalpten ulaşmayı diliyorsanız, o zaman Allah Teâlâ bütün gök kapılarını size açıyor. O zaman da 7, 8 aylık süre içerisinde ruhunuzu Allah kendine ulaştırıyor. Hocam, ben zikri sevmiyorum. Allah size zikri sevdirir. Hocam, ben namazı sevmiyorum. Allah size namazı sevdirir. Hocam, ben hiçbir zaman zekat vermek istemiyorum. Allah size zekatı kolaylaştırır. Kısacası, ruhunuzun Allah'a ulaşması ki söz vermiş. Sözünün yerine getirmemesi mümkün değil. Her şeyi Allah sizin için yapar. Ama sevgili kardeşlerim, sanki siz bunları yapmışsınız gibi de müjdeyi kime verir? Size verir. Üç tane cennet, dünya saadetinin yarısı. Öyleyse sevgili kardeşlerim, görüyorsunuz, şu kâinatta en kolay şey dindir. Dini yaşamaktır. Dini yaşamaktan daha kolay bir şey yok. Onun için muhterem efendimiz bize, hepimize şu mesajı veriyor: "Seviniz ve sevdiriniz. Nefret etmeyiniz ve nefret ettirmeyiniz." Ve şunu ifade etmek istiyorum: Sevgi herkes için. Şu an dünya üzerinde 8 milyar insan var. 8 milyar insan için sevgi, ama nefret hiç kimse için. O zaman hayatımızdan kini, nefreti, afetleri tertemiz kılıp kapı dışarı edeceğiz ve Allah'ın katından 19 fazileti kalbimize taşıyacağız. Ve o zaman Allah'ın muhlis kullarından olacağız. Olursak ne olur? Olursak, o zaman Allah seher vaktinde bizi tövbe-i nasuh'a davet eder. Hangi ayet? Tahrîm 8. Tahrîm suresinin 8. ayet-i kerimesine bakın: "Ey âmen olanlar, Allah'a nasuh tövbesiyle tövbe edin ki, umulur ki Rabbiniz sizin günahınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah'ın Nebisi, onunla beraber olanlar mahzun etmez olmazlar. Onların nurları önlerinde ve sağlarında koşar bulursun" diyor. "Ve derler ki: 'Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla.'" İşte nurun tamamlandığı gün, iradenin de Allah'a teslim olduğu gün. Siz Allah'a iradenizi teslim ederseniz, o zaman Allah size zatını gösterir. Yani kalp gözüne kumanda eden siz değilsiniz, açık olabilir. Allah göstermedikçe asla. Eğer kalp gözüne o kumandayı diyorsa ve eğer iradenizi de bana teslim ederseniz, ben zatımı gösteririm diyorsa, Allah size söz vermişse, o zaman Allah'ın sözünde hulf yok. Allah katında söz değiştirmez.
Sevgili kardeşlerim, bu dünya hayatında, kısa dünya hayatında Allah'ın size gösterdiği, evvela Allah'a ulaşmak nefs tazkiyesiyle, sonra Allah'ın zatını görmek için nefsinizi tasfiye etmenizi, sahabe gibi ikinci asr-ı saadeti yaşamanızı, Kur'an'da adı geçen sâbikûne'l-evvelîn'den olmanızı Rabbimizden, Efendimizin himmetiyle dileyerek sözlerimi burada tamamlıyorum. Sizleri çok ama çok, ama çok seviyorum kalbimden. El-Fatiha salavat. Esselamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatü.
Evet. Allah razı olsun. Evet. Evet. Muhterem hocam, sizi bırakmıyoruz, çünkü soru-cevap bölümüne geçeceğiz. Omneya Hanım'ı da davet ediyoruz, müsaade ederseniz.
Evet. Hoş geldiniz. Buyurun inşallah. Sağlıcakla hocam. Teşekkür ederiz. Teşekkürler hocam. Müsaade ederseniz başlayabilirim inşallah. Tabii. İnşallah. İnşallah.
Öncelikle Omneya Hanım'a sorulan bir sualden başlamak istiyorum. Omneya Hanım, kalbi günahlardan ve nefsi günahlardan bahsettiniz. Tövbe ile kalb-i günahlar affedilir mi? Zaten tövbe eden kişi... Kalb-i günahlar affedilmez. Çünkü bu kişi tövbe etmez. Tövbe ettiği an, demek ki bu günah silinmiş. Çünkü bedeni bir günaha dönüştü. Mesela insan pişmanlık duymadan tövbe etmez. Pişmanlık duyduğu an ve tövbe ederse, Allah'ın rahmeti çok geniş, inşallah affeder. Kalbi günahlar ise zaten bu insanın kalbinde bulunan karanlıktan dolayı pişmanlık duymaz, tövbe de etmez. Ondan dolayı küfre götüren bir günah olabilir. Tövbe ettiği an, kalb-i bir günah zaten olmaz. O yüzden bedeni bir günaha dönüşür ve Allah'ın... Allah çok affedici, merhametli olduğu için inşallah tövbesini kabul eder. Allah razı olsun. Teşekkür ederiz.
Muhterem hocam, sevgi ile mutluluk arasında nasıl bir ilişki vardır? Gerçek sevgiyi bizlere açıklar mısınız? Sevgi mutluluğun anahtarıdır. Evvela Allah'ı sevmek durumundayız. Allah'ı sevmenin alâmet-i fârikası bir dilektir: Kalpten ulaşmayı dilemek. İfade de ettim. Seven sevdiğine koşar. Ama korkan korktuğundan kaçar. Öyleyse Allah'a giden yol sevgiden geçer. Nitekim Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor hadisinde: "Eski toplumların derdi, elemi size dokundu: Haset ve kin. Kin kökten kazıyandır. Allah'a yemin ederim, iman etmedikçe yani Allah'a ulaşmayı dilemedikçe cennete giremezsiniz. Ama birbirinizi sevmedikçe de mümin olamazsınız." Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah'ı sevmenizin alâmet-i fârikası, sağlaması var mı? Kardeşini sevmek. Neden bu işin sağlamasıdır? Dikkat edin. Ali İmran 103'te: "Siz düşmandınız, Allah kalplerinizi sevkide birleştirdi." Kimin kalbini sevgide birleştiriyor? Kalpten ulaşmayı dileyen kişi. Öyleyse kalpten ulaşmayı dilediğiniz an, Allah şeytan olan bağınızı çözüyor, Allah olanın bağınızı bağlıyor. Ama bu aynı zamanda kalbinizde sevgiyi de oluşturuyor. O sevgiyle huşu içinde sizi mürşidinize ulaştırıyor. Yani kalpten ulaşmayı dileyip de Allah'ın mürşit sevgisini koymadığı hiç kimse yok. Dikkat edin, o bedevi de onun için misal verdim. Bedevi geliyor, diyor ki: "Ben cennete gitmek istiyorum." "Namaz kıl." "Kılamıyorum." "Oruç tut." "Tutamıyorum." "Zekat..." Yapamıyor, hiçbirisi. "Ama ne yapıyorsun?" diyor. "Ben seni çok seviyorum." O zaman herkes sevdiğiyle beraber haşrolunur. Öyleyse tek başına Allah dostunun sevgisi kurtuluş senedidir. Siz ulaşmayı dilediğiniz zaman ve buraya kadar iki cennet. Cennet demek, sonsuz hayatı ölümden sonra yaşanan mutluluğun mekânı demektir. Öyleyse cennet saadeti tamam. Ama Allah Teâlâ sadece insanlar cennette mutlu olsun diye yaratmamış. Bu dünyayı da mutluluk içinde geçirmesini istiyor. Bunun da bedeli zikirdir. Allah deyin bakalım: "Allah". Sevgili kardeşlerim, "Ben Allah'ı çok seviyorum" diyen kişi... Çok sevmenin alâmet-i fârikası 13 saat zikirdir. "Ben çok seviyorum" ama 3 saat zikrediyorum. Bu aynı zamanda kendisini inkâr ediyor. Öyleyse Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ istisnasız sevginin ölçüsü olarak zikri koymuş. Kimdir Allah'ı seven? Zikri seven kişidir. Kimdir Allah'ı sevmeyen? Zikri sevmeyen kişidir. Kur'an-ı Kerim'de Zumer suresinin 45. ayet-i kerimesine bakacak olursanız, diyor ki: "Bazı insanlar var, Allah'tan başka şeyler anıldığı zaman sevinirler, ama Allah'tan bahsedildiğinde nefretle yüzleri ürperir." İşte bu... Yani Allah'ı zikretmek hoşunuza gidiyor mu? O zaman kesin sağlam yerdesiniz. Ama zikirden bazıları... Öyle yani, çoğu zaman ben karşılaşıyorum. Bir iki, Rabbimizden bahsediyor. "Ya yeter" diyor. "Biraz da dünyadan bahsedelim. Biraz da dünyadan bahsedelim." Dünya kalbi karartıyor. Allah Teâlâ Hac 53'te şeytanın iki fitnesinden bahsediyor: Kalpleri hasta olan ve kalbi kasiyet bağlayanlar için bu bir fitnedir. Ama o fitneden kurtuluş neyledir? Hocamızın ifade ettiği gibi, o gün, kıyamet günü, bu dünyadaki mallar ve çocuklar kimseye fayda vermez. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Evet. İşte selim kalpler, evinize gideceksiniz. Ama sağlaması var. Kaç kişi şu anda Allah diyor? İşte o zaman "Allah Allah" diyerek evinize gittiğiniz an, siz kalbi selimin sahibisiniz. Allah razı olsun. Allah sizden de razı olsun inşallah. Hocam
Omneya Hanım, kalbi nasıl temizleriz? Yani kalbi selimle Allah'a nasıl döneriz? Çok güzel bir soru gerçekten. Hocamızın buyurduğu gibi, asıl mesele zikre başlamak. Zikir ile kalbimiz temizlenir. En önemli zikirlerden bir tanesi Hazreti Peygamberimizin üzerine salavat getirmek. O bütün problemlerin, dertlerin devasıdır. Gerçekten, Allah Kur'an'da diyor ki: "Allah'ı çokça zikredin." Yani Kur'an'da ve sünnette bütün ibadetlerin sınırları var: Namaz gelince, ya da hac, ya da oruç vesaire. Zikir haiz, abdestsiz de olabilir, hiç fark etmez. "Çokça" ifadesi, çok çok çok demek. Yani sınırsız bir şekilde. Ne kadar zikrettiysek, o kadar içimizde bulunan karanlık ya da perdeler yavaş yavaş kalkmaya başlar. Kalktığı zaman, şu an bizi çok rahatsız eden ya da bizi tedirgin eden şeyler küçümser, çok ehemmiyetsiz kalır gibi hissederiz. Çünkü artık o kadar sinirlenmiyoruz, o kadar öfkelenmiyoruz. Neden? Çünkü aklımızda, kalbimizde daha çok büyük bir şey oluşmaya başladı: Allah'ın sevgisi var, Hazreti Peygamberimizin sevgisi var. Bizim amacımız, bizim derdimiz bu dünya değil, kesinlikle değil. Dünya Arapçada çok aşağıda bulunan bir şey. Allah'ın yanında çok küçük bir şey, yok gibi bir şey. O kadar abartıyoruz ki, o kadar büyük hissediyoruz ki dünyayı. Halbuki gerçek mesele bu değil. O yüzden kalbimiz ayna gibidir. Ne kadar zikrediyorsak, o kadar kalbimizi arındırmış oluyoruz ve hissediyoruz arkadaşlar. Arkadaşlarımız diyorlar ki: "Virdler, yani zikirler, daimi bir şekilde virdlerimizi yaptığımız zaman, dünya çok küçük gelir ve dertlerimiz gerçekten azalır. Bıraktığımız an her şey geri döner: Dertler, hastalıklar, kötü hissetmeler vesaire." Demek ki gerçekten devamız zikirdir. Zikrettikçe, kalbimizin aynası bir daha parlak olur ki, Allah'ın güzel sıfatlarını, isimlerini kalbimizde tecelli eder. Teşekkürler. Biz teşekkür ederiz. Allah razı olsun.
Muhterem hocam, Kur'an-ı Kerim'i nasıl yaşayabiliriz? Kur'an-ı Kerim'i tasavvufla yaşayabiliriz. Tasavvuf, Kur'an'daki İslam'ın hayata tatbikidir. Evvelden okullarda, ben jenerasyonum biliyor, karata hocalarımız bize işin teorisini anlatırlardı. Kur'an-ı Kerim dinin teorik kısmını ihtiva ediyor. Ama bu teorinin hayata pratiğe geçirilmesi adı tasavvuf. Gerçekten sahabenin hayatına baktığımız zaman, yedi safhalık bir sevgiyi yaşadığını görüyoruz. Tabii bugün konumuz Kur'an ayetleriyle yedi safha sevgi ve mutluluğu yaşamaktı. Şimdi onu hemen ekrana getirelim: Kur'an ayetleriyle yedi safha sevgi ve mutluluk.
1. ayet, Kasas suresinin 56. ayet-i kerimesinde, Nebîler Sultanı Peygamber Efendimizin amcası Ebu Talip tebliğe muhatap oluyor ama asla dilemiyor. Ve tabii ki Peygamber Efendimiz amcasını çok seviyor, onu mutlaka dilemesini istiyor. Allah Teâlâ da onu biliyor ve diyor ki: "Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir." Öyleyse sevgili kardeşlerim, şu dünya üzerinde 8 milyar insanın 8 milyarının hidayeti kendi iradesini kullanımına bağlı. Serbest irade, cüzi irade sahibi sizsiniz. Siz iradenizi kullanarak kalpten ulaşmayı dilerseniz, bu talebi Allah kalbinizde gördüğü an, Allah'ın sizi hidayete erdirmemesi mümkün değil. Söz vermiş. Ali İmran 31, hocamız da ifade etti. Allah Resulü diyor ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız, öyleyse..." Allah'a ulaşmayı dileyen kişi kimdir? Allah'ı sevendir. "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun. Bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin." Bu işin ikinci safhası. Ve Maide 54: "Onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever." Kimdir bu? Ruhunu Allah'a ulaştıran kişi. Yani tıpkı, Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan razı. Hangi ayet? Fecr suresinin 28. ayet-i kerimesi: "İrciî ilâ rabbiki radiyeten mardiyyeh" Gelelim 5. safhada, Bakara 195'te: "Allah muhsinleri sever." Kimdir muhsinler? Muhsinler, fizik vücutlarını da Allah'a teslim edenler. Allah Teâlâ Ali İmran suresinin 20. ayet-i kerimesinde buyuruyor ki: "Eğer seninle tartışırlarsa, de ki: 'Ben ve bana tabi olanlar, biz vechimizi de (fizik vücudu da) Allah'a teslim ettik.' O kitap sahiplerine, ümmilere söyle: 'Siz de teslim oldunuz mu?' Eğer teslim olmuşlarsa, mutlaka daha evvel hidayete ermişlerdir. Ama eğer yüz çevirirlerse, senin görevin sadece tebliğ." Bu da dördüncü safha. Sevgi. Beşinci safha sevgi, Haşr 9'da: "Hicret edenleri sever Allahu Teâlâ." Hucurât 7'de: "Allah'ın kalbine sevgiyi yerleştirdiği, imanı yerleştirdiği, imanı sevenlerden" bahsediyor. Ve son ayet-i kerime, özellikle Alman dinleyicimizin "Ya, Kur'an'da sevgiden bahsetmiyor" dediği zaman referans olarak gösterdiğim ayet-i kerime. Ne diyor Rabbimiz Ali İmran 119'da? "Siz müminler böylesiniz. Siz, sizi sevmeyenleri de seversiniz. Çünkü siz kitabın tamamına iman edersiniz." Öyleyse sahabe kitabın tamamına iman etmiş ve bu kitabın tamamı sevgiden bahsediyor. Evet, kitabın tamamı. Bir gün Allah Teâlâ sizi irşada memur ve mezun kılarsa, üç tane vasıf sahibi olursunuz: Birisi kitabın tamamına iman etmek. İki, kötülüğe karşı hayırla mukabele etmek. Üç, Allah'a davet etmek. İşte sevgili kardeşlerim, hepimizin vazifesi, eğer kalpten ulaşmayı dilediyseniz, eğer Allah'ın dostu olduysanız, o zaman tek bir işiniz kalıyor. İsra 53'te zikredildiği gibi: "Kullarıma söyle, güzel söz söylesinler." Güzel söz, insanları Allah'a davet etmektir. Tıpkı bugün sizi Allah'a davet ettiğimiz gibi. Ne ile? Çok basit, çok kolay: Allah'a ulaşmayı dileyin. Hepinizin bir kalbi var mı? Var. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Evet. Dilden mi? Kalpten mi? Kalpten. Allah diyor musunuz? İşte şu anda diyelim ki, bugün buraya gelmiş. Bu daveti kabul etti ve akabinde bunu yerleştirdi ve zikretmeye başladı. İşte o güzel söze muhatap olan kişi, artık Allah'ın dostudur, Allah'ın bir sevgilisidir. O zaman kesinlikle Kur'an-ı Kerim'i yaşamak neyledir? Tasavvufladır. Tasavvufun da anahtarı, alâmet-i fârikası zikirdir. Zikirdir. Zikredeceksiniz, çok zikredeceksiniz, daimi zikredeceksiniz, küllî zikredeceksiniz ve tespihe ulaşacaksınız. Ben bir fizikçiyim. Bize fizikte Maxwell adında bir fizikçi, bu elektronların çekirdek etrafında hareketini bize söyledi. Ve o zaman Maxwell, bu elektronları hareket ettiren kuvvetin kim tarafından olduğunu tespit edemedi. Ama bugün biz biliyoruz. Allahu Teâlâ İsra 44'te ne diyor? "Yedi kat gökler ve yerler onu tesbih eder." İşte sevgili kardeşim, serbest irade sahibi biz, Allah'a deyin bakalım: "Allah". Bunu ben kendi irademizle yapıyoruz. Ama o elektron, gayri iradî olarak Allah ismini tekrar ediyor. Ve ayet-i kerimede Allah Teâlâ diyor ki: "Siz onların tesbihini anlayamazsınız." Yani bir taş Allah diyor mu? Ne diyorsunuz? Dağ Allah diyor mu? Evet. İşte Yunus bunu tespit etmiş: "Dağlar ile taşlar ile, ne yapalım çağırayım Mevlâm, seni." Dağ da Allah diyor, taş da Allah diyor. Yeter ki siz onun sesini anlayabilin. İşte bu atom çekirdeğindeki devamlı dönüş, tesbih olayı, küllî irade ile yapılan zikri ifade ediyor. Bütün bu unsurları yaşayabilmeniz için yolunuz tasavvuftan geçmesi lazım. Tasavvuf deyip geçmeyin. Tasavvuf, müridin mürşidine, ölünün yıkayıcısına teslim olduğu gibi teslim olmasıdır. Allah razı olsun. Allah sizden de razı olsun hocam.
Omneya Hanım, Mevlana'ya sorulan bir soruda kendisi şöyle ifade ediyor: "Annem aşk, babam aşk, ben aşkoğlu aşkım." Buradaki aşkı bize açıklar mısınız? Hazret Ebu Hamid el-Gazali'nin küçük kardeşi var. Onun adı Ahmed el-Gazalî. Ahmed el-Gazalî tasavvuf yönüne gitmiş direkt. Ebu Hamid Gazalî şeriattan tasavvufa yönelmiş. Ahmed el-Gazalî'nin görüşüne göre, Allah'ın özel adı aşktır ve Allah aşktan dolayı bizi yarattı. Arapçada çok önemli hadis-i kudsi var. O hadisi Türkçeye çevirdiğimiz zaman, bazen yanlışlıkla farklı bir fiil ile çeviriyoruz ve ondan dolayı anlam bambaşka oluyor. Bu hadis-i kudsi: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim." "Bilinmek istedim" değil, "Bilinmeyi sevdim." O yüzden Allah bizi yarattı. Sevmekten, aşktan. Kur'an'da böyle çok önemli bir ayet var. Allah diyor ki: "Ben ancak cinler ve insanlar ibadet etsinler diye yarattım." Şimdi sahabiler bu ayeti okuyunca, onların Arapçası harika. Ona rağmen anladılar ki, "İbadet etsinler" kelimesiyle ilgili bir arkada başka bir anlam olması gerekiyor. O yüzden Abdullah ibn Abbas'e sordular: "İbadet etsinler ne demek?" Dedi ki: "İbadet etsinler, tanısınlar demek. Beni tanısınlar." Peki, Allah'ı sevmeden önce nasıl tanıyabiliriz ki? Allah'ı sevmekle tanıyoruz ve tanımakla ibadet ediyoruz. Demek ki birinci eylem sevmektir, ibadet etmek değil. Neden? Çünkü Allah bilmeden, güzel sıfatlarını öğrenmeden nasıl iyi bir kul olabiliriz ki? Nasıl gerçek bir âşık olabiliriz ki? O yüzden bütün mesele aşka dayalıdır. Ondan sonra sevmek, ondan sonra ibadet gelir. Allah Kur'an'da, hocamızın dediği gibi bu ayet var, çok ünlü ve önemli bir ayet. Allah diyor ki: "Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah sizi sevsin." Demek ki bu sevmek meselesi önemlidir, temeldir. İbadetten bahsetmedi burada. İbadet, sevginin bir göstergesidir, çok önemlidir, farzdır. Ama ibadetin içinde bulunan haşyet, huşu, sevgi, şefkatin yeri nerede? Kalbimizdedir. O birinci meselesidir. O yüzden her şey, bütün ibadetler aşka dayalı olması gerekiyor ki sayılır Allah'ın katından. Teşekkürler. Biz teşekkür ederiz. Allah razı olsun.
Muhterem hocam, tasavvuf farz mıdır? Eğer Kur'an farzsa, eğer tasavvuf da Kur'an'ın hayata tatbiki ise, o zaman tasavvuf farzdır. Hangi ayet gereğince? Kasas 85'te Allah Teâlâ: "Size bu Kur'an-ı Kerim'i Allah farz kıldı" diyor. "Kur'an'ı sana farz kılan, elbette seni dönecek yere döndürecek olandır." Resulullah'ın hadisinde ne buyuruyor? "Her mü'min kadın ve erkeğe Allahu Teâlâ neyi farz kılmıştır? İlim. İlim öğrenmeyi." Öyle mi, değil mi? Farz mı, değil mi? Farz. Yani herkes dinini öğrenmek zorunda. Herkes avukat olmak zorunda değil. Avukat değilse, o hizmeti satın alabilir. Herkes doktor olmak zorunda değil. Doktor değilse, o hizmeti satın alabilir. Herkes pilot olmak zorunda değil. Pilot değilse, o hizmeti satın alır. Ama herkes dini yaşamak zorunda. Allah'ın huzurunda neyle hesaba çekilirsiniz? Kur'an'da Allah'ın size vaaz ettiği ibadetlere itaat veya itaatsizliğinizle yargılanırsınız. Öyleyse mesela, herkes ahlaklı olmak zorunda. Din ahlaktır. Şimdi bir mühendis düşünün, inşaat mühendisi. Bütün unsurlarıyla dört dörtlük inşaat mühendisi ama dinini bilmiyor. O zaman dinini bilmeyen bu kişi malzemeden çalar mı? Malzemeden çalarsa, altında insanlar ölür mü? Gelelim başka bir olaya. İşte şu anda çok değişik kafaya sahip insanlar var. Bu noktada olmalarının arkasında ne var? Kur'an'daki İslamî ilmi bilmedikleri için. Şimdi rastgele, öfkesinden hareketle adamı öldürüyor. Eğer Mâide suresinin 32. ayet-i kerimesini bilmiş olsaydı, bu adam bunu yapar mıydı? Bakın ne diyor Rabbimiz: "Tevrat'ta İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim bir kişiyi, bir kişi karşısında olmaksızın, yeryüzünde bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir." Allah bu kadar insanı çok seviyor. "Veya da kim de bir kişinin hayatını kurtarmak suretiyle yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibidir." Öyleyse sevgili kardeşlerim, Allah Resulü hadisinde diyor ki: "Yerdekilere merhamet ediniz ki göktekiler size merhamet etsin. Yerdekileri seviniz ki göktekileri sizi sevsin." Bizim Allah katındaki kıymetimiz, bizim insanlara verdiğimiz değerle ölçülür. İnsanları seviyor muyuz? İnsanlar için hayatımızı feda edebiliyor muyuz? İşte o zaman Allah içiniz. Zaten dindeki kurban olayı budur. Hadi sözümü şöyle bitireyim. İmam-ı Şafii Hazretleri... Mürşidi-i Şeybân-ı Râî Hazretleri. Gelmiş, demişler ki: "Yah, bu bir çoban, okuma yazması bile yok. Sen ise mürekkep yalamış bir ilim adamısın. Nasıl gidip onunla zaman geçiriyorsun?" "Siz" demiş, "öyle mi zannediyorsunuz? Ben dinimi ondan öğrendim." "Bu çobandan mı?" "Evet" demiş. Demişler ki: "Zekanın nisabı ne? Size göre mi, bana göre mi?" demiş. "Size göre, bana göre olur mu? Hepimiz işte aynı ölçülere tabiiz." "Hayır" demiş. "Size göre 40. Bana göre ben kendim zekatım." Yani ben her şeyimle kendimi Allah'a adadım. Allah'a adanmak demek, insanların %100 hizmetinde olmak demek. Neyin? Bilâ bedel. Bedelsiz, karşılıksız kendini onlara adamak. İşte sevgili kardeşlerim, o zaman sahabe gibi oluruz. O zaman savaş meydanında Hazreti Ömer, matarasındaki suyu şehit olmak üzere birisine verirken, bir başkası "Su" diyor. Şehit olmak üzere olan o kişi diyor ki: "Ya Ömer, bana değil, ona ver" diyor. Şehit olmak üzere olan bir insan için bir yudum suyun ne kadar kıymetli olduğunu siz anlayın. Ama buna rağmen, o noktada bile ne yapıyor? Kardeşini kendinden öne geçiriyor. Tam ikinciye uzatmak üzereyken, bir başkası "Su" diyor. İkinci de diyor ki: "Ya Ömer, bana değil, ona ver." Ve üçü şehit oluyor. İşte bu adanmışlıktır. Bu Allah'a %100 teslimiyettir. Bu Rabbimizin Kur'an'daki emirlerinin %100 itaattir. Ve insanın son hedefi budur: Başkaları için yaşamak. Sevgili kardeşlerim, mutlu olmak istiyor musunuz? Evet. O zaman mutlu edin. %100 garanti. Kimi mutlu ederseniz, %100 o mutluluğu Allah size verir. Kanun bu. Termodinamiğin kanunudur da, Kur'an-ı Kerim'de birleşik kaplar kanunudur. Ne ekerseniz onu biçersiniz. Mutlu olmak istiyor musunuz? O zaman mutlu edeceksiniz. Mutluluğu ekeceksiniz. Bu kadar basit, bu kadar kolay. Eşiyle kavgalı olan kişi: "Beni eşim sevmiyor." Suali kendine sorması lazım: "Ben acaba eşimi seviyor muyum?" Eğer ondan şikayet ediyorsa, o seviyor mu? Hayır değil. Diyelim ki bunu devam ettirdi, sevsin, bir daha sevsin, bir daha sevsin. Ondan gelmezse, mutlaka toplumun başka bir bireyinden o sevgiye mutlaka Allah ulaştıracaktır. Ya, o kadar Rabbimiz bizimle beraber ki, tarifi gayri mümkünsüz. Şaşıyorum o insana ki, Hazreti Ömer’in deyimiyle Allah'ı biliyor ama isyan ediyor. Şeytanı biliyor ama itaat ediyor. Ve dünyayı biliyor ama bu köhnemiş çöplük dünyaya meylediyor. İşte sahabe bunların hepsinden yüz çevirdiler ve asr-ı saadeti bu şekilde yaşadılar. Geceniz mübarek olsun. Ben de sözlerimi böyle bitiriyorum. Allah razı olsun. Allah razı olsun.
Muhterem hocam, biz de inşallah son sualimizi sormak istiyoruz size. Tövbe nasıl edilir? "Tövbe etmek istiyorum, ne yapmalıyım?" diyor. Bir sevgili kardeşlerim, tövbe etmek isteyen var mı? El kaldırın bakalım. Maşallah. Maşallah, berekallah diye. O zaman tövbe etmek için benim de ayağa kalkmam lazım, sizin de ayağa kalkmanız lazım inşallah. Evet.
Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Euzü billahi mineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim. Allah'ın huzurunda, Allah'ın huzurunda yaptığım günahlardan tövbe ederek, yaptığım günahlardan tövbe ederek ve Allah'tan mağfiret dileyerek, ve Allah'tan mağfiret dileyerek ve Allah'ın emir ve yasaklarına, ve Allah'ın emir ve yasaklarına uyacağıma yemin ederek, uyacağıma yemin ederek, Allah'tan, kendisine, Allah'tan, kendisine kitap, sancak, taht, kitap, sancak, taht, nur ve kılıç verilen, nur ve kılıç verilen devrin imamına, devrin imamına ve onun vekilinin emirlerine, ve onun vekilinin emirlerine itaat edeceğime, itaat edeceğime yemin ederek, yemin ederek ihsanla, ihsanla tabi oldum, tabi oldum. La ilahe illallah. La ilahe illallah. Muhammeden resulullah ve nebiullah. Muhammeden resulullah ve nebiullah.
Tövbeniz mübarek olsun, hayırla vesile olun. Ama fizikî tövbenizi de almayı unutmayın. Sizleri çok ama çok seviyoruz kalbimizden. Evet. Biz de sizi çok ama çok seviyoruz.
Muhterem hocam, gecemizin plaket takdim safhasına geldik. İnşallah bugünün anısına teşekkür plaketleri takdim edeceğiz inşallah. Sayın Doktor, öğretim üyesi Omneya AYAD hanımefendiye plaketlerini takdim etmek üzere Tasavvuf Öğrenmek ve Yaşamak Federasyonu Üyesi Sayın Deniz Timoçin hanımefendiyi huzurlarınıza davet etmek istiyorum.
Muhterem hocamıza plaketlerini takdim etmek üzere yine Tasavvuf Öğrenmek ve Yaşamak Federasyonu Yöneticisi Sayın Mehmet Şerif BORAN’ı huzurlarınıza davet etmek istiyorum.
Evet. Çok teşekkür ediyoruz hocam. Allah razı olsun.
Sevgili misafirlerimiz, şimdi bir de teşekkürümüz var. Tasavvufu Öğrenmek ve Yaşamak Federasyonu olarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü'ne, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne, İl Müdür Yardımcısı ve Merkez Müdürü Yeliz Yıldız Hanım'a ve ekibine salon tahsisi ve ağırlamaları için son derece teşekkür ederiz.