Bismillâhirrahmânirrahîm. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Rabbimin yarattığı güzel insanlar. Hepiniz çok güzelsiniz.
Rabbim hepimizi, bizi hepimizi çok güzel ve çok özel yaratmış. Bizi yoktan var eden Rabbime, yarattıkları sayısınca hamd ü senâlar olsun. Bu güzel bir günde bizi bir araya getiren bütün emeği geçen arkadaşlara çok teşekkür ediyoruz. Böyle güzel insanlarla, böyle güzel bir saatte buluştuk. Allah hepinizden razı olsun. Ayağınıza, yüreğinize sağlık.
Tanışmak sünnettir. Önce kendimi tanıtayım inşallah. 10 Mart 1962 Tekirdağ Şarköy doğumluyum. Her ne kadar nüfus kâğıdımda 63 yaşında olduğum yazsa da, namaza başladığım günü doğum günüm olarak kabul ettiğim için 21 yaşındayım diyorum. Estağfurullah.
Çok parantez açacağım, özür dilerim. Hakkınızı helal edin, istirham ediyorum. Alkışlamayın. Çünkü nefsimi gıdıklayacak diye korkuyorum. Nefsimi zor terbiye ettim. Sonra o alkışları duyarsam nefsim gıdıklanmaya başlar, "Bak o alkışlanıyorsun" diye. Aman, zor zahmet nefsimi terbiye ettim. Alkış yerine içinizden benim için dua edin. O ettiğiniz dualar alkış hükmüne geçer inşallah. Allah razı olsun hepinizden.
İşte dediğim gibi 21 yaşındayım diyorum ya. Yani hepinizden daha gencim. Daha biraz daha çocuk ruhluyum. Onun için böyle konuşmayı pek sevmiyorum. Böyle, daha doğrusu oyun oynamayı daha çok seviyorum. Eğer katılırsanız böyle bir oyunla başlayalım. Böyle ben de heyecanımı yatıştırayım. Bana katılırsanız çok memnun olurum. Şöyle ellerinizi birleştirin. Şöyle bir oyun oynayalım. Hocam buyurun. Evet. Herkesi şöyle bir göreyim. Şöyle yavaş yavaş böyle ellerinizi birbirinize sürtün. Kulağınız ve gözünüz bende olsun. Kulağınız ve gözünüz bende olsun. Biraz hızlandırın. Biraz hızlandırın. Isındığını hissediyor musunuz? Isınıyor değil mi? Kulağınız ve gözünüz bende olsun. Daha hızlı. Daha hızlı. Daha hızlı. Daha hızlı. Şimdi ellerinizi boynunuza koyun. Boynunuz orası mı hocam? Ya hocam, boynunuz orası mı hocam ya? Ya, ya, kocaman insanlarsınız. Boynunuzu bilmiyorsunuz ya. Vallahi geleceğim her yerde anlatacağım. Diyeceğim ki böyle bir davete gittim, boyunlarını bilmiyorlardı, alınlarını karıştırdılar diyeceğim. Herkese anlatacağım. Abiler, ablalar ne yaptınız? Lütfen bir şöyle bir düşünün. Ne yaptınız? Ne yaptığınızı söyleyeyim mi? Duyduğunuzu değil, gördüğünüzü yaptınız.
İşte bu sebepten dolayıdır ki, bizler eğer arkadaşımıza, dostumuza, akrabamıza, komşumuza tebliğ edeceksek, emr-i bil mâruf yapacaksak, sözler havada uçuşur gider, göz görür, taklit eder. Taklit sonra hakikate dönüşür. Bizler İslamiyet'i öyle güzel yaşayalım ki insanlar bize bakıp imrenmeli. Daha ne kadar düzgün ne kadar güler yüzlü ne kadar mütevazı ne kadar edepli. Hım. Bu namaz kılıyor. Bu İslam'la ilgileniyor. O zaman ben de İslam'la ilgileneyim. O zaman ben de namaz kılayım. Ancak ve ancak o zaman tebliğ edebiliriz.
Abiler, ablalar, bizler bazı kesim olarak, hani bir ara BBG evi vardı ya, "Biri Bizi Gözetliyor" evi vardı ya, öyle bizi gözetliyorlar. Farkında değilsiniz siz. Ben oralarda her yere dolaştığım için çok fark ediyorum. Bizi gözetliyorlar. Bizi gözlüyorlar. Biz bir yanlış yapalım da hemen saldıralım diye bizi bekliyorlar. Ben biliyorum ki artık ben Yaşar Alptekin değilim. Ben artist değilim. Ben manken değilim. Ben artık İslamiyet'i temsil ediyorum. Dışarıda yapacağım en kötü bir hareket, giyim tarzı "Yaşar Alptekin yaptı" değil. Ha, bu Müslümanlar var ya, böyle, bunlar namaz kılıyor. Bir de böyle yapıyorlar, şöyle yapıyorlar, böyle, hemen bana değil, İslamiyet'e lâf gelecek. Onun için abiler, ablalar, biz atalarımızdan, ecdadımızdan miras aldığımız bu dine çok iyi sahip çıkmamız lâzım. Biz bu dini yaşarsak yaşatırız. Ancak önce yaşatmamız için önce bizim yaşıyor olmamız lâzım. Bu dini önce biz yaşayalım. Örnek olalım. Örnek olalım çocuklarımıza. Örnek olalım komşularımıza. Bıkmadan, usanmadan, edebimizi koruyarak, muhafaza ederek İslamiyet'i hepimiz sahabe efendilerimiz gibi mahallemize, apartmanımıza, hepsine yayalım abiler. Çünkü çok güzel bir dine sahibiz. Elhamdülillâh. Elhamdülillâh. Müslümanız. Hristiyan da olabilirdik, Yahudi de olabilirdik. Elhamdülillâh Müslümanız ve elhamdülillâh Türkiye'deyiz. Ben Afrika'daydım bundan bir ay önce. Çok güzel bir vatanımız var. Abiler, ablalar, ne kadar şükretsek azdır. Abiler, ablalar, ne kadar şükretsek azdır. Çok güzel bir dine sahibiz elhamdülillâh. Onun için bu dinimizin kıymetini bilelim abiler, ablalar ve gençlerimize anlatalım. Gençlerimiz çok kötü viraj alıyorlar. Çok kötü yerlere sapıyorlar. Ateizm, deizm, bir sürü şeyler çıktı abiler. Abiler, gençlerimize sahip çıkalım. Gençlerimize diyalog kuralım. Diyalogdaki üslubumuza çok dikkat edelim abiler.
Evet. Çoğunuz çocuğunuzla konuşuyorsunuz ama yanlış yapıyoruz. Çoğumuz yanlış yapıyor abiler, ablalar. Diyalog ve diyalogdaki üslup çok önemli. Kardeş, senin adın neydi? Senin Umut. Şimdi ben Umut kardeşime bir şey söyleyeceğim. Bir cümleyle üç farklı duygu yaşatacağım. "Umut, buraya otur!" "Umut, buraya oturur musun?" "Umut, buraya oturur musun?" Yanlış mı söyledim? Yanlış yaptım. "Umut, buraya oturmuşsun" dedim de "Sen kimsin ya? Bana böyle babam bile bağırmadı. Sen kimsin? Konuşmayacağım seninle. Oturmayacağım" der. "Umut, buraya oturur musun?" dediğimde, "Ya ne güzel konuşuyor ya. Bir 5 dakika oturayım, adamın kalbi kırılmasın" der. Ama "Umut, buraya oturur musun?" dedim de "Benimle dalga geçiyor" der. İşte onun için sizin ne söylediğinizden ziyade karşı tarafın ne anladığıdır önemli olan. Siz doğru bir şey söylüyor olabilirsiniz ama yanlış bir şekilde söylüyorsunuz. Onun için gençlerimize sahip çıkalım abiler, ablalar.
Eğer evde şikâyet ettiğiniz bir oğlunuz varsa, onun eseri sizsiniz. O sizin eseriniz. Siz o hâle getirdiniz. Bizim, ben 63 yaşındayım. Bizim grubumuzun yaptığı bir yanlış var. Bunu bir an önce düzeltmemiz lâzım. Biz ne yaptık? Yanlış yaptık. Çünkü biz fakirlik çektik abiler, ablalar. Sizler de bilirsiniz. Bayramdan bayrama alınırdı ayakkabılarımız. Arife günü onunla yatardık baş ucunda. Plastikti. Kokardı plastik. Plastik kokusu hâlâ burnumda tüter. Elbiseler büyük alınırdı. "E, büyüyünce de giyersin." Evlâtlık değildi. Hiçbir zaman kendime ait bir elbisem olmadı. Biz yoklukta büyüdüğümüz için, "Aman ben yemedim, çocuğum yesin. Aman ben şeyi almadım. Aman, aman çocuğum, çocuğum, çocuğum." Doyumsuz bir nesil yetiştirmeye başladık. Abiler, ablalar, evladımıza hayır diyemedik.
Kıyamet alâmetlerinden birini yaşıyoruz adeta. Onlar sahipler kölelerini doğuracak. Kölesi olduk çocuklarımızın artık abiler, ablalar, onlar bize lâf geçiriyor. Eskiden hatırlayın, bizim annemiz babamız bir lâfına pısardık, hemen dururduk. Şimdi onlar bağırıyor çağırıyor. Onlar emrediyor. Evin sahibi onlar. Eğer şikâyet ediyorsak bu durumdan, bizde hata abiler, ablalar, bizde hata.
Evlatlarımıza sahip çıkalım. Evlatlarımız eğer evden dışarıya çıkıyorsa, yanlış tercihler, yanlış yerlere gidiyorsa yine hata bizde. Çocuklarımıza sevgi, ilgi, alaka ver. Şu anda büyüklerimize soruyorum. Özellikle babalara. Hangi birinize babanız çok büyük bir miras bıraktı? Yat, kat, fabrika bıraktı. Nedir bu çocuğunuza miras bırakma telaşı? Çocuğunuza bırakabileceğiniz en güzel miras; ilim, edep, irfan ve ahlaktır abiler. Yoksa sevap bırakacağınız fabrikanın bir önemi yok. Arsanın, evin önemi yok. Siz çocuğunuza ilim, irfan, edep bırakamıyorsanız, o çocuğu boşuna yetiştirmiş oluyorsunuz. Topluma ahlaklı bir çocuk olarak yetiştirmiyorsunuz. Abiler.
Şimdi hep "Namaz kılıyor musun?" diye soruyoruz çocuklara. "Namaz kıl. Namaz kıl." Evet. En önemli ibadet namaz. Ama ibadet namazdan ibaret değil abiler, ablalar. İbadet namazdan ibaret değil. Komşumuzla ilişkimiz, ticaretteki ahlakımız, çocuğumuzla ilişkimiz, karımızla ilişkimiz, her şey, her şey ibadettir abiler. İbadet yalnızca beş vakit kılınan namaz değildir abiler. Beş vakit namaz 40-45 dakikamız alıyor. Geriye 24 saat kalıyor. 24 saat nasılız, ona bakmalıyız abiler, ablalar. 24 saat Müslüman yaşamalıyız. 24 saatimizi değerlendirmeliyiz abilerim. Onun için evlatlarımıza çok iyi bakmamız lâzım. Çünkü bu vatanı, bu milleti, bu dini evlatlarımıza temsil teslim edeceğiz. Dolayısıyla çocuklarımıza bir şeyler öğretmemiz lâzım. Eğer çocuklarımıza bir şey öğretemezsek, onlar bir sonraki nesillere ne öğretecekler? Kaybolacak. Örf ve âdetlerimiz kayboluyor abiler. Kırmızı alarm zamanı geldi abiler. Kırmızı alarm veriyoruz. Örf ve âdetlerimizi kaybediyoruz.
Artık sokakta insanlar yarı çıplak dolaşmaya başladı. Bu yarı çıplak dolaşanların anneleri babaları yok mu? Bu anneler babalar çocuklarını böyle mi sallıyorlar dışarıya? Eskiden büyüklerimiz, kocasının yanında giyemediği, yatak odasında giyemediği çamaşırlarla dolaşıyor insanlar dışarıda. Artık bunların da anneleri, babaları vardı. Görmüyor mu? Görmüyorlar mı? Böyle sokağa salıyorlar. İşte bu çocuklar da bizim çocuklarımız. Eğer bu çocuklar dışarıya böyle çıkıyorsa, anne babanın hatasıdır. Özellikle anneler, toplumın mimarıdır. Sizlere çok önem düşüyor anneler. Biz babalar, kazanma para ve para kazanma derdindeyiz. Biz size ihtiyaçlarınızı karşılamak için bir çaba sarf ediyorsunuz. Ama çocuk size emanet. Bu topluma cumhurbaşkanları, belediye başkanları, sanatçıları yetiştiren hep annelerdir. Onun için size çok önemli bir görev düşüyor anneler. Çocuklarınıza sahip çıkın. Onları eleştirmeyin. Onları anlayışla karşılayın. Çocuk yetiştirmek, avucunuzda kelebek tutmak gibidir. Çok sıkarsanız kelebek ölür. Çok açarsanız da kelebek uçar gider.
Çocuklarınıza arkadaş olmaya çalışmayın. Çocuğunuz sizin arkadaşınız değil. Hiçbir zaman da olamayacak. Siz onun annesi, siz onun babasısınız. Asla. "Ben işte çocuğumla kardeş gibiyim, arkadaş gibiyim." Hayır. Böyle dediğiniz zaman bütün çizgileri, hatları yıkmış oluyorsunuz. Annelik babalık kalmıyor. Artık sizden korkmuyor çocuğunuz. Arkadaşınız ya. Niye korksun ki? Evde korktuğu bir anne, korktuğu bir baba olmalı. Çocuğunuz sizi haşyetle sevmeli. Haşyet, eski Türkçe, sevdiğinin sevgisini kaybetme korkusudur. Çocuğunuz sizi öyle sevsin ki, sizin sevginizi kaybetme korkusuyla yaşasın. Ve Allah'ı sevdirin.
Bazı aileler görüyorum, sizleri tenzih ederek konuşuyorum. Çocukları korkutuyorlar. "Allah çarpacak. Taş olacaksın. Cehennemde yanacaksın. Cayır cayır yanacaksın." Korkutmayın. Sevdirin. O Allah'ını öyle bir sevsin ki, onun sevgisini kaybetmek korkusuyla sevsin. Onu sevsin. Yoksa insan korktuğunu sevmez ki. Yılandan korkan insan yılan alıp da cebine, "İşte yılan" diye sever mi? Sevmez. Onu Allah'a anlatın.
Yemek duası. Bakın, ben birçok aileye gidiyorum. Evlere gidiyorum. Allah razı olsun, beni misafir ediyorlar. Üzüldüğüm bir manzara. Ben çocukluğumda biliyordum, yemek duası yapılırdı. Şimdi ailelerde onu göremiyorum. Ne yazık ki sizlere tenzih ederek konuşuyorum ama artık ailelerde göremiyorum. Yalnızca yemeklerde toplanırdı aileler. Şimdi çocuklar odasında, bilgisayar odasında. "Al oğlum, al oğlum" yemek odasına gidiyor. Niye odasına götürüyorsun? Annesi gelsin masaya gelsin. Babasıyla, annesiyle, kardeşiyle, zaten bütün gün ayrılar zaten. Odada, bilgisayarda, okulda, zaten ayrısınız. Tek buluşma merkeziniz. İşte günde üç kere, öğlen yemeği okulda olsun, sabah ve akşam yemeği birlikte olduğunuz zaman, onu iyi değerlendirin. O çocuğunuza zaman ayırın. Çocuğunuzla konuşun. Onu bir birey olarak yetiştirin. Çocuğa evde sorumluluk verin. Ben kızıma 8-9 yaşındayken masayı kurmayı, tabak ve çatalı, bıçağı koymayı öğrettim. 12-13 yaşında geldiğinde de börek yapmayı ve çorba yapmayı öğrettim. Çocuğunuza bir sorumluluk verin. Evde sorumluluğu hissetsin. Onu yaptığı zaman alacağı mükâfatı bilsin. Orada bir birey olduğunu anlasın. Hayata öyle başlasın. Yoksa bugün çocuğunuz için yaptığınız iyilik gibi yaptığınız şey, aslında yarınlarında kötülük yapıyorsunuz çocuğa. "Aman sen yapma, ben yaparım evlâdım." Erkek çocuklarını öyle yetiştiriyorsunuz. Sonra o erkek çocukları sizin gibi bir hanımı, annesi gibi bir hanımı arıyor. Bulamıyor ki. Sonra mutsuz oluyor.
Onun için bırakın, erkek çocuğa. Ama "O sen yapma, yapma, yapma, sen yapma." Ya yapsın, kırsın, döksün, deneyimlesin. Ona sorumluluk verin. İnsan olduğunu, bu evde bir şey olduğunu, kişi olduğunu anlasın ya, çocuk hissetsin. Yoksa hep böyle şey gibi, besleme gibi, böyle bir emanet bir çocuk gibi oluyor o evde. Ama onu hissettirin. O eve ait bir çocuk olduğunu hissettirin. İşte şu saatte kalkacaksın, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın. Bu sorumluluğu verin o çocuğa. Yoksa boş bırakmayın. Çocuk su gibidir. Su gibidir çocuk. Su. Suyu alırsanız, bakın, bir bardak suyla ben birisine hayat verebilirim. Su içip hayat bulabilir. Ama bir kova suyun kafasına döküp boğulup ölmesine neden olabilirim. Sudan ürettiğim elektrik de burayı aydınlatabilirim. Ama aynı elektrik de çarpıp öldürebilirim de. Çocuğun gidişatı, çocuğu nasıl yetiştirdiğinizle alâkalı. Çocuğu su gibi dereye, tarlaya dökerseniz vitamin olur, bereket olur. Ama yanlış yere dökerseniz sel olur gider. Toprağa karışır, sel olur gider. Onun için çocuklarımıza çok sahip olalım.
Niye özellikle çocuklarımıza vurguluyorum? Çünkü ben şunu görüyorum. Ben bilmiyorum. Burada karşılaştığım insanlar, "Yaşar Abi bana niye böyle sarılıyor?" falan demişlerdir içinden. Ben insanlara sarılıyorum. Buradaki sarılmamdaki hikmet bundan yıllar önce, Bursa'da Emir Sultan'a gitmiştim. Çıkışta bir aile, 14 yaşında bir erkek çocuğu olmak üzere konuştuk. Benim hayranımmış. Birbirimize telefon numaralarımızı verdik. İzmirli bir aile. Çocuğa sarıldım. Sonra çocuk gittiler. İzmir'e gitmişler. Bana telefon açtılar ertesi gün. Babası, "Yaşar Bey buyurun. Siz benim çocuğuma ne yaptınız?" "Çocuğuma ne yaptınız?" Eyvah dedim. Bir şey herhâlde, yani bir şey yanlış anladı. Bir istismarla falan mı suçlanacağım filan. Böyle bir korktum. Bir rahatsız oldum. "Ne yaptım beyefendi?" dedim ya. Dedi, "Siz dedi, ona öyle bir sarıldınız ki dedi. Akşam dedi eve geldiğimde dedi, evden girer girmez dedi, 'Baba, ben namaz kılmak istiyorum.' O abinin bana sarılmasından çok etkilendim." dedi ve namaza başlamış çocuk. Aynı şekilde Hollanda'da, 60 yaşında bir adama sarıldığımdan dolayı namaza başladı.
Bu sarılmamdaki hikmet, merak edenlere şey yapayım. Mesela cep telefonunuz var mı? Cep telefonu herkesin var demişti. Cep telefonu Bluetooth'u var mı? Var değil mi? İşte Bluetooth abiler o. Çünkü kalpler böyle denk geliyor abi. Birbirinize sarılın abiler. Birbirinize ve sarılmadan da çok rahatsız olduğum bir konuyu da anlatayım, sizinle paylaşayım. Birbirini tanımayan insanlar; Van'da, Edirne'de, Trabzon'da, Hatay'da, birbirini tanımayan insanların söylediği bir cümle var bana. Beni çok rahatsız eden. "Abi, bana babam bile böyle sarılmadı." Bana babam bile böyle sarılmadı. Çok acı bir şey bu. Bir evlat için çok kötü bir şey abiler ya. Niye çocuklarınıza sarılmıyorsunuz ya? Niye çocuklarınıza sevginizi hissettirmiyorsunuz? Anneler sevgilerini hissettiriyorlar her şekilde ama babalar, Allah rızası için çocuklarınıza sarılın. Çocuklarınızın alnından öpün. "Alnından öp evlâdım" deyin. Çocuklarınız sizden fabrika, arsa beklemiyor. Şu anda çocuklarınız sizden ilgi, alaka, sevgi bekliyor abiler. Onlara sevgi verin abiler. Biz sevgisiz büyüdük. Hiç olmazsa onlar sevgisiz büyümesin abiler. Ya, benim babam hiçbir zaman elimi tutmadı. Hiçbir zaman başımı okşamadı. Hiçbir zaman bana "Oğlum" demedi. Bizim kuşak öyle büyüdü abiler. Ama bundan sonrakiler öyle büyümesin. Sevgisiz büyütmeyin çocuklarınızı. Onlarına sevgi, onlara sevginizi gösterin. Onları okşayın ya. Onları bir yerlere götürün. Onlarla ilgilenin abiler. Çünkü bunlar bizim evlatlarımız abiler. Eksiyle, eğrisiyle, doğrusuyla bunlar bizim evlatlarımız.
Evlatlarınızla lütfen Allah aşkına en sevmediği konuşmayı yapmayın. Çocuklarınızın en sevmediği bir konuşmayı söyleyeyim size. Bu sizin kulağınıza küpe olsun. Kesinlikle kendi çocukluğunuza mukayese etmeyin. "Ben senin yaşındayken ben babam öyle konuşmuyordum. Ben senin yaşındayken böyle yapmıyordum." Hayır abiler. O sizin çocukluğunuzdu. Şimdi zaman başka bir zaman abiler. Başka zaman ve asla başkasını çocuğuna mukayese etmeyin. "Bak Ahmet Bey'in oğluna, doktorluk kazanmış. Doktor oluyor. Sen ne yaptın? Çalışmıyorsun. Sen kafasızsın." Abiler, o sizin çocuğunuz. Onun da bir yeteneği var. Onun da ilgili olduğu bir konu var. Allahu Teâlâ herkese ayrı bir yetenek, ayrı bir kabiliyet veriyor. Abiler, çocuğunuzun kabiliyetini keşfedin ya da keşfetmesine yardımcı olun abiler. Onları özgüvenli yetiştirin. Pasif, yetersiz, kişiliksiz yetiştirmeyin abiler.
Ve lütfen camiye giderken torunlarınızı götürün. Ben burada mesela çok genç çocuk görmek isterdim. Evet. Bizler kurtarıyoruz kendimizi. Evet. Namaz kılıyoruz. Kendimizi kurtarıyoruz. Peki çocuklarımız, çocuklarımız ne olacak abiler? Çocuklarımız ağaç yaşken eğilir abiler. Böyle sohbetlere, böyle camilere, özel günlere çocuklarınızı, torunlarınızı getirin. Şimdiden alışsın. Şimdiden camiye gelsin. Camide de lütfen Allah aşkına çocuklara bağırmayın. Ben bu yüzden bir kitap yazdım. "Cami Jandarmaları" diye. Ben onlara cami jandarması diyorum. Bu cami jandarmaları her camide vardır. Her camide vardır. Buradaki camilerde de vardır muhakkak, cami jandarması. "Oraya koşma, koşma! Oraya gürültü yapma! Oraya gitme! Şuraya yapma! Buraya yapma! Öyle girmez. Böyle!" Sanki orası karakol, o da komutan. Her şey ondan soruluyor. Ben onlara cami jandarması diyorum abiler. Abiler, gençler zaten dikkat edseniz cumadan cumaya geliyorlar. Zor zahmet vakit namazında gelmiyorlar. Bir de geleni de kaçırmayın abiler ya. Geleni de kaçırmayın ya. Olabilir. Şortla gelmiş olabilir ya da işte uygunsuz bir kıyafetle gelebilir. Uzun saçlı olabilir, küpeli olabilir. Abiler, geldi ya o ya. Hele bir gelsin abi ya. Bir gelsin, alışsın zaten. O yavaş yavaş orayı, o edebi öğrenecek abiler.
Ev Sultanahmet'teyim, ikindi namazını kılıyorum. Tam tesbihattayım. Öndeki bir yaşlı amca, koşan bir çocuğa ensesine bir tokat attı ve yere düştü. Çocuk ağlamaya başladı. Tüylerim diken diken oldu. Benim düsturum şudur: Edepsize edebini edeplice bildirmem gerekir. Hayatım boyunca bunu yapmışımdır. Edepsize edebini edeplice bildirmek gerekir. Gittim amcaya dedim ki, "Amca" dedim ya, dedim, bağırmadım. "Sen o çocuğa niye bağırıyorsun?" ya da şey yapıyorsun diye bir şey söylemedim. Yalnızca gittim amcanın yanına. "Amca" dedim, "bir şey konuşabilir miyiz?" dedim. "Buyur" dedi. Dedim, "Amca, sen dedim, Leylâ ile Mecnun'u tanıyor musun?" dedim. "Ha, şu birbirine Leylâ âşık olanlar mı?" "He, işte" dedim, "Mecnun Leylâ'sına öyle âşık ki, Mecnun Leylâ'sını arıyor ormanda. 'Leylâ, Leylâ, Leylâ' diye arıyor Mecnun. Bir gün namaz kılan bir dervişin önünden geçiyor. 'Leylâ, Leylâ' derken derviş sinirleniyor. Selamını veriyor. Gidiyor adamın yakasına, Mecnun'un yakasına yapışıyor. 'Biraz zındık' diyor. 'Ben namaz kılarken önümden geçtin. Sen ne biçim adamsın ya?' diyor. 'Namazı mı bozdun sen?' diyor. Mecnun diyor ki, 'Bir dakika ya' diyor. 'Sen beni tanımadın mı? Sen kimsin?' 'Ben Mecnun.' Leylâ'sına âşık olan Mecnun. Ben Leylâm'a öyle âşığım ki, aşk benim gözümü kör etti. Ben seni göremedim ama sen nasıl benim aşkla namaz kılıyorsun ki, sen beni gördün?' diyor." Abiler, camide o çocuklar sizi rahatsız ediyorsa, namazınızı gözden geçirin. Hâlâ halkla irtibat hâlindesiniz. Hakka geçememişsiniz. Eğer o çocuğun sesini ağır duyuyorsanız, eğer o koşturmalarını görüyorsanız, demek ki hâlâ namazınızda değilsiniz. Abiler, biz öyle bir peygamberin ümmetiyiz ki, her sabah uzun uzun kıldırdığı sabah namazını bir gün kısa kesti. Peygamber efendimiz, sahabeler sordu: "Yâ Resûlallâh, çok alışmıştık, sabah uzun uzun kıldırdığın namazlara. Ne oldu? Niye kısa kestin?" "Duymadınız mı ağlayan çocuğun sesini? Annesine ve çocuğuna eziyet. Daha fazla eziyet etmek istemedim. Kısa kestim namazı." dedi. Ve torunları sırtında oyun oynarken, torunlarının oyunu bozulmasın diye namazını uzatıyordu. Biz öyle bir peygamberin ümmetiyiz. Bize ne oluyor da çocuklarımıza böyle tahammülsüz olduk? Çocuklarımıza bağırır olduk. Biz çocuklarımıza camide bağırırsak, bir daha gelir mi o çocuklar? Hazır gelmişken, niye onu sevdirmiyoruz? Niye cebimizde şeker taşımıyoruz? O çocuklara camiye geldiği için şeker vermiyoruz. Goflet vermiyoruz. Bir deneyin. Ben her cuma yanımda cebimde şekerle dolaşırım. Çocuk gördüğüm zaman şeker veririm. Çocuk gördüğüm zaman şeker veririm. Çünkü ona mükâfattır. O hayatı boyunca unutmayacak. Camide aldığı şekeri hep, camiye gelmek isteyecek.
Onun için abiler, lütfen Allah rızası için çocuklarımıza sahip çıkalım. Dinimizi, Allah'ımızı öğretelim, sevdirelim. Abiler, ben namazımı, Allah şahidim ki, bir Allah ticaret yaparcasına kılmıyorum. Yani namaz kılıyorum Allah'ım. Cennet, huriler filan, hani görüyorsun işte cennet. Öyle değil abiler, ablalar. Ben namazımı bundan önce verdiği ve bundan sonra vereceği hediyeler için, nimetler için teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ediyorum. Nasıl nankör olabilirim ki Rabbime? Bana bu kadar hediyeleri veren. Şimdi abi, ismi neydi? Sinan mı? Selahattin? Selahattin abi, bu hediyeyi bana verdin. Hayallerin var. Hediye paketi yaptırdım. Bana getiriyorsun hediye paketinde. Aklından geliyor. Diyorsun, "Geç abiye bunu vereceğim. Boynuma salacak. Çok teşekkür ederim falan" diyecek filan. O hayallerle getiriyorsun. Ben de hediye paketini açıyorum. "Sağ ol. Bozulursun bana." Dersin ki, "Şu Yaşar Abi'ye bak." Dersin ya. "Ulan, o kadar hediye aldık, para verdik. Doğru düzgün teşekkür etmesini bile bilmiyor." dersin değil mi abi? Nankörlükle suçlarsın beni. Namaz kılmayanlar, peki, nankörlük yapmıyor mu? Müdürün, kankanız 5 milyonluk, 10 milyonluk bir şey alıyor. "Kanka, çok teşekkür ederim. O aşkım, çok teşekkür ederim. O niye zahmet edin ya?" Alt tarafı 10 liralık şey için 100 kere takla atıyorsun. Teşekkür ediyorsun. Rabbim bize her saniye hediyeler veriyor ve biz bu hediyelerin karşılığında teşekkür etmiyoruz. O zaman kimse kusura bakmasın. Benim gözümde namaz kılanlar, kılmayanlar nankör. Ben bunun başka açıklaması, bana açıklamasını getirsin ya.
Ben mesela ben soruyorum mesela, "Allah'a inanıyor musunuz?" "Allah var mı?" "Allah e, var." "E, o zaman niye yokmuş gibi yaşıyorsun? Ya, Allah var diyorsun ama yokmuş gibi yaşıyorsun. Ya, Allah var diyorsan..." Son 10 dakika. Tamam abi. Son 10 dakikamız. Allah razı olsun, beni böyle pür dikkat dinlediniz. Allah hepinizden razı olsun. Sorunuz varsa hemen bir 10 dakikayı soruyla geçirelim inşallah. Var mı sorusu olan? Yok. O zaman fazla konuşmayayım, gideyim diye fazla sormuyorlar. "Abi, benim gitmem lâzım." O uzun süre var mı baş? Ah, pardon. Buyur ablam.
"Bazen böyle yaşlılara yardım ederim." Nasıl? "E, bazen böyle yaşlılara yardım edelim. Bir şeyler yapalım." Maşallah. Çok teşekkür ediyoruz. Sağ olsun. Allah hayır kabul etsin inşallah. Şimdi hemen bu küçük kardeşimin şeyinde de söyleyeyim. Şimdi bazı insanlar var ya, "Ben namaz kılmıyorum ama kalbim temiz." diyorlar ya. Ben namaz kılmıyorum ama kalbim temiz. Peki, Peygamber efendimizin kalbi kirli miydi de sabaha kadar ayağı şişene kadar namaz kılıyordu? Hadi bakalım, kalbi temiz insanlar konuşsun. Ben günde beş vakit yıkanıyorum. Elim yüzümü yıkıyorum. Sen haftada bir kere yıkanıyorsun. Benden daha temiz nasıl olabilirsin? Veya ben diyor, "Benim kalbim çok şey." diyor. "İyi, kalbim. Şey, kardeşimiz gibi yardım ettim, şunu yaptım, bunu ettim." filan diyor. Tamam, güzel yardım ettin. Tamam, Allah kabul etsin. Fakat en önemlisini yapmıyorsun. Namaz kılmıyorsun.
Şimdi Selahattin abi, nerede çalışıyordun abi sen? Emlak, emlakçılık yapıyorsun değil mi? Yani bunun karşısında da bir şey, para alıyorsun değil mi? Şimdi sen emlakçılık dükkânı açıyorsun ama emlakçılık yapmıyorsun. İşini yapmıyorsun. Gidiyorsun, yaşlı bir teyzeye yardım ediyorsun. Kedilere su veriyorsun, köpeklere su veriyorsun, komşuya yardım ediyorsun, bilmem ne filan derken ay başı geliyor patron, işte maaş. "Oğlum, emlak şeylerini yaptın mı?" "Ama ben kedilere yardım ettim." "E, oğlum sen şey yaptın ama ben yaşlılara yardım ettim." Esas işin neydi senin? Emlak işiydi. Bizim Allahu Teâlâ ne buyuruyor? "Ben insanları ve cinleri ancak ve ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" diyor. Bizim yaratılış amacımız ibadet. Biz bunun dışında çalışırsak çalışamayız yani. Çünkü bunun dışında bir hareket yaparsak bu bize error verir, vücudumuz. Yani şimdi bu buz dolabı olarak çıktı. Bu da çamaşır makinesi olarak çıktı. Çamaşır makinesine bulaşık makinesi muamelesi yaparsa ne olur? Error verir değil mi? E, bizim de formatımız ne? Allahu Teâlâ, "Bizi insanları ve cinleri ibadet etsin diye yarattık." Dolayısıyla da bizim ibadetimiz çok önemli abiler. Onun için Rabbim, ibadetini ötelemeden, hakkını vererek, dosdoğru kılan kullardan eylesin hepimizi inşallah. Rabbim son nefesimizi imanlı vermeyi nasip etsin inşallah. Rabbim sürüm sürüm süründürmesin inşallah, sizleri cennetinde. Allah'a emanet olun. Geceniz mübarek olsun.
Ha, buyur ablacığım.
"İyi akşamlar hocam."
İyi akşamlar.
"Hayat konusunu değiştirmenize sebep olan, Allah sebep olan olaylar."
Allah razı olsun sorduğunuz için. "Ol" dedi. Oldum. Yok, o bu şey de anlatayım. Tam net cevabı söyleyeyim ama 10 dakika. Estağfurullah, lütfen. Evet. Ben 20 sene önce bir falcıya gitseydim ki gitmedim. Hayatımda dedi. Gitmem, gitmem de gitseydim. Falcı bana deseydi ki, "Sen hacca gideceksin, beş vakit namaza başlayacaksın." "Yan, manyak mısın?" derdim. O kadar yabancıydım. "Bırakın ailemi. Sülalemde namaz kılan kimse yok benim. Ben göçmen bir ailenin oğluyum. Artistlik yaptığım dönemde biz böyle günde iki üç kere kıyafet değiştiririz. Böyle çok süslüyüz, püslüyüz, artist olduğumuz için eve geldim bir gün. Üstümü değiştiriyorum. Ses olsun diye televizyonu açtım. Eskiden tüplü televizyonlar vardı. Hatırlar mısınız? Böyle görüntüden önce ses gelirdi. Görüntüden önce gelen ilk ses şöyleydi: 'Ünlü iş adamlarımızdan falan kişi hakka rahmetine kavuşmuştur. Öğlen namazından sonra cenazesi Fatih Camisi'nden kaldırılacaktır.' Ben, ben bu cenazeye gideceğim ya dedim bir anda. Bir anda. Fakat sıfır kilometre cahilim. Ne boy abdesti almasını biliyorum ne namaz abdesti almasını biliyorum ne namaz kılmasını biliyorum ne Fatih Camisi'nin nerede olduğunu biliyorum. Sıfırım. Fakat etrafımda soru soracağım, cevap alabileceğim kimse de yok etrafımda. Ne ailemde ne de genel anlamda etrafımda. Fakat Rabbim orada kızımın okulunda çalışan, kantinde çalışan bir arkadaşı getirdi aklıma. Ben kızımı bir gün okuldan almaya gittiğimde, 'Abi, sen şeyini iç, ben bir namaz kılayım geleyim.' demişti. Oradan namaz kıldığını biliyorum. Ona telefon açtım. 'Ekrem' dedim, ya dedim, böyle böyle cenaze namazına gider miyiz? 'Gideriz abi' dedi. Gittik. Ben motorcuyum o zamanlar. Hâlâ da motorcuyum ama o zaman farklı motor kullanıyordu. Böyle deri pantolon, böyle küpelerim filan var. Böyle böyle acayip, böyle zıpır bir çocuğum yani. Allah affetsin. Hem artistim hem motorcuyum. Böyle çok fiyakalıyım. Böyle böyle güneş gözlüklerim var. Etrafa bakıyorum. Beni gören var mı diye bakıyorum. Böyle bir havalı yürüyorum. O artist artist yürüyen Yaşar Alptekin'in havası, arabanın lastiğinin havasını indirdiğinde 'pıss' diye söner ya. Böyle sönmeye başladım. Küçüldüm ve arkadaşın kolundan tutun dedim ki, 'Abi' dedim, 'burada duralım, daha fazla gitmeyelim' dedi. 'Hayırdır?' dedi. 'Tansiyonum falan mı düştü?' dedi. 'Yok ama' dedim, 'bilmiyorum, duralım abi ya' dedim. Durduk. Durduktan çok kısa bir zaman sonra tabuta gözüm takıldı. 'Burada' dedim, 'Türkiye'nin en zengin iş adamlarından birisi yatıyor. Sağken sahip olduğu zannedilen hiçbir şey götüremiyor. Götürebildiği yani şey, kefen ve kefenin de cebi yok. Ve buradaki insanlar bunun farkında değil. Kim insanlar saatine bakıyor ya, 'Geç oldu, bitse de gitsek ya. Of.' Kimi insanlar meşhur insan görür müyüz diye bakınıyor. Kimi insanlar birbiriyle kartvizit alışverişi yapıyor. 'Ara beni, görüşelim. Ara beni, görüşelim.' O sırada çınar ağacının dibinde, 70 küsur yaşlarında, kahverengi eşarp bağlı olan bir teyze. Hiç kimseye bakmadan, gözleri kapalı bir şekilde dua okuyordu. Biraz uzağım. Karşı duvar kadar uzağım. Teyzeyi duymama imkân yok ve dua da bilmiyorum zaten. Fakat o ana kadar hiç ağzımdan çıkmayan bir Arapça şeyler çıkmaya başladı ağzımdan. Ve o Arapça şeyler çıkar çıkmaz da bir titreme anı oldu. Şu anda tüylerim diken diken oluyor. Bir anda hapşırdığınız ya, bir anda, yani ben düşünerek konuşmadım yani, ben 'a' şunu diyeyim falan değil. Bir anda içimden şöyle bir ses geldi: 'Ben namaz kılmak istiyorum. Bana namaz kılmasını öğret.' dedim arkadaşıma. Arkadaşım şöyle döndü bana, 'Ya' dedi, 'kafana saksı mı düştü abi?' dedi. 'Hayırdır?' dedi. 'Bir şey mi oldu?' dedi. 'Ben de dedim, namaz kılmak istiyorum.' dedi. 'Koskoca Yaşar Alptekin kim? Namaz kılmak kim abi? Dedi, 'Sen namazı işledi. Cümle içinde kullandın mı?' dedi. 'Yok ama ben namaz kılmak istiyorum.' 'Ciddi misin?' 'Evet.' Akşam geldi. A4 kâğıdında böyle hazırlamış, kopya kâğıdı olarak secde, rükû resimleri, dualar filan bilmem ne. Gece saat 10'a kadar beni çalıştırdı. Ben dedim, 'Abi, bütün duaları ezberleyemem. Benim ezberim kuvvetli değil.' 'Fatiha ezberle' dedi. 'Bir dedi Fatiha ile yapsan kabuldür. İlk namazın, öyle idare edersin.' Fatiha'yı ezberledim. Secde rükû ezberledim. Dedim, 'Ben geç oldu, gideyim.' dedi. 'Tamam' dedi. O gittikten sonra ev üstüme gelmeye başladı. 'Ya Rabbim ya ben bu namazı kılmam lâzım. Kılacağım namaz. Ben dedim camiye gideyim. Gideyim camiye kılayım. Bir an önce kılayım da üstümden atayım bu yükü.' Suadiye'de oturuyorum o zamanlar. Sosyete bir muhitte oturuyorum. Kozyatağı Mehmet Çavuş Camisi'ne epey kilometre var. Yürüyorum, kafamda deli sorular var. Tsunamiler yaşıyor kafamda. 'Ya' diyorum, 'beni tanırlarsa, 'Sen Yaşar Alptekin değil misin? Kadınlarla, kızlarla yedin, içtin, gezdin, diskolar, piskolar. Ah, şimdi de gelmişim buraya cami. Git lan buran! Sen günahkârsın git.' Beni kovarlar. Ya da sen, 'Aa, yanlış kılıyorsun. Öyle olmaz. Yanlış kılıyorsun. Hadi, hadi, hadi git, hadi öğren de gel' deyip beni kovarlarsa. 'Aa, sen Yaşar Alptekin değil misin? Artistler buraya giremez. Artistler buraya giremez. Hadi git dibini' kovarlarsa. Bu korku heyecanla gittim camiye ben. Zannediyorum ki cami her zaman açık. Bir baktım ki cami kapı kapalı. Dönecek cesaretim yok. Çok kilometre geldim. Merdivenlere oturdum. Bekliyorum. 13 Nisan, gece saati 2'yi geçiyor. Hava serin. Biraz üşüyorum. Beklemeliyim. Ne kadar beklediğimi hatırlamıyorum. Sonra beyaz sakallı, beyaz saçlı, aynı hocama benzeyen. Hocam, vallahi size çok benziyordu, görünce onu hatırladım. 'Selamünaleyküm evlâdım' dedi. 'Aleykümselam amca' dedim. Kapıyı açtı, içeri girdi. Ben de yavru köpek gibi hop, içeri girdim. Kapıdan içeri girdim. Sütunların arkasına gizlendim. Ben ilk namazımı, saf oluşturmadım. Bana saf olmayı öğretmediler. Ben dedim, 'Tek başıma da kovacaklar, tanıyacaklar, kovar. 'Git buradan, git buradan' de. Ben arkada sütunun arkasına gizlendim. Etrafa bakınıyorum. Vay be. Ay, böyle bir heyecan var içimde. Daha önce gittim. Selimiye Camisi'ne gittim, Süleymaniye Camisi'ne gittim ama hani bir Amerikalı, bir Fransız turist gibi gittim yani. Abi, çeksene bir resim buradan. Çek, çek, minareyi de al. Minareyi böyle yani. Böyle camilere gidişlerim, bu gidişimde ilk defa Rabbimin huzurunda olma idraki ve şuuru içindeyim. Her yerde onu görüyorum. Sanatı görüyorum ama sanatçıyı da görüyorum. Her yerde onun sanatını görüyorum. Aynı zamanda da sanatçıyı görüyorum. Bunları düşünürken sabah ezan sesini duyduğumda, var ya, o ne ses, o nasıl içime giren bir ezan sesi. Abiler, bir titriyorum var ya, dışarıdan bakın dümdüzüm ama içim böyle yaprak gibi titriyorum.
Ayağa kalktığımda öyle bir namaz kıldım ki abiler, ablalar, 20 senedir o namazın peşindeyim. Annemi, babamı, çek, senet, fatura, hiçbir şey düşünmeden, yalnızca onun huzurunda olma idraki ve şuuru içinde öyle bir namaz kıldım ki, 20 senedir o namazın peşindeyim. Her namazımda diyorum ki, "Yâ Rabbi, ne olur bir kere daha o güzellikte bir namaz kıldır." diyorum. "Yâ Rabbi, çok güzel bir namazdı." Hayatımda dört kere ağlayarak namaz kıldım. Birinci namazım, ilk namazımda ağladım. İkincisi Kâbe'yi gördüğümde, üçüncüsü Peygamber efendimizin kabrinin huzurunda. Dördüncüsü de Siirt'te. O namazı çok özlüyorum ama ben biliyorum ki çok istiyorum Rabbimden. Son namazımı öyle kıldıracak bana. Ve son namazımda buradan biliyorum ki, akşam namazından sonra vefat edeceğim. Onu da hissediyorum. Ve son namazımı kıldıktan sonra da Rabbim inşallah huzuruna çağıracak beni ve inşallah günahsız bir şekilde, imanlı bir şekilde onu. Benim ölmekten korkum yok abiler, ablalar ya. Benim tek korkum, onun huzuruna hesabını veremeyeceğim şeylerle çıkmaktan korkuyorum. Ölmekten korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki ölmek son değil ki. Nasıl anamızın karnında 9 ay kaldık. Sonra buraya geldik. Burada 70-80 sene yaşayacağız. Sonra öteki tarafa gideceğiz. Sonsuzluğa açılan bir kapı. Ölüm son değil. Sonsuzluğa açılan bir kapı. Anne karnındaki bir çocuğa sorsaydım, "Hayat burası, hayat işte." Sonra ağlıyor. Hayır, ölüyorum zannediyor. Sonra bu hayata geliyor. Bu hayatta sonra bir başka bir hayat. Ben tek korkum, Rabbimin huzuruna hesabını veremeyeceğim şeylerle çıkma korkusu. Ben ameleme de güvenmiyorum. Ben yalnızca Rabbimin merhametine, rahmetine güveniyorum. İnşallah Rabbim huzuruna böyle kabul eder inşallah hepimize. İnşallah. 10 dakikada oldu mu abi? Evet. İnşallah.
Çok teşekkür ediyoruz.
Estağfurullah. Ne demek? Allah razı olsun.
Yaşar Alptekin, bu güzel konuşmalarından dolayı uğurluyoruz. Tebrik ediyoruz. Gelecek hayatında en güzel güzellikler onun olsun. Allah razı olsun diyoruz kendisine. Sağ ol, var olsun inşallah.
Evet, tabii bu arada programımız devam ediyor. Yaşar Bey aramızda kalmaya da devam ediyor. Eee, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi...
Tekrar ediyorum. Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Profesör Doktor Süleyman hocamız aramızda. Kendisini alkışlarla izliyoruz inşallah, konuşmasını yapmak üzere. "Allah'ın Mutluluk Daveti Kur'an" demiştik bugün. Hoş geldiniz hocam. Allah razı olsun. Buyurunuz.
İsterseniz konuşabilirsiniz. Burada konuşalım madem öyle. Eyvallah.
Efendim, cümleten selamünaleyküm. Yaşar Alptekin Bey'in bu heyecanını, güzel konuşmasından sonra, bizim konuşmamız da inşallah o berekette, o güzellikte olur duasıyla başlayalım. Efendim, öncelikle Sevgi Derneği'ne teşekkür ediyorum, böyle bir fırsatı verdiği için. Gerçekten her şey sevgiyle başlıyor. Sevgi en büyük güç. Hazreti Mevlânâ diyor ki: "İnsan sevgiyle ölüler dirilir." diyor. Sevginin gerçekten çok büyük bir gücü var. Buna inanıyoruz Allah'ın izniyle.
Şimdi Yaşar Bey'in bir şey hatırlattı. Hani bizim vakti zayi etme veyahut da bir şeyin kıymetini bilmek için ona bir atıf da yaparak başlamak istiyorum. Adamın biri hacca gitmiş. Hatta umreye gitmiş. Deliler gibi tavaf ediyormuş. Demişler ki, "Ya, biraz da yarına bırak." Deyince, "Ya" demiş, "boşuna mı bu kadar para verdik?" demiş. Yani bu, şimdi dolayısıyla siz de buraya boşuna mı geldiniz? Size de bilgi vermek, aydınlatmak da bizim görevimiz. Eski tabirle tenvir etmek.
Şimdi efendim, benim konum sevgi, saygı ve mutluluk üzerine odaklandım. Onlar üzerine birtakım hikâyelerle, birtakım sözlerle sizleri aydınlatmak istiyorum. Dünyada insanlar gerçekten yaşlandıkça ölümsüzleşmek istiyorlar. Mesela bundan önceki ümmetler, bir Benî İsrail ümmeti, işte Hazreti Âdem, Hazreti Nuh çok yaşamışlar. Hazreti Mûsâ çok yaşamışlar ve bizim son ümmet yaş sınırlandırılmış. Şöyle bir hikâye anlatılır Hazreti Mûsâ devrinde. İşte kadının biri canhıraş bir şekilde ağlıyormuş. Bağırıyormuş. Saçını yoluyor, işte efendim, bağrına bağrına vuruyor. Demişler ki, "Anne, anne, niye ağlıyorsun?" dendiğinde, "Oğlum çok genç yaşta vefat etti." demiş. Demiş, "Kaç yaşında vefat etti?" "450 yaşında vefat etti." demiş. Yahu, şaşırmış tabii adam. Bir zannediyorum bu Benî İsrail peygamberlerinden, belki Hazreti Yakup Aleyhisselam, demiş ki, "Anne, anne" demiş, "öyle bir zaman gelecek ki, işte son peygamber, bizim peygamberimizi kastederek, o ümmetler çok az yaşayacaklar. Belki 60 sene, 70 sene veyahut da 100 sene." "Peki" demiş kadın şaşırmış. "Onlar evde yapacaklar mı?" demiş. "Ya, bu kadar kısa bir ömür" demiş, "ev değil, gökdelenler dikecekler."
Şimdi buradaki topluluk, belki bu yaşınıza geldiğiniz yaş kadar yaşayamayacak belki de. Yani bu zamana kadar geldiği kadar, birçoğumuz bundan sonraki yaş, yaşayacağımız yaş o kadar olmayacak. Dolayısıyla yani Hazreti Yunus'un dediği gibi, "Bir varmış bir yokmuş." Yani bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkmış gibi, bir nefes almış gibi. Hani şair diyor ya, Osman Hulusi Efendi: "Dem bu demdir, demdir, dem bu dem." Tabii dem dediğimiz bir nefes, bir aldığımız nefes, bir an. Şu andaki an, hani ehl-i tasavvuf bir vakti üçe ayırmış: vakit. Hepimizin ayıracağı bir vakit. Bir dün var, bir yarın var, bir bugün var. "Dün geçti cânum cızım" diyor ya Hazreti Mevlânâ, "Dün geçti. Bunu değiştirme imkânımız mümkün değil. Geçti, tarih oldu. Biraz önce Yaşar Bey konuştu, tarih oldu, geçti artık o, bitti orada." Yani onun elbette güzelliklerini yaşamak ayrı bir mevzu ama dün, dünde kaldı. Biraz önce kaldı. Yarın meçhul. Yarın gelecek veya gelmeyecek. Ama dem dediğimiz bu hayat, en iyi şekilde sorumluluğu alarak yaşamamız lâzım. İşte o nefes. Her aldığımız nefes sayılı. Gerçekten alıp verme nefes sayılı. İşte bu nefesi iyi değerlendirmek lâzım.
Peki, o zaman her bir çağın, buna eskiler "vakti vücût" demişler. Her vaktin çocuğu, her vaktin, her dönemin bir insanı var. Yani 21. yüzyılın insanı var. 21. yüzyılın insanı dijital insan, adeta elektronik insan. Yani bir anda, yani şu cep telefonu vasıtasıyla adeta bir teşbihde hatâ olmaz bir vahiy aracı gibi bu cep telefonu. Her an bir haber gelecek ve hayatımız değişecek tabir caizse. Dolayısıyla bununla bugün Hindistan'dan Amerika'ya kadar bir kişiyle görüşebiliyoruz. Yani böyle bir sanki oraya gönderiyoruz, oradan geliyoruz. Böyle bir hızlı bir çağda yaşıyoruz. Peki, bu çağda neler yapmamız lâzım? Bu çağa nasıl ayak uyduracağız? Çünkü bu çağın çocukları var. Biz kalkıp da eski çağlara övünerek, eski çağları devamlı methederek bir yere varmamız mümkün değil. O zaman demek ki bu dijital çağa ayak uydurmak için ne yapmamız lâzım? Bu dediğimiz elektronik sistem içerisinde, medya içerisinde çok iyilikleri, çok güzellikleri, faydalı şeyler yüklememiz lâzım buralara. Ve insanlar bir şey aradığı zaman bizim yüklediğimiz şeyler oradan çıksın. Şimdi insanlar hep kötülük yüklerse oraya, ilk baktığımızda kötülükler çıkacak. Ama iyilikler çıkarsa, Yaşar Bey'in biraz önce söylediği gibi, efendim bugün maalesef insanlar giyimini o kadar, "Ben özgürüm" mânâsı altında. Tamam, sen özgür olabilirsin ama sen özgürlüğünle benim özgürlüğümü kısıtlayamazsın. Sen her tarafını açabilirsin ama benim de bakma zevkimi bozamazsın. Bir de öyle bak. Bir, yani bir de öyle meseleye bak. Sen karşı tarafı da düşünerek yaşamak zorundayız. Mutlak mânâda hiçbir şey mutlak değil. Allah'tan başka hiçbir şey mutlak değil. Yegâne mutlak olan Allah'tır. Vâcibü'l-vücût olan, her şeye hâkim olan, her şeye gücü yeten tek ve yegâne varlık Allah'tır. Onun üzerinde bir varlık bilmiyoruz, tanımıyoruz. İnancımız bu şekildedir.
Şimdi efendim, bugün insanoğlu bilimi din hâline getirmiş, bazı insanlar. 19. yüzyıldaki sosyolojinin kurucusu Fransız düşünür Auguste Comte dedi ki, bütün aşamaları üçe ayırdı. Çok sıkmadan size bir yola, bir şeye getirmek istiyorum. Dedi ki, dünya bu zamana kadar üç aşamadan geçmiştir. Birinci aşama teolojik aşamadır. İkinci aşama metafizik aşamadır. 3üncü aşama pozitif aşamadır. Pozitif aşamaya gelindiğinde bütün dinler kalkacak, tek bir din olacak. O din de bilim olacak dediler. Ve bunu sağlamak için pozitivizm dediğimiz, elle tutulur, gözle görülür, beş duyu organına dayalı olan şeye inandılar veyahut da inandırmaya çalıştılar. Ve dünyadaki gelen bilim ve bilimi de Rönesans'la beraber insanı, bilimi hâşâ Allah yerine koydular, tanrı yerine koydular. "Her şeyin belirleyicisi insandır, tabiattır veyahut da bilimdir." dediler. Elbette bilimi kullanacağız. Elbette bilim çok önemli bir şey. Bilim, peygamberimizin "Nerede bulursanız alın" dediği bir hikmettir. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Çünkü insanoğlunın diğer canlılarla ayırt edilen en önemli unsuru, insanın alet yapması ve icat yapmasıdır. Bakın, insanı diğerlerinden ayıran, yeryüzündeki bütün yapılar, bütün mimariler, şunlar, bunlar, işte gördüğünüz bütün eşyalar, sonradan yapılanlar, insanoğlu vasıtasıyla yapılmıştır. Mesela Cenab-ı Hak merkebi yaratmıştır. İnsanoğlu da tabir caizse Mercedes yaratmıştır. Şimdi bunu bununla karşılaştırmak mümkün değil. Ama insanoğlu oradan hareketle birtakım şeyleri yapmıştır. "Yaratma" yapmış mânâsında kullanırsak, demek ki bu yapılan şeyleri insan mutlak yaptı demek, o düşünceden hâsıl olan şeyler yapmış. Ama bu yapılan şeyler Allah'ın yerine koymamız mümkün değil ki. Cenab-ı Hakk'ı anlamak için birçok şeyler var. Evet. Pozitivistlerin, "Elle tutulur, gözle görülür şeyler gerçektir. Diğerleri gerçek dışıdır." demek mümkün değil. Duyguyu nereye koyacağız? Hissiyatı nereye koyacağız? Bir insanın his gücünü nereye koyacağız? Duygu gücünü nereye koyacağız? İlhâmı nereye koyacağız? Rüyayı nereye koyacağız? Yani soyut kelimeleri nereye koyacağız? Teşbihleri nereye koyacağız? Efendim? Metaforları nereye koyacağız? Dolayısıyla hayat bir bütün. Hayatın içerisinde sadece somut, müşahhas şeyler yok. Soyut şeyler de var, mücerret şeyler de var. Küreden zerreye şeyler var. Biz atom dediğimiz şey nedir? Maddenin en küçük yapı taşı. E ne? Mini minicik şeyler. Şu anda milyarlarca atom var. Küçücük zerreciklere biz atom diyoruz. İşte o atomların bir araya gelip parçalanması büyük bir güç oluşturuyor. İnsanoğlu da öyledir. Dünyadaki enerjileri, insan enerjisinin yeryüzünde ondan daha güçlü enerji yoktur Allah'ın namına. Çünkü o temsil ettiği, Allah'ı temsil ettiği için, ondaki güç, ondaki enerji fevkalade bir enerjidir. Onun için insanoğlu icat ettiği şeylere tapınmamalıdır. Hazreti İbrahim öyle dedi ya. Dedi ki, birçok şeyleri putları yaptılar, taptılar. Dedi, "Bu insanoğlunun eliyle yapılan şeylere tapılacak bir şey değil. Bugün var, yarın yok." Dijital dünya dediğimiz sürekli değişen bir dünya. Yarın nereye evrilecek, ne yapılacak bilmiyoruz. Ama burada bildiğimiz bir şey varsa, hak ve hakikati bu bilgisayar içerisine yükleyip çocuğumuzu, ailemizi bunlarla, efendim şayet bakıyorlarsa bunları görsünler, bunlara baksınlar.
Şimdi efendim, tarihten ibret alınırsa tarih tekerrür etmez. Hazreti Mevlânâ'nın bir hikâyesiyle isterseniz bunu daha müşahhas hâle, soyut hâle getirerek, ete kemiğe büründürelim bu düşüncemizi. Bu "Aslanın Adaleti" diye bir hikâyedir. Bu Mesnevî'de geçen hikâye. Bir gün bir kurt, aslanın yanına geliyor. Efendi Hazretleri diyor, aslan ormanın eee, ormanların kralı. Bir konuşturarak metaforik ve fable dediğimiz bu hikâyelerle insanlar irşat edilmeye çalışılıyor. Aslan diyor ki, bir ormanda yürüyüşe çıkalım diye teklifte bulunuyor kurt şeye, aslana. "Tamam" diyor. Yanına da tilkiyi alıyorlar. Şey, bu hikâye bu ya. Çıkıyorlar, dolaşıyorlar. Dolaşmanın neticesinde üç şey avlıyorlar akşama gelindiğinde. Bir yaban sığırı, inek diyelim. Bir efendim tavşan avlıyorlar. Bir de efendim ceylan avlıyorlar, ahu dedim. Ceylan avlıyorlar. Sonra bunlar aslan diyor ki, "Kurt kardeş" diyor, "bunları taksim et" diyor ya, bölüştür, paylaştır, kim hangi hangisinin öyle ya, bir gün hâsılatı efendim diyor, "Zât-ı âlinize bu inek cüssesi de ağırdır, bu sizin olsun" diyor. "Peki, bu" diyor, "bendenize de" diyor, "bu efendim ceylanı verelim. Bu tilkiciye de tavşanı verelim" diyor. Bu tabii aslan son derece rahatsız oluyor. "Berî gel" diyor. Berî gelince efendim pençesiyle vurarak öldürüyor onu. Murdar ediyor kurdu. "Gel bakalım tilki" diyor. "Berî gel. Sen yap bu taksimi." Bu adam taksimi yapamadı. O da diyor ki, "Efendim" diyor, "bu" diyor ineği diyor, "sizin mükellef kahvaltınız olsun. Ceylan da öğle yemeğiniz, tavşan akşam hafif yemeğiniz olsun" diyor. Hoşuna gidiyor. "Aferin" diyor. "Çok güzel taksim ettin" diyor. "Peki, bu taksimi nereden öğrendin?" diyor. "Yerde yatan kurttan" diyor.
Şimdi bugün yani biz dünden ibret almazsak, yerde yatan kurttan ibret almazsak, yarınımız kurt gibi olur. Bugün dünya ölçeğindeki birtakım hâdiselere baktığınızda, bu ibretlik olaylar hep başımıza gelecektir. Onun için bugünü yaşarken yarına da hazırlanmamız lâzım. O nedenle efendim bugün aile arasındaki, çocuklar arasındaki en büyük ilişki saygıya, sevgiye dayanır. Bizi Şule Hanım sağ olsun getirirken, Yaşar Bey'in konuşmasında arabada dinledik bir kısmını. Hatta bir çocuk örneği verdi. Ben aynı zamanda çocuk pedagojisinde çalışan biriyim. Güzel bir örnekti. Dedi ki, anne babayla çocuk arasındaki ilişkiyi, efendim çocuk ve anne, çocuk ve baba ilişkisi belirler dedi. Yani yerli yerince koymak. Şimdi bir eşyanın mânâsı, gördüğü işlevle, fonksiyonla ölçülür. Şu kalem değil mi? Kalem ne yapar? Yazar. Yazmazsa o kalem yok hükmündedir. Bir kitabı okumadığını, okumama hükmündedir. Şimdi bir anne, bir babanın varlığı, o çocukla ilişkisi, fonksiyonu ve verdiği görev, sorumlulukla ölçülür. Mânâ dediğimiz şey budur. Yani mânânın aslı, asıl fonksiyonuyla ölçülür. Şimdi altının fonksiyonu nedir? Takıyla ölçülür. Gösterişle ölçülür. Kıymeti pahalılık olduğu için ölçü. Herkesin revaç duyduğu için ölçülür. Şimdi bu ölçülere baktığımızda, çocuk eğitiminde bugün hanımlar var, kadın kardeşlerimiz var. Sağ olsunlar, dikkatli bir şekilde dinliyorlar. Çünkü söz göze verilir, ağızdan işitilir. Hatibin konuşmasındaki dikkat, dinleyicilerin ilgisinden ileri gelir. Şayet siz bize bir olumlu enerji verirseniz, o enerjiyi biz alır, size yansıtmaya çalışırız. Bu ilişkiler böyle devam eder gider. Aile içinde de böyledir.
Bazı sözler vardır ki, "et-tekrâru fi'l-aksani ve lev kâne 180" derler ya. Yani bir söz, güzel söz, 180 derecede, 180 defa söyleseniz güzelliğinden bir şey kaybetmez. Eşinize, sevdiğinize, sevgilinize, arkadaşınıza, "Seni seviyorum" deseniz ya, "Beni 10 defa söyledin, 20 defa söyledin. Söyleme" der misiniz? Demezsiniz. Bazı sözler öyledir. O hâlde demek ki, anne baba olmak, kardeş olmak, arkadaş olmak değildir. Anne baba olmak, çocuğu önce ileriye dönük anne babalığa hazırlamak demektir. Çünkü her bir anne baba olan ev bir tiyatro sahnesi gibidir. O tiyatro sahnesinde oynayan anne babadır. Çocuk da tek kişilik seyircidir. O çocuk seyreder. Önce taklit eder, sonra tatbik eder. Ve eşler birbirine, karı koca birbirine nasıl muamele ederse, çocuk da anne babasına öyle muamele eder.
Şimdi bütün dünyadaki sosyologlar, psikologlar, felsefeciler ailenin yıkılacağını, dünyanın yeni bir dünya olacağını düşünüyorlardı. Bugün Avrupa, bizim bildiğimiz aile mefhumundan epey uzaklaştı. Evet. Şimdi mesela kadınlar, şimdi Avrupa'da doğurmuyorlar. Abdulcabbar hocam daha iyi bilir o şeyleri. Avrupa'da kaldığı için, doğurmak istemiyor. Büyük yük diyor. "Niye doğurayım?" diyor. "Gerekirse" diyor, "işte bir sperm yoluyla çoğaltılır." Başka başka yönlere gidiyor ve bu gidecek de zor geliyor. Hâlbuki kadın olmak, çocuk doğurmak, hatta aybaşı olmak bir hastalık değildir. Hatta hastalıktan kurtuluş reçetesidir. Çünkü Cenab-ı Hak öyle programlamıştır. Her bir insanın ve hayvanın, bitkinin bir kodu vardır. O kod çerçevesinde aslına uyar, fıtratına uyarsa insanoğlu devamlılığını sağlar. Ama o fıtrattan ayrıldığı sürece, o kodlamadan ayrıldığı sürece yanlış yollara gidecektir. O hâlde çocuklarımıza biz muamele ederken yarını düşünerek muamele etmek lâzım. Her ne kadar bir takım ifsat odakları, şer odakları bilinçli bir şekilde aile, çocuk ayrımına gidiyorlarsa da, bu konuda dinimiz, geleneğimiz, töremiz, âdetlerimizi sağlamlaştırdığımız sürece bunlar yıkılmayacaktır.
Bakınız, bizi birbirimizle tutan çok önemli unsur kültür unsurudur. Mesela ben bir sosyoloji uzmanı olarak, bizi niye parçalayamadılar Kürt-Türk diye? Çünkü aynı kültürden besleniyoruz. Aynı çeşmenin, çeşmeden su içiyoruz. Aynı membağın çocuklarıyız. Bu şu demektir bilimsel olarak. Madem bilimsel olarak açıklama dediniz. Şimdi bir takım şer güçleri bu coğrafya üzerinden 100 yıldır, 200 yıldır uğraşıyorlar. Alevi dediler, Sünnî dediler, Kürt dediler, Türk, şu dediler, bu dediler. Bakınız, Diyarbakırlı bir anne veyahut da bir insan Edirne ciğerini yiyince hoşuna gider, rahatsız olmaz. Edirneli de Adana Urfa kebabı yiyince rahatsız olmaz. Severek yer. Kültürün unsurları vardır. Birincisi yemektir kültürü besleyen. Onun için biz hiçbirimiz, bir zenginliktir. Farklılıklarımız zenginliklerimizdir. Hiçbirimiz rahatsız olmayız. Yani bir yere gidiyoruz, Diyarbakır'a gidiyor, Urfa'ya gidiyor, Edirne'ye gidiyor. Ya ne yiyeceğim ne içeceğim diye düşüncede dalmaz. Ama Avrupa'ya gidiyorsunuz değil mi? "Ya ben ne yiyeceğim ne içeceğim?" Japonya'ya gidiyorsunuz. Ben 70 ülke gezdim. Önce onu programlıyorsunuz, deniz ürünlerini tercih ediyorsunuz. Ben İngiltere'de yüksek lisansta öğrenciydim. Her gün ya patates, ya balık ürünleri yiyordum. Yani onu hazırlasınlar diye öğrenciyken bir gün, tabii hafta sonumuz da yok. Herhangi bir yere de gitmiyoruz. Çalışıyoruz, ders çalışıyoruz. Oranın kiracı kadın dedi ki, "Anita" diye bir kadın ya. Dedi, "Bu Müslümanlardan da bıktım" dedi. "Ne cumartesileri var ne pazarları var. Her gün" dedi, "yemek hazırlıyoruz. Bize de tatil yaptırmıyorlar" dedi. "Bir daha istemeyeceğim" dedi. İngiliz Kültür, onlardan, biz İngiliz Kültür'ün bursuyla gitmiştik, şey sınavı kazanarak. "Onlara vermeyeceğim, başkalarına vereceğim" dedi. Hatta bir şey daha söyleyeyim. Şimdi bir de benim yanımda Arap arkadaş kalıyordu. Onlar sıcak memleket olduğu için her gün üç defa banyo yapıyorlar. Biz bir defa yapıyoruz günlük. Onlar sabah yapıyor, öğlen yapıyor, akşam yapıyor. Soğuk da olsa alışmışlar. Bana dedi ki kadın, "Bu su çok harcanıyor." dedi. "Ona söyle. Sen bir defa banyo yapıyorsun. O üç defa, bir defa yapsın, bize az para gelsin." Yani neyin hesabını yapıyorlar? Dedim ki ona, "Sen üç defanın parasını İngiliz Kültür veriyor sana." "Evet, veriyor ama oradan" dedi, "kâr etmek istiyorum." dedi. Bakın nerenin hesabını yapıyor. O bakımdan bizim kültürümüzde birbirine ikram vardır, ihsan vardır, hürmet vardır. Onlarda öyle bir şey yok. Bakın, ben orada kaldım. Bir İngiliz, bir Avrupalı bir çay ısmarlamadı. En az 100 defa ben ısmarladım herhangi birine. Kültür yok. Öyle bir alışkanlık yok.
İkincisi müzik. Müzik kültürümüz. Edirnelinin dinlediği müzikten Diyarbakırlı, Diyarbakır'ın dinlediği müzikten Edirne rahatsız olmaz. Bakın, bu da bizi birbirimize birleştiren bir şey. Ve biz düğüne gidince oynarız, cenazeye gidince ağlarız. Türkü de türkü de bunu yapar. Ama onlar öyle değil. Farklı farklı âdetler var. Onun için bu bizim çimento gibi olan bağlarımızı kimse zayıflatamaz. Daha da güçlenir. Ve Türkiye İstatistik Enstitüsü'ne göre, Türkiye'de Kürtle Türk 5 milyon insan evlenmiş. E, bunu nasıl ayırt edeceksiniz? Hangisi Kürt, hangisi Türk? Bunu ayırmak mümkün değil. Doğru da değil böyle bir ayrım. Çünkü üç şey önemlidir bir toplumu ifsat etmek için. Dil. Dil önemlidir. Bakın. İkincisi coğrafya. Üçüncüsü kültür dediğimiz bu unsurlar. Biraz önce saydığım unsurlar ve bunlar üzerinden biz efendim mutabakat sağlarsak, asla bölünme de olmaz. Herhangi bir ihtilaf da olmaz.
Şimdi efendim, sevgi üzerine, mutluluk üzerine demiştik. Onun üzerinde biraz daha gidelim. Bugün Avrupalının sevgi üzerine psikolojik olarak en fazla öne sürdüğü tabir empati kavramıdır. Empati. Empati nedir? Siz kendinizi bir başkasının yerine koymak. Bizim kültürümüzde bakın, bunlar sahabe döneminde de başka dönemde de olmuştur. Bir sahabi, efendim, gazi olmuş, zannediyorum Bedir Savaşı'nda, susuz kalıyor. Diğer arkada su istiyor. Kendi suyunu ona veriyor. Bakın, en zor durumda su. Empati budur aslında. Bu bizim kültürümüzde hemhâl olmaktır, hemdem olmaktır, onda yok olmaktır. Tasavvufta vardır bu. Şimdi adamlar bana soruyorlar. Ben "Mesnevi’den Pedagojik Telkinler" diye bir kitap yazdım. Farsçam da var. Mesnevi’yi belki 10 defa okumuşumdur. Diyorlar ki, "Yahu, bu Şems'le Mevlânâ arasındaki ilişki nedir?" Tabii onlar bu ilişkiyi farklı yorumluyorlar ama bizim tasavvuf kültüründe bir şeyh-mürit arasındaki ilişki, hemdem dediğimiz o ilişki, birbiriyle hemdem olmak, sohbet etmek, muhabbet etmek ilişkisini anlamadıkları için, bilmedikleri için farklı bir şekilde yorumluyorlar. Hatta Şems-i Tebrîzî ile Mevlânâ arasındaki geçen olayda, o dönemde efendim kıskanıyorlar bazı kimseler. Mevlânâ'ya diyorlar ki, "Bu Tebrizli Şems'i defet gitsin. Bu ne dilenci kıyafetli peş, burada bir adam" diyorlar. O diyor ki, "O Şems, bana öğreten kişi. Bende öyle değişiklikler meydana geldi ki hissiyatım, his dediğimiz, bakın insanı insan eden şey hissiyattır. Bu elle görülmez, gözle görülmez, elle tutulmaz duygudur. Duygu yoğunluğu." Biraz önce o duyguyu Yaşar Bey anlattı. Yaşanmış duygular yaşanır. Anlatılamaz. Herkes ayrı ayrı yaşar bunu. Herkesin ayrı ayrıdır dünyası. Hani derler ya, "Evler ayrı, dertler ayrı" diye. Evler ayrı, dertler ayrı, sevinçler ayrı, kederler ayrıdır. Allah öyle bir yaratmış ki, her insana ayrı ayrı güzellikler katmış. Ve diyor ki, "Ben Şems'le tanıştıktan sonra hissiyatım, duygum" diyelim ki, bir insana efendim bugün niye bizim duygularımız yok? Gazze'de her gün onlarca insan ölürken niye bu duygu yoğunluğumuz yok? Çırpınmıyoruz. "Bu insanlar ölüyor her gün" diye alınmış o duygular. Materyalizm, dünyevileşme o kadar içimize girmiş ki hissetmiyoruz. Bundan hissiyatımız ölmüş. Sinirlerimiz alınmış. Sıradan diyoruz ki, "O adamların kaderi o" diyoruz. Hayır, o değil, onların kaderi. Hepimiz desek ki, onların kaderi o değil, zalimler için "Yaşasın cehennem" diyerek, onlara bütün İslam dünyası tek vücud olsa da bir araya gelse, onlar hareket edebilir mi? Mümkün mü? Onların gücü değil. Bizim zayıflığımızdır onları güçlendiren, bizim hissiyatımızdır, duygusal olmayışımızdır onlara karşı. İşte o duyguyu geliştirmemiz lâzım. O duyguyu en yüksek seviyeye çıkarmamız lâzım. O duyguda ancak Allah'la kurulan irtibatla güçlenebilir. Allah'la olan ilişki sağlam olursa, o zaman güçlenebilir. Bakın Allah'ın resulünün hayatına baktığınız zaman, o cennette müjdelenmiş bir insan ama buna rağmen geceleri ayağı şişinceye kadar namaz kılıyor. Hazreti Âişe validemiz diyor ki: "Yâ Resûlallâh, sen artık seçilmiş bir insansın. Bu kadar niye yoruluyorsun?" diyor. "Gerek var mı buna?" diyor. "Yâ Âişe" diyor, "Rabbimle olan o ilgim, o samimiyet, o aşkım, niye bundan vazgeçeyim?" diyor. O aşk, o aşkı olan insan, o derdi olan insan, o zaman Allah'la ilişkisini kuvvetlendirecek. Herhangi bir mümine bir dayağına taş değdiğinde kendine değmiş gibi o hissiyatı yapacaktır. Onun için de bir gün işte Şems-i Tebrîzî kaybolup gittiğinde, o onu, o duyguları veren, o güzelliği veren, o insan-ı kâmil yolunda mesafe aldıran kişi gördüm diye, biri gelip yalan haber getiriyor. Diyor ki, "Efendim, ben filan yerde Şems'i gördüm." deyince hırkasını çıkarıp veriyor. Efendim, "Bu adam yalan söyledi. Niye verdiniz?" Diyor ki, "Yalana hırkamı verdim, gerçeğine canımı veririm." diyor. Bakın, biz dünyada kaç kişi için canımızı verebiliriz? Veremeyiz. Ama o yolculuk, o tasavvufî yolculuk, o iş, dünya. Hazreti Mevlânâ öyle dedi: "En uzun yolculuk içe yapılan yolculuktur" dedi. İşte o iç yolculuğumuzu tamamlamadığımız için dıştaki insanlara tesir edemiyoruz. Vâizlerimizin eski gücü yok, etkisi yok. Bir ara bu Timurtaş Hoca, Timurtaş Uçar öyle diyordu bir vaazında, diyor, "Bana televizyonda 10 dakika, 10 dakika izin verin, ben bu dünyayı değiştiririm" diyordu. Bugün her gün vaazlar yapılıyor. Niye değişmiyor bu dünya? Tek başına değiştirilecek bir dünya değil. Demek ki bizim hocalarımız da hacılarımız da biz de hepimiz de gerçek mânâda o idrakte, o şuurda değiliz ki değiştiremiyoruz insanlara. Tesir gücümüz yok. O akımı veremiyoruz.
Şimdi demek ki bu sevgiden başlıyor. Sevgiyi besleyen de saygıdır. Şöyle bir somut örnek verirsek, işte bu bardağın dışı saygıdır. Su sevgidir. Bardak yok olsa sevgi akar gider. Demek ki bu saygıyı muhafaza etmek için, sevgiyi muhafaza etmek için saygıyı devamlı muhafaza etmemiz lâzım. Birbirini besleyen şeylerdir bunlar. Şey gibi, bardakla su gibi. Bardağı da muhafaza etmek lâzım. Suyu da muhafaza etmek lâzım.
Peki, bunun yolu nedir? Ben bunun üzerinde çok vaktinizi almak istemiyorum. Ne kadar, 10 dakikamız mı var? Kaç dakika var? Çünkü sizlerle daha hocamız da Abdulcabbar hocamız da sizlere konuşma yapacak.
Şimdi efendim, bir kere her şey ana rahminde başlar. Bakın, ana rahminde başlayan bir serüvendir insanoğlunun serüveni. Ana rahminde başlayan bu serüven, hatta evlenmeden önce başlayan bir serüvendir. Biz hani deriz ki, efendim, evlilikte nikahta keramet vardır deriz. Doğrudur. Keramette de vardır. O ayrı bir mesele. Fakat bugün evlenmeden önce, benim aile üzerine, aile sosyolojisi üzerine uzman kitap yazmış, 10 tane kitap yazmış biri olarak, mutlu aile, mutlu çocuk, ailenin aynası çocuk, şimdiki çocuklar harika, çocuklar küçük bir şey değildir, ailede sevgi eğitimi diye kitaplar yazan bir kimse olarak söylüyorum.
Şimdi öncelikle evlilikler şimdiki dijital dönemde değişmiştir. Dijital dönemde de dijital evlilikler vardır. Maalesef dünyada her şey dijital oldu ama bunlar da var. Şimdi gerçek mânâda, hakiki mânâda nasıl olmalı? Bunlar üzerinde duralım. Öncelikle teorik olarak benim önerim şudur. Nasıl efendim ehliyet almadan önce bilgiler veriliyorsa, anne baba okulları açılmalı. Orada uzmanlar tarafından, gerek dinî değerler, millî değerler, kültür değerleri içine alan, bilimsel değerler de içine alan, kadın ve erkekler, yani kız ve erkeklere teorik bilgiler verilmeli. Nasıl anne olunur? Nasıl baba olunur? Ne gibi, bunları tecrübe eden insanlar da konuşturulmalı. Yani hayattan örnekler verilerek. Nasıl ki hani bir doktor 4 sene okuyor, 2 senesi de staj yapıyor ya, gidip çeşitli staj yapıyor. Bir teorik bilgi verilmeli. Yani bir ehliyet almadan önceki bilgiler gibi. O bilgiler, teorik bilgilerden sonra efendim iyi tanımalı. Yani güçlü aile olmak için, daimî aile olmak için, pazarı kadar değil, mezara kadar aile olmak için bunların temelleri sağlam atılmalı. Buna rağmen olabilir mi? Olabilir. Her şey olabilir dünyada. Çünkü insanoğlu olmuş bitmiş bir varlık değildir. Oluş serüveni ölünceye kadar devam eder. Hani biz ne diyoruz? Son deminde iman ile. Çünkü bilmiyoruz. Gayb, meçhul, hayatın sınavın sırrı da burada saklı. Son demine kadar iman ile, o hiç kimse güvende değil. Bugün zalim olan yarın mazlum olabilir. Bugün mazlum konumda yarın zalim olabilir. Onun için de biz iyiliği, güzelliği daimî hâle getirmek, alışkanlık hâline getirmek lâzım. Kötü alışkanlığı değil de, iyi alışkanlıkları daimî alışkanlık hâline getirmek lâzım. Hûd suresinin 114. ayetinde Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "İyilikler kötülükleri mahveder." İyi olan şeyler. O nedenle ne yapmamız lâzım? İyilikleri sürekli çoğaltmak lâzım.
Peki, ikinci aşama, evlendikten sonra anlaştığınız şahsiyet birliği, kişilik birliği, efendim beden birliği, bunlar ortalama görüşmelerde bunlar görülebilir. Bakın bir uzman olarak söylüyorum. Bunlar çeşitli konuşarak, görüşerek bunlar sağlam temellere oturmalı. İşte insanların dünya görüşü, hayat görüşü, dinî görüşü. Bundan sonraki ve en önemli şeyler de şudur. Evlilikte anne baba rızası mutlak surette alınmalıdır. Anne baba rızası. Çünkü Cenab-ı Hak diyor ki, "Anne babanıza öf bile demeyin" diye, namaz gibi hükümdür bu. Bakın, çok önemli bir hükümdür bu. Namaz gibi, anne babaya öf bile dememek çok önemli bir ayrıntıdır maalesef. Bugün her devirde olduğu gibi. "Sen ne anlayacaksın? Sen ne bileceksin? Senin görevin öyleydi, böyleydi, falandı, filandı" değil. Bu şuna benzer. Biz sosyolojideki minare döngüsü örneği veririz. Minare şerefelere çıkıldıkça, basamakları yukarı çıktıkça, bugün gökdelenleri düşünün. Gökdelenler çıktıkça ne olur? İnsanın görme durumu daha fazlalaşır. Bakın, ne kadar kata çıkarsa o kadar fazla görürüz. Yaş da öyledir. Anne baba da öyledir. Yukarı çıkmıştır. Daha fazla şey görüyor. Sizin gördüklerinizi görmüş, geçirmiş. Onun için onların mutlaka efendim görüşleri itibar edilmeli, alınmalı, duası alınmalı, sağlam temele oturturulmalıdır. Bunlar örnekler vardır. Bakın, elimizde örnekler var. Flört evliliklerle hâlâ görücü evlilikleri, görücü evliliklerle flört evlilikleri, TÜİK'in raporlarında var. Yazılmış makaleler var, okuyabilirsiniz. Görücü usulüyle evliliklerdeki boşanmayla flört evliliklerde boşanmaları mukayese ediyoruz. Flört evliliklerde boşanma görücüye göre iki kat daha fazladır. Bunlar istatistiklerde vardır. Ben demiyorum ki ille görücüyle evlenin diye değil.
Evet, son 10 dakika diye hatırlattı. Yani bunu sağlam temeller oturtturmak için ve ailede evlendikten sonra ailenin devamı şarttır. Ailenin devamı içinde en az nüfusu korumak için iki çocuk gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanımız diyor ki, "Üç çocuk" diyor. O da bir fazla diye, nüfus korunsun diye söylüyor. Doğrudur. Bütün dünyada bu gibi tedbirler alınıyor. Sadece ülkemizde değil. Bütün her yerde çok ciddi tedbirler. Mesela Avrupa'da bugün çok fazla teşvikler veriliyor doğumlara. Hatta bizim Türkler orada çocuk doğuruyorlar. Çocuk parasıyla geçinenler var. Çocuk doğuyor, efendim, kendisi gidiyor kahvelerde oyun oynuyor, bu çocuk parasıyla. Maalesef bunu yanlış kullanıyorlar.
Peki, bugün diyeceksiniz ki, çocuk yapmak, çocuk bakmak, okutmak son derece meşakkatli. Doğrudur. Haklısınız. O zaman ne yapmak lâzım? Eskiden efendim, şu anda kadınlar da çalışma hayatı içerisinde. Aslında hangi kadına sorsak, normalde çalışmayı çok da şey etmiyorlar. Yani kocaları çalışsın, biz evde oturalım, yardımcı olalım diyorlar. Fakat hayat öyle bir şart getirdi ki, kadınların da çalışma hayatına soktu. Keşke gönül arzu etse de erkekler yeterince maaşlarını alsalar, kadınlar da ona yardımcı olsa, çocuklarına baksalar ve bunu demiyorum, eve kapanıp da onları köle olsun, kul olsun, yanlış anlaşılmasın. Yani burada demek istediğim, keşke öyle bir sistem yapabilsek. Ama madem kadınlar çalışma hayatında, kadınlar çocuk doğurduktan sonra en az 3 yıl çocuklarıyla hemhâl olmalıdır. Duygudaşlık bağını kurmalıdır. Çocuklarını emzirmelidir. Sütün verdiği kuvveti, gücü, efendim bu bağlılık sistemini koruyucu başka bir sistem yoktur. Bu mama da vermez, başka şeyleri de vermez. Bunlar bilimsel olarak ispatlanmıştır. O nedenle anne çocuğuyla mutlak surette ilgilenmeli. Ben şuna inanıyorum: Kreş ekenler huzur evi biçerler. Onun için kreş ekmemek için çocuklarınıza duygudaşlık bağı kurun ki, o bebeklik çağlarında, efendim en az 36 aya kadar anneyle çocuk o iletişim bağını mutlak surette beraber geçirmeli. O zaman siz bu duygudaşlık bağını kuramazsanız çocukla, yarın o duygudaşlık bağı... Her şey duygudaşlık bağından geçiyor. Bakın, unutmayın, duygu bağı çok önemli bir bağ. Sadece efendim maddî bağ, sadece efendim bir para bağı, sadece ilişkiler, menfaatler bağı değil dünya. Evet, o bağlar da önemli, ekonomide önemli ama bu bağlar içerisinde duygudaşlık bağı son derece önemli.
Üçüncü merhale, çocuklarımızın, çocuklarımıza öz bakımına müsaade edelim. Bakın, adım adım söylüyorum. Öz bakım demek, çocukların hiyerarşik olarak bebeklikten başlayıp ta efendim akıl baliğ oluncaya kadar kendi işlerini kendi görmeleri, görev ve sorumluluklarını almalarıdır. Görev ve sorumlulukları almayan çocuk yarın başınıza bela olur. Ölünceye kadar ona bağımlı ve bağlı kalırsınız. Peki, bu nasıl olur? Mesela çocuklarda ilk görev ve sorumluluk tuvalet eğitimiyle olur. 1,5 yaşında başlar çocuklar tuvalet eğitimini yapmaya. Çünkü kaslar artık gelişmiştir. O kaslar onu tutar. Ondan sonra yemek yeme, kaşık tutma, giyinme, soyunma, hepsinin yaşları vardır. Üçlü yaşlar, dörtlü yaşlar, beşli yaşlar. En zor olan da ayakkabı bağlamadır. Bunları çocuk kendisi yapsın. Müsaade edin, düşe kalka öğrensin ve bu öğrenerek de düşe kalkar öğrenirse, çocuk o zaman hayata bağlanır. Öz bakımını kendisi yapanın özgüveni gelişir. Bugün biz okullarımızda ve ailemizde iki mefhumu, iki kavramı veremiyoruz. Batılılar bunu veriyorlar. Onları bu konuda alacağımız örnek var. Nedir? Öz bakımı yaptırıyorlar. Özgüven gelişiyor. Özgüven demek, kendi kendine yetmesi demektir. Özgüven gelişen insanlarda özgünlük olur, orijinallik olur, yaratıcılık olur, kendi kendine icatçılık olur. Bunlar önemli şeyler. Peki, bir özgüveni veremiyoruz okullarda, ailelerde. Bir de müteşebbis ruh dediğimiz girişimciliği veremiyoruz. Özgüveni olan insanlar girişimci olan insanlardır. Bugün çocuklarımız üniversite eğitimi yapıyorlar. Hiçbir iş yapmıyorlar. "Üniversite eğitimi, ne yapacağım? Masa başında yapacağım." Hayır. Bu sistemi de değiştirmemiz lâzım. Çocuklarımızı mesleğe yönlendirmemiz lâzım. Meslek okulları %65 olmalı. %35 üniversiteye gitmeli. %65'i iş alanına kaymalı. Bakın, bugün bir tornacı, bir elektrikçi, bir çeşmeci çağırın, bir hafta sonra geliyor ve de astronomik rakamlara şey alıyor ücretlere. Niye adam bulunmuyor? Bunu yetiştirmemiz lâzım. Bu kesinlikle hayatımız için önemli.
Çocuklara, peki, saygıyı, sevgiyi nasıl öğretiriz? Çocuklara üç yeri ziyaret ettirin. Birincisi mezarları ziyaret ettirin. Mutlak surette görsünler, desinler ki, sonumuz buradır. Çünkü dünyada en büyük hakikat ölümdür. Ölümden daha olan gerçek yoktur. Herkes kabul etmek zorundadır. Dinlisi, dinsizi. O gerçeği, o hakikati göstermemiz lâzım çocuklara. "Bak evlâdım, gel." Bu pedagojik olarak yedili yaşlarda başlar çocuklara. O duygu daha küçük olursa, çocuk karamsar olabilir. Devamlı onda yanlış anlaşılabilir. Pedagojik olarak 7'li yaşlarda. İkincisi, mutlak suretle çocukları huzur evlerine götürün. Huzursuz olan huzur evleri. Huzur evleri denmiş ya. Deyin ki, "Bakın evlâdım, buraya insanlar gelmiş. Bir kısmı gereklidir." Evet. Bir kısmı çocuğu yoktur, şu yoktur, bu yoktur. Ama şunu söyleyin ki, "Evlâdım, biz beraberiz, biriz. Efendim, büyüdüğümüz zaman da buraya getirme" gibisinden ve onların durumunda en huzurlu olan insan bile, çünkü insanoğlunun fıtratı öyledir. Orayı da göstermek lâzım. Üçüncü göstereceğimiz yer çocuk yuvalarıdır. Ben çok araştırma yaptım çocuk yuvalarında. Çocuk yuvalarına gittiğinizde çocuklar geliyor, "Baba" diye sarılıyor, koşuyor. Çünkü o hayatın figürleri yok orada. Anne yok, baba yok, teyze yok, hala yok, dayı yok, nine yok, hiç kimse yok. E, peki, o çocuk orada büyüyüp gelişecek. Hayata nasıl adapte olacak? Ama maalesef bugün çocuklarımızı oralara veriyoruz. Benim öğrencilerim var. Birisi dedi ki Edirne'de, "Hocam" dedi, "burada annesi babası olmayan sadece %20'si" dedi. "Diğerlerinin anne babası vardı. Ya annesi var ya babası ya ikisi de var." Bu çok kesinlikle olacak bir şey değil. Çocuklarımıza sahip çıkacağız. Çocuk büyük bir nimettir. Büyük bir eserdir. O nedenle doğurup da "Saldım çayıra, Mevlâm kayıra" deyip de oralara veremeyiz. Büyük bir vebaldir. İşte bu şartlar içerisinde biz görev sorumluluğumuzu yaparsak, o zaman eskilerin dediği sadaka-i câriye dediğimiz evlatlarımız yaşar. Evlatlarımız huzurlu mutlu olursa, bizim de mezarımızda rahat bir şekilde nefes alacağız. Orada Fâtihalar gelecektir. Değilse, "Beni nereden doğurdu, doğurmasaydı, şudur budur" beddualarıyla rahatsız olacağız orada.
Onun için son olarak şöyle bir şeyle, hikâyeyle bitirelim isterseniz. Efendim, sevgiyle başladık. Sevgi dedik. Hazreti Mevlânâ der ki, "Terbiye, eğitim bir aşılama işidir" der. Aşılama nasıl, kiraz ağacı aşılıyorsunuz, elma oluyor. Terbiye de odur. Çocuklar tembel değildir. Tembellik vardır. Tembellik vardır. Suç bile kişinin zâtına verilmez. İşlediği mefhuma, cezaya verilir. O zât Allah'a âittir. Kişideki o. Onun için Hazreti Yûnus der ki, "Yaratılanı severim, Yaradan'dan ötürü. Ona hürmeten." Hani sahibine hürmeten diyoruz ya. O sahibi kimdir? Allah'tır. Ona hürmeten. Onun için hayattaki sabrı, sevgiyi Allah eksik etmesin. Mesleğimiz sevgi ve saygı olsun. Teşekkür ederim. Sağ olun. Var olun. Allah razı olsun.
Çok teşekkür ediyoruz. Profesör Doktor Süleyman Doğan, bu güzel esir sohbetiyle bizlerle birlikte oldu. İnşallah eee, kısa bir süre sonra muhterem hocamız Doktor Abdulcabbar Boran esir sohbetiyle bizlere seslenecek. Ancak namaz vakti devreye girdiği için, akşam namazı vakti devreye girdiği için 5 dakikalık bir namaz arasımız var. Lütfen ayrılmayalım salonumuzdan. Namaz arasından sonra muhterem hocamız Doktor Abdulcabbar Boran'ın siz sohbetiyle beraber olacağız hep birlikte inşallah. Allah razı olsun diyoruz. Yine namaza devam ediyoruz. Buyursunlar. 5 dakikalık kısa bir ara.
Her an Kur'an, Her an Mutluluk kanalında ve aynı zamanda İbrahim Live internet adresinde sohbetlerini ulaştıran ve Allah'a teslim olmayı, hidayeti, sevgi ve mutluluğu insanlara anlatan ve gecesini gündüzüne katan, 40 yılı aşkın mutasavvıf hayatıyla bizlere konuk olan muhterem hocamız Doktor Abdulcabbar Boran. Kendisini çok seviyoruz. Ve inşallah konuşmalarını yapmak üzere sizlerle başa bırakmak istiyoruz inşallah diyoruz. Allah razı olsun. Buyursunlar inşallah. Muhterem hocam.
Euzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm. El Fâtiha.
Esselâmünaleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim. Allah'ın mutluluk daveti Kur'ân-ı Kerim konulu konferansımıza hepiniz hoş geldiniz. Sefalar getirdiniz. Konuşmacı Yaşar Alptekin, evet, kardeşimize çok teşekkür ediyorum. Hepimizin defaatle söylediği ama bugün bu söylediklerimizin tatbikatını bize hem hayatıyla örnek hem o güzel söyleşiyle bize sunduğu için Allah'ın huzurunda kendisine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Ve Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Profesör Doktor Süleyman Doğan hocamıza da Allah'ın huzurunda teşekkür ediyorum.
Ben 14 asıl evveline sizi götürmek istiyorum. Cahiliye toplumu. İnsanlar birbiriyle ilişkileri tamamen Kur'ân dışı uygulamanın içerisinde. Herkes birbirine düşman, birbiriyle kavgalı, bedevî aşiret hayatını yaşayan, kısacası tamamıyla Allah'ın istemediği bir hayat nizamı hüküm sürerken, Allah Teâlâ son nebî, nebiler sultanı Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize indirdiği son şeriat kitabıyla çok kısa bir süre içerisinde, 23 senelik, kısa bir süre içerisinde asr-ı saadeti yaşadılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz ve ona tâbi olan sahâbe asr-ı saadeti yaşadılar. Saadet toplumunu oluşturdular. Neyle? Sevgiyle. Evet. Gerçekten insan hayatında iki temel duygu var. Birisi korku, diğeri sevgi. Süleyman hocamızın bardak için verdiği örnekte, ben derim ki o su sevgi olsun. Dıştaki de korku. Ama asıl olan hayatı besleyen sevgidir. Çünkü Rabbimiz biz insanları çok seviyor. Bir gün inşallah hepimiz son şiratta bu Kur'ân-ı Kerim'i idrak ederiz. Çünkü Rabbimiz bütün mahlukatı sevgiyle yaratmış. Sevgiyi öğrenmemizi, sevgiyi yaşamamızı ve sevgiyi öğretmemizi istiyor. İşte son şeriat kitabı Kur'ân-ı Kerim bir sevgi kaynağıdır. Nereden biliyorsunuz diyeceksiniz. Âl-i İmrân suresinin 119. ayet-i kerimesinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor. Sahâbeye hitap ederken, sahabeye hitap ederek diyor ki, "Sizler ey müminler öylesiniz ki, siz sizi sevmeyenleri de seversiniz. Çünkü siz kitabın tamamına iman edersiniz." İşte biz de bugün kitabın tamamı Kur'an'la huzurunuza geldik ve Allah Teâlâ'nın en şerefli varlık olarak yarattığı insanda Allah'la aramızdaki ilişki merkezi kalp. 14 asır evvel çok kısa süre içerisinde Mekke'yi Allah Resûlü fethetti. Neyle fethetti? Kalplerin fethiyle fethetti. Hiçbir zaman zora dayalı, tamamen korkuya dayalı bir muhteva içinde değil. Öyle davrandı ki Allah'ın tecellisiyle, tabii. Çünkü nebîler sultanı peygamber efendimiz Allah'ın tasarrufunda. Şimdi ben burada tabii çok kısa süre içerisinde tasarrufun ne olduğunu girmek istemiyorum ama şu ayet-i kerimeyi de söylemeden geçemeyeceğim. Enfal 17'de, Allah Resûlü'ne Allahu Teâlâ hitap ediyor. "Yerden bir avuç kumu düşmanın üzerine attığın zaman onu sen atmadın. Onu biz attık." İşte daimî tecellîde olan Allah Resûlü, Allah'ın emriyle ve Kur'an öğretisiyle çok kısa süre içerisinde gerçekten o cahiliye toplumunu Allah'ın yardımıyla dönüştürdü. Neye? Asr-ı saadet toplumuna. Evet. Bugün herkes ittifakla şu neticeyi rahatlıkla söylüyor. O döneme verilen ad asr-ı saadet. Şimdi biz de bu dönemde asr-ı saadeti yaşayabilir miyiz? %100. Evet. Çünkü mucize-i bâkî Kur'an elimizde. Ve Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de Hicr 9'da şöyle buyuruyor. "Bu zikri, bu Kur'an'ı biz indirdik. Onun koruyucusu biziz.
Sevgili kardeşlerim, biz de onlar gibi asr-ı saadeti nasıl yaşayabiliriz? Belki içinizden şu anda hayal çok zor. Hele hele bu keşmekeş dünyada, kaosun yaşandığı bu dönemde, herkesin birbirinin aleyhinde konuştuğu bir dönemde asr-ı saadet mi yaşanır? Evet yaşanır. Sevgili kardeşlerim, 14 asır evvel nebiler sultanı peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz her an Kur'an'la öğrencilerine, sahâbeye hitap etti. İşte Necm 2 ve 3, 3 ve 4 ve "Allah Resûlü hevâsından konuşmaz. Ona Allah ne vahyediyorsa o vahyi konuşur." İşte o vahyi mürşidi Cebrâil Aleyhisselam, Resûlullah'ın kalbine nakşetti. Nereden biliyoruz? Her zaman konuşmalarımızın menbağı, kaynağı Kur'an. Şuarâ suresinin 193-194. ayet-i kerimelerinde Allah aynen şöyle buyuruyor. Allah Teâlâ diyor ki, "O Kur'an'ı Cebrâil Aleyhisselam senin kalbine indirdi." Senin kalbine indirdi ve orayı nakşetti. İşte Allah dostları kimdir derseniz, Allah'ın Resûlü hadisinde şöyle buyuruyor. "Hamele-i Kur'an olanlar, bunlar Allah'ın dostlarıdır. Onlara dost olan Allah'ın dostudur. Onlara düşman olan Allah'ın düşmanıdır." İşte biz de bugün kolaylıkla hamele-i Kur'an olabiliriz. Gittiğimiz her yerde Kur'an'la hitap edebiliriz. Kur'an'la konuşmacı kardeşlerimizin söylediği o sevgiyi karşı tarafa rahatlıkla söyleyebiliriz. Hepimiz tasavvufa yeni girmiş değil, geçmişimize baktığınız zaman gerçekten de hocalarımızın belirttiği gibi bir cahiliye döneminden hepimiz bu noktaya geldik. O zaman Yaşar Alptekin hocamız aynen ifade ettiği gibi, benim de evveliyatım belki farklı bir şey değil, sol fikre dayanan, tamamen onunla vakit geçiren bir hayatım vardı. Ama bir gün karar verdim, ben bu cumayı kılacağım. Karar verdim ama gelin görün ki, etrafıma, o benim çok samimi fikirdaşlarım etrafımı sardı. Kendi kendime dedim, imtihan başladı ama ne yapıp yapıp bugün bu kararı tatbikata geçirmeliyim. Baktım kalkmıyorlar. Dua ediyorum olmuyor. Neticeye ulaşamıyorum. En sonunda, "Beyler" dedim, "ben namaza gidiyorum" birdenbire. Öyle bir bana baktılar ki, "Namaz ne, sen ne? Nasıl oluyor bu iş?" Ben hemen soluğu asansörde aldım ve en yakın yere olan belediye hastanesinin altında bir mescit vardı. Kendimi oraya attım. Bunu niye anlattım? Yaşar Alptekin kardeşimizin ifade ettiği, "Öyle bir namaz görmedim. Çünkü sanki beni saunaya koydular ve çıkarttılar. Aman, nasıl terlemiş vaziyetteyim. Fakat o terin sonucu çok üst seviyede bir huzur ve rahatlık. Oh" dedim, "ben dediğimi yaptım." En az o sözü yerine getirdim.
Şimdi neye gelmek istiyorum? Hepimizin bir kalbi var. Nebîler sultanı peygamber efendimiz şöyle buyuruyor. "Vücutta bir et parçası var. O sâlih ise vücudun bütün huzurları sâlihte. O fâsıksa vücudun bütün huzurları fâsıktadır. Nedir yâ Resûlallâh? O kalptir." diyor. Muhterem efendimizin devamlı arka planda işaret ettiği bir sır var. Bekçiyi içeriye dikmek. İşte hepimiz kalbimize bu bekçiyi dikmeliyiz. Bu bekçi nedir derseniz, biraz sonra anlatacağız. İşte o bekçiyi içeriye dikmekle kalpler fethedilir. O bekçiyi içeriye diktiğiniz zaman sizden sevgi fışkırır. Siz o zaman Allah dostlarının o aşkıyla şunu söylersiniz. Efendimizin bize öğrettiği gibi, Allah'tan hoşlanmak, Allah'ı sevmek, Allah'a âşık olmak, Allah'a hayran olmak. İşte din bu. Allah bizden dört teslimle Allah'a teslim olmamızı istiyor. Çünkü dinimizin adı İslam. İslam, Allah'a teslim olmak. Belki içinizden birileri, "Ya, dikili ağacım yok. Ben neyim var ki Allah'a teslim edeyim?" diye düşünebilirsiniz. Evet, doğuştan bize verilen bir fizik vücudumuz var. Allah öyle buyuruyor. Hicr 26'da, "Seni bir fizik bedenle halk ettim." Şems 7'de, "Seni bir nefse dizayn ettim." ve Secde 9'da, "Zâtımdan ruh üfürdüm." Niye diyoruz insan eşref-i mahlukattır? Niye diyoruz Allah Teâlâ çok ama çok bizi seviyor? Çünkü gerçekten insanın dışında hiçbir mahlukuna vermediği emaneti kime vermiş? Ruh emanetini insana vermiş. İşte bu ruh emanetidir ki, Allah bizden istiyor, geri istiyor. "Bana teslim edin."
Şimdi Allah'la aramızdaki bu ilişki sevgiye dayalı bir ilişki ise, gerçekten biz emaneti sahibine teslim edersek, Allahu Teâlâ'nın bu konudaki bize mükâfatları ne? İşte Kur'an muhtevası içinde devamlı cennetler söylenmiş. Cennet-i âliye, cennetü'l-firdevs, cennetü'l-huld, cennetü'l-me'vâ, cennetü'l-hurâfa, cennetü'l-me'vâ, cennetün-naîm ve cenneti adn. Yedi tane cennet. Ama bu yedi cennetin sahibi olabilmek gök kapıların açılmasına bağlı. Böyle oturduğumuz yerde, "Ben şöyle ibadet yapacağım, şu neticeye ulaşacağım" olmuyor. Yûnus'un ifadesiyle, "Açıldı gökler kapısı, rahmet doldu hepsi." 8 cennetin kapısı açılır Allah diyor. İşte bütün Allah dostları Kur'ân-ı Kerim'i bu şifreyle öğrenmişler. Bütün kâinatta canlı ve cansız bütün mahlukat Allah'ın ismini zikrediyor. Asıl branşım, ben fizikçiyim ama kesinlikle şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ben fiziği efendimizden, mürşidimden öğrendim. Bize okulda, fakültede öğretilen fizik birtakım formüllere dayalı. Sadece diploma aldıktan sonra maişetini onlarla temin edeceğim bir dizayn söz konusudur. Ve bize söylenenler, Kur'ân-ı Kerim'i öğrettikten sonra efendimiz, hiç mukayese bile edilecek durumda değil. Hiç unutmuyorum, dalgaları dersimizde hocamız derdi ki, "Öyle bir simetri insanda var ki, bunu anlatmak mümkün değil ve dip momenti, şu bir saniye sapma insan hayatını yerle bir ediyor." İster istemez biz de o zaman o kafamızda dedik ki, "Hocam, bunu kim yapmış?" "Diyorlar ki Allah." Aynen bu şekilde, "Diyorlar ki Allah." İşte sevgili kardeşlerim, gerçekten fiziği de hayatı da mutluluğu da, huzuru da, insanı da Allah Teâlâ mucize-i bâkî Kur'an'ın içerisine yerleştirmiş. İşte Allah'a dostu Sayın Yusuf Hazretleri, "Kur'an gibi bir mucize-i bâkî varken başka kaynak aramak aklıma zâhir gelir." Allah Resûlü de aynı şeyi söylüyor hadisinde. Diyor ki, "Benden önceki her peygambere insanların hidayetine vesile olacak bir mucizeyi Allah vermiştir. Bana verilen mucize kelam nev'inden olan Kur'ân-ı Kerim'dir." Öyleyse biz o yüce resûlün ayak izini takip etmek istiyorsak, Resûlullah'ın bu jenerasyona, bugünkü insana bıraktığı mirasel Kur'an ve "En hayırlınız Kur'ân-ı Kerim'i öğrenen ve öğreteninizdir." Yûnus başka bir açıdan olaya bakıyor. "Kim ki Kur'an'ı bilmedi, sanki bu dünyaya gelmedi." Öyleyse Kur'an bizi tarif ediyor. Kur'an bizi nasıl kendimizi kullanacağımızı bize söylüyor. Allah'ın talimatı olan Kur'an'a dayanırsak, Resûlullah'ın ayak izini, sahâbenin ayak izini takip edersek, o zaman biz de Allah'tan hoşlanmayı, Allah'ı sevmeyi, Allah'a âşık olmayı ve en üst noktada Allah'a hayran olanlardan olabiliriz. Kimdir? Allah'a irfan olan. Son olarak iradesini de Allah'a teslim eden kişi.
Şimdi din o kadar kolay ki ama bugün birçok insana o Kur'an dışı hurafelerle din öğretildiği için, "Dinden daha zor bir şey yok" deniyor. Hâlbuki dini yaşayanın yardımcısı Allah. Eğer Allah size yardım ederse, sizin için bir zor olabilir mi? Resûlullah'ın hadisi şöyle: "Kullar için imkânsız olan, Allah için çok kolay." Öyleyse bütün mesele biz Allah'la bir yol yürüyeceğiz. Bu mümkün mü? Çok kolay, çok basit. İşte çokça dile getirilen Fecr suresinin 27, 28, 29, 30. ayetleri. "Ey mutmain olan nefs, sen rabbinden râzı, rabbin senden râzı ol, rabbine dön. Gir kullarımın arasına, gir cennetime." Demek ki Allahu Teâlâ formülü veriyor. Mutmain olmamızı istiyor. E, mutmain olacak bu da ne? Allah Teâlâ Ra'd suresinin 28. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: "İllellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh. E lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb." Onlar ki âmenu oldular ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain oldu. Bilin ki kalpler sadece Allah'ı zikretmekle mutmain olur. O zaman muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim, siz de sahâbenin yaşadığı asr-ı saadeti bugün yaşamak istiyor musunuz? Formülü çok basit. Çok kolay. Efendimizin buyurduğu dininin iki temel direği. Birisi Allah'a ulaşmayı dilemek. Hocamız Süleyman Doğan hocamızın belirttiği, Mevlâ ifade ettiği içsel yolculuğa başlamak. İçimizden nefs kademelerini aşarak; emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râzıye, marzıye, tezkiye kademeleri bir bir geçerek, sonuçta yoklukta ruhumuzun Allah'ın zâtına ulaşması ve Allah'ın zâtında yok olması ve de ruhunu Allah'a ulaştırmış, Allah'ın ruhunu kendisine ulaştırdığı kişinin de Kur'an'daki adı velî. Veli tekil, evliyâ bunun çoğulu. Ama genellikle Kur'an'da bu isimle adlandırıldığı için biz de diyoruz ki, ermiş, evliyâ. Nereye ermiş? Ruhu Allah'ın zâtına ulaşmış. Allah'ın zâtında yok olmuş. Bunu bilâ bedel, bedelsiz Allah herkese veriyor mu? Evet. Herkese Allah'ın garantisi ettiği üç tane cennet dünya saadeti aletin yarısı. Şu an 8 milyar insan bu dünyada yaşıyor. Allah'ın bu sırrını bilip de hayatlarına tatbik ederlerse, şu saniye itibariyle dünya cennet olur. Kim bunu yapacak? Bunu yapacak olan sahibimiz Allah. Kullar için imkânsız ama Allah için nedir? Çok kolay. İşte onun için Allah Resûlü, " essirû velâ tuassirû, beşşirû velâ tuneffirû" "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz."
Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim, siz de bu yolculuğu yapmak istiyor musunuz? Dilden mi, kalpten mi? Kalpten. Öyleyse mutlak surette kalben Allah'a ulaşmayı dileyeceksiniz. Allah'la insan arasındaki ilişki kalp üzerinden gerçekleşir. Devamlı olarak Allah kalbe bakıyor. Allah ne soyumuza ne malımıza ne şeklimize ne cinsimize. Hayır. Allah'ın bunlarla ilgilendiği değil. Devamlı olarak kalbimize bakıyor. Ve Allah'la insan arasındaki ilişki arz-talep ilişkisi. Biz Rabbimiz'den neyi arz ediyor? Biz Rabbimiz'den ne istiyoruz? Yani ilişkimiz dua üzerine bina edilmiş. İşte 114 sureden oluşan Kur'ân-ı Kerim'in 1. suresi Fâtiha aslında bir duadır. Ve biz günde 40 kere Rabbimize şunu söylüyoruz. "İyyâke na'büdü." Sadece sana kul oluruz. O zaman demek ki bu konuda başka bir tehlike var. Sadece sana kuluz. Başkasına kul olanlar da var mı? Var, tabii. İşte Kur'ân-ı Kerim'i incelediğimiz an, başlangıç noktasında herkesin aslında şeytanın kulu olduğunu görüyoruz.
Şimdi bir slaytımız var. Şekilsel olarak anlatım daha kolay. Onu hemen devreye alalım. Tam 19 tane negatif özellik. Bu 19 negatif özellikten bir tanesi de ayet-i kerimenin de ifade ettiği gibi şeytanın kulu ve dostu. Hangi ayet gelecek? Bakara 257 ve Zumer 17. Allah Teâlâ katından hidayetçiler gönderiyor. İşte bütün peygamberler, onların olmadığı dönemlerde bütün resuller, onlarla beraber bütün velî mürşitlerin hepsinin bir daveti var. Bu davet Allah'adır. Allah'adır. Allah'adır. Yani Allah kendisine bir yolculuk yapmamızı istiyor. İki etaplı olan bir olay. Yaşar Alptekin kardeşimizin ifade ettiği gibi, birileri diyor ki, "Benim kalbim tertemiz." Allah Teâlâ da diyor ki, "Hayır, öyle değil. 'Benim kalbim tertemizdir' demeyin. Takvâ sahiplerini kim bilir? Allah bilir." Öyleyse devamlı olarak Allah Teâlâ kalbe bakıyor. Kimin nefsini yapıp yapmadığını en iyi bilen kimdir? Sahibimiz olan Allah. O hâlde biz kalpten Allah'a ulaşmayı dilediğimiz an, Allah bu talebi kalbimizde gördüğü an, Şûrâ suresinin 13 ve Ra'd suresinin 27. ayet-i kerimelerinde Allah'ın verdiği bir söz var. Sözünü yerine getiriyor ve diyor ki, "Evet ey kulum, kalbinde ben bu talebi görüyorum. Sahibin, rabbin olarak da bu talebi ben senin için yerine getirmeye kadirim. Ben senin ruhunu kendime ulaştıracağım." E, bu ruhumuzun Allah'a ulaşması takassız olabilir mi? Hayır. "Ben seni takvâ sahibi kılacağım." Zikirsiz olabilir mi? Hayır. "Ben sana zikri sevdireceğim." Namazsız olabilir mi? Hayır. "Ben sana namazı sevdireceğim." Oruçsuz olabilir mi? Hayır. "Ben sana orucu kolaylaştıracağım. Ben, ben, ben ta ki senin ruhunu kendime ulaştırana kadar." Öyleyse hepimiz Allah'ın garantisindeyiz. Yağma Hasan'ın böreği, sadece bir dilek. Geri kalanını kesinlikle Allah gerçekleştiriyor. Ama bu dileğin kalpten olması lâzım. Akletmek, kalple dilin beraberliğini ikna etmektir, idrak etmektir. Yoksa insanların zannettiği gibi, "Sen akletmiyor musun?" Zannediyor ki, Kur'ân-ı Kerim'i okuyup yeni hükümler çıkartıp insanlar akledenlerdir. Hayır, öyle değil. Akledenler Kur'an'daki talimatlarına, emir ve nehiylerine itaat edenlerdir. Ve Allahu Teâlâ itaat edebilmemiz için mutlaka Allah'ın dostları, mürşitlerini gönderiyor. İşte dikkat edin. "Hamele-i Kur'an" olanlar, hamele-i fizik olanlar, biyoloji olanlar demiyor. Hamele-i Kur'an olanlar. Kur'an fiziği de ihtiva ediyor. Kur'an tıbbı da ihtiva ediyor. Kur'an bütün pozitif ilim dallarını ihtiva ediyor. İşte ben fizikçiyim. Ben okulda öğrendiğim fizikte, Maxwell diyen bir fizikçi, atomların hareketini inceliyor ve bakıyor ki, Kur'ân-ı Kerim'de "zerre" diye belirtilen, ama kitaplarda elektron olarak ifade edilen o nesnelerin devamlı hareket hâlinde olduğunu görüyor. "Ya" diyor, "tamam, bunlar hareket hâlinde ama fizikte bir kanun var. Bir nesnenin hareket hâlinde olabilmesi dıştan bir kuvvetin tatbiki ile mümkün. Bunu kim yapıyor? Bu kuvvetin kaynağı nerede?" Zavallı keşfedemeden gitti. Ama 1400 yıl evvel Maxwell'in cevabını vermediği sualin cevabı nerede biliyor musunuz? İsrâ 44'te. İşte şu anda görüldüğü gibi, yedi kat gökler ve yerler. Bunlar arasındakilerin hepsi Allah'ı tesbih ediyor. İlâhî irade, her şeyi yaratan iradedir. Küllî irade, her şeyi kontrol altında tutan iradedir. Ve bize de cüz'î irade vermiş. İşte küllî iradenin muhtevası içerisinde sadece serbest irade sahibi iki varlık var. Cinler ve insanlar. Onun dışındakilerin hepsi tesbih ediyor. Öyleyse küllî iradenin dizaynı içerisinde devamlı olarak Allah rahmetini gönderiyor. Bugün nükleer fizik ve nükleer kimyadaki adı enerji. Nötronlar. Mesela şu anda bu salonun her noktasına bu geliyor. Ne yapıyor? Geliyor da bir iş yapıyor, bir vazife yapıyor ve tekrar gerisin geri ana kaynağa dönüyor. Allah Teâlâ'nın bütün kâinatı insan için seferber etmesinin arkasında tek bir gaye var. Muhterem misafirler, sevgili kardeşlerim, tek bir gaye. Allah'ın elimizdeki hiçbir şeye ihtiyacı yok. Ne malımıza ne namazımıza ne davranış biçimimize, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Bizden istediği tek şey, bizim âhiret saadetine ve dünya saadetine ulaşmamız. Âhiret saadeti o kadar kolay ki, sadece bir dilek. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Evet. Dilden mi? Kalpten mi? He, bunun da sağlaması var Kur'ân-ı Kerim'de, İncil'de Yuhanna 4:20'de diyor ki, "Gördüğü kardeşini sevmeyen, görmediği Allah'ı sevdiğini iddia etse yalancıdır" diyor. Nasıl olur da gördüğü kardeşini sevmiyor da görmediği Allah'ı sevdiğini iddia edebilir? İşte bütün mesele bizim kesinlikle sevgiyi kalbimize yerleştirmemiz lâzım. Ve kalpten bir sevgiyle Allah'a ulaşmayı, Allah'ın davetini kabul etmemiz lâzım.
İşte Kur'ân-ı Kerim bu açıdan mucize-i bâkî ve öyle insanlar var ki, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ifadesiyle, "Kur'an okurlar ama Kur'an kursaklarından geçmiyor." O zaman Kur'an'ı okuduğumuz zaman anlamak istiyor musunuz? Diller mi? Kalpten mi? İşte Allah Resûlü diyor ki, "Kur'an tilavetle değil, hidayetle okunur." E, hidayet ne hocam? Çok basit, çok kolay. Ruhun hidayeti, ruhun vücudumuzdan ayrılarak sırat-ı müstakim üzerinden seyr ü sülük ile Allah'ın zâtına ulaşması. Fizik vücudun hidayeti, Nahl 36'da şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olmamız. Nefsin hidayeti, Mâide 105'te, Eğer siz ey âmin olanlar, siz hidayetteyseniz, yani nefsinizi Allah'a teslim etmişseniz, dalâlette olan size zarar vermez. İradenin hidayeti, Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de seher vaktinde kim tövbe-i nasuhla tövbe etmiş, salaha geçmişse, o iradesini de Allah'a teslim etmiştir. Dinimizin adı İslam. İslam, Allah'a teslim olmak. Yedi safha ve 4 teslim. Bu safhaların zorluğunu içinizden geçirmeyin. Çok kolay. Çünkü ilk üç safhası bedava, Allah gerçekleştiriyor. Sadece bizim dilememizi, geri kalan kısmını kesinlikle Allah gerçekleştiriyor.
O zaman sevgili kardeşlerim, biz Allah'ın bize verdiği nefsin mânevî kalbinde 19 tane hastalık var. Bu 19 hastalığı kalbimizden temizlediğimiz an, temizlemenin ötesinde, Allah'ın katından 19 fazileti kalbimize geçirdiğimiz an, o zaman şu dünyada hiçbir şey sizin mutsuzluk, mutluluğunuzu bozamaz. Her saniye, her an, her olaydan sadece ne mutluluk duyarsınız ve sadece mutlu olursunuz. İşte her zaman efendimizin anlattığı bir kıssa var. Sünbül Efendi ile Merkez Efendi. Sünbül Efendi mürşit. Müritlerinin bu seviyeye ulaşıp ulaşmadığını tespit etmek babında diyor ki, "Müritlerim, hepiniz yurda dağılın. Dilediğiniz yere gidin. Sizden istediğim, nerede bir eksiklik, nerede bir adaletsizlik, nerede bir zulüm varsa, onları kâğıda yazın. Gelin bana anlatın." Herkes gidiyor. Herkes araştırıyor. Sayfaları dolduruyorlar ve hocalarına anlatıyorlar. Sünbül Efendi herkesi dinliyor. Orada köşede sessiz kalan birisi var. Hiç konuşmuyor. "Evlâdım" diyor, "sen gitmedin mi?" "Gittim" diyor. "Sen olsaydın neyi değiştirmek isterdin? Kimin zulmünü gördün? Kimin adaletsizliği tespit ettin?" "Efendim" diyor, "her şey merkezindeydi. Ben olsam hiçbir şeye dokunmazdım." İşte Sünbül Efendi diyor: "Müjde! Efendim, benim yerime geçecek olan sensin." "Nasıl olur?" Diğerleri keşmekeş bir dünya, her tarafta eksiklik, her tarafta zulüm, her tarafta kargaşa görüyor da o niçin görmüyor? "Her şey merkezindeydi." Gerçekten de öyle. Şu anda insanlar adaletsizlikten dem vuruyor. Öyle değil mi? Hâlbuki her saniye, her an Allah'ın mutlak adaleti gerçekleşiyor. Sevgili kardeşlerim, şu anda dünyada da mahkemeler var. O mahkemelerde kolluk kuvvetleri var. Ama Allah öyle bir mutlak adaletin sahibi ki, her birimizin üzerinde dört tane kolluk kuvveti var. Melekler, kirâmen kâtibîn melekleri hem aksiyonlarımızı filme alıyorlar hem düşüncemizi. Şimdi dünyada kurulan, böyle, çok "Ben akıllıyım" diyen insanların kurduğu mahkemelerde düşünceyi okumak var mı? Hayır. Ama Allah'ın mahkemesinde, vahiy kâtipleri, daha doğrusu kirâmen kâtibîn melekleri o kişinin niyetini tespit ediyorlar, aksiyonları tespit ediyorlar ve dolayısıyla her saniye, her an Allah'ın mutlak adaleti gerçekleşiyor. E, hocam, madem ki böyle adalet var, biz niye birbirimize bağırıyoruz, şikâyet ediyoruz diye. Bizim bir nefsimiz var. Bu nefsin mânevî kalbinde 19 âfet var ve düşmanımız olan bir şeytan var. Şeytan Allah'tan aldığı müsaade gereğince A'râf 16'da diyor ki, "Ben senin sırat-ı müstakimine oturacağım. Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkandan gireceğim. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
Öyleyse sevgili kardeşlerim, bizi Rabbimize karşı isyan ettiren kim? Şeytan denilen mahluk. Nasıl yapıyor bunu? Nefsimizin âfetlerini kullanarak. İşte şu anda şekilde görüldüğü gibi 19 tane hastalık var. Bunları biz kendimizden söylemiyoruz. Ayetler mucibince, ayetlerde bu hastalıkların ismi geçiyor ve şeytan da %100 bu âfetlere tesir ediyor. Yani biz nefsimize uyduğumuz an ne olmuş oluyoruz? Şeytanın maşası oluyoruz. İşte Allah Teâlâ diyor ki, "Sizi çok seviyorum. Sizi mutlu kılmak kesinlikle karar verdim. Mutlaka sizi mutlu kılacağım. Bir tek şey istiyorum. Kalbinizden bana ulaşmayı dileyin." Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Diller mi? Kalpten. Şimdi bunun sağlaması her zaman ne olduğunu biliyorsunuz. Nedir o? Zikir. Allah isminin tekrarı. Çünkü kalbimizde iki kapı var. Bir tanesi fücûr kapısı, şeytan kullanıyor. Diğeri takvâ kapısı, Allah kullanıyor. Devamlı Rabbimizin kapısının açık, düşmanımız olan şeytanın kapısının kapalı olmasını istiyorsak ne dememiz lâzım? Allah. Devamlı Allah. İşte Allah Resûlü. "Şeytanın kapısını zikirle kilitleyin." O zaman sevgili kardeşlerim, o Sünbül Efendi, Merkez Efendi, Merkez Efendi, "Her şey merkezindeydi" demesinin arkasında ne var? O zât-ı muhterem olan Merkez Efendi şeytanın kapısını 24 saat kilitlemiş. Zikirle kilitlemiş. Daimî zikirde. Daimî zikirde olduğu zaman bir şeyi eksik görebilir mi? Hayır. Göremez. Çünkü o artık Allah'ın gözlükleriyle bakıyor. Allah Teâlâ cephesinden bir eksiklik yok. Ama biz nefs gözlükleriyle bakacak olursak birçok hataları görebiliriz. Fakat Allah mutlak adaletin sahibidir ve en çok sevdiği insan için istediği şey ne? Mutlu olmak. Mutlu olmak ve mutlu olmak. Allah Teâlâ yaratılış gayemizin kul olmasını buyuruyor. Hangi ayet? Zâriyât 56. "İnsanları ve cinleri başka bir şey için değil, niçin yarattım? Bana kul olsun diye yarattım." Başka, Allahu Teâlâ insanları ve cinleri bana dost olsun diye yarattım. Öyleyse hepimizin hedefi var. Kul olmak ve Allah'a dost olmak. Kul olmak, Allah'a dost olmak bizi hangi neticeye ulaştırır? Sahâbenin ulaştığı asr-ı saadete ulaştırır. Evet, sevgili kardeşlerim, bundan emin olun. Şu an 8 milyar insan, adım gibi eminim, Allah'ın reçetesi olan Kur'an'ı hayatlarına tatbik ederlerse, Allah'a ulaşmayı dilerlerse, bu dileği Allah onların kalbinde görürse, 28 basamak İslam'ın 22 basamağı bedava. Kim bunu teslim ediyor bize? Rabbimiz, sahibimiz olan Allah. Sadece bizden, kalpten ulaşmayı dilememizi istiyor.
İşte şu anda ilk yedi basamak burada, Allah'a ulaşmayı dilemek. Sonra ikinci yedi basamak, mürşide tâbiyet ve sonra ruhun Allah'a teslimi, 22. basamağa kadar bizi ulaştırıyor. Geri kalan ne? Bütün sahâbe gibi asr-ı saadeti yaşamak istiyorsak, başka ne yapmamız lâzım? Başka, sunuş yapan kardeşlerimizin, özellikle Yaşar Alptekin kardeşimin ifade ettiği gibi, sevginizi karşı tarafa geçiriniz. Belki içinizden diyebilirsiniz, "Ya, ben zaten onu seviyorum." Vallahi bilmiyorum, ben onu sevdiğimi. Önemli olan o değil. Şimdi diyelim ki hepiniz beni seviyorsunuz. Öyle kabul edelim. Öyle kabul edelim. Şimdi ben hepinizi çok ama çok seviyorum. Tek bir ses söyledim. Bu ses sizdeki sevginin merkezini harekete geçirdi ve bir tek karşı tarafa duygunuzu, sevgiyi karşı tarafa ulaştırmanız, kaç kişi varsa şu anda hepsini harekete geçirdi. O zaman biz birbirimizden bu sevgiyi esirgemeyelim. Hamdolsun dergâhımız, her kim birbiriyle karşılaştığında ne diyor? "Seni çok seviyorum, hem de kalbimden. Seni çok seviyorum, hem de kalbimden." Öyle olunca, o zaman sevgiyle beraber olan, sevgiyle kucaklaşan, sevgiyle hayatı yaşayan bir toplum oluştururuz. E, Allah'ın kanunu ne? Allah'ın kanunu çok basit. Mutlu et ve mutlu ol. Hepinizi çok seviyorum. Bunu niye ifade ettim? Ben sizi mutlu edecek olan bir söz söyledim ama sizden de hepinizden gelen "Seviyoruz" tabiri geldi. "Biz de seviyoruz." Böylece Yûnus'un ifadesiyle, "Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım. Sevelim ve sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz." Bu da nedir? Karşı tarafa o mutluluğu ulaştırmak. Zor mu, kolay mı? Çok ama çok kolay.
Kur'ân-ı Kerim ayetleri bize bütün bu yolculuğu açıklıyor. Allah ile insan arasındaki yaklaşım basamakları, 28 tane İslam merdiveni var. Bu İslam merdiveninin birinci basamağında herkes olayları yaşar. Kabul edelim, hepiniz buraya geldiniz. Sırada oturuyorsunuz. Bu bir olaydır. Ama olayları yaşayan kişi olayları değerlendiriyor. "Ben bugün bu konferansta neleri öğrendim?" veya "Bana ne söylendi? Kime surat astım? Kime gülümsedim? Kimi mutlu ettim? Kimi mutsuz ettim?" Çünkü Allah Resûlü şöyle buyuruyor. "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kişi, komşusuna eziyet etmesin." Geldik, diyelim ki vakit kısa. Hemen ayrılmamız lâzım. Bir iki kişiyi de iterek kapıdan çıkarsak, bu doğru bir şey mi? Hayır değil, tabii. Sabırla bekleyerek, karşı tarafa, "Bizim buyurun" dememiz lâzım. Bunun dizaynı içerisinde, "Allah'a ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikram etsin. Ya hakkı konuşsun ya sussun." Şu anda siz susuyorsunuz, ben konuşuyorum. Allah'ın izniyle siz eve gittiğiniz zaman buradakileri siz konuşacaksınız. Ben susacağım, Allah'ın izniyle. O da değilim, susacağım. Öyleyse hayat çok kolay. Ama neyle kolay? Sevgiyle kolay. Sevgiyle kolay. Sevgiyle kolay. Ve sevelim, sevilelim. İşte sevginin merkezi kalp. Bu kalbi biz mâmur etmek istiyorsak, biz bu kalbimizdeki âfetleri tamamen temizlemek istiyorsak, işimiz çok kolay. Hemen ikinci basamakta değerlendiriyor Allahu Teâlâ. Ve insanlar Allah'a karşı ilişkilerinde farklı seviyededirler. Mesela Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz hadisinde şöyle buyuruyor. "Bu ümmet için en çok korktuğum şey, diliyle âlim ama kalbiyle câhil." Öyleyse ne yapıp yapıp bu dünyadan göçmeden kalbimizi mâmur etmeliyiz. Kalbimize daima Allah'ın zikri olmalı. Kalbimize Allah'ın zikrini ekersek, ne ekersek onu biçeriz. O zaman sevgi mutlaka bizim yoldaşımız olur. Mutlaka biz birbirimizi sevenlerden, sevgiyle birlik ve beraberlik içerisinde mutluluğu yaşayan bir toplumu kesinlikle oluşturabiliriz.
İkinci basamakta da olayların değerlendirmesi sonunda bizim kararımız, ki kararınızı siz verdiniz. Hepiniz Allah'a ulaşmayı diliyor musunuz? Diller mi? Kalpten mi? Yine Kur'an'ın 114 sureden oluştuğunu, bu 114 surenin başında bir formül var. Ben ona mutluluk formülü diyorum. Nedir bu? "Euzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm." Demek ki bu dünyada sevgiyle birlik ve beraberlik içinde hayatı yaşamak isteyenlerin bu formülü öğrenmesi lâzım. Kulak arkası eder de ne olur ya? Hatta bir hemşehrim vardı. Biz bunları konuşurken, bir gün ayağını yere vurdu. Dedi ki, "Bak, şimdi şeytanı ezdim" dedi. Şimdi tabii bilmediği için bunu söylüyor. Yani şeytan fizikî bir varlık değil. Bizim gelip de kafasına vurduğumuz. Fizik ötesi bir varlık. Zülmânî âlemin bir yaratığı, Allah'ın emrine isyan etmiş ve Allah'tan aldığı müsaade gereğince de kıyamete kadar da bu vazifeyi yerine getirecektir. Cezasını görecek mi? Görecek. Ama bize de düşmanlık yapıyor. O zaman kesinlikle bizim ne yapmamız lâzım? Kendimizi düşmanın elinden kurtarmamız lâzım. Ve de Allah Teâlâ reçeteyi de vermiş. İşte Zumer suresinin 17. ayet-i kerimesi, işte sahâbe cahiliye devrini yaşarken, birbirine düşman, kız çocuklar diri diri gömülürken, alabildiğine fıçılarla içki içilirken, böyle bir dönemde Allah Resûlü'ne bu ayet geliyor ve Allah Resûlü onlara diyor ki, "Ey sahâbe, Allah'a ulaşmayı dileyin." Belki diyecekler ki, "Ya, senin dediğin hangi hadiste var? Bu Allah'a ulaşmayı dileme..." Şimdi kardeşimiz o slaytımızı yansıtsın. Tam 7 tane hadiste Allah Resûlü Allah'a ulaşma dileğini açıklıyor. Meşhur Cibrîl hadisi. Hadis-i şerif 2, 3, 4... Bütün bunlar hepsi ayetlerle birlikte, Allah kesinlikle ruhumuzun kendisine ulaşmasını istiyor. Bunlardan bir tanesi de şöyle: "Kim Allah'a ulaşmaya muhabbet duyarsa, Allah onun ruhunu kendisine ulaştırır. Kim Allah'a ulaşmayı kerih görürse, Allah onu kendisine ulaştırmayı dilemez." Öyleyse görüyorsun ki, sevgili kardeşlerim, sadece bizden Allah'ın istediği şey ne? Bir dilek. Bu dileği Allah Teâlâ tam 12 tane ayette bize farz kılıyor. 12 ayet. Bunlardan bir tanesi de Fecr 28. "İrciî ilâ rabbiki." Rabbine rücû et. Hepiniz biliyorsunuz, ölümle Allah emanetini alıp götürüyor mu? Ruh emaneti mutlaka ölümle sahibine ulaşıyor. Ama mârifet ne zaman? Mârifet hayattayken bu ruhu Allah'a ulaştırmaktır. İşte hayattayken ruhunu Allah'a ulaştıranlar, onlar Allah'a ulaşmayı dileyenlerdir.
Şimdi 12 tane emir, bakın dikkat edin. Yûnus 25. Allah teslim yurdu olan zâtına davet ediyor. Rûm 31. Allah'a yönel ve ulaşmayı dile, takvâ sahibi ol. Lokman 15. Bana ulaşanın yoluna tâbi ol. Zumer 54. Rabbine yönel ve ona teslim ol. Şûrâ 47. Allah'ın davetine icabet edin. Zâriyât 50. "Fe firrû illallâhi." Allah'a firar edin. Allah'a kaçın. Sevgili kardeşlerim, bir kişinin bir yerden firar etmesi, bir yere kaçması ne anlama geliyor? Bizim bu dünyadan ne yapmamız lâzım? Firar etmemiz lâzım. Firar edeceğimiz zât kim? Allah, sahibimiz. Allah ve Allahu Teâlâ diyor ki, "Ben sana zâtımdan ruh üfürdüm. O emaneti geri istiyorum." Bize düşen de Rabbimizin rızâsını gözeterek Allah'a ulaşmayı dilemek. Allah'a ulaşmayı diliyor musunuz? Diller mi, kalpten mi? Şimdi Kur'ân-ı Kerim'de 7 tane ayet-i kerimede, kim Allah'a ulaşmayı dilemezse, 7 ayet, Allah onu dalâlette bırakıyor. 7 ayet, dalâlette olanların gideceği yer cehennem. O zaman cennete kim gidiyor? Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler. Yani ruh emanetini sahibi olan Allah'a iade edenler, teslim edenler.
Diyelim ki siz dilediniz. Siz mi ulaştıracaksınız? Kim ulaştıracak? Allah. Çünkü Allah söz vermiş. Hangi ayet? Ra'd 27. "Allah dilediğini dalâlette bırakır ve ulaşmayı dileni de mutlaka kendisine ulaştırır." Çok kısa bir süre. 78 aylık bir süre içerisinde, yeter ki siz dileyin. Dilediğiniz anda, o dileği görüyor ve 99 esmânın sahibi Rabbimiz Rahîm esmâsıyla tecellî ediyor. Dikkatle bakın. Dedim ki, "Bismillâh, euzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm." Bu mutluluk formülüdür. Fakat bu mutluluk formülünde üç tane isim geçiyor. Allah ismi, Rahmân ismi ve Rahîm ismi. Allahu Teâlâ'nın bu fizik âlemde, tabii kâinat 100 milyar, hatta 200 milyar galaksi. Her galakside 100 milyar yıldız. Bizim güneşimiz o yıldızlardan bir tanesi. Sonsuz bir kâinat var. Ve Allah bu sonsuz kâinatı Rahmân esmâsıyla tecellî ederek bize teslim etmiş. Hibe etmiş. "Bunu kullanın" diye. Ama sevgili kardeşlerim, Kadîr-i Mutlak olan Rabbimiz hemen nokta koyuyor. Diyor ki, bunu kim kullanabilir? Bu sonsuz kâinatı. Rahîm esmâsıyla tecellî ettiğim kişi. Rahîm esmâsının tecellîsine mazhar olmayan kişi, belki bulunduğu köydeki avlusundan dışarı çıkamaz. Hatta Allah'ın kendisine verdiği her türlü sermayeyi de kediye yükler. İflas edenlerden olur. O zaman kâinatın kapısını bize açan ne? Bize açan, ruhun talebi. Ruh hiç kimsede yok. İnsanda var. Bu bir emanet. Emanet olduğunu nereden biliyoruz? Ahzâb 72. "Emaneti göklere, yerlere, dağlara tevdiye ettim. Hiçbirisi yüklenmedi. Sadece insan yüklendi. Çünkü insan zâlim ve câhil."
Sevgili kardeşlerim, insanı yeryüzünün halifesi kılan, insanı Allah indinde en kıymetli kılan, hidayetçilere imam tayin eden, nübüvvetle şereflendirip şeriat kitabının kendisine verilmesini gerçekleştiren bu varlık insandır. Ve insanın bu göreve talip olması, yakışmasının arkasında da tek bir sebep var. Allah'ın ruhu. Allah'ın ruhu bize üfürülmüş ve ölmeden evvel mutlaka sahibine ulaşması lâzım. Hz. Îsâ Aleyhisselam diyor ki, "İki ölümü kalbine yerleştirmeyen kişi iman sahibi değil." İki ölümden murat ne? Murat, ölümle elbette ruhu Allah'a ulaşır mı? Bu birinci ölüm. Ama mârifet ne? Mârifet, ölmeden evvel, hayattayken ulaştırmak. "Mûtû kable en temûtû." Ölmeden evvel ölün. Bu da nedir? Bu da sadece bir dilek. İşte 7 ayet gereğince, o slaytımızı gösterirse kardeşimiz, Allah'a ulaşmayı dilemeyenler, 7 ayet gereğince dalâlette bırakıyor Allahu Teâlâ onları. Bakın, Yûnus 7, Yûnus 11, Yûnus 15, Yûnus 45, Furkân 21, Rûm 8 ve Secde 10. Bu şekilde olanları Allah Teâlâ mürşitlerine ulaştırmıyor ve dalâlette kalıyor. Ama siz öyle değilsiniz, sevgili kardeşlerimiz. Siz daveti kabul ettiniz. Kur'an davetini kabul ettiniz. Allah'a ulaşmayı dilediniz. Dilediğiniz an, slaytımıza gelelim. İkinci dilekte, 7 ayet gereğince ulaşmayı kalben dileyeni, bakın ayetleri de söylüyorum. Özellikle birileri olaki şüphe duyar, fotoğrafını çeker, evindeki Kur'an'la gider tetkik eder ve sonucu net olarak tespit eder. 7 ayet gereğince ulaşmayı kalben dileyeni mutlaka Allah kime ulaştırır? Kim söyleyecek? İlk kalp doktoruna ulaştırır. Kalbimiz hasta. Nefsimizin mânevî kalbinde 19 âfet var. Yûnus suresinin 57. ayet-i kerimesinde ne diyor Allah Teâlâ? "Rabbinizden öğüt ve kalplerinizdeki hastalıklara ne geldi? Şifa geldi." Öyleyse kalbimiz hasta. Allah Resûlü de diyor ki, "Vücuda bir et parçası var. O sâlih ise vücudun bütün huzurları sâlihte. O fâsıksa vücudun bütün huzurları fâsıktadır." O zaman sevgili kardeşlerim, şu anda diyelim ki size böyle bir imkân verildi. Siz %100 saçınızın telinin de Allah yolunda doğru olmasını ister misiniz? Değiller mi? Kalpten. E, bunu çok basit. Kalbinizi temizleyeceksiniz. O âfetleri tamamen kalpten at, dışarı çıkaracaksın ve Allah'ın katından neleri yerleştireceksiniz? Faziletleri. 19 tane fazilet. Nedir bunlar? Sevgi, iman, doğruluk, adalet, edep, ilim, cömertlik, sekînet, itaat, sabır, tevazu, kanâat, şükür, sekînet... Hep 19 tane haslet. Zor mu, kolay mı? Allah deyin bakalım. Allah. Şu kâinatta canlı ve cansız, taş bile Allah dediği zaman mutlaka Allah Teâlâ cevap veriyor mu? Öyleyse en sevgili mahluk olan insan Allah'a terennüm ediyor, ismini zikrediyor. O zikirle birlikte Rabbimiz iki çift nur gönderiyor. Rahmet ve fazl, rahmet ve salavât. Bunlar nereye geliyor? Kalbimize. Yani öyle bir havuz düşünün ki, nefsinizin mânevî kalbini, bir yerden temiz su kalbe akıyor. Diğer yerden de ne çıkıyor? Kirli. Bu havuz temizlenir mi? Evet. Kesinlikle. İşte şu anda nefsinizin mânevî kalbini, bu havuzun temizlenmesi için bakın nasıl bir dizayn söz konusu. Bunun gerçekleşebilmesi için hayatınızdan şeytanı çıkartmanız lâzım. Şeytanı çıkartmanın yolu nedir? Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Evet. Dediler mi? Kalpten mi? O zaman dilediğiniz anda, Allah Teâlâ Rahîm esmâsıyla tecellî ediyor. Sizi yedi furkanın sahibi kılıyor. Enfâl 29'a göre. Ve sadece orada bırakmıyor. 12 tane ihsanla sizi mürşidinize ulaştırıyor. Ne dedik bugünkü konferansımızın konusu? "Allah'ın Mutluluk Daveti Kur'an." Kur'an herkes için bir mutluluk daveti mi? %100 evet. Bir mutluluk reçetesi mi? %100. Bir mutluluk garantisi mi? %100. Kim için mutluluk daveti? Ulaşmayı dileyenler için. Kim için mutluluk reçetesi? Reçeteyi doktorundan alanlar için. Mevlânâ ne diyor? "Bütün peygamberler nefs hastalıklarının doktorudur." diyor mu, demiyor mu? Öyleyse hepimizin nefsi hasta. Hepimize âit olan bir doktor var. İşte bu doktora nasıl ulaşacağız? 12 tane ihsanı Allah bize veriyor ve bizi onunla buluşturuyor. Biz mürşidimize ulaşıyoruz. Tıpkı ne gibi? Hazreti Mûsâ'nın Hızır'a ulaştığı gibi. Tıpkı ne gibi? Mevlânâ'nın Şems'e ulaştığı gibi. Tıpkı ne gibi? Şeyh Edebâli'nin Osman Gazi'ye ulaştığı gibi, Fatih'in Akşemseddin'e ulaştığı gibi vesaire. Öyleyse toplumda gerçekten Allah'ın dostları var. Onlar hamele-i Kur'an'dırlar. Ve Allah Teâlâ bizden, bizim için onlardan Kur'an öğrenmemizi, Kur'an'ı yaşamamızı ve Kur'an öğretmemizi istiyor.
Hamdeder, şükrederiz. Efendimizin nimetiyle şu anda biz böyle bir mutlu toplum oluşturmuş muyuz? Bütün kardeşlerimiz Türkiye'nin her vilayetinde mutlaka tebliğ yapıyorlar. Neyle yapıyorlar? Kur'an ayetleriyle. "Ey insanlar, ey sevgili kardeşlerim, mutlu olmak istiyor musunuz?" Âmin. Herkes o zaman Allah'a ulaşmayı dileyin.
Şimdi isterseniz bizim bir slaytımız var. Orada bir şekliyle ne yapıyoruz? Evet. Şimdi devam ediyor inşallah. Olmadı. "Çok mutsuzum. Herkesi de mutsuz ediyorum. Ben böyle olmak istemiyorum." Yaptığı yanlış davranışlar sebebiyle iş dünyasında huzursuz ve mutsuz, çevresindeki insanlara kötü davrandığı için onlarla kavga hâlinde. Dış dünyasında huzursuz ve mutsuz, Allah ile olan ilişkilerinde huzursuz ve mutsuz. Başlangıç noktasında bütün insanlar şeytanın ülkesinde. Ama bu olayları yaşayıp ders aldığınız an, kalpten ulaşmayı dilediğiniz an, bu dilek şeytanın ülkesinden Allah'ın ülkesine geçiş pasaportudur. Yaşadığımız olayların hepsi sadece bizi Allah'a yaklaştırmak için, Allah'a daha üst seviyede dost kılmak için. Asla bizi cezalandırmak için değil. Hatta zaman, kardeşlerimiz, "Acaba Allah benden küstü mu?" Allah kimseden küsmez. Allah kimseyi tard etmez. Biz Allah'tan kopmadıkça asla Allah bizden vazgeçmez.
İşte şu andaki slaytımızda bir dünya gezegeni ve bu dünya gezegeninde hayata gelen insanlar ikiye ayrılıyor. Ama Kur'an'ın tespitiyle baktığınız zaman, A'râf 179'da, yani cehennemlikler, cennete giden insanların belki 7-8 katı. Genellikle insanlar neden cehennemi seçiyorlar? Sorduğunuz zaman, "Cennete mi gitmek istiyorsun, cehenneme mi?" Alacağımız cevap ne? Cennet. Ama pratikte durum ne? Pratikte ne yazık ki herkes Allah'ın hakikatlerine dayanmadığı için yaptığı olaylarla kendisini cehenneme mahkum ediyor. Neyi yerine getirmediği için? Sadece bir dilek. Sadece ve sadece bir dilek. Kalpten Allah'a ulaşmayı dilemek. İşte her devirde insanların %10'dan azı bu dileğin sahibi ve Allahu Teâlâ Rahîm esmâsıyla tecellî ediyor ve onları mutlaka mürşitlerine ulaştırıyor Allah'ın izniyle.
Şimdi kardeşimize bu daveti kabul ediyor. Allah'a ulaşmayı diliyor. Kalbinden, güvenmeleri hâlinde, bir dilekle Allah onların hepsini kendisine dost kılar mı? %100. Evet. Sadece bir dilek. "Yâ Rabbî, ben de sana ulaşmayı diliyorum. Ben de evliyâların gibi sana ulaşmayı diliyorum. Ruhumu kendine ulaştır. Beni kendine dost kıl" dediği zaman, bu talep kalbinizde varsa, kesin sonucu bilin. Mutlaka gerçekleşecek. Çünkü Allah söz vermiş. Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, Allah, Allah'ım.
"Ben sana ulaşmayı diliyorum. Ölmeden önce benim de ruhumu sana ulaştır." Herkes hata yapabilir ama hata yapanların en hayırlısı nedir? Tövbe eden ve kesinlikle kendi hayatını düzenleyen, Allah'ın emirlerine göre tanzim eden, nefs tezkiyesini yapan kişi. Hidayeti kalpten dinleyen bir kişiye Allah mutlaka zikri sevdiriyor. Mutlaka mürşidi sevdiriyor. Mutlaka namazı sevdiriyor. Mutlaka orucu ve bütün ibadetleri sevdiriyor. Onun için Yûnus ne diyor? "Ben gelmedim dava için. Benim işim sevi için. Dostun evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldi."
Allah'a ruhunuzu ulaştırmayı dileyin. Mürşidinize ulaşın ve zikre başlayın.
Evet. Demek ki Allah'ın bize farz kıldığı din çok kolay. Ama reçeteyi bize veren mürşit ise, biz kendi kendimize, kendi aklî arayışlarımızla bir şeyler yapmaya kalkarsak, hiçbir zaman hedefimize ulaşmamız mümkün değil. Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de Âl-i İmrân 7'de, "Bu kitabın bir kısım ayetleri muhkem ayetlerdir. Bir kısım ayetleri müteşâbih ayetlerdir. Kalbinde eğrilik olanlar, müteşâbih ayetlere tâbi olarak insanlar arasında fitne sokuyorlar. Ama o müteşâbih ayetlerin mânâsını kim bilir? Sadece Allah. İlimde rüsû sahibi olanlar, "Hayır, biz bilmiyoruz." sadece ulül-elbâb tezekkür edebilir. Öyleyse biz Kur'ân-ı Kerim'i kimden öğreneceğiz? Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de "ulül-elbâb" dediği, daimî zikrin sahiplerinden öğrenmek durumundayız. "Bilmiyorsanız kime sorun? Zikir ehline sorun." Öyleyse Resûlullah'ın hadisinde zikrettiği gibi, âlimin bildiğini anlatmaması, câhilin de bilmediğini sormaması haram. Öyleyse birileri biliyor. İlim sahipleri Kur'an'da zikredilmiş. Birileri de öğrenmeye çalışıyor. Bizim gibi öğrenmeye çalışanın ilim sahibinden sual sorması lâzım. İşte hadis-i şerifte, cehâletten kurtulmanın yolu kime sormaktır? Ehl-i zikre sormaktır. Ehl-i zikirden Kur'an'ı öğreneceğiz. Onun için Allah Resûlü hadisinde şöyle buyuruyor. "Hikmet sahibi âlimin sohbetinde bulunmak, kelamını işitmek üzerinize farz. Bilin ki, Allah kuru toprakları nasıl yağmurla yaşatıyorsa, diriltiyorsa, ölü kalpleri de neyle diriltir? Hikmet nuruyla, zikirle diriltir." Ölü kalpler ölüdür. Ama o kalplerin dirilmesi neyle olacak? Zikirle olacak. Reçeteyi kimden alacağız? Reçeteyi kalp doktorundan. Bizim için tayin edilen kalp doktorundan ulaşacağız. Birileri var. Herkes kendine insan topluyor. Hayır. Mürşidi tayin eden kimdir? Allah'tır. Mâide suresinin 35. ayet-i kerimesinde, "Yâ eyyühellezîne âmenüttekullâh vebtegû ileyhil vesîlete..." "Âmenu olanlar, takvâ sahibi olun ve sizi kim Allah'a ulaştırmaya vesile olacaksa, onu kimden isteyin? Allah'tan isteyin." İşte hacetten istenmenin vâsıtası hacet namazı. Bugün buraya gelirken bir kardeşimiz Almanya'dan beni aradı. Suriye'den görüşmüş bir aile. Orada kardeşlerimiz yerlerde stant açıyorlar ve bizim şu anda anlattıklarımızı Almanca herkese anlatıyorlar. O Suriye aileden bir tanesi demiş ki, "Resûlullah'ın hadisinde hacet namazını bana göster." Kardeşimiz bana ulaştı. Ben de şimdi ona gösterim. Size gösteriyorum. Burada bakın, hacet namazı dört rekatlık bir namaz. Resûlullah buyuruyor ki, birinci rekâtta Fâtiha'dan sonra kaç kere Âyetü'l-Kürsî okunuyor? 3. İkinci Fâtiha'dan sonra İhlâs, Felak, Nâs. 3’üncü Fâtiha'dan sonra İhlâs, Felak, Nâs. 4. Fâtiha'dan sonra İhlâs, Felak, Nâs okunur ve Allah'tan mürşit istenir. "Yâ Rabbî, beni kim sana ulaştıracaksa, benim için mürşit olarak kimi tayin ettiysen, bana göster." Boy abdestiyle bu namazı kılacak ve kimseyle dünya kelamı konuşmayacak. Yatağını kıbleye göre dizayn edecek. Kimseyle konuşmadan, kıbleye göre sağ ayağın üstünde zikrederek uyursa, huşû sahibi ise, çünkü Allahu Teâlâ ben kimin suallerine cevap veriyorum? Kim söyleyecek? Huşû sahiplerine. "Ben huşû sahiplerine cevap veririm." İşte bugün ümmet-i Muhammed'in bu noktada olması, bu duruma düşmesinin arkasında Resûlullah'ın şu ikazını dinlemedikleri var. Ne diyor Allah Resûlü? "Bu ümmetten ilk kaldıracak şey nedir?" Kim söyleyecek? Huşû. "Bu ümmetten ilk kaldıran şey emanet ve huşû." Artık bizim camilerimizde, "Ruhunuzu Allah'a ulaştırın. Sahâbe gibi siz de Allah'ın dostu olun" diye öğretilmiyor. Sadece öğretilen nedir? İslam'ın beş şartı. Ama biz size diyoruz ki, sevgili kardeşlerim, siz Allah'ın dostu olmak, sahâbe gibi asr-ı saadeti yaşamak istiyorsanız, bunun yolu bu dilekten geçer. Bu dilek mutluluktur. Bu dilek Allah'a dost olmaktır. Bu dilek Allah'a kul olmaktır. Bu dilek üç tane cennet, dünya saadetinin garantisidir. Belki düşünebilen kimseler, "Ya, bu dilek ne menem bir şey." Evet, bu dilekte siz Allah'ı diliyorsunuz. Bu dilekteki tesir kimin tesiridir? Allah'ın tesiri. Siz sahibinizi diliyorsunuz. İşte, "Ümmetimden ilk kaldıracak şey emanet ve huşû." Şu anda camilerde "Ruhunuzu Allah'a teslim edin" diyen birileri var mı? "Huşû içinde namaz kılalım" diyen kardeşlerimize sesleniyorum. Bakara 45-46'ya bakalım. Bakalım o huşû sahipleri kimlermiş. Ne diyor Allah Teâlâ? "Vestaînû bis sabri ves salâh. Ve inneha le kebîratün illâ alel hâşiîn." Sabır ve namaz, Allah'tan yardım isteyiniz ama zordur. Huşû sahipleri için değil. O huşû sahipleri kimlermiş? Ölümle ruhun Allah'a ulaşacağına ve hayattayken ruhunu Allah ulaşacağına kavîyen, kalben iman edenler. O zaman kimdir Allah dostu? Allah dostu, kalbinde iki kere ruhun Allah'a ulaşacağından emin olan kişidir. Hayattayken zaten, ölüm haktır. Herkes mutlaka emanet teslim edecek. Mârifet, Yûnus gibi, Mevlânâ gibi, Hacı Bektaş Veli gibi, sahâbe gibi, havariler gibi, rabbânî gibi, bütün Allah dostları gibi kalpten ulaşmayı dileyerek sahibi olan Allah'a emaneti, hayattayken teslim ettiğiniz an, siz Allah'ın dostusunuz. Siz Allah'ın bir sevgilisiniz. Ve o zaman siz de sahâbe gibi artık birbirinize ne diyeceksiniz? "Seni çok seviyorum." Evet. Sahâbe birbiriyle karşılaştıklarında neyi okurlardı? Asra yemin ederim. İnsanlar hüsrandadır. Ama kimler hariç? Allah'a ulaşmayı dileyenler hariç. Ve amilûs sâlihâti, mürşitlerine tâbi olanlar hariç. Ve tevâsav bil hakkı. Hakkı tavsiye eden hariç ve tevâsav bis sabrı. Ve sabrı tavsiye edenler hariç. Öyleyse sizler hamdolsun Allah Teâlâ'ya ki, Kur'an'dan din öğrendiniz. Bunun ne kadar kolay ne kadar muhteşem bir şey olduğunu hepiniz zaten yaşıyorsunuz. Ama bir vazifemiz daha var. Sadece Allah bizim yaşamamızı değil, aynı zamanda yaşamayanlara da yaşattırmamızın da görevimiz olduğunu bize tekrar tekrar bildiriyor. Biz kim için yaratılmışız? Kim söyleyecek? Evet. Allah için. Sadece kendi mutluluğumuzu düşünürsek olmaz mı? Allah Resûlü hadisinde beyan ediyor. Allah Teâlâ diyor ki, kula, "Benim için ne yaptın ey kulum?" İşte, "Namaz kıldım, şunu yaptım, bunu yaptım." "O senin için" diyor. "Benim için ne yaptın? Kimi mutlu ettin?" İşte dışımızda %90 mutsuz insan var. O mutsuz insanlar kimi bekliyor? Bizleri bekliyor. Biz onlara mutluluk davetini ulaştıracağız. E, mutluluk daveti ne? Çok zor bir şey mi? Mutluluk daveti ne? Bir dilek. Kalpten ulaşmayı dilemek. İşte çocuklar sevgisi noktasında Resûlullah'ın bir hadisi var. "Çocukların rızkını Allah veriyor ama mutluluğu biz yaşıyoruz." İşte o %90 mutsuz olan insanların rızkını kim veriyor? Ama biz onların mutluluğu yaşayabilir miyiz? Evet. Neyle? Bu daveti onlara ulaştırmakla. Dolayısıyla o zaman kat ve kat mutlulukları yaşarız. O zaman o döneme asr-ı saadet deniyorsa, bu döneme de ne denir? Asr-ı hidayet. Hakikaten çağımız asr-ı hidayet mi? %100. Evet. Kur'an'ın hedefi hidayettir. Hidayetin hedefi mutluluktur. Ve ruhun hidayeti sadece bir dilek. Kalpten ulaşmayı diliyor musunuz? Evet. Dilden mi? Kalpten mi? Âmin.
Çok kardeşlerimiz diyecekler ki, "Tamam hocam, o çok kolay da fizik vücut çok zor." Ne diyorsun? Zor mu, kolay mı? Fizik vücut teslimi de çok kolay. Mutlu et ve mutlu ol. O zaman bakın, ne kadar kardeşimiz var. Dışarıya çıkarsanız, envâî çeşit bay ve bayan kardeşlerimiz var. Ve münasip bir lisanla, "Ben bir dua öğrendim. Sana da ulaştırmak istiyorum. Bu duayla ben çok mutluluk yaşadım. Senin de mutlu olmanı istiyorum." Münasip bir lisanla, ben eminim çoğu kişi, şu ana kadar bu daveti aldığı zaman mutlu oldu. "Hey, Allah senden razı olsun." Tatbik edince sonuca ulaştı mı? Evet. Onlar da bizim safımıza katıldılar. Öyleyse bütün insanlar sizi bekliyor, sevgili kardeşlerim. Kalpten ulaşmayı dileyin ve onlara da dilettirin. Dilemesine vesile olun. Böylece sahâbenin yaşadığı mutlulukları yaşayın. Bu dönemde asr-ı hidayet sizin olsun. Bütün güzellikleri inşallah yaşayın.
Mürşide ulaşıp tâbi olduğunuz an, belki çok kişi bilmediği için diyor, "Benle kul sa Allah'a giremez." Bu tamamen Kur'ân-ı Kerim'e aykırı bir iblisin tuzağı. Şimdi ben ayetleri vereceğim. Mürşide tâbiiyet var mı, yok mu Kur'an'da? Siz karar verin. Enbiyâ suresinin 73. ayet-i kerimesi ne diyor Allah Teâlâ 73'te? "Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâti, ve kânû lenâ âbidîn." Ne diyor Rabbimiz? "Onları" kimleri? Bütün peygamberleri, "Emrimizle hidayete erdiren, ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran imamlar kıldık." Diyor mu Rabbimiz? Demiyor mu? O zaman hangi kişi diyebilir ki, "Kullarla arasına kimse girmez"? Bizzat Allah kendisiyle diğer bütün insan arasında imam tayin ediyor mu? Evet. Diyelim ki peygamberler arasında fetret dönemi var. Yapamadınız. Allah Teâlâ cevabını nerede veriyor bu ayetin? Secde 24'te. Ne diyor Rabbimiz? Secde 24'te, "Ve peygamberlerin hepsi imam" ama Secde 24'te, "hepsi imam değil. Onlardan seçtikleri imam." Öyleyse sevgili kardeşlerim, her devirde kesinlikle devrin imamı var.
Bir bedevî Resûlullah'a geliyor. Diyor ki, "Yâ Resûlallâh, ben cennete gitmek istiyorum." Peygamber efendimize, "Namaz kıl, oruç tut." Söylüyor, söylüyor. "Hiç, ben bunların hiçbirisini yapamıyorum." "Ne yapıyorsun?" diyor. "Seni çok seviyorum." "O zaman herkes sevdiğiyle haşrolunur." Demek ki tek başına Allah dostunu sevmek kurtuluşun can simidi mi? %100. Evet. İşte 14 asır evvel Resûlullah'ın sevgisiyle kurtuluşa eren bu bedevî. Bugün de öyle, aramızda Allah dostları var mı? Var. Nasıl ulaşacağız? Hacet namazını kılarak. Allah Resûlü hadisinde diyor ki, "Benden sonra nübüvvet yok. Mübeşşirât var." Nedir yâ Resûlallâh mübeşşirât? Sâlih rüya. İşte, kim hacet namazını kılar da sâlih rüyada ona mürşidini gösterirse, o zaman o kişi Allah dostuna tâbi olduğu zaman gerçekten hedefine ulaşmış olur mu? %100. Evet. Bugün binlerce Allah'ın dostu var ve insanlar onlara ulaşınca mutlaka ve mutlaka Allah'ın emrini alırlar ve onlara itaat etmeleri hâlinde de mutlaka hedeflerine ulaşacaklardır. İşte hadis kitaplarından nakledilen üç çeşit rüya. Şeytanın korkutması, nefsin hadisâtı ve Allah'ın müjdesi olan rüya. Hamdeder, şükrederiz. Hepimiz mürşidimize neyle ulaştık? Sâlih rüyayla, hacet namazı kıldık. Ve Allah Teâlâ bizi mürşidimize yönlendirdi. Bugün de herkese diyoruz ki, sevgili kardeşlerim, biz sizi kendimize çağırmıyoruz. Lütfen dikkatinizi çekmek istiyorum. Hiç kimseyi kendimize çağırmıyoruz. Kime çağırıyoruz? Devamlı Allah'a davet. İşte 7 tane ayet. Biz Kur'an'la konuşuyoruz ve Kur'an ayetlerini söylüyoruz. 7 ayete bakalım beraberce. Allah Teâlâ Kur'an'da nasıl kendi zâtına davet ediyor? İşte Enfâl 24. "Allah ve resûlü sizi hayat verecek şeylere davet ettiği zaman, davete icabet edin." Yûsuf 108. "Ben ve bana tâbi olanlar basîretle Allah'ın zâtını görerek Allah'a davet ediyoruz." Yûnus 25. Teslim olan Allah'ın zâtına davet. Nahl 125. Hikmetle davet. Hac 67. "Sen rabbine davet et." Kasas 87. "Sen rabbine davet et." Fussilet 33. "Sen rabbine davet et." Bu kadar ayet, bu davetin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu tekrarı bâbında size söyleyeyim. Yani bunlar Kur'an'ın ayetleri. Diyelim ki bir kişi dedi ki, "Ya, benim gücüm yok Kur'an'ın hepsini bilmeye. Benim gücüm sadece şunları öğrenmeye yeterli." Ama Allah Teâlâ cevabını veriyor Kur'ân-ı Kerim'de. Bakara 85'te diyor ki, "Kitabın bir kısmına iman ediyor, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?" İnkâr edenlerin cezası cehennem. Öyleyse sahâbe Kur'an'ın bir kısmına mı iman etti, yoksa tamamına mı? Hangi ayet? Âl-i İmrân 119. "Siz kitabın tamamına iman edersiniz." Yani delil, adres belli. Âl-i İmrân 119. "Siz kitabın tamamına iman edersiniz." Öyleyse biz de, günümüzde insanlar mutluluk asrını yaşamak istiyorlarsa, asr-ı hidayeti yaşamak istiyorlarsa ne yapmaları lâzım? Kur'an'ın tamamına. Biz mürşidimize tâbi olduğumuz zaman Kur'an'ın tamamına tâbi olmuş oluyor muyuz? Biz bir ayeti bilmeyebiliriz. 10 ayeti bilmeyebiliriz. Bilmeyebiliriz bir ayeti. Ama Allah diyor ki, "Bilmiyorsan kime sor?" Zikir ehline. Ve o zikir ehlini Allahu Teâlâ bize gösteriyor, tanıtıyor. Öyleyse işimizi Rabbimiz çok ama çok ama çok kolaylaştırmış. Ve Allah Resûlü bu sebeple, "Yesirû ve lâ tuassirû. Beyyinû ve lâ tunaffirû." "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz." Allah'a ulaşmayı dileyeni mutlaka kendisine ulaştırır mı? Ulaştırır. Ulaştığı zaman yedi kademe nefsini Allah gerçekleştirir. Kim yapıyor bunu? Allah. Emmâre %7 nûr. Levvâme %7 nûr. Mülhime %7 nûr. Mutmainne %7 nûr, Râzıye %7 nûr, Marzıye %7 nûr ve Tezkiye %7 nûrla, %49 fazilet kalpte toplandığı zaman, ruhumuzda 7 tane gök katı yükseliyor. Sakın bu gök katlarını atmosferik tabakalar anlamayın. Allah Teâlâ Tâhâ suresinin 4. ayet-i kerimesinde, emr âlemindeki yedi tane gök katından bahsediyor. Emr âleminde kimler bulunuyor? Melekler. Seyr ü sülûku biz o âlemde yaparız. Yoklukta ruhumuz Allah'ın zâtına ulaşıyor ve dikkat edin, 7 tane gök katının yükselmesiyle, yedi âlem geçtikten sonra, Tenzîlen mimmen halakal arda ves semâvâtil ulâ. İşte semâvâtil ula dediği, emr âleminde 7 tane gök katı, ruhunuz oradan geçer ve yoklukta Allah'ın zâtına ulaşır ve siz ermiş, evliyâ olursunuz, dostu olursunuz. O zaman Allah'ın dostunun davranış biçimlerini hocalarımız açıkladı. Nedir? Herkesi sevmek. Evet. Herkesi sevmek.
Sevgili kardeşlerim, mutlu olmak istiyor musunuz? Evet. Bunun sevgi, mutluluğun anahtarı. Sevmeyen insanın ne kendisi mutlu olur ne başkasını mutlu eder. O zaman seviyorsanız, karşı tarafa sevginizi de izhar ediyorsanız, bir gelmedi, iki gelmedi, 3 gelmedi. Mutlaka başka birisinden gelir mi? %100. İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık bilir. Ve Hâlık o sevgiyi mutlaka size yansıtır. O zaman siz de hem mutlu eden hem mutlu olan birisi olursunuz. İşte Mevlâ ifadesi, "Haktan alır, kime veririz? Halka veririz." İşte siz de mutluluğu Allah'tan aldınız, Allah sevgisiyle ve kime veriyorsunuz? İnsanlara veriyorsunuz. O zaman o insanlarda ne oluyor? Mutlu oluyor. İşte Allah Teâlâ'nın Kur'ân-ı Kerim'deki reçete, mutluluk reçetesi bu Allah'ın izniyle. Ve sadece bir dilek.
Bundan sonra ne olur? Bundan sonra sevgili kardeşlerim, eğer kişi bu yedi kademeyi açmış, nefsini tezkiye etmişse, sahâbe gibi, o kişinin davranış biçimi nedir? Kendisine kötülük yapan insanlara davranış biçimi nedir? Affetmek. Allah razı olsun. Efendimiz bu konuda da bize bir misal veriyor. Tasavvufa yeni giren kişi, mürşide diyor ki, birinci odada Kur'an okumakta olan birisi var. "Git, ensesine bir tokat at." Gidip atınca, o da cevap veriyor. "Tamam" diyor, "evlâdım, o şeriatın gereğini yaptı. Şeriatta kısas var." İkinci odada Kur'an okumakta olan kişine, "Sen bir tokat at." Tokat attığı zaman, ikinci şahıs cevap vermiyor. Ayağa kalkıyor, gülümsüyor. Diyor ki, "Tamam, Rabbim beni imtihan etti ama ben kesinlikle sana cevap vermeyeceğim." Derecatı cebe indiriyor. Bu sefer bunun cevabı ne? Af, tarikat. Tarikatta olan bir kişinin davranış biçimi, kendisinin dışında kendisine yapılan bütün kötülükleri ne yapması lâzım? Kendini absorbe edip affetmesi lâzım. Onlara cevap verirse, kısası tatbik etmiş olur. Kısasta kazanmak var mı? Hayır. Kısasta kaybetmek var. Ama siz kazanmak istiyorsanız ne yapmanız lâzım? Affedeceksiniz. Affedeceksiniz. Allah Resûlü'ne ne emrediyor? A'râf 199'da, "Huzul afve..." A'râf suresinin 199. ayet-i kerimesi. Öyleyse Allah Resûlü bizim için örnekse, Allah Resûlü ne diyorsa ki affet, bizim de onu örnek alıp herkesi affetmemiz gerekir mi? Evet. İşte Tâif'e tebliğe giden, atılan taşlardan yüzü kan revan içinde kalan Allah Resûlü'ne diyor ki, "Sen onlara beddua et." Allah Resûlü el açıyor. "Yâ Rabbim, onları affet." Çünkü onlar bilmiyorlardı. Bilselerdi bunu yapmazlardı. İşte sevgili kardeşlerim, kimdir affedebilen? Ruhunu hayattayken Allah'a ulaştıran. Ya, kötülüğe karşı hayırla mukabele eden kimdir? Nefsini tasfiye eden. Bu mümkün mü? Evet. Az evvel de ifade ettiğim gibi mümkün. Nefsini teslim eden bir insan, Yûnus'un şu sözlerini tercüman etmeye başlar. "Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim. Hep seninle avunurum. Bana seni gerek seni." Siz de daimî zikre ulaşırsanız, şu dünyada hiçbir şey sizin mutluluğunuzu bozabilir mi? Ya siz, çünkü şeytan bile artık bir şey yapamaz. Şeytan ne demişti? "Herkesi saptıracağım." Rabbimiz diyor ki, "Hayır, muhlis kullarım hariç." Yani nefsini teslim eden, 19 faziletin sahibi olan, kalbinde karanlığın kalmadığı bir insan muhlislerdendir. Ve iblis, muhlis kullarına, "Ben bir şey yapamam." E, sevgili kardeşlerim, muhlis olmak elimizde mi? Nasıl? Zikir. Bakın, Müzzemmil suresinin 8. ayet-i kerimesini söyleyerek noktalayacağım. "Vezkurisme rabbike." Rabbinin ismini zikret. Rabbimizin ismine kim söyleyecek? Allah. Allah. Bu 3 saatlik bir zikir. Ama Ahzâb suresinin 41. ayet-i kerimesinde, "Rabbinin ismini kesîren zikret." Çok zikir ne? En az 13 saat ve daha fazla zikir. Rabbini çok zikret. Allahu Teâlâ ne diyor? Âl-i İmrân 191'de, " Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim." Ulül-elbâb olan o kullar var ya, onlar otururken, ayaktayken, yan üstü yatarken hep Allah'ı zikrederler. Hamdeder, şükrederiz, siz de otururken, ayaktayken, yan üstü yatarken Allah'a zikredenlerden olmak istiyor musunuz? Dilden mi, kalpten mi? Hamdeder, şükrederiz ki, bu kalbî yapının sahibisiniz. Hepinizi tebrik ediyorum. Böylece görüyorsunuz ki, dini yaşamak çok kolay. Üç vücut ve serbest irade, ruhumuzun teslimi Allah'ın garantisinde, fizik vücut teslimi başkasını sevmekte ve nefsimizin teslimi daimî zikirde. Hepinizin üç teslimi en güzel şekilde gerçekleştirmenizi, Rabbimizin mutluluklarını hepsine sahip olmanızı, efendimizin nimetiyle Rabbimiz'den dileyerek sözlerimi tamamlıyorum. Hakkınızı helal edin. Çok konuştum. Sabırla beni dinlediğiniz için. Allah hepinizden razı olsun. Fâtiha ma'sâlavât. Âmin. Allah razı olsun.